Bir süre önce yitirdiğimiz, değerli Gazeteci Betül
Uncular’ı görmek için Bilgi Yayınevinden çıkıp Cumhuriyet’e gitmiştim.
Cumhuriyet’in Ankara bürosu o zaman, İnkılap Sokaktaydı. Herkes üst
kattaymış; ben de çıktım. Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal’i görünce
toplantı var sandım; geri dönmek istedim. Toplantıları bitmiş, havadan
sudan konuşuyorlarmış.
Betül o aralar TBMM ile ilgili bir kitap hazırlıyordu. Beni, yayıncı
diye tanıtınca Hasan Cemal de kitap yazdığını söyledi; acar bir yayıncı
olarak hemen ilgilendim; ama fazla bilgi vermedi.
Bu haberi Bilgi Yayınevinin sahibi Ahmet T. Küflü’ye
ilettim. Geçenlerde yitirdiğimiz eski patronum Küflü, Cüneyt
Arcayürek’i aradı. Arcayürek’ten haber tez geldi; dahası haberle
birlikte Hasan Cemal de geldi.
İlk gelişinde dosyasını getirmemiş; ön görüşme yapmak istemişti. Şık
giysileri içinde, ağır ağır konuşan, cumhuriyetle yaşıt Cumhuriyet’in
yakışıklı genel yayın yönetmenine ilgide kusur etmedik.
Daha görmediğimiz dosyasından çok dakikalarca doğmamış kitabın kapağını
konuştuk; isteklerini sıraladı. “Tamam”
dedik. Kitap kalın olacakmış; dikkatli okunması, anlatımına, diline pek
karışılmaması gerekiyormuş. “Tamam” dedik. Biraz ne yazdığını anlattı;
heyecanlandık. Çünkü 12 Eylülün akıl almaz, hukuk tanımaz
uygulamalarından çok etkilenen kurumlardan biri Cumhuriyet’ti ve genel
yayın yönetmeni bilinmeyenleri açıklayacaktı.
Kim heyecanlanmaz?
Hasan Cemal, bir hafta sonra dosyasıyla geleceğini
söyleyip ayrıldı. Söylediği tarihte önce Ankara bürosundan kocaman bir
paket, arkadan da Arcayürek’le Hasan Cemal geldi. Paketi açtık.
İlk şaşkınlığım bu oldu; çünkü paketten el yazısıyla yazılmış
yüzlerce sayfayı içeren bir dosya çıkmıştı. Nasıl olur? Koskoca bir
gazetenin yöneticisi el yazısıyla mı iş görür? Küflü de şaşırmıştı;
renk vermedik.
Arcayürek, şaşkınlığımızı görüp işi şakaya döktü. Hasan
Cemal’in yazısı makine yazısından daha güzel, daha okunaklı değil mi?
“Öyle” dedik.
Dosya küçük bir
törenle bana teslim edildi; Hasan Cemal dosyayı uzatırken resmimiz
çekildi. Odama geçip açtım. Gerçekten de yazısı çok
okunaklıydı. Birkaç gün içinde (dosyayı eve götürüp getirerek) okumayı
bitirdim; notlar aldım.
Önerilerim, eleştirilerim vardı. Sık sık yayınevine geldi; her gün
telefonlaştık. Huyum kurusun; dilimi tutamayıp “Kimi sözcüklerin Türkçesi daha
yaygın” dedim; kimi tümcelerin gereksiz yere uzun olduğunu
söyledim. Az da olsa mantık çelişkileri vardı.
Kimini kabul etti, kimini etmedi. Zor beğeniyor, zor karar veriyordu.
Bazı bölümlerde “Madalyonun öteki yüzü…” benzeri
tümceler kullanmıştı; arka arkaya sıralanınca kulağa hoş gelmiyordu.
Şaka yapmaya kalktım; “Madalyonları
topladım, başka yazılarınızda kullanırsınız” dedim. Hiç
gülmedi; ama madalyonları yerine de koymadı.
Kenan Evren cumhurbaşkanıydı; orda burda “netekimleyip…”
duruyordu. Hasan Cemal de kitabında yer yer Evren’i eleştiriyordu; “Bir
şey olmaz” dedik. Olursa olsundu ayrıca…
O İlhan Selçuk’a da sormuş; dönem kötü… Cumhuriyet sık sık
kapatılıyordu. İlhan Bey, “Bir
şey olmaz, dava açarsa açsın” deyince rahatladı. İlhan
Bey, o günlerde masamdaki telefondan çok arandı. Hasan Cemal hem günlük
olayları konuşuyor hem de kitaptan neredeyse sayfa başına bilgi veriyor
ya da akıl soruyordu.
Birkaç kez de hukuksal açıdan Uğur Mumcu’ya da danıştı.
Dosyanın gelişinden 35-36 gün sonra, 12 Eylül Günlüğü/
Tank Sesiyle Uyanmak çıktı. Nisan 1986’da kitabı Hasan Cemal’e
uzatırken Küflü yine resmimizi çekti (iki resim de albümümde). Bir gün
boyunca eşe dosta yayınevinde kitap imzaladı; “Birinci
baskıyı bitirdiniz” dedim.
Hiç gülmedi. Kitap çok ilgi gördü; yanılmıyorsam Evren bir iki
konuşmasında kitabı ve Cumhuriyet’i işaret ederek yine “netekimledi.”
O zaman bu tür kitaplar 7.500-8.000 basılıyordu. Yeni baskılar
birbirini izlerken biz telaşlıydık; çünkü Hasan Cemal’in ikinci kitabı
da hemen basılacaktı.
CUMHURİYET
ÜLKEYE ÇOK LAZIM
Yükte ağır, pahada da ağır diyebileceğim ikinci dosya da
sanırım Mayıs 1986 sonunda geldi.
Yine inci gibi el yazısıyla… 12 Eylül Günlüğü/ Demokrasi Korkusu… İlk
sayfa beni de çok duygulandırmıştı: “Başyazarım Nadir
Nadi’ye…”
İlk kitapta da Nadir Nadi’nin adı sıklıkla geçmişti;
hatta Nadir Nadi, Atatürk’ün Türk Tarih ve Dil Kurumlarının
kapatılmaması için bir yazısı nedeniyle o yaşında yargılandığı ve
Atatürk kurumları konusu beni çok ilgilendirdiği için uzun uzun
konuşmuştuk.
Nadir Nadi’nin ilkeli oluşuna, duruşuna hayrandı. Anlatırken ağzından
bal akıtıyordu. Nadir Nadi ve İlhan Selçuk, iki anlamda da
(cumhuriyetin ve Cumhuriyet’in) güvencesiydi; temel dayanaklarıydı.
Cumhuriyetçi
olmaktan, bu insanlarla birlikte yürümekten mutluydu. Cumhuriyet;
Özal’ın çocukları, artistlerin bacaklarıyla ilgilenen gazeteler gibi
değildi; ülkeye çok lazımdı (bu düşüncesini Demokrasi
Korkusu’nda da yazmıştı).
İnanmıştım.
Hem de çok…
İkinci kitabını Ağustos 1986’da kucağına verdik.
Sevinçliydi.
Kitaplarının gördüğü ilginin temelinde Cumhuriyet okurları olduğunu
biliyor, Cumhuriyet okurlarıyla övünüyordu. Ona göre Cumhuriyet okuru
başkaydı; Cumhuriyetçi olmak bir ayrıcalıktı. İlhan Selçuk, Nadir Nadi
başta olmak üzere; Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal ve bütün
Cumhuriyet yazarları başkaydı… Dosttular…
Nadir Bey’e bir yazısı yüzünden hapis istemiyle dava
açılınca (Şubat 1983) ne denli öfkelendiğini, basın yayına eleştirisini
Demokrasi Korkusu’nun (1986) 232. ve başka sayfalarında dillendirmişti.
Öteki gazetelere,
demokrat geçinen gazetecilere çok kızmıştı. “Necip
Türk basınının hali” diyordu. Çünkü kimi gazeteler Nadir
Beyin davasını iç sayfalarda bile vermemişti. Gazeteler Özallarla
doluydu; Demokrasi Korkusu’nda sık sık bunu da eleştirmişti.
Kitaplarını hazırlarken birkaç kez günlük yazısını da
odamda yazdı; el yazısıyla elbette. Yanlış bir harf, bir tümce yazdı
mı, kâğıdı buruşturup atıyordu. Odam kartopuyla dolmuştu sanki.
İçimden, “Senin
işin zor Hasan Cemal” demiş, yüksek sesle de
“Bu titizliğe
kâğıt mı dayanır, orman mı?” diye şaka
yaptığımda, duymazdan gelmişti.
(Bir not; Hasan Cemal kitaplarının baskı üstüne baskı
yaptığı günlerde o günlerin Cumhuriyet yazarı Cengiz Çandar’dan da
kitap önerisi geldi.
Çandar, o sıralarda yüzünü doğuya çeviren, Cumhuriyet okurlarının ve
gazete içindeki yazarların eleştirdiği bir addı. “Buyursun” dedik.
Buyurdu. Öyle havalıydı
ki Hasan Cemal’i kırk kez aratırdı.
Biz dosya
bekliyorduk; o cebinden gazete kesikleri çıkardı; yedi sekiz yazı;
sağına soluna not düşmüş… Olmuş kitap…
“Kitap bu mu?” diye sorduk. “Kitabı siz yapacaksınız”
gibi bir şeyler söyledi. Kesikleri okuduk; iki gün
içinde bu yazılarla kitap olamayacağını, dahası yazılarının yayın
siyasