(Açık
İstihbarat: Mevcut
konjonktürü küresel dengeler açısından anlamlı bir şekilde analiz eden
bu
yazıyı; yerel dinamikler açısından AKP iktidarına haketmediği bir
bilinçli ve iyiniyetli bir politika taşıyanı olarak değer biçtiği
kısımlara şerh koyarak dikkatinize sunuyoruz.)
-------------------------------------------------------------------------------------------
Tarih
büyük olayların sonucunda yazılır şeklinde genel bir yanılgı vardır.
Gerçekte ise tarih; asla büyük olaylarla şekillenmez. Büyük olaylar,
kendisini hazırlayan çok daha küçük ve önemsiz gelişmelerin bir
sonucudur.
Tarihte ne oldu?
Osmanlı
İmparatorluğu 14., 15., 16. ve 17. yüzyıllarda hiç şüphesiz küresel bir
güçtü.
Kara kıtasında, yani o tarihlerdeki yegane dünyada, en büyük güç
olarak ticaret yolunun tam ortasında, Akdeniz’i, Karadeniz’i birer göl
haline getirmişti. Dünya’nın
bütün problemleri ile ilgileniyor,
tüccarların güvenlik içinde seyahat etmelerini sağlıyordu.
Bu da
kendisine refah olarak dönüyordu.
Ne
zaman ki, Amerika ticari yönden keşfedildi ve buraya yönelik olarak
Batı, sömürgecilik faaliyetlerine girişti, işte o zaman çark yavaş
yavaş tersine dönmeye başladı.
Kristof Kolomp, 1492 tarihinde sefere
çıkarken bunu Amerika’yı keşfetmek amacıyla yapmıyordu. İspanya’da
Kraliyet ailesinden ve diğer zenginlerden topladığı para ile seferin
finansmanını sağladı ve bunun da elbette bir karşılığı vardı. Bu sefere
para yatıranlar karşılığında daha fazla gelir bekliyorlardı.
Kolomp da
bunu fazlasıyla gerçekleştirdi. Yatırımcılarına beklediklerinden fazla
kazandırdı. Risk büyüktü, o oranda da kazanç büyük oldu. Bu tarihten
sonra seferler aynı sebeple arttı.
1497 yılında İngilizler 1534 yılında
Fransızlar kıtaya seferlere başladılar. Bugünkü uluslararası sermayenin
doğuşunu hazırlayan bu seferler hiç kimsenin beklemediği sonuçlara yol
açtı.
Söz
konusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu için Amerika veya Pasifik
bilinmeyen bir yer değildir.
Yavuz Sultan Selim, olası gelişmeleri
dikkate alarak Cidde limanını hazırlama teşebbüsüne başlamış, fakat
proje ondan sonra akamete uğramıştır.
1525 yılında Selman Reis’in
Umman Denizini keşif seyahatı, 1530’da Mustafa Bey’in Gucurat seferi,
1538’de Süleyman Paşa’nın Hindistan seferi gerçekleşmiş, 1544 ekiminde
de Abdurrahman Bey, Aden deniz vuruşmasında Portekiz donanmasını
mağlup, amiral Don Marco’yu da esir etmiştir.
Barbaros
Hayrettin Paşa’nın Amerika kıtasına yapmayı tasarladığı Sefer, Damat
İbrahim Paşa’nın anlayışsız tutumu sonucunda gerçekleşmemiş ancak
Barbaros yine de Atlantiğe açılmış ve 1535’de Portekiz’in Atlantik’deki
limanı Faro’yu vurmuştur.
Barbaros’un Amerika kıtasına sefer yapma
talebi Divan’da, Avrupa ile karada olan münasebetlerin daha emniyetli
olduğu ileri sürülerek reddedilmiştir. Bu karar, divanda ne kadar
tartışıldı bilinmiyor ancak, tarihi önemi, tarih kitaplarında
sayfalarca yer alan pek çok olaydan daha ciddi sonuçlar doğurmuştur.
Barbaros’un
teklifinin reddedilmesi Osmanlı yönetiminin stratejik bakışının sınırlı
olduğunu göstermektedir. Amerika’nın zengin altın ve gümüş
kaynaklarının nasıl bir dönüşüme sebep olacağını Osmanlı
algılayamamıştır.
Bu
dönüşüm yavaş ve denizlerde yaşanan büyük bir mücadele sonucunda
gerçekleşmiştir.
Pasifik – Amerika - Avrupa arasındaki ticari
seferlerin güvenliği ve Okyanusa hakimiyet için verilen mücadelede önce
Osmanlı donanması yarıştan çekilmiş, akabinde İspanyol, Portekiz ve
İngiliz denizcilerinden İngilizler mücadelenin kazanan tarafı olmuştur.
