Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ın ensest ve pedofili gibi sapkınlıklar konusundaki "aydın" fikirleri biliniyor. Ensest'e bir destek de yardımcısı Yasemin Çongar'dan geldi. Taraf gazetesindeki dünkü köşesini Amerikalı yazar Amy Bloom’un "Aşk Tanrısı'nın Takıldığı Yerler" adlı kitabına ayıran Çongar, kitapta anne-oğul ilişkisinin anlatıldığı bir öykü hakkında "İmkânsız aşk diye bir şey yok; kudretli aşk var" yorumunu yaptı. Çongar yazısında "imkânsız aşklar" olarak nitelediği sapkın ilişkilerin, "zihinlere nakşedilen dar kalıplar dışında, daha gerçekçi ve daha masum" aşklar olduğunu savundu.
Açık İstihbarat'ın sorusu:
Siyasi müttefikleriniz böyle düşünüyor Sayın Başbakan; onları da ihraç etmeyi düşünüyormusunuz?
İşte "özgür düşünceli entellektüel" Çongar'ın o yazısı...
(Yasemin Çongar'ın yazısının başına "Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır" notunun düşülmesi dikkat çekti. Taraf gazetesi aklınca, böyle bir notla, yazıya yönelik tepkileri kendi kurumsal kimliğinden uzaklaştırma taktiğine başvurdu)
------------------------------------------------
Genç ve güzel vücutları unutun
Peşinen söyleyeyim; zehrini, bacağından ısırdığı bir mandanın devâsâ vücuduna zerkettikten sonra, günlerce onu takip edip ölmesini bekleyen ejderin, üç haftalık sabrın sonunda kendisine ziyafet çekmesini seyrettim az önce. Öküz kurbağalarının, birbirlerinin üzerine dövüşürcesine atlayıp sevişmelerini seyrettim. Bir baba kurbağanın, kızgın güneşin kuruttuğu su birikintisinde ölmek üzere olan yüzlerce yavruyu kurtarmak için, arka ayaklarıyla çamurun içinde tünel açmasını seyrettim. Doğanın bağrında kucak kucağa duran hayatla ölümü, şehvetle vahşeti, güzellikle çirkinliği seyrettim.
“Eros’un gözü kördür, bütün çiçeklerinin de” demişti bundan 370 yıl önce ölen adam, “quisquis amat ranam, ranam putat esse Dianam.” Kurbağayı seven, onun tanrıça Diana olduğunu sanırdı yani. Ve insan, insan olduğundan beri, nicemiz nice kurbağayı sevmiştik. Nice aşığın kollarına, bir kurbağa olduğumuzu unutarak bırakmıştık kendimizi.
“Sevgilisi çirkin, bozulmuş, buruşuk, sivilceli, solgun,... mum suratlı olsa, şişmiş ve koca, hokkabaz suratlı veya ufacık, çocuk suratlı olsa, yüzünde bulutlar olsa, çarpık, kuru, kel, patlak gözlü, kırmızı gözlü veya dik bakışlı olsa, ezilmiş kediye benzese, başını yine de eğri tutsa, ağır, donuk, boş bakışlı olsa,... fırlak, çürük dişleri olsa, çıkık alınlı, cadı gibi sakallı olsa,... sivri çeneli, koca kulaklı olsa, memeleri bir çift sürahi olsa ya da hiç memesi olmasa,... bir takoz, bir fıçı, bir bohça, bir sıska, bir iskelet, bir sinsi olsa,... hayatta hoşlanmayacak olsanız,... bir başkasına kılıksız, fahişe, kendini bilmez, hınzır, kokmuş, pasaklı, pis, çirkin bir kadın, belki şerefsiz, terbiyesiz, basit, adi, kaba, aptal, eğitimsiz, huysuz gelse... eğer o adam bir kere sevmişse onu, bütün bu özelliklerine hayran olur, bedensel veya zihinsel kusurlarına veya eksiklerine aldırmaz, onu diğer bütün kadınlara tercih eder.”
Böyle diyordu Robert Burton 1621 tarihli başyapıtında. Kont Vronsky’nin gözlerine dokununca gözleri açılan Anna’nın, kocasının kepçe kulaklarını irkilerek farketmesinden 250 yıl önceydi. The Anatomy of Melancholy’yi yazıyordu Burton, hüznün anatomisini anlatıyordu. Çirkinliğin güzellikten daha gerçek ve daha masum olmasında mı buluyordu hüznü acaba; yoksa her kalıbı kırıp, her kurala başkaldırabilen hakiki aşkın kudretinde mi?
Tuhaflığı ölçüsünde normaldir aşk
Burton’ın çirkinlik üzerine terennümlerini hatırlamamı, dün belgeselini seyrettiğim sürüngenler kadar, hafta içinde hikâyelerini okuduğum Amy Bloom’a da borçluyum. 57 yaşındaki Amerikalı yazar, yeni yayımlanan kitabında yine aşkı anlatıyor ve bunu daha önce birçok kitabında yaptığı gibi yine başlıkta ilan ediyor: Where the God of Love Hangs Out (Aşk Tanrısı’nın Takıldığı Yerler).
