Teslimiyetçilik Sürecinde İkinci Safha(I) - Semih Temizyürek
Ne yazarsanız yazın, hangi gelişme yaşanırsa yaşansın, pek para etmiyor. Para etmesi için, herhalde küresel egemenlerin kendi emelleri hakkında anlaşılır bir dille kaleme alınmış itirafname imzalayıp yayımlamaları gerekecek. En üzücü ve düşündürücü olanı da, ilgili devlet kurumları ile siyasi partilerin, daha hâlâ gelişmeleri bütün boyutlarıyla kavrayamadıklarına dair emarelerin fazla olması. Bazen önlerine konmuş olanla, bazen de zihinlerinde yer etmiş ama yetersizliği görülmüş algılama kategorileriyle tavır almaya devam ediyorlar. Fakat, gerek gelişmelerin seyri, gerekse ortaya çıkan bazı sonuçlar, Türkiye merkezli hamlelerde inisiyatifin dış dinamiklerin elinde olduğunu gösteriyor. cialis coupons printable link discount prescription drug cardmicardisplus 80/25 mg ilkpirlantam.com micardis plus 80 12.5 mgkamagra kamagra 100mg kamagra gel
Değerli dostların en azından bir kısmı, yine iktidar ilişkilerine dair bulmaca metni yazmaya başladığımı boş yere düşünmesinler. Yüksek müsaadelerinizle ne demek istediğime hemen geçiyor ve stratejik açmazın siyasi iktidar dışındaki veçhelerine temas etmeye başlıyorum.
En önemli kurumlardan biri olan ordumuzun Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin milli güvenlik meseleleri ile alâkalı bir değerlendirme konuşması yapıyor; o konuşmada da çeşitli netameli konulara temas ediyor. Konuşma üzerine yapılan ilk değerlendirmelerde, AB veya AKP’nin entelektüel savunma projelerinde yer alan ‘liberal(imsi)ler’in, bürokratların siyaset yapamayacağına dair eleştirilerine rastlanıyor. Bunlara temas etmeyeceğim; çünkü ‘söylenenler’ açısından doğru, ‘söyleyenler’ bakımından yanlış olduğuna inandıklarımı tartışmaya gerek görmüyorum. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Türkiye’ye gelen yabancı bürokrat ya da siyasetçinin aklına geleni söylemelerinden zerre kadar rahatsızlık duymayanların, Genelkurmay Başkanı’nın her söylediğinden rahatsızlık duymaları, hem meslekleri hem de misyonları icabıdır.
Esas üzerinde durmak istediğim, “Kaş yaparken göz çıkartmak buna denir” cinsinden bir husustur. Türkiye’nin laiklik-irtica gerilim hattını oluşturan meseleler çerçevesinde kurumun görüşleri dile getirilirken söylenen, “Türkiye İslam ülkesi değildir” sözü, haklı olarak rahatsızlığa, hatta tedirginliğe yol açtı. Ordunun millet desteğine her zamankinden çok ihtiyaç duyduğu bir konjonktürde, yine klasik algılama konseptlerine dayalı bir değerlendirmenin sonucunda toplumsal rahatsızlığa sebebiyet verilmiş olundu.
Bu sonuca yol açan da, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde “Ilımlı İslâm” yaklaşımını Türkiye ile irtibatlandıran Amerikan menşeli söylemlerin artmış olması. Öncelikle ve özellikle şu iki hususun iyi kavranması gerekiyor: Birinci olarak, “Türkiye İslam ülkesi değildir” sözü, hem gerçeği yansıtmamaktadır, hem de “Ilımlı İslamcılar”ın ve hamilerinin işini kolaylaştıracak bir söylemdir; dolayısıyla kendilerine alan açacak bir yaklaşımı ifade eder. İkinci olarak, “Ilımlı İslâm Projesi”nin “Amerikan Hükümranlığına Uyumlu İslâm Projesi” olduğunu unutmamak lazımdır.