Böylece, Osmanlı
donanması Akdeniz’e kapanıp bölgesel güç olmakla
yetinirken, İngiltere global bir güç olmuştur.
Amerika’ya
yapılan ilk sefer nasıl çok ortaklı bir ticari işletmenin organizasyonu
ise, Hindistan’a yapılan seferler de çok ortaklı “Kumpanyalar”
kanalıyla olmuştur.
İngiliz Hint Kumpanyası, Fransız Hint Kumpanyası,
Hollanda Hint Kumpanyası gibi…
Ne zaman bu şirketlerin çıkarları
tehlikeye girmişse, ordular masrafları bu şirketler tarafından
karşılanmak kaydıyla harekete geçirilmiştir. Bu şirketlerin en büyük
yatırımcıları krallar, prensler, aristokratlar ve saray yahudileri
olmuştur. Böylece asiller tüccarlaşmış ve çıkarları askerlerle
bütünleşmiştir.
İngiltere
denizlerde hakimiyeti sağladıktan sonra ticaret için deniz daha
emniyetli hale gelmiş ve ticaret yolları tamamen denizlere kaymıştır.
Böylece tarihi “İpek Yolu” önemini yitirmiş, Osmanlı da üç kıtanın tam
ortasında kenar ülkesi olmuştur.
Denizaşırı
ticaretin iki ayağı vardır.
Biri, Amerika’ya
yapılan ve yapılacak
seferlerin mecburen deniz aşırı olması, diğeri ise Pasifik ile Avrupa
arasındaki ticaretin denize kayması.
Avrupa ile Pasifik arasındaki
seferlerin denize kaymasının sebeplerinden biri Osmanlı
İmparatorluğu’nun ipek yolu üzerindeki mutlak hakimiyeti nedeniyle
alternatif güzergah arayışı, diğeri ise gemilerle yapılan ticaretin
ipek yolunda deve ve at sırtında yapılan ticaretlere göre daha hızlı,
güvenli ve ekonomik olmasıdır.
Yani bu durum ekopolitik
gereği zorunlu
olarak oluşmuştur.
Bugüne
gelindiğinde dünya ticaretinin % 90’ının deniz yoluyla yapıldığı
görülmektedir ve denizlerin güvenliği ABD donanması tarafından
sağlanmaktadır.
II.Dünya Savaşından sonra İngiltere denizlerde
egemenliği ABD donanmasına bırakmıştır.
Şimdi ne oluyor?
Günümüzde
teknolojinin hızlı gelişimi sonucunda; bilgi ve belge transferi için
gereken zaman saniyelerle ölçülebilir hale gelmiştir.
Birkaç tuş ile
dünyanın her yerine para transfer etmek mümkündür. Telefon ve
internetin yaygınlığı bilgiye ulaşımı da son derece kolaylaştırmıştır.
İnsan nakli hızlanmıştır. Sıvı mal naklinde su, doğalgaz ve petrol boru
hatları bir kez doldurulduğunda zaman ve mesafe ortadan kalkmaktadır.
Oysa, katı mal
naklinde üç büyük ekonomik bölge arasındaki mesafe hala
10 mil/saat hızla katedilmektedir.
Burada çok ciddi bir dengesizlik söz
konusudur ve deniz nakliyatının hızı çağın dışında kalmış, ticaretin
hızına ayak uyduramamaktadır.
1 konteyner yükün
Avrupa’dan Pasifik’e
ulaşması 40 – 45 günü bulmaktadır. Oysa bu malın bedeli ve belgeleri
birkaç saniye içerisinde havale edilebilmektedir.
Diğer
yandan ABD’nin tek başına denizlerin güvenliğini kontrol ediyor olması
ve son yıllarda uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletleri, yani iki
dünya savaşı sonucunda oluşan statüyü, hiçe sayar davranışlar
göstermeye başlaması, ticaret için alternatif yollar arama gayretlerini
hızlandırmıştır.
ABD, Osmanlı’nın 15. ve 16. yüzyıllardaki konumuna
benzer bir konumdadır. Aynı sebepler ile ticaret yolu için alternatif
güzergah aranmaktadır.
Bunların
bir sonucu olarak Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı kara
kıtasının iki ucunda yer alan iki büyük ekonomik bölge (Avrupa –
Pasifik) arasındaki tarihi ticari yolun yeniden modern demiryolları ve
karayolları ile canlandığı bir süreç yaşanmaktadır.
Ekopolitik’in
gereği olarak ticaret yolu yeniden karaya çıkmaktadır.
Bunda üç sebep
önemli rol oynamaktadır.
1.
Ticaretin ve
teknolojinin doğal gelişim süreci,
2.
ABD egemenlik
anlayışının getirdiği endişeler,
3.
SSCB’nin
dağılmasından sonra egemenliklerini elde eden, İpek Yolu güzergahında
yer alan Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve
Gürcistan’ın uluslararası sisteme entegre olma çabaları,
Çin,
İpek Yolu’nun tekrar canlanmasını devlet politikası olarak benimsemiş
durumdadır.
Halen Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu yapımı devam
etmektedir. Çin’in Doğu Türkistan üzerinden Orta Asya’ya bağlanmak için
büyük yatırımlara başlayacağı da ifade edilmektedir.
2006 yılında
İstanbul’u ziyaret eden Sincan
Uygur Özerk
Bölge Hükümeti Başkan Yardımcısı Kurexi Maihesuti, Çin’in her zaman
İpek Yolu’nu canlandırmaya hazır olduğunu belirtmiş ve İstanbul’un İpek
Yolu için önemine değinmiştir.
Çin’den
başka Avrupa Birliği’nin de İpek Yolu’nun canlandırılmasına ilişkin
projeleri bulunmaktadır. Bunlardan başka Almanya ve Rusya; bu hattı
Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden geçirecek şekilde Transnasyonel
Avrasya Otoyolunun projelendirme çalışmalarına başlamışlardır.
Bu
gelişmelerin farkında olan UNOCAL firmasının Dış İlişkiler Başkanı
Maresca; 1998’de Amerikan Kongresi’nde yaptığı Afganistan politikasının
nasıl olması gerektiğine ilişkin konuşmasında, "Yeni İpek Yolu"
projesinden bahsediyordu.
Maresca, kabaca,
Asya’daki enerji
havzalarının Amerikan şirketlerinin kontrolünde olması gerektiğini ve
ABD hükümetinin bu yönde siyasi girişimler yapması gerektiğini
söylüyordu.
1999 yılında ABD Temsilciler Meclisinin kabul ettiği, ancak
Bush yönetiminin onaylamaması nedeniyle yürürlüğe girmeyen İpek Yolu
Yasa tasarısı gelişmekte olan sürecin önemini ortaya koymaktadır.
Çağdaş dünyanın bütün büyük oyuncuları ipek yolu projelerinde bir
şekilde yer almak için yarışmaktadırlar.
Tarihin
kırılma anlarından birinin başlangıcındayız.
Tarihi İpek Yolu’nun
yeniden ticaret yolu haline gelmesi Türkiye’nin önüne çok büyük
fırsatlar çıkaracaktır. Ancak bu sürecin çok sancılı olacağını söylemek
kehanet olmayacaktır. İpek
Yolu’nun doğmakta olduğunu gören ABD daha
şimdiden kara kıtasında stratejik noktalara yerleşmeye
başlamıştır.
Türkiye;
jeopolitik konumu nedeniyle yeni ticaret yolunun tam da ortasındadır.
Coğrafi konumu, İpek Yolu güzergahının demografik yapısı, bölgede
yerleşik devletler itibariyle milli güç yeteneklerinin kapasitesinin
büyüklüğü ve miras aldığı imparatorluk geleneklerinin sağladığı tarihi
derinlik ile bölgede baş rol oynayabilecek niteliklere sahiptir.
Türkiye
dönüşüyor
Türkiye’de
geleneksel yapı hızla çözülmekte, yerini daha dışa açık ve rekabetçi
bir yapı almaktadır.
Türkiye’de, diğer bir çok ülkede olduğu gibi,
iktidarı (devlet yönetim erkini) dört bileşenin dengesi
oluşturmaktadır. Bunlar;
1 – Askerler
2 – Bürokrasi ve
yarı resmi kuruluşlar (meslek teşekkülleri)
3 – Siyaseti üreten
yapılar (partiler, cemaatler, STÖ’ler)
4 – Tüccarlar
Askeri
kurumların devlet içindeki gücünün zayıflatılması Avrupa Birliği’nin en
önemli talebi haline gelmiştir. Bazı kesimlerce bu durum Cumhuriyet’in
tasfiyesi ve 2.Cumhuriyet’in kurulması olarak ifade edilmektedir.
1986
yılında yürürlüğe konulan Özelleştirme ana planı, AB’ne uyum yasaları
ve IMF’nin talepleri doğrultusunda bürokrasi, ekonomiyi yönetecek
aygıtlardan arındırılmıştır.
Yarı resmi kuruluşlar son yıllarda ciddi
güç kaybına uğramışlardır. Yapılan ve yapılması için AB ve IMF gibi
kuruluşlar tarafından talep edilen reformların hedefi itibariyle bu
kurumlar istenilmemekte yerine Sivil Toplum Örgütleri
geliştirilmektedir.
Ulus ötesi
bağlantıları güçlü olan STÖ’ler
bağlantıları adına ve onların isteği doğrultusunda değişimi talep
etmekte ve diğer güçlerin sözcülüğünü yapmaktadırlar.
Her
ne kadar şeffaf ve demokratik olarak genel seçimler yapılsa da son 20
yıldır güçlenen cemaatler, diğerlerinin dağınıklığından da
yararlanarak, siyaseti kontrol eder hale gelmiştir. Bu yapılar
üyelerinin profili itibariyle ulus ötesi yapılardır.
Son
yıllardaki reformların içeriğine baktığımızda, motive edici
gücün
ticaret dünyasının talepleri olduğu çok net görülmektedir.
Ticaret
dünyası, ekonominin büyümesi sebebiyle devamlı güçlenmekte ve
isteklerini dışarıdaki partnerlerinin de yardımıyla kabul ettirme
yönünde başarılı olmaktadırlar. Ticaret dışa açıldıkça daha çok ulus
ötesi güçlerle işbirliğine girecek ve dönüşümü daha çok isteyecektir.
Dünya çatışıyor
Küresel
boyutta yaşanan mücadelenin iki tarafı olduğu ifade edilmektedir.
Bunlardan biri ABD ve müttefikleri, diğeri ise terörist gruplar.
ABD ve
müttefikleri iki ülkeyi işgal etmiş, ancak bu grupları tasfiye
edemediği gibi, işgal ettikleri ülkeleri de kontrol altına alamamıştır.
Dünyanın en büyük ordusuna, en büyük ekonomisine sahip olan deniz
ticaret yollarının güvenliğini tek başına sağlamakla aslında tek
küresel güç olan ABD, adeta görünmeyen bir düşmanla çarpışmakta ve buna
karşı önemli bir başarı elde edememektedir.
Bu
durumda karşımıza şu soru çıkmaktadır.
Terörist örgütler bu mücadeleyi
kazansalar dünyada ne değişecek ya da başka bir deyişle bu örgütler
nasıl bir dünya tasarlamaktadırlar?
Bu
sorunun cevabı; terörist örgütler Taliban’ın Afganistan’ı gibi bir ülke
ve yönetim istiyorlar ise, bu yönetimin var olduğu dönemde
Afganistan’da hangi başarıyı göstermişler de modern Batı’yı bu derece
rahatsız etmişler ve savaşa sebep olmuşlardır?
Kapitalist sistemlerine
en büyük rakip olan Komünizmle bile bir kez dahi çatışmayan Batı,
askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak kendisi için hiçbir tehdit
unsuru taşımayan Afganistan’a niçin saldırmıştır?
Başka bir şekilde
sorduğumuzda, daha önce ABD ile iyi ilişkileri olan Taliban yada
El-Kaide neden ABD’ye saldırmıştır?
Bugün hiçbir kanıt olmadan
saldırıldığı anlaşılan Irak, neden ABD’nin hedefi olmuştur?
I.Irak
Savaşı’nda 11 Eylül saldırısı gibi bir gerekçe yoktu.
Kuveyt’in Irak
tarafından işgaline ABD ve müttefikleri neden savaşacak kadar önem
vermişlerdir?
Eğer bunun cevabı
petrol ise; hemen belirtelim ki, o
tarihlerde ve sonrasındaki II.Irak Savaşı öncesinde Irak petrolleri
yabancı firmaların kontrolündeydi.
Fransız TotalFinaElf, Rus Lukoil ve
Çin CNOOC firmaları Irak’ın petrollerinin büyük kısmını üretiyorlar ve
kontrol ediyorlardı.
Irak’ın ya da başka petrol üreten ülkelerin (Rusya
hariç) büyük petrol komplekslerinin olmayışı, dağıtım şirketlerinin
bulunmayışı ne anlam taşımaktadır?
Petrol nakli halen
büyük tankerlerle
denizden yapılmaktadır ve bunların güvenliğini ABD donanması
sağlamaktadır.
Savaşın
enerji kaynakları için olduğunu söylemek doğru bir ifade ise de
tarafların kim olduğu çok net değildir. Irak’ta Saddam ve rejimi
kaybeden taraftır elbette, ancak, en az Saddam kadar Total firması da
kaybetmiştir ve hiç sesi çıkmamaktadır.