Bloom, yazarlığa nispeten geç bir yaşta, yirmi yıl psikoterapistlik yaptıktan sonra başlamış bir edebiyatçı. Bu sayede, insanları sözlerini kesmeden dinlemeyi, ne söyledikleriyle nasıl söyledikleri arasındaki boşluklara dikkat etmeyi öğrendiğini söylüyor. Haklı, zira Bloom’un daha önce okuduğum iki romanı Away (Öteye) ve Love Invents Us (Aşk Bizi Keşfeder) ile yıllardır Granta ve New Yorker gibi dergilerde karşıma çıkan hikâyelerinden sonra bu yeni kitabında da, birbirinden çok farklı karakterler, iktisatlı bir anlatının kısa ve keskin cümleleri arasında, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de konuşarak hızla ete kemiğe bürünüyorlar.
Bloom’un Amerika ve Britanya’da ünlenmesine neden olan Normal adlı kitabınıysa okumadım; ancak adıyla alt başlığı arasındaki ilişki, kitaptaki denemelere hâkim olan bakış hakkında yeterli ipucunu veriyordu bence. “Transsexual CEOs, Crossdressing Cops, and Hermaphrodites with Attitude” alt başlığını taşıyan kitapta, transseksüel şirket yöneticilerini, kadın iç çamaşırlarıyla gezen pazulu polis memurlarını, çift cinsiyetliliği Tanrı’nın bir lütfu gibi kabullenip doyasıya yaşayan insanları anlatan Bloom, bunların hepsine kısaca “normal” diyordu.
Where the God of Love Hangs Out’ta da “normal” insanları anlatan on iki hikâye var. Hayır, sapkınlık diye etiketlemeye meyyal olduğumuz türden farklı cinsel tercihleri yok bu insanların. Kadın gibi kadın, erkek gibi erkek, aralarda dolaşmadan, nüfus kağıdına uygun yaşayan “normal” insanlar bunlar. Sıkıcılık derecesinde normaller hatta. Ta ki Eros onları, en ummadıkları zaman ve yerde yakalayıp, kendileri gibi “normal” olan bir başkasıyla, hiç beklemedikleri türden ve tuhaflığı ölçüsünde sıradan bir aşkın kucağına bırakıncaya dek.
Birden bütün bedenim uyanıverdi
İki kuartet, dört solo hikâye var kitapta. Kuartetler, iki ayrı çiftin yıllara yayılan macerasını birbirinden bağımsız da okunabilecek dört bölüm halinde anlatıyor. Hiçbiri, Bloom’un deyişiyle “birer eskiz ya da anekdot” değil bu hikâyelerin; hepsi kısa ama hepsi de geniş, dolu ve derin birer anlatı.
Kuartetlerin ilki, ellili yaşlardaki William ile Clare’in bir gece geç saatte, yan yana televizyon seyrederken sevişmeye başlamalarıyla başlıyor. “Sabahın ikisinde kimsede kabahat bulamazsın” diye düşünüyor Clare; yakışıklı kocası Charles ile William’ın güzel karısı Isabel’in üst katta, yan yana odalarda uyudukları evde aniden başlayan bu ilişkiyi kaçınılmaz kılan şey tuhaflığı sanki.
“Sabahlığımın ve pijamalarımın üzerinden göğsüme dokunuyordu... Sol işaret parmağı, sol meme ucumdaydı ve kat kat yünün, pazenin altında, bir rüyayı andıran bu küçük dokunuşlar hafifçe uyuşturmalıydı belki beni. Öyle olmadı, birden bütün bedenim uyanıverdi.” Sonra elini, William’ın, kendi kocasınınkine hiç benzemeyen yağlı göbeği üzerinde ilk kez ürpererek gezdirirken, yine mırıldanıyor Clare: “Üç çocuğu, ikişer evliliği olan ve toplam yaşı yüz onu bulan iki insan olmamız imkânsız bizim.”
Altmışına yaklaşmış, ayağı aksayan bir kadınla, ileri derecede gut hastası olan şişman bir adam, tutkulu bir aşkın ideal kahramanları gibi görünmüyorlar belki. Ama Clare’le William’ın macerasını okurken, kendilerinden çok daha çekici ve sağlıklı olan Isabel ve Charles’ın yanı başında, adeta onların dikkatini çekmek için yaramazlık yapan iki çirkin çocuk gibi başlattıkları ilişkinin, teslim olunan ani bir meraktan, vazgeçilemez bir günaha dönüşmesine tanık olmak hiç de şaşırtmıyor sizi. Hayret veren, bu aşkın “normalliği” aslında. Sonuçta, boşanıp birbirleriyle evleniyorlar ve William kısa bir süre sonra öldüğünde, geriye çok geç bulduğu ve uğruna hayatını yıktığı aşkını yitiren Clare’in iflah olmaz yalnızlığı kalıyor.
İmkânsız aşk yok, kudretli âşık var
Bloom’un diğer hikâyelerde anlattığı aşkların hepsinde, ilk bakışta “imkânsız” görünen bir şeyler var. Çirkin kadınlarla sakat erkekler, hasta kadınlarla hasta erkekler, ihtiyar kadınlarla genç erkekler birbirlerine tutulurken, genç ve güzel vücutları aklımızdan çıkarmaya davet ediyorlar bizi; cinsel cazibenin modayla, medyayla, magazinle değil sadece, sanat ve edebiyatla da zihinlerimize nakşedilen dar kalıplarının dışında, daha gerçek ve daha masum bir erotizmin mümkün olduğunu usulca hatırlatarak sevişiyorlar.
Kitaptaki diğer kuartetin kahramanı olan Julia ile Lionel’ın aşkı da, yine aykırılığı ölçüsünde tanıdık. İlk hikâyede, ünlü bir caz saksofoncusu olan siyahî kocasını kaybeden Julia, küçük oğlu Buster ve kocasının bir önceki evliliğinden olan 19 yaşındaki oğlu Lionel ile başbaşa buluyor kendini. Cenazeden birkaç gün sonra, gece yarısı yatağından kalkıyor Lionel; uyuyan üvey annesinin yanına kıvrılıyor.
Aralarında yirmi yaş fark olan bu anne-oğlun sevişmesini, aşklarının normalliğiyle irkilerek okuyorsunuz. Julia’nın Lionel’ı, “hayatı mahvolmasın diye” ta Paris’e gönderirkenki suskun acısını, kendi içinizdeki o geniş sessizlikten hatırlıyorsunuz sanki. “Üvey annemi on beş yıl boyunca sadece rüyalarımda gördüm” diyor Lionel bir sonraki hikâyenin başında. Ve çok sonra, başka bir kadınla evlenip geri döndüğünde, bir gün, koşuşturan torunlarla dolup taşan bir mutfağın ortasında, “İşte istediğini yaptım, senden koptum, büyüdüm, adam oldum. Bundan böyle hiçbir zaman birbirimizin aşığı olmayacağız, anne” deyiveriyor Julia’ya. Bu cümleleri işiten ihtiyar ve yalnız kadının kırılgan mizahıyla hüzünlenmeniz şaşırtıcı değil. Julia, “Beni artık arzulamadığını söylemenin daha zarif bir yolunu bulamadığına göre, Fransa’da yıllarca cilalanması pek işe yaramamış anlaşılan” diye içinden geçirirken, anlıyorsunuz ki, “imkânsız aşk” diye bir şey yok, sadece aşkından vazgeçebilecek kadar kudretli âşıklar var bu dünyada.
İmkânsız aşk yok, kudretli âşık var
Bloom’un diğer hikâyelerde anlattığı aşkların hepsinde, ilk bakışta “imkânsız” görünen bir şeyler var. Çirkin kadınlarla sakat erkekler, hasta kadınlarla hasta erkekler, ihtiyar kadınlarla genç erkekler birbirlerine tutulurken, genç ve güzel vücutları aklımızdan çıkarmaya davet ediyorlar bizi; cinsel cazibenin modayla, medyayla, magazinle değil sadece, sanat ve edebiyatla da zihinlerimize nakşedilen dar kalıplarının dışında, daha gerçek ve daha masum bir erotizmin mümkün olduğunu usulca hatırlatarak sevişiyorlar.
Kitaptaki diğer kuartetin kahramanı olan Julia ile Lionel’ın aşkı da, yine aykırılığı ölçüsünde tanıdık. İlk hikâyede, ünlü bir caz saksofoncusu olan siyahî kocasını kaybeden Julia, küçük oğlu Buster ve kocasının bir önceki evliliğinden olan 19 yaşındaki oğlu Lionel ile başbaşa buluyor kendini. Cenazeden birkaç gün sonra, gece yarısı yatağından kalkıyor Lionel; uyuyan üvey annesinin yanına kıvrılıyor.
Aralarında yirmi yaş fark olan bu anne-oğlun sevişmesini, aşklarının normalliğiyle irkilerek okuyorsunuz. Julia’nın Lionel’ı, “hayatı mahvolmasın diye” ta Paris’e gönderirkenki suskun acısını, kendi içinizdeki o geniş sessizlikten hatırlıyorsunuz sanki. “Üvey annemi on beş yıl boyunca sadece rüyalarımda gördüm” diyor Lionel bir sonraki hikâyenin başında. Ve çok sonra, başka bir kadınla evlenip geri döndüğünde, bir gün, koşuşturan torunlarla dolup taşan bir mutfağın ortasında, “İşte istediğini yaptım, senden koptum, büyüdüm, adam oldum. Bundan böyle hiçbir zaman birbirimizin aşığı olmayacağız, anne” deyiveriyor Julia’ya. Bu cümleleri işiten ihtiyar ve yalnız kadının kırılgan mizahıyla hüzünlenmeniz şaşırtıcı değil. Julia, “Beni artık arzulamadığını söylemenin daha zarif bir yolunu bulamadığına göre, Fransa’da yıllarca cilalanması pek işe yaramamış anlaşılan” diye içinden geçirirken, anlıyorsunuz ki, “imkânsız aşk” diye bir şey yok, sadece aşkından vazgeçebilecek kadar kudretli âşıklar var bu dünyada.
Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ın ensest ve pedofili gibi sapkınlıklar konusundaki "aydın" fikirleri biliniyor. Ensest'e bir destek de yardımcısı Yasemin Çongar'dan geldi. Taraf gazetesindeki dünkü köşesini Amerikalı yazar Amy Bloom’un "Aşk Tanrısı'nın Takıldığı Yerler" adlı kitabına ayıran Çongar, kitapta anne-oğul ilişkisinin anlatıldığı bir öykü hakkında "İmkânsız aşk diye bir şey yok; kudretli aşk var" yorumunu yaptı. Çongar yazısında "imkânsız aşklar" olarak nitelediği sapkın ilişkilerin, "zihinlere nakşedilen dar kalıplar dışında, daha gerçekçi ve daha masum" aşklar olduğunu savundu.
Açık İstihbarat'ın sorusu:
Siyasi müttefikleriniz böyle düşünüyor Sayın Başbakan; onları da ihraç etmeyi düşünüyormusunuz?