Başörtüsüne “insanî ve millî bir mesele” olarak yaklaşmaktaki engellerini aşamayanlar, konuya hiç olmazsa jeopolitik, jeokültür ve jeodin ekseninde yaklaşmaya çabalamalıdırlar. Zaten “Ilımlı İslam Projesi” alerjisi de bunu zorunlu kılar. Bu sebeple, Avrasya’nın eşiği Ortadoğu denklemini de dikkate alarak şu soruya çok yönlü cevap aramak, hem önemli hem de gereklidir: Niçin Ilımlı İslâm Projesi? Bu basit gibi gözüken temel soruya cevap arandığında; dinin, ülkemizdeki ve komşu coğrafyadaki anlam ve öneminin farkında olan ABD’nin onu dönüştürmeye çalışarak emperyalist yayılmacılığını pekiştirmek istediği görülecektir. Bilmem anlaşılabildi mi?
Otopsi masasındaki ikinci konumuzu ise, bu kez medyatik mandacıların Türk milliyetçiliğini kullanma düşüncesinin ürünü olan halkalar bütünü oluşturuyor. Maalesef bu da, birincisi gibi, “algılama sorunu”na dikkat çekiyor ve son tahlilde emperyal düzeneğin teslimiyetçilik çarkına “çomak sokmak” yerine, istemeden de olsa “yağ damlatmak” görevi icra edilebileceğini gösteriyor. Bunun için, kendini milli/yerli/onurlu duruş hattında konumlandıran pek çok sosyal ve siyasi aktör, ülkemizi bugün rehin alan yarın da tam teslim almak isteyen süreç içinde rol icra eden bir pozisyona düşebileceğini göz ardı etmemeli .
Modern teslimiyetçilik çarkının yerli uzantılarının imkânlarını, özellikle erdem ve onur yoksunluklarını ciddiye almak önemlidir. Ya jeopolitik cahillikten, ya hinlikten, ya da hayinlikten, kolayca değer katliamı yapan kalemler yetişebileceğini unutmamak lazımdır. Mesalâ, İstiklal Savaşımızın başlarında ve zamanın şartlarında gelişen “Kuvayı Milliye” hareketi ile bu gün o tarihte yaşananları hatırlatmak ve milli ittifakın önemine vurgu yapmak için kullanılan “Kuvayı Milliye” sözünü çeteciliğe indirgeyen bir zihniyete, yine Ermeni çetelerinin günümüzdeki temsilcileri olan “Ermeni diyasporası”na boyun eğmemizi medeniyet ve değişim diye kakalamak isteyen “entelektüel müsveddelerine” rastlanabilmektedir. Bunların cesareti, şüphe yok ki haklılıklarından değil, yedi düveli arkalarında hissediyor olmalarından ve demokrasinin sürekli istismar ettikleri engin hoşgörüsünden kaynaklanmaktadır.
Bu umumî ve lüzûmlu girizgâhtan sonra, artık ikinci can alıcı örnek olayımıza geçebiliriz. Ülkemizdeki haklı ve gurur verici “bayrak dersi”nden sonra yaşanan gelişmeler ile takdim şekilleri, en az başlangıç süreci kadar önemlidir ve farklı açılardan tahlile muhtaçtır. Öncelikle ana evreleri bir hatırlayalım: Bayrak tepkisi, birikimin sonucu olan milli bir depremdir. Aynı zamanda herkese ve her partiye uyarıları olan bir boyuta sahiptir. Gelişmelerden haklı olarak fazlaca rahatsız olan teslimiyetçi çevrelerin, hemen karşı atağa geçerek milli şahlanışı boğmaya yeltenmeleri, boşuna değildir. Böyle bir süreçte, gözlerin ister istemez milliyetçi unsurlara, tabiî olarak da partiye çevrilmesi kaçınılmazdır.
Millî vicdanın ve tarihin beklediği; oyuna gelmemek, hatta oyunları boşa çıkartmak; ama her şart altında “dik duruşu” muhafaza ve müdafaa etmektir. Hemen akabinde de bu “muhafaza ve müdafaa zemini”ni genişleterek büyük ve şuurlu bir siyasi güce dönüştürmektir. Vakit, her şeye rağmen hâlâ çok geçmiş de değildir...
