|
Günümüzde “korku”nun yaşamın bir parçası
haline getirilmesi sürecini içgüdüsel bir alışkanlığa dönüştürmeden
reddetmek için pek çok nedenimiz var.
George Orwell’ın 1949’da yayımlanan “1984”(*) adlı kurgu romanını on
yıl önce okumuş olanlar için bile romanın kurgu niteliği baskındır. Bugün okuyanlar için ise gerçeğin
ta kendisidir. Yazıldığı yıllarda hayal ürünü olan sürekli
gözetlenme ve dinlemeler günümüz için topluma kanıksama ile kabul
ettirilmek istenen bir gerçeğe dönüştü.
Orwell, “Düşünce Polisi”
adını verdiği kontrol mekanizmasının işleyişini;
“...Düşünce
Polisi’nin, ne kadar sıklıkla ya da nasıl bir sistemle kimi izlediği
bilinemezdi. Her an, canları ne zaman dilerse, alıcıyı
çalıştırabilirlerdi. Çıkardığınız sesin işitildiği, karanlıkta
olmadığınız sürece, her hareketinizin izlendiği varsayımı, içgüdüsel
bir alışkanlık haline dönüşmüştü, bununla yaşamanız gerekiyordu -
yaşıyordunuz”
sözleriyle anlatır.
Orwell’ın pek çoğumuzun onaylayacağı bir diğer tespiti TV’nin
fonksiyonuna ilişkindir:
“...Ortaçağların
Katolik Kilisesi bile, çağdaş ölçülerle, liberal sayılır. Eski
hükümetlerden hiçbirinin, yönettikleri kişileri sürekli denetim altında
bulundurma olanakları yoktu. Televizyonun yapımı ve aynı aygıtın, hem
alıcı, hem verici olarak kullanılmasını sağlayan teknik gelişmeler özel
hayata son verdi. Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek
kadar önemli herkesin, ……sürekli bir resmi propaganda bombardımanı
altında tutulabilmesi olası kılındı...”
Bu satırlar bugünü bilinçle izleyenlere hiç de yabancı gelmemiştir.
Kitaptaki kurgu ilginç bir biçimde bugünün kontrol mekanizmasının
altyapısını açıklıyor.
Kitapta “yenikonuş”
adı verilen yeni bir dil üretme, günümüz küresel güçlerinin kendilerini
pazarladıkları kavramsal dönüşümleri çağrıştırıyor.
Yönetim yerine “yönetişim” kavramını yerleştirdiğinizde, “katılım”
sözcüğüne eklenen ‘yerelleşme’, ‘özelleştirme’, ‘farklılıklar’,
‘azınlıklar’ gibi ardıllarla ulus devletten uzaklaştıran
açılımlara doğru yelken açıldıkça; insan haklarının
evrenselleştirildiği temel kriterlerden uzaklaştırılıp, bölgesel
kriterlere kıstırılıyorsunuz.
‘Etnik’, ‘dinsel’ aidiyetler öne çekilerek tercihler yapıldıkça,
siyasette ‘diğeri’, ‘öteki’ kavramı ağırlık kazanıyor ve bir yanda
birleşmelerden, ittifaklardan söz edilirken diğer yandan
ötekileştirilenlerin ayrışması ile ‘yeni’ tartışma başlıklarının ‘yeni’
çatışma alanlarını yaratması sağlanıyor.
“Bize
kendi isteğinle uymalısın” tümcesi ile Orwell’ın söyleminde
yer aldığı gibi, küresel güçlerin ve işbirlikçilerinin dayattığı sonucu
kabullenmenin ötesinde bir seçeneğin olmadığı bir evren kurulmaya
çalışılıyor.
Güvenlik adına özgürlüklerden, yeni kimlik adına önceki kimliğinizden,
yaratılan sonuçları konuşmanız dayatıldıkça özgün fikir üretiminden
kendiliğinizden kaçar oluyorsunuz. “Toplu
itibarsızlaştırma harekâtı”na dönüşen suçlamalar
zincirinde, saygın kişi ve kurumlara yönelik haksız saldırılara karşı
toplu tepki veremedikçe, yalnızlık duygusu ile edilgenleştiriliyorsunuz.
Her biri yalnız olmadığının farkında olan ancak bir araya gelmesinin
önündeki barikatların yığını ile yalnızlık hissine itilerek
sindirilmeye çalışılan bir çoğunluk var.
Türkiye, 20. yüzyılın başlangıcında Kurtuluş Savaşı sonrasında
oluşturulan değerleri içselleştirememiş, hatta karşı olan AKP
zihniyetine, 21. yüzyılın başlangıcında iktidar yolunu açarak,
demokrasi sınavına yeterince hazırlıklı olmadan girişmesinin bedelini
ödemektedir.
Demokrasiye inanmışlık ve bu kavrama yüklenen olumlu anlam, marjinal
olanı iktidar yapmaya yetmiştir. Marjinalin marjinalleştirme çabası ile
iktidarda kalma mücadelesine bakınca; rejim karşıtı görüşlerin,
demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile işletilebileceği sağlam bir
zemin oluşturulmadan iktidara taşınarak yumuşatılamayacağının acı bir
öğretisi olmuştur yaşadıklarımız.
Gözetleme, dinleme, sorgulama, baskılama, tutuklama, delilsiz suçlama,
medya marifeti ile yargılama, hukuk ihlalleri, sokak çatışmaları,
kimlik tartışmaları, komplo senaryoları, katlanan işsizlik ve
yoksulluk, tırmanan yolsuzluklar, bölücü terör ve teröre kurban giden
canlarımız, intiharlar, suikast suçlamaları, 2009’la geride kalmış
olacak mı?
Türkiye’nin bu hale getirilmesi kimlerin marifeti?
2010 Türkiyesi’ne umutla bakabiliyor musunuz?
En büyük destekçisi ABD’de “İslamcı
bir hükümetin demokratik ilkelere bağlılığı sallantıda gözüküyor”
ifadesi ile iç muhalefeti susturma uygulamalarından vazgeçmesi telkin
edilerek, gazete başyazısının eleştiri konusu olurken; AKP ile
Türkiye’nin demokratikleşeceğine hâlâ inanıyor musunuz?
Ne olduğunu tam bilmediğimiz biçimsellikle yer verdiğimiz demokrasi,
birilerinin kendi istedikleri biçime dönüştürdükleri başka bir şey
olarak geri dönerken; Batı’dan yükselen seslere bakınca, AKP’nin
uygulamalarının demokrasi anlayışı ve hukuk dışına taşan kısmı bugün
artık yalnız Türkiye’nin değil, Batılı ülkelerin de sorunu.
Günümüzde “korku”nun yaşamın bir parçası haline getirilmesi sürecini
içgüdüsel bir alışkanlığa dönüştürmeden reddetmek için pek çok
nedenimiz var.
Demokrasinin ne olduğu konusu giderek muğlaklaştırılsa bile, insanı
aşağılayan totaliter uygulamaları reddedecek, insanı öne alan birikimi
var dünyanın. Türkiye’de AKP’ye iktidar yolunu açacak kadar bir
özgürlük anlayışı birikmişse, bu birikim, özgürlükleri hedef alan
anlayışı kovabilecek, tüm baskılara karşın baskıcıları üzerinden
atabilecek güçtedir demektir.
Bu gerçeği hepimiz ama önce baskı yolu ile özgürlükleri askıya alarak
yerlerini sağlamlaştırma hesabı yapanlar dikkate almalı.
|