İşte "özgür düşünceli entellektüel" Çongar'ın o yazısı...
(Yasemin Çongar'ın yazısının başına "Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır" notunun düşülmesi dikkat çekti. Taraf gazetesi aklınca, böyle bir notla, yazıya yönelik tepkileri kendi kurumsal kimliğinden uzaklaştırma taktiğine başvurdu)
------------------------------------------------
Genç ve güzel vücutları unutun
Peşinen söyleyeyim; zehrini, bacağından ısırdığı bir mandanın devâsâ vücuduna zerkettikten sonra, günlerce onu takip edip ölmesini bekleyen ejderin, üç haftalık sabrın sonunda kendisine ziyafet çekmesini seyrettim az önce. Öküz kurbağalarının, birbirlerinin üzerine dövüşürcesine atlayıp sevişmelerini seyrettim. Bir baba kurbağanın, kızgın güneşin kuruttuğu su birikintisinde ölmek üzere olan yüzlerce yavruyu kurtarmak için, arka ayaklarıyla çamurun içinde tünel açmasını seyrettim. Doğanın bağrında kucak kucağa duran hayatla ölümü, şehvetle vahşeti, güzellikle çirkinliği seyrettim.
“Eros’un gözü kördür, bütün çiçeklerinin de” demişti bundan 370 yıl önce ölen adam, “quisquis amat ranam, ranam putat esse Dianam.” Kurbağayı seven, onun tanrıça Diana olduğunu sanırdı yani. Ve insan, insan olduğundan beri, nicemiz nice kurbağayı sevmiştik. Nice aşığın kollarına, bir kurbağa olduğumuzu unutarak bırakmıştık kendimizi.
“Sevgilisi çirkin, bozulmuş, buruşuk, sivilceli, solgun,... mum suratlı olsa, şişmiş ve koca, hokkabaz suratlı veya ufacık, çocuk suratlı olsa, yüzünde bulutlar olsa, çarpık, kuru, kel, patlak gözlü, kırmızı gözlü veya dik bakışlı olsa, ezilmiş kediye benzese, başını yine de eğri tutsa, ağır, donuk, boş bakışlı olsa,... fırlak, çürük dişleri olsa, çıkık alınlı, cadı gibi sakallı olsa,... sivri çeneli, koca kulaklı olsa, memeleri bir çift sürahi olsa ya da hiç memesi olmasa,... bir takoz, bir fıçı, bir bohça, bir sıska, bir iskelet, bir sinsi olsa,... hayatta hoşlanmayacak olsanız,... bir başkasına kılıksız, fahişe, kendini bilmez, hınzır, kokmuş, pasaklı, pis, çirkin bir kadın, belki şerefsiz, terbiyesiz, basit, adi, kaba, aptal, eğitimsiz, huysuz gelse... eğer o adam bir kere sevmişse onu, bütün bu özelliklerine hayran olur, bedensel veya zihinsel kusurlarına veya eksiklerine aldırmaz, onu diğer bütün kadınlara tercih eder.”
Böyle diyordu Robert Burton 1621 tarihli başyapıtında. Kont Vronsky’nin gözlerine dokununca gözleri açılan Anna’nın, kocasının kepçe kulaklarını irkilerek farketmesinden 250 yıl önceydi. The Anatomy of Melancholy’yi yazıyordu Burton, hüznün anatomisini anlatıyordu. Çirkinliğin güzellikten daha gerçek ve daha masum olmasında mı buluyordu hüznü acaba; yoksa her kalıbı kırıp, her kurala başkaldırabilen hakiki aşkın kudretinde mi?
Tuhaflığı ölçüsünde normaldir aşk
Burton’ın çirkinlik üzerine terennümlerini hatırlamamı, dün belgeselini seyrettiğim sürüngenler kadar, hafta içinde hikâyelerini okuduğum Amy Bloom’a da borçluyum. 57 yaşındaki Amerikalı yazar, yeni yayımlanan kitabında yine aşkı anlatıyor ve bunu daha önce birçok kitabında yaptığı gibi yine başlıkta ilan ediyor: Where the God of Love Hangs Out (Aşk Tanrısı’nın Takıldığı Yerler).
Bloom, yazarlığa nispeten geç bir yaşta, yirmi yıl psikoterapistlik yaptıktan sonra başlamış bir edebiyatçı. Bu sayede, insanları sözlerini kesmeden dinlemeyi, ne söyledikleriyle nasıl söyledikleri arasındaki boşluklara dikkat etmeyi öğrendiğini söylüyor. Haklı, zira Bloom’un daha önce okuduğum iki romanı Away (Öteye) ve Love Invents Us (Aşk Bizi Keşfeder) ile yıllardır Granta ve New Yorker gibi dergilerde karşıma çıkan hikâyelerinden sonra bu yeni kitabında da, birbirinden çok farklı karakterler, iktisatlı bir anlatının kısa ve keskin cümleleri arasında, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de konuşarak hızla ete kemiğe bürünüyorlar.
Bloom’un Amerika ve Britanya’da ünlenmesine neden olan Normal adlı kitabınıysa okumadım; ancak adıyla alt başlığı arasındaki ilişki, kitaptaki denemelere hâkim olan bakış hakkında yeterli ipucunu veriyordu bence. “Transsexual CEOs, Crossdressing Cops, and Hermaphrodites with Attitude” alt başlığını taşıyan kitapta, transseksüel şirket yöneticilerini, kadın iç çamaşırlarıyla gezen pazulu polis memurlarını, çift cinsiyetliliği Tanrı’nın bir lütfu gibi kabullenip doyasıya yaşayan insanları anlatan Bloom, bunların hepsine kısaca “normal” diyordu.
