Tahterevalli - TARIK BAHRİ ÖZMEN -
Yeni sömürgecilik’ en büyük maharetini, hedef ülkelerde iktidar için rekabet halinde bulunan aktörler üzerinden oynadığı satrançta gösteriyor. Hele bunlar arasında ‘yandan’ bir kuvvetin desteğiyle muktedir olmayı umanlar yaptıkları işi meşrulaştıracak güçlü savunma mekanizmaları geliştirmişlerse, değmeyin sömürgecilerin keyfine! Karşılarında ‘parçalanmış bir devlet aklı’ bulan ‘yeni sömürgecilerin’ bu aşamadan sonra yapmaları gereken tek şey, tahterevalli üzerinde kimin hangi konjonktürde ne kadar yukarıda olacağını, aşağı inme sırasının kime geldiğini belirleme kudretine sahip olduklarına muhataplarını inandırmak. cialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardnaproxennatrium site naproxen kruidvatsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cena
|
Tahterevalli
|
|
‘Yeni sömürgeciliği’ yalnızca, kanın gövdeyi götürdüğü Irak gibi ‘işgal ve vahşet’ coğrafyalarına bakarak anlayamayız. Zira esas başarısı, ‘büyük lokmaları’ yavaş yavaş sindirmek için başvurduğu rafine metodlarda gizli. Maalesef Türkiyemiz, ‘eski’ versiyonlarının tecrübesinden beslenen ‘yeni sömürgeciliğin’ hangi yol ve araçlarla hedefine ulaştığını gösteren gerçek bir ‘model ülke’. Niçin mi? Sıcak gündemimize dikkatle baktığımızda, bazı ipuçlarını yakalamamız mümkün. Mesela, geçen ay içinde yaşadıklarımızı, arada bazı önemli kareler üzerinde durarak bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirelim. İlk ve son karede şunlar var; Ay başında evlerimizi bayraklarla süslüyor, tarihimizi, medeniyetimizi, bağımsızlığımızı, şeref ve haysiyetimizi, hülasa bizi bir ‘millet’ haline getiren ne kadar değerimiz varsa hepsini sembolize eden Ayyıldızlarla dünyaya ‘var kalma’ irademizi ilan ediyorduk. Ay sonunda hem bürokrasinin hem de siyasetin tepesindeki isimler sanki bir yarış havası içinde, ‘ABD ile ilişkilerimizin vazgeçilmezliğini’ ilan ettiler! Nasıl izah edersiniz bu manzarayı? Nasıl oluyor da, milletçe hangi ‘tavrı’ gösterirsek gösterelim, kazançlı çıkan hep ülkemiz üzerindeki örtülü/açık vesayet sahipleri? Bir açıklaması olmalı elbette! ‘Yeni sömürgecilik’ en büyük maharetini, hedef ülkelerde iktidar için rekabet halinde bulunan aktörler üzerinden oynadığı satrançta gösteriyor. Hele bunlar arasında ‘yandan’ bir kuvvetin desteğiyle muktedir olmayı umanlar yaptıkları işi meşrulaştıracak güçlü savunma mekanizmaları geliştirmişlerse, değmeyin sömürgecilerin keyfine! Karşılarında ‘parçalanmış bir devlet aklı’ bulan ‘yeni sömürgecilerin’ bu aşamadan sonra yapmaları gereken tek şey, tahterevalli üzerinde kimin hangi konjonktürde ne kadar yukarıda olacağını, aşağı inme sırasının kime geldiğini belirleme kudretine sahip olduklarına muhataplarını inandırmak. ‘Düğme’ denen şey de bu işte. Tahterevallideki hafif bir kımıldama, iktidar duyargaları yüksek aktörleri ‘günah çıkarma’ seanslarının yolcusu yapıveriyor. Küresel efendilerin, ‘Teslimiyet Çizgi’sini takipte kusur ettiklerine kanaat getirdikleri vehmine kapılıyorlar. Vehimler, efendilerin ‘gazabına’ uğrama korkusuyla besleniyor ve hemen misliyle taviz vermeye hazır bir ruh haline bürünüveriyorlar. Tahterevallideki kımıldamanın durdurulması için ricacılar konuluyor araya. Randevu talepleri ve ‘önemli’ başkentlere ziyaretler bunları izliyor. ‘Tövbe psikolojisi’ni desteklemek için geniş bir ulûfeciler gurubu seferber oluyor. ‘Kadınlar, püro ve motorlarla’ uçmaktan bulanmış zihinler, ‘yukarda’ kalmanın yolunun ‘millî tepki’nin verdiği ‘mesajı’ saptırmaktan geçtiğini söylüyorlar. Kurgu şundan ibaret; bu millet biz Kıbrıs’ı satarken, askerimizin başına ‘çuval’ geçirilişini sus-pus seyrederken, memleketi misyonerlerin av sahası haline getirirken ses çıkarmadı da, şimdi neden bayraklarla sokaklara dökülüyor? Öyleyse milli tepki, bir provakasyondan ibarettir. Ekranlardan, gazete köşelerinden taarruz başlıyor. Haftalar boyunca ‘komplo teorileri’ boca ediliyor milletin üzerine. Vatandaşlarımız ‘demokrasi’yi rafa kaldırmak isteyen güçlerin ‘maşası’ haline getirildikleri telkin edilerek gösterdikleri tepkiden dolayı ‘pişman’ edilmeye çalışılıyor. Komplocuları en çok ürküten, ‘tepki’nin vaktiyle kendilerine oy verme bahtsızlığıyla muzdarip kitleler de dahil olmak