Total’in imtiyazları iptal
edilmiş yerini Halliburton ve benzeri şirketler almıştır.
Oysa Batı’nın
geleneğinde şirket çıkarları için savaşmak vardır.
ABD, kendi
şirketlerinin çıkarları için savaşırken Total’in yatırımcıları çok
zayıf oldukları için mi savaşmamaktadırlar?
Irak’ta
kaybeden kim, kazanan kim diye sorduğumuzda karşımıza Halliburton ve
Total çıkmaktadır.
Bunlardan başka firmalar varsa da, bu
ikisinin izini
sürdüğümüzde aslında kazananın kim, kaybedenin kim olduğu net bir
şekilde anlaşılmakta, gerçekte olup bitenler daha anlamlı hale
gelmektedir.
Total
firması Fransa’da ticaret siciline kayıtlı bir petrol şirketidir.
Şirketi, Belçika kralı ve Rothschild ailesi kontrol etmektedir.
Rothschild ailesi 1700’lü yılların sonundan bu yana Avrupa sermayesinin
(yani krallar ve aristokratların) bankerliğini yapan bir ailedir.
Çin
İmparatoru, 1830’larda Çin’de afyon ticaretini yasaklayınca İngiliz
Hint Kumpanyası iflas etme noktasına gelmişti. Zira kumpanya Anadolu’da
üretilen afyonu işleyip Çin’e satarak büyük kazançlar elde ediyordu.
Rothschild
bankacılık sisteminin batması demek, paralarını bunlara
emanet eden Avrupa kralları ve aristokratlarının da zarara uğraması
demektir. Bu
sebeple, Fransız ve İngiliz donanması, adı tarihe “Afyon
Savaşları” olarak geçen iki savaş neticesinde Çin ordularını yendiler
ve Çin’de afyon satışının serbest kalmasını sağladılar.
Bu savaşın bir
sonucu da Hong Kong’un İngiltere’ye (daha doğrusu finans kapitale) 150
yıllığına kiralanmasıydı ki, bu süre 1999 yılında bitmiş ve Hong Kong,
Çin’e devredilmiştir.
Bu tarihten itibaren Çin, dünyaya açılmaya
başlamıştır.
Rothschild
ailesi halen Avrupalı tüccar aristokratların paralarını işletmektedir.
Yatırımları dünyanın her yerindedir ve bu yatırımların daha güvenli
olarak işletilmesi için Küreselleşme adı altında bir programı 1970’li
yıllardan itibaren uygulamaya koymuşlardır.
Bu program ilk önce
Chatham
House’da (İngiltere Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ele
alınmış, ardından Club of Rome (Roma Klubü) tarafından
geliştirilmiştir.
Klubün üye profiline baktığımızda krallar,
kraliçeler, prensler, aristokratlar ve bunların taşeronları karşımıza
çıkmaktadır.
Bu yapıyı Finans Kapitalizmi olarak adlandırmak daha doğru
olacaktır. Zira, burada
üretim faktörlerinden sadece sermaye vardır.
Sermaye ile işletme/tesis arasındaki bağ mülkiyet ilişkisi değil,
hissedarlık ilişkisidir ve hiçbir sermayedar işletmenin/tesisin
mülkiyetini benimseyecek büyüklükte hisseye sahip değildir.
Sistemde
sadece para vardır ve bu da akışkandır. Parasını yatırım firmalarına
tevdi eden kapital sahipleri çoğu zaman hangi firmaların hissedarı
olduklarını da bilmezler.
Sadece parasıyla
geçinenlerin (bir tür
tefecilik) ideolojisi olan Küreselleşme mülkiyetsiz bir toplum
öngörmektedir.
Küreselleşme
programının temelinde, serbest ticaretin önünde ciddi bir engel
oluşturan, ulus devletlerin tasfiyesi yatmaktadır.
Bunun için Avrupa
Birliği ulus devletleri bünyesinde öğüten bir değirmen gibidir.
Diğer
ulus devletler için ise çok kültürlülük adı altında mikro
milliyetçilikler körüklenerek bölüp ufalama ve yok etme programı
uygulanmaktadır. Küreselleşme devletsiz bir toplum öngörmektedir.
Devlet ve mülkiyet
kavramlarındaki değişikliğe paralel olarak egemenlik
kavramı da anlamını yitirmiştir. Küresel kapital için
egemenlik
şirketlere alınan imtiyazlardır.
Bu
mücadelenin yürütüldüğü alanlardan öncelik Ortadoğu ve yakın coğrafyası
olmaktadır. Zira programı yöneten finans kapital için bu bölgede hayati
çıkarlar söz konusudur ve Türkiye tam da bu bölgenin ortasındadır.
Ulus
devletlerin hedef seçilmesi kendi içinde tutarlıdır.
Zira, sınırlar,
gümrükler, vergiler, vergilerin artmasına sebep olan kurumsal yapılar
(silahlı kuvvetler, bürokrasi gibi) ticareti daha pahalı hale getiren
faktörler olarak görülmektedir.
Halliburton,
ABD silah endüstrisinin önemli bir firmasıdır.
ABD’de güçlü bir silah
endüstrisi bulunmakta ve bunlar Cumhuriyetçi Partiyi
desteklemektedirler. Cumhuriyetçi Partiyi destekleyen bir başka
endüstri ise petrol şirketleridir.
Silah endüstrisinin büyümesi elbette
bu silahların tüketilmesine bağlıdır ve savaş, en masum şekliyle barışı
korumak için daha çok silahlanma, bu firmaların hayat damarıdır. Savaş
ve korku üreterek beslenen bu firmalar doğal olarak savaş talep eden
ideolojileri ve kurumları desteklemektedirler.
Bu grup klasik
coğrafi
egemenlik anlayışını devam ettirmeye çalışmaktadır.
Kaybeden
taraf finans kapitalin firması Total iken, kazanan taraf askeri
endüstrinin firması Halliburton olmuştur. Bu durumda yeni
doğan İpek
Yolu güzergahındaki mücadelenin bu iki temel güç arasında geçeceğini
söylemek yanlış olmayacaktır.
Artık, tüccarlaşan
aristokratlar ile
askerlerin çıkarları çatışmaktadır.
Terör
denen yeni taraf ise aslında hangi çıkar grubuna hizmet etmektedir,
silah endüstrisinin müdahale gerekçesini oluşturmak için mi vardır,
yoksa finans kapitalin ulus ötesi, asimetrik bir savunma silahı mıdır,
bunun cevabını elbette tarih verecektir, ancak şimdi her ikisini de
söyleyenlerin elinde tezlerini doğrulayacak argümanlar bulunmaktadır.
Bu çatışmanın
ortasında ABD’nin konumu nedir?
1.
Küreselleşmenin mikro milliyetçiliği teşvik eden politikalarının
izlerine burada rastlamıyoruz ve ABD çatışma alanı dışındadır. Kimse
ABD’yi bölmeyi düşünmüyor.
(Açık İstihbarat:
Yazar bu değerli analizinde; Açık İstihbarat'ta yayınlanan Bölünmüş
ABD
haritalarını atlamış. Bu haritalar bir yerlerde birilerinin
ABD'yi
bölme planları olduğunun göstergesidir. )
2.
Dünya ticaret yolları Amerikan donanmasının kontrolündedir ve
zamanından önce Amerika’nın çatışma alanı haline gelmesi dünya için
büyük bir yıkım olacaktır.
3. Bunlardan
başka IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi örgütlerde
ABD’nin çok büyük etkisi bulunmaktadır.
ABD
başkanlık sistemi ile yönetilmekte ve Başkanlığı ele geçiren bu devasa
gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmektedir.
Nitekim Clinton
döneminde finans kapital bunu yapmıştır.
Bush Başkan olana kadar
dünyanın her yerinde ekonomik krizler olmakta iken Başkan olmasından
itibaren askeri krizler olmaya başlamıştır.
IMF ve Dünya Bankası,
Clinton döneminde ekonomik krizleri destekleyici politikaları tercih
ederken, Bush döneminde ekonomik istikrarı destekleyici politikalar
uygulamışlardır.
Buradan da çok açık
bir şekilde görüldüğü üzere her
iki grup, savaşı kendi üstün oldukları alanlara çekmektedirler.
Parayı
kontrol eden finans kapital ekonomik krizleri yöneterek çıkarlarını
maksimize etmektedir ve bunun için de ABD başkanlık gücünü
kullanmaktadır.
Diğer yandan silah endüstrisi Başkanlığı ele
geçirdiğinde askeri krizlerle çıkarlarını maksimize etmeye
çalışmaktadır. Dolayısıyla her iki gücün de ABD’nin Başkanlık
otoritesinin imkan ve kabiliyetlerine ihtiyaçları vardır ve bu gücü
elde etmek için her iki taraf büyük bir yarış halindedir.
Nitekim 2008
Kasımında yapılacak seçimlerden önce Gürcistan üzerinden Rusya ile
yaşanan soğuk savaşı andıran kriz Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı
McCain’in oylarını artırırken, tam da bu sıralarda patlayan ekonomik
kriz Demokrat Partinin adayı Obama’nın oylarını artırmıştır.
Her
iki gücünde kullandığı dil farklılık göstermektedir.
Güvenlik, önleyici
vuruş, askeri kapasite, savaş, nükleer bomba vb kavramlar hangi
ülkelerin gündeminde ön planda, ekonomik ilişkiler, karşılıklı
bağımlılık, diyalog, küreselleşme, kazan/kazan formülü, sivil toplum
vs. kavramları kimler daha çok kullanıyor.
Bu açıdan bakınca ABD’nin
mevcut yöneticileri ile Rusya’nın ya da İran’ın yönetim kademeleri
arasında söylem farkı var mı?
Çin nerede duruyor ve ne ile meşgul?
Türkiye sıcak krizleri yatıştırma gayretleri ve komşuları ile sıfır
sorun anlayışı ile hangi anlayışa daha yakın?
Türkiye nerede
duruyor?
SSCB’nin
dağılmasından sonra Türkiye’nin yakın çevresinde büyük bir güç
mücadelesi yaşanmaktadır.
Hazar ve Ortadoğu enerji merkezleri olarak
sıcak çatışma bölgesidir. Irak’ta yaşanan savaş hali, Balkanlar’da
süren belirsizlikler, Kafkaslardaki istikrarsızlığın çok uzun süreceği
aşikardır. 1974’den bu yana Kıbrıs, 1984 yılından bu yana uğraştığı
bölücü terör sorunlarını çözemeyen Türkiye bölgesel ya da
küresel bir
güç müdür?
Soru
bu şekilde kurgulanınca cevap elbette hayır olacaktır.
Zira, kendi
sorunlarını çözemeyen, çevresindeki sorunlarda söz sahibi olmayan bir
ülke bırakın küresel güç olmayı bölgesel güç de olamaz.
Soru
başka şekilde kurgulandığında; dünyanın beşinci büyük
ordusuna ve 300
milyar doları aşan dış ticaret hacmi, 650 milyar doları aşan milli
geliriyle bölgesinde güçlü bir ekonomiye sahip, dünya uluslar
topluluğunda bütün organizasyonlarda yer alan, Balkanlar’da,
Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Orta Asya’da özgün politikalarını şu veya bu
şekilde geliştirebilen, bölgesinde 73 milyonluk nüfusu ile güçlü bir
ülke olarak söz sahibi olan, tarihi derinliği ve kültürel genişliği ile
Türkiye bölgesel bir güç müdür?
Cevap: elbette bölgesel güçtür.
Türkiye
son 20 yıldır bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar atmıştır.
Savunma sanayisindeki gelişmeler, bu alanda kendine yeterlilik
çalışmaları ve Askeri kapasitesini yüksek tutma gayretleri nedeniyle
Askeri kapasite itibariyle bölgesel bir güçtür.
Son yıllarda yaptığı
ataklarla bölgesinde önemli bir ekonomik güç haline gelmiştir. Milli
güç unsurları itibariyle kültürel üretim hızla artmakta, Türk TV
yayınları Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’da
giderek daha çok izlenir, Türk dizileri ve müziği daha popüler hale
gelirken, Türkiye’de paralel bir süreç yaşanmakta ve yabancı
kültürlerin etkileri azalmaktadır.
SSCB’nin
dağılması Türkiye’nin önüne büyük fırsatlar çıkarmıştır.
Bu fırsatların
iyi değerlendirilmediği ifade edilmekle beraber 1990’lı yıların başına
kadar hiç olmadığı coğrafyalarda Türkiye artık var ve gittikçe
güçlenmektedir. Ayrıca soydaş ve akraba devletlerin bağımsızlıkları ve
gittikçe güçlenmeleri Türkiye tarafından hiçbir adım atılmasa dahi Türk
milleti adına bir kazanç olmaktadır.
Bölgesel güç olmanın ötesinde
küresel bir aktör olabilmek için dünyanın her yerinde çıkarlarımızın
olması gerekmektedir ki, bu da yavaş yavaş oluşmaktadır. Türk iş
adamları, tüccarlar dünyanın dört bir yanında ticaret yapmaktadırlar.
Bu
tarihsel dönemeçte Türkiye’nin enerjisinin önemli bir kısmını Avrupa
Birliği ile ilişkilere harcarken fırsatları değerlendirme adına bazı
hataların yapıldığı söylenmektedir. Ancak, AB organlarının isteği ile
yapılan pek çok reformun ülke ve millet menfaatine uygun olduğu da
açıktır. Bu reformları yapmadan bölgesel güç olmak mümkün değildir.
(Açık
İstihbarat :
Yazarın AB ile ilgili tespitleri; daha önceki satırlarda AB'nin ulus
devletleri öğüten bir mekanizma olduğu tespiti ile çelişmektedir.
AB'nin bir çarpan değil bölen olduğunun bilincinde bir yayın olarak bu
tespitlerine şerhimizi koyuyoruz)
2000’li
yılları Türk yüzyılı yapacak fırsatlar hızla Türkiye’nin üzerine
gelmektedir. Arzu etmese de bölgenin imkanları ve gelecekte dünya için
ifade ettiği anlam bugünkü konumunu devam ettirmeye imkan
vermeyecektir.
Türkiye’nin
gayretleri dışında SSCB dağılmış, kardeş devletler ortaya çıkmıştır.
Irak’a yapılan müdahale tamamen Türkiye’nin dışındaki güçlerin
tercihleri sonucu oluşan bir durumdur. Irak’ta, Gürcistan’da olanlar
Türkiye’nin dışında olmakla beraber Türkiye’yi de içine alan olaylardır
ve hayati çıkarlarını tehdit edecek gelişmelerdir.
Dolayısıyla
Türkiye’nin dışında alınan kararların Türkiye’ye bir maliyetinin olduğu
ve olacağı açıktır Türkiye’nin tarafsız kalma ihtimali bulunmamaktadır.
Rusya’nın
enerji kaynaklarını dış politikasının bir aracı haline getirmesi ve
AB’nin Rusya’ya bağımlı olmak istememesi Türkiye’yi alternatif enerji
temin güzergahı haline getirmiştir.
Bu gelişmeler
fırsata dönüştürülebilir mi?
Öncelikle
bir paradoksu ortaya koymamız gerekmektedir.
Ekonomik yönden
fırsatları
değerlendirip güçlenirken, askeri yönden sıkışmakta ve kendimizi daha
güvensiz hissetmekteyiz.
Bu
durum 2002 yılına kadar tersineydi. Ekonomik yönden
krizlerle boğuşup
dururken, güvenlik açısından göreceli olarak daha iyi durumdaydık,
bölücü terör durmuş, elebaşı yakalanmıştı.
Güvenlik açısından elde
edilen başarı ekonomik alanda bir türlü elde edilemiyordu.
Bu
paradoks gibi gözüken durum, yukarıda açıklamaya çalıştığımız dünya güç
dengeleri birlikte değerlendirildiğinde anlamlı hale gelmektedir. Bizim
yapacağımız şey aslında güç dengeleri üzerinde sörf yapmasını bilmekten
ibarettir.
ABD’yi
geliştiren ve büyüten mücadelenin Türkiye’de şartlarının oluşturulması,
içeride siyaseti üreten güçler arasındaki dengenin yeniden kurulması
gerekmektedir.
Aslında bu yavaş yavaş oluşmaktadır. Nitekim devletle
sorunlu olduğu düşünülen, hatta tehdit olarak görülen kesimlerin
iktidarda şu veya bu şekilde bulunmaları durumunda ülkenin kalkınması
için gösterdikleri gayret sonuçları itibariyle ülke yararına olmuştur.
Var olan derin güvensizlik, kısmen korunmasında fayda olsa da,
birbirini düşman görecek boyutlardan çıkarılmalıdır. Her iki gücün
Türkiye’yi büyütecek bir anlayışla bir arada yaşayacak ortak zeminde
buluşması ülkenin bekası için olmazsa olmaz bir şarttır. Tek ayakla
sörf yapılmaz.
Sonsöz;
Türkiye
kendisi ile boğuşmaktan vazgeçip toparlandığı takdirde yeniden küresel
bir güç olmanın bütün imkanlarına sahiptir.
Ancak, küresel anlamda bir
güç olmak ne kadar isabetli olacaktır?
Ben şahsen bütün dünya ile barış
içinde ilgilenmek gerektiğine inanıyorum.
Tanımı gereği hegoman olması
gereken “küresel güç” Türkiye için ne kadar istenilebilecek bir şey
buna emin değilim.
Her geçen gün dünyanın merkezi haline gelen bir
bölgede “bölgesel güç” olarak ayakta kalmak büyük başarı olacaktır.
Adriyatik’ten Kıtay’a (Çin’e) bu gücün barış içinde, insan hakları ve
adalet temelli olarak derinleştirilmesi önümüzdeki yüzyılın başlıca
konusu olmalıdır.
"Sadece ufku
görmek yetmez, ufkun ötesini de bilmek ve görmek gerekir"
Mustafa Kemal
ATATÜRK
|