Where the God of Love Hangs Out’ta da “normal” insanları anlatan on iki hikâye var. Hayır, sapkınlık diye etiketlemeye meyyal olduğumuz türden farklı cinsel tercihleri yok bu insanların. Kadın gibi kadın, erkek gibi erkek, aralarda dolaşmadan, nüfus kağıdına uygun yaşayan “normal” insanlar bunlar. Sıkıcılık derecesinde normaller hatta. Ta ki Eros onları, en ummadıkları zaman ve yerde yakalayıp, kendileri gibi “normal” olan bir başkasıyla, hiç beklemedikleri türden ve tuhaflığı ölçüsünde sıradan bir aşkın kucağına bırakıncaya dek.
Birden bütün bedenim uyanıverdi
İki kuartet, dört solo hikâye var kitapta. Kuartetler, iki ayrı çiftin yıllara yayılan macerasını birbirinden bağımsız da okunabilecek dört bölüm halinde anlatıyor. Hiçbiri, Bloom’un deyişiyle “birer eskiz ya da anekdot” değil bu hikâyelerin; hepsi kısa ama hepsi de geniş, dolu ve derin birer anlatı.
Kuartetlerin ilki, ellili yaşlardaki William ile Clare’in bir gece geç saatte, yan yana televizyon seyrederken sevişmeye başlamalarıyla başlıyor. “Sabahın ikisinde kimsede kabahat bulamazsın” diye düşünüyor Clare; yakışıklı kocası Charles ile William’ın güzel karısı Isabel’in üst katta, yan yana odalarda uyudukları evde aniden başlayan bu ilişkiyi kaçınılmaz kılan şey tuhaflığı sanki.
“Sabahlığımın ve pijamalarımın üzerinden göğsüme dokunuyordu... Sol işaret parmağı, sol meme ucumdaydı ve kat kat yünün, pazenin altında, bir rüyayı andıran bu küçük dokunuşlar hafifçe uyuşturmalıydı belki beni. Öyle olmadı, birden bütün bedenim uyanıverdi.” Sonra elini, William’ın, kendi kocasınınkine hiç benzemeyen yağlı göbeği üzerinde ilk kez ürpererek gezdirirken, yine mırıldanıyor Clare: “Üç çocuğu, ikişer evliliği olan ve toplam yaşı yüz onu bulan iki insan olmamız imkânsız bizim.”
Altmışına yaklaşmış, ayağı aksayan bir kadınla, ileri derecede gut hastası olan şişman bir adam, tutkulu bir aşkın ideal kahramanları gibi görünmüyorlar belki. Ama Clare’le William’ın macerasını okurken, kendilerinden çok daha çekici ve sağlıklı olan Isabel ve Charles’ın yanı başında, adeta onların dikkatini çekmek için yaramazlık yapan iki çirkin çocuk gibi başlattıkları ilişkinin, teslim olunan ani bir meraktan, vazgeçilemez bir günaha dönüşmesine tanık olmak hiç de şaşırtmıyor sizi. Hayret veren, bu aşkın “normalliği” aslında. Sonuçta, boşanıp birbirleriyle evleniyorlar ve William kısa bir süre sonra öldüğünde, geriye çok geç bulduğu ve uğruna hayatını yıktığı aşkını yitiren Clare’in iflah olmaz yalnızlığı kalıyor.
İmkânsız aşk yok, kudretli âşık var
Bloom’un diğer hikâyelerde anlattığı aşkların hepsinde, ilk bakışta “imkânsız” görünen bir şeyler var. Çirkin kadınlarla sakat erkekler, hasta kadınlarla hasta erkekler, ihtiyar kadınlarla genç erkekler birbirlerine tutulurken, genç ve güzel vücutları aklımızdan çıkarmaya davet ediyorlar bizi; cinsel cazibenin modayla, medyayla, magazinle değil sadece, sanat ve edebiyatla da zihinlerimize nakşedilen dar kalıplarının dışında, daha gerçek ve daha masum bir erotizmin mümkün olduğunu usulca hatırlatarak sevişiyorlar.
Kitaptaki diğer kuartetin kahramanı olan Julia ile Lionel’ın aşkı da, yine aykırılığı ölçüsünde tanıdık. İlk hikâyede, ünlü bir caz saksofoncusu olan siyahî kocasını kaybeden Julia, küçük oğlu Buster ve kocasının bir önceki evliliğinden olan 19 yaşındaki oğlu Lionel ile başbaşa buluyor kendini. Cenazeden birkaç gün sonra, gece yarısı yatağından kalkıyor Lionel; uyuyan üvey annesinin yanına kıvrılıyor.
Aralarında yirmi yaş fark olan bu anne-oğlun sevişmesini, aşklarının normalliğiyle irkilerek okuyorsunuz. Julia’nın Lionel’ı, “hayatı mahvolmasın diye” ta Paris’e gönderirkenki suskun acısını, kendi içinizdeki o geniş sessizlikten hatırlıyorsunuz sanki. “Üvey annemi on beş yıl boyunca sadece rüyalarımda gördüm” diyor Lionel bir sonraki hikâyenin başında. Ve çok sonra, başka bir kadınla evlenip geri döndüğünde, bir gün, koşuşturan torunlarla dolup taşan bir mutfağın ortasında, “İşte istediğini yaptım, senden koptum, büyüdüm, adam oldum. Bundan böyle hiçbir zaman birbirimizin aşığı olmayacağız, anne” deyiveriyor Julia’ya. Bu cümleleri işiten ihtiyar ve yalnız kadının kırılgan mizahıyla hüzünlenmeniz şaşırtıcı değil. Julia, “Beni artık arzulamadığını söylemenin daha zarif bir yolunu bulamadığına göre, Fransa’da yıllarca cilalanması pek işe yaramamış anlaşılan” diye içinden geçirirken, anlıyorsunuz ki, “imkânsız aşk” diye bir şey yok, sadece aşkından vazgeçebilecek kadar kudretli âşıklar var bu dünyada.
İmkânsız aşk yok, kudretli âşık var
Bloom’un diğer hikâyelerde anlattığı aşkların hepsinde, ilk bakışta “imkânsız” görünen bir şeyler var. Çirkin kadınlarla sakat erkekler, hasta kadınlarla hasta erkekler, ihtiyar kadınlarla genç erkekler birbirlerine tutulurken, genç ve güzel vücutları aklımızdan çıkarmaya davet ediyorlar bizi; cinsel cazibenin modayla, medyayla, magazinle değil sadece, sanat ve edebiyatla da zihinlerimize nakşedilen dar kalıplarının dışında, daha gerçek ve daha masum bir erotizmin mümkün olduğunu usulca hatırlatarak sevişiyorlar.
Kitaptaki diğer kuartetin kahramanı olan Julia ile Lionel’ın aşkı da, yine aykırılığı ölçüsünde tanıdık. İlk hikâyede, ünlü bir caz saksofoncusu olan siyahî kocasını kaybeden Julia, küçük oğlu Buster ve kocasının bir önceki evliliğinden olan 19 yaşındaki oğlu Lionel ile başbaşa buluyor kendini. Cenazeden birkaç gün sonra, gece yarısı yatağından kalkıyor Lionel; uyuyan üvey annesinin yanına kıvrılıyor.
Aralarında yirmi yaş fark olan bu anne-oğlun sevişmesini, aşklarının normalliğiyle irkilerek okuyorsunuz. Julia’nın Lionel’ı, “hayatı mahvolmasın diye” ta Paris’e gönderirkenki suskun acısını, kendi içinizdeki o geniş sessizlikten hatırlıyorsunuz sanki. “Üvey annemi on beş yıl boyunca sadece rüyalarımda gördüm” diyor Lionel bir sonraki hikâyenin başında. Ve çok sonra, başka bir kadınla evlenip geri döndüğünde, bir gün, koşuşturan torunlarla dolup taşan bir mutfağın ortasında, “İşte istediğini yaptım, senden koptum, büyüdüm, adam oldum. Bundan böyle hiçbir zaman birbirimizin aşığı olmayacağız, anne” deyiveriyor Julia’ya. Bu cümleleri işiten ihtiyar ve yalnız kadının kırılgan mizahıyla hüzünlenmeniz şaşırtıcı değil. Julia, “Beni artık arzulamadığını söylemenin daha zarif bir yolunu bulamadığına göre, Fransa’da yıllarca cilalanması pek işe yaramamış anlaşılan” diye içinden geçirirken, anlıyorsunuz ki, “imkânsız aşk” diye bir şey yok, sadece aşkından vazgeçebilecek kadar kudretli âşıklar var bu dünyada.
Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ın ensest ve pedofili gibi sapkınlıklar konusundaki "aydın" fikirleri biliniyor. Ensest'e bir destek de yardımcısı Yasemin Çongar'dan geldi. Taraf gazetesindeki dünkü köşesini Amerikalı yazar Amy Bloom’un "Aşk Tanrısı'nın Takıldığı Yerler" adlı kitabına ayıran Çongar, kitapta anne-oğul ilişkisinin anlatıldığı bir öykü hakkında "İmkânsız aşk diye bir şey yok; kudretli aşk var" yorumunu yaptı. Çongar yazısında "imkânsız aşklar" olarak nitelediği sapkın ilişkilerin, "zihinlere nakşedilen dar kalıplar dışında, daha gerçekçi ve daha masum" aşklar olduğunu savundu.
Açık İstihbarat'ın sorusu:
Siyasi müttefikleriniz böyle düşünüyor Sayın Başbakan; onları da ihraç etmeyi düşünüyormusunuz?
İşte "özgür düşünceli entellektüel" Çongar'ın o yazısı...
(Yasemin Çongar'ın yazısının başına "Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır" notunun düşülmesi dikkat çekti. Taraf gazetesi aklınca, böyle bir notla, yazıya yönelik tepkileri kendi kurumsal kimliğinden uzaklaştırma taktiğine başvurdu)
------------------------------------------------
Genç ve güzel vücutları unutun
Peşinen söyleyeyim; zehrini, bacağından ısırdığı bir mandanın devâsâ vücuduna zerkettikten sonra, günlerce onu takip edip ölmesini bekleyen ejderin, üç haftalık sabrın sonunda kendisine ziyafet çekmesini seyrettim az önce. Öküz kurbağalarının, birbirlerinin üzerine dövüşürcesine atlayıp sevişmelerini seyrettim. Bir baba kurbağanın, kızgın güneşin kuruttuğu su birikintisinde ölmek üzere olan yüzlerce yavruyu kurtarmak için, arka ayaklarıyla çamurun içinde tünel açmasını seyrettim. Doğanın bağrında kucak kucağa duran hayatla ölümü, şehvetle vahşeti, güzellikle çirkinliği seyrettim.