üzere geniş bir yelpazeden geliyor olması. Teslimiyet politikalarını devam ettirebilmek için cepheyi nasıl yarabileceklerini, özellikle de aldatıldıklarını anlayınca kendilerini iktidara taşıyan siperleri terk edenleri, eski mevzilere tekrar nasıl çekebileceklerini kara kara düşünmeye başlıyorlar. Ardından Genelkurmay Başkanı’nın PKK’dan Ege ve Kıbrıs’taki tehlikeli gidişata, Kültürel Yozlaşma’dan Ilımlı İslâm’a kadar bir dizi meselede kurumun görüşlerini açıklayan konuşması geliyor. Konuşmanın bir yerinde, bin yıllık Türk-İslam diyarı olan Türkiye’mizin bir ‘İslâm ülkesi’ olmadığı söylenirken, ‘Ilımlı İslâm Projesi’nin tam göbeğine düşülüyor. Tafsilatını bu 'vahim yanlışları' doğuran zihniyet ikliminin analizine ayıracağımız müstakil bir yazıya bırakarak şu kadarını söyleyelim; bu sözler hakikati ifade etmiyor, 'imanı, milleti ve memleketi' için yüreği çarpan insanları huzursuz ediyor ve 'İslam ülkelerinde iç çatışma' tezi üzerinde şekillenen 'Ilımlı İslam Projesi'ni engellemek bir yana önünü açıyor. Nitekim konuşmanın bu kısmının gazete manşetlerine taşınmasıyla birlikte Teslimiyet Cephesi’ne taze kan pompalanmaya başlandı. Anayasa mahkemesi başkanının konuşması, cephenin moralini daha da yükseltti. Bu konuşma, kategorik ve yanlış bir bakış açısıyla başörtüsü meselesine yaklaşan bürokratların fütursuzluğunu, 'dini değerlerimizi istismar eden teslimiyetçi bir kadroya yönelik tepkilerin, maksadıyla izah edilemeyecek bir hezeyan haline' dönüşümü olarak değerlendiren ve tepkiselliği doğuran konjonktürün değişimiyle birlikte 'milletle devlet' arasındaki köprülerin tamir edilmesinin mümkün olacağına inan samimi dindarların ümitlerini bir kez daha soldurdu. Teslimiyet Cephesinde ise ne kadar gizlemeye çalışsalar da bir bayram havasının hakim olduğu görülüyor. Korkuların hortlamasının teslimiyet politikalarına karşı ‘tabandan’ yükselen rahatsız edici itirazları göğüslemelerini çok kolaylaştıracağını biliyorlar. ‘Bu filmi daha önce de oynatan’ ‘AB ve ABD derin devletleri’nin, Türkiye masası şefleri ellerini ovuşturuyorlar. Sanal gerilimin yarattığı rantın ilk taksidi, ‘İncirlik’ kararıyla ödeniyor. Kıbrıs’ta teslimiyeti ‘bir adım ileri’ taşıyacak imzaların atılması da yakındır! Bu süreçte AB ve ABD derin devletlerini en fazla ürküten ise, zayıf da olsa ‘Milli Tepki’nin yarattığı iklimin de tesiriyle uzun yıllar önce 'defnettiğimiz' ‘devlet aklı’nın peşine düşülmesi ihtimali. Bu aklın; -‘Yeni sömürgecilik’ çağında ayakta kalmanın milletin kahir ekseriyetinin güçlü aidiyet duygularıyla mümkün olduğunu, -Materyalist bir bireycilikle yetiştirilen nesillerin teslimiyet pahasına ‘zenginlik serabı’nın arkasından koşacaklarını, değişik ideolojik elbiselerle karşımıza çıkan materyalizmin yalnızca dini değerleri değil, milli değer ve sembollerin arkasındaki anlam dünyasını da tahrip ettiğini, -Amerika’da yükselen Evanjelizm dalgasının, Laik Avrupa’nın göbeğinde Papa’nın cenazesine katılan iki milyon insanın ve Yeni Papa’nın desteklediği, ‘Avrupa’nın ölümü’nü engellemek için Türkleri Hristiyanlaştırma Projesi’nin anlamını, -Böyle bir ortamda Türkiye’nin bir İslam ülkesi olmadığını söylemenin, Hristiyan misyonerlerinin elini güçlendireceğini, Amerikan patentli ‘Ilımlı İslam Projesi’ni reddeden samimi dindarlar arasında kafa karışıklığı yaratacağını, -Türkiye’ye yönelik emperyalist baskının yarattığı psikolojik ortamın istenildiği takdirde eski ‘yarıkları’ kapatarak ‘milli bütünlüğümüzü’ tahkim yolunda bir fırsat olarak değerlendirilebileceğini, -Yine bu cümleden olmak üzere, AİHM’nin başörtüsü yasağı doğru okunduğu takdirde, dini özgürlükler vaadiyle AB’ye teslimiyet sürecinde payanda yapılan kesimlerin millî devletin güç kaynakları olarak yeniden kazanılabileceklerini; ‘yasakçı Batı’ ve geniş kesimler için ‘özgürlüklerin yegâne teminat kaynağı olarak millî devlet’ denkleminin AB’ye teslimiyet süreci ve emperyalist ‘Ilımlı İslâm Projesi’ karşısındaki en etkili panzehir olduğunu çok iyi bileceğinin farkındalar. Bu listeyi çok daha fazla uzatmak ve detaylandırmak mümkün. Lakin şu soruyu sorduğunuzun farkındayım. Türkiyemiz, görülebilir bir gelecekte böyle bir ‘devlet aklı’na kavuşabilir mi? Ne diyelim; itikadımızca ‘ümitsizlik imansızlıktır!’ |