Hadisenin, makalemizin esas mevzuu ve mesajı bağlamındaki “örnek olaylık” özelliği ise şundan kaynaklanmaktadır: Millî tepkinin şahlanışı sırasında verilen ve biraz da “suçluluk kompleksi” ihtiva eden “sağduyu ve sokağa çıkmama mesajları”nın akıbeti üzerine düşünüldüğünde, yani küresel hükümranlığın gözde medyasının tavrı dikkate alındığında mesele daha iyi anlaşılıyor. Mesajların zamanlaması, muhtevası ve medyanın sunum şekli, ortada manipülasyona kurban giden bir durumun olduğunu göstermeye yetiyor.
Siyasetin, oy oranı üzerine yapılan basit bir mücadele olmadığının çok iyi idrak edilmesi stratejik öneme sahiptir. Binbir türlü kılığa girme becerisi yüksek olan çağın emperyalizmiyle akıllı ama kararlı mücadele etme şerefi, her zaman milliyetçilere ait olmak durumundadır. Esas olarak, bu bir tarihî zarurettir ve herkesi bağlamaktadır.
Aynı tanıdık medyanın manşetlerini, milli tepkiyi sulandırma ve zayıflatma niyetlerinin mahsulü olan haberlerden hemen sonra, bu kez “Ermeni Soykırım Pazarlamacılığı” haberleri süslemeye başladı. 24 Nisan “Ermeni Soykırım Soytarılığı Günü” vesilesiyle bilimum Batıcı mahluklar piyasaya yeniden çıktılar ve daha hala da görevlerini icra etmekle meşguller. El ve güç birliği halinde ülkeyi her türlü tavize, yani tam teslimiyete hazırlamaya çalışıyorlar.
Soykırım ticaretinin ve teslimiyetinin mahiyeti biraz farklı, kabul ettirme maliyeti biraz ağır olduğu için yeni ilave yollar da deniyorlar. Sağduyu çağrılarını göklere çıkartan gözde medya, bu sefer rahmetli Türkeş Bey’i istismar etmeyi deniyor.Bu sebeple, birkaç gün boyunca on iki yıl evvel Paris’te yapılmış bir görüşmeyi yine manipüle ederek manşetlerine taşıdılar.
Nihai amaç, Ermeni meselesinde Batılı egemenleri memnun edecek sonuçlara ulaşmak; oluşacak milli tepkiyi zayıflatmak için de yine Türk milliyetçiliğini kullanmaya çalışmaktır. Türkeş Bey’in adının bugünlerde hatırlanmasının, teslimiyet sürecinde milliyetçi sembol ve değerler üzerinden mesafe katetmenin yeni bir teşebbüsü olduğunda şüphe bulunmamaktadır.
Medyanın aniden peydahlanan MHP ve Türkeş ilgisinin sebebi hikmeti, zaten çok geçmeden anlaşıldı. Olaylar ve gelişmeler dikkatlice takip edilip bağları kurulduğunda netleşmeyen fotoğraf sayısı yok denecek kadar azdır. Nitekim şimdi hatırlatacağım bir başka gelişme, 24 Nisan fotoğrafının ne kadar net olduğunu göstermeye yetmektedir. Zira rahmetli Türkeş Bey’in hemen arkasından Tayyip efendiden alınıp manşete taşınan demeç, tesadüf olarak tanımlanamayacak kadar korkunçtur. Bu demeçte Ermenistan karşısında ülkemize geri adım attırmaya hazır olan bir ‘başbakan’ portresi göklere çıkarılmaktadır.
Anlaşıldığı üzere, gelecek sayımızın konusu ortaya çıkmış bulunuyor. Çünkü, arada bir de olsa başbakanlık görevini yürüttüğü ülkenin hukukunu ve onurunu koruması gerektiğini hatırlayıp, Batılı egemenlere sitemde bulunuyor gibi yapmasının esasa ilişkin bir girişim olmadığı, bilakis teslimiyetçilik sürecinin önceden planlandığı gibi işlediği açıkça gözleniyor.
Önümüzdeki sayıda bu gözlemleri paylaşmak üzere buluşmak dileğiyle...