“Eros’un gözü kördür, bütün çiçeklerinin de” demişti bundan 370 yıl önce ölen adam, “quisquis amat ranam, ranam putat esse Dianam.” Kurbağayı seven, onun tanrıça Diana olduğunu sanırdı yani. Ve insan, insan olduğundan beri, nicemiz nice kurbağayı sevmiştik. Nice aşığın kollarına, bir kurbağa olduğumuzu unutarak bırakmıştık kendimizi.
“Sevgilisi çirkin, bozulmuş, buruşuk, sivilceli, solgun,... mum suratlı olsa, şişmiş ve koca, hokkabaz suratlı veya ufacık, çocuk suratlı olsa, yüzünde bulutlar olsa, çarpık, kuru, kel, patlak gözlü, kırmızı gözlü veya dik bakışlı olsa, ezilmiş kediye benzese, başını yine de eğri tutsa, ağır, donuk, boş bakışlı olsa,... fırlak, çürük dişleri olsa, çıkık alınlı, cadı gibi sakallı olsa,... sivri çeneli, koca kulaklı olsa, memeleri bir çift sürahi olsa ya da hiç memesi olmasa,... bir takoz, bir fıçı, bir bohça, bir sıska, bir iskelet, bir sinsi olsa,... hayatta hoşlanmayacak olsanız,... bir başkasına kılıksız, fahişe, kendini bilmez, hınzır, kokmuş, pasaklı, pis, çirkin bir kadın, belki şerefsiz, terbiyesiz, basit, adi, kaba, aptal, eğitimsiz, huysuz gelse... eğer o adam bir kere sevmişse onu, bütün bu özelliklerine hayran olur, bedensel veya zihinsel kusurlarına veya eksiklerine aldırmaz, onu diğer bütün kadınlara tercih eder.”
Böyle diyordu Robert Burton 1621 tarihli başyapıtında. Kont Vronsky’nin gözlerine dokununca gözleri açılan Anna’nın, kocasının kepçe kulaklarını irkilerek farketmesinden 250 yıl önceydi. The Anatomy of Melancholy’yi yazıyordu Burton, hüznün anatomisini anlatıyordu. Çirkinliğin güzellikten daha gerçek ve daha masum olmasında mı buluyordu hüznü acaba; yoksa her kalıbı kırıp, her kurala başkaldırabilen hakiki aşkın kudretinde mi?
Tuhaflığı ölçüsünde normaldir aşk
Burton’ın çirkinlik üzerine terennümlerini hatırlamamı, dün belgeselini seyrettiğim sürüngenler kadar, hafta içinde hikâyelerini okuduğum Amy Bloom’a da borçluyum. 57 yaşındaki Amerikalı yazar, yeni yayımlanan kitabında yine aşkı anlatıyor ve bunu daha önce birçok kitabında yaptığı gibi yine başlıkta ilan ediyor: Where the God of Love Hangs Out (Aşk Tanrısı’nın Takıldığı Yerler).
Bloom, yazarlığa nispeten geç bir yaşta, yirmi yıl psikoterapistlik yaptıktan sonra başlamış bir edebiyatçı. Bu sayede, insanları sözlerini kesmeden dinlemeyi, ne söyledikleriyle nasıl söyledikleri arasındaki boşluklara dikkat etmeyi öğrendiğini söylüyor. Haklı, zira Bloom’un daha önce okuduğum iki romanı Away (Öteye) ve Love Invents Us (Aşk Bizi Keşfeder) ile yıllardır Granta ve New Yorker gibi dergilerde karşıma çıkan hikâyelerinden sonra bu yeni kitabında da, birbirinden çok farklı karakterler, iktisatlı bir anlatının kısa ve keskin cümleleri arasında, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de konuşarak hızla ete kemiğe bürünüyorlar.
Bloom’un Amerika ve Britanya’da ünlenmesine neden olan Normal adlı kitabınıysa okumadım; ancak adıyla alt başlığı arasındaki ilişki, kitaptaki denemelere hâkim olan bakış hakkında yeterli ipucunu veriyordu bence. “Transsexual CEOs, Crossdressing Cops, and Hermaphrodites with Attitude” alt başlığını taşıyan kitapta, transseksüel şirket yöneticilerini, kadın iç çamaşırlarıyla gezen pazulu polis memurlarını, çift cinsiyetliliği Tanrı’nın bir lütfu gibi kabullenip doyasıya yaşayan insanları anlatan Bloom, bunların hepsine kısaca “normal” diyordu.
Where the God of Love Hangs Out’ta da “normal” insanları anlatan on iki hikâye var. Hayır, sapkınlık diye etiketlemeye meyyal olduğumuz türden farklı cinsel tercihleri yok bu insanların. Kadın gibi kadın, erkek gibi erkek, aralarda dolaşmadan, nüfus kağıdına uygun yaşayan “normal” insanlar bunlar. Sıkıcılık derecesinde normaller hatta. Ta ki Eros onları, en ummadıkları zaman ve yerde yakalayıp, kendileri gibi “normal” olan bir başkasıyla, hiç beklemedikleri türden ve tuhaflığı ölçüsünde sıradan bir aşkın kucağına bırakıncaya dek.
Birden bütün bedenim uyanıverdi
İki kuartet, dört solo hikâye var kitapta. Kuartetler, iki ayrı çiftin yıllara yayılan macerasını birbirinden bağımsız da okunabilecek dört bölüm halinde anlatıyor. Hiçbiri, Bloom’un deyişiyle “birer eskiz ya da anekdot” değil bu hikâyelerin; hepsi kısa ama hepsi de geniş, dolu ve derin birer anlatı.
Kuartetlerin ilki, ellili yaşlardaki William ile Clare’in bir gece geç saatte, yan yana televizyon seyrederken sevişmeye başlamalarıyla başlıyor. “Sabahın ikisinde kimsede kabahat bulamazsın” diye düşünüyor Clare; yakışıklı kocası Charles ile William’ın güzel karısı Isabel’in üst katta, yan yana odalarda uyudukları evde aniden başlayan bu ilişkiyi kaçınılmaz kılan şey tuhaflığı sanki.
“Sabahlığımın ve pijamalarımın üzerinden göğsüme dokunuyordu... Sol işaret parmağı, sol meme ucumdaydı ve kat kat yünün, pazenin altında, bir rüyayı andıran bu küçük dokunuşlar hafifçe uyuşturmalıydı belki beni. Öyle olmadı, birden bütün bedenim uyanıverdi.” Sonra elini, William’ın, kendi kocasınınkine hiç benzemeyen yağlı göbeği üzerinde ilk kez ürpererek gezdirirken, yine mırıldanıyor Clare: “Üç çocuğu, ikişer evliliği olan ve toplam yaşı yüz onu bulan iki insan olmamız imkânsız bizim.”
Altmışına yaklaşmış, ayağı aksayan bir kadınla, ileri derecede gut hastası olan şişman bir adam, tutkulu bir aşkın ideal kahramanları gibi görünmüyorlar belki. Ama Clare’le William’ın macerasını okurken, kendilerinden çok daha çekici ve sağlıklı olan Isabel ve Charles’ın yanı başında, adeta onların dikkatini çekmek için yaramazlık yapan iki çirkin çocuk gibi başlattıkları ilişkinin, teslim olunan ani bir meraktan, vazgeçilemez bir günaha dönüşmesine tanık olmak hiç de şaşırtmıyor sizi. Hayret veren, bu aşkın “normalliği” aslında. Sonuçta, boşanıp birbirleriyle evleniyorlar ve William kısa bir süre sonra öldüğünde, geriye çok geç bulduğu ve uğruna hayatını yıktığı aşkını yitiren Clare’in iflah olmaz yalnızlığı kalıyor.
İmkânsız aşk yok, kudretli âşık var
Bloom’un diğer hikâyelerde anlattığı aşkların hepsinde, ilk bakışta “imkânsız” görünen bir şeyler var. Çirkin kadınlarla sakat erkekler, hasta kadınlarla hasta erkekler, ihtiyar kadınlarla genç erkekler birbirlerine tutulurken, genç ve güzel vücutları aklımızdan çıkarmaya davet ediyorlar bizi; cinsel cazibenin modayla, medyayla, magazinle değil sadece, sanat ve edebiyatla da zihinlerimize nakşedilen dar kalıplarının dışında, daha gerçek ve daha masum bir erotizmin mümkün olduğunu usulca hatırlatarak sevişiyorlar.
Kitaptaki diğer kuartetin kahramanı olan Julia ile Lionel’ın aşkı da, yine aykırılığı ölçüsünde tanıdık. İlk hikâyede, ünlü bir caz saksofoncusu olan siyahî kocasını kaybeden Julia, küçük oğlu Buster ve kocasının bir önceki evliliğinden olan 19 yaşındaki oğlu Lionel ile başbaşa buluyor kendini. Cenazeden birkaç gün sonra, gece yarısı yatağından kalkıyor Lionel; uyuyan üvey annesinin yanına kıvrılıyor.
Aralarında yirmi yaş fark olan bu anne-oğlun sevişmesini, aşklarının normalliğiyle irkilerek okuyorsunuz. Julia’nın Lionel’ı, “hayatı mahvolmasın diye” ta Paris’e gönderirkenki suskun acısını, kendi içinizdeki o geniş sessizlikten hatırlıyorsunuz sanki. “Üvey annemi on beş yıl boyunca sadece rüyalarımda gördüm” diyor Lionel bir sonraki hikâyenin başında. Ve çok sonra, başka bir kadınla evlenip geri döndüğünde, bir gün, koşuşturan torunlarla dolup taşan bir mutfağın ortasında, “İşte istediğini yaptım, senden koptum, büyüdüm, adam oldum. Bundan böyle hiçbir zaman birbirimizin aşığı olmayacağız, anne” deyiveriyor Julia’ya. Bu cümleleri işiten ihtiyar ve yalnız kadının kırılgan mizahıyla hüzünlenmeniz şaşırtıcı değil. Julia, “Beni artık arzulamadığını söylemenin daha zarif bir yolunu bulamadığına göre, Fransa’da yıllarca cilalanması pek işe yaramamış anlaşılan” diye içinden geçirirken, anlıyorsunuz ki, “imkânsız aşk” diye bir şey yok, sadece aşkından vazgeçebilecek kadar kudretli âşıklar var bu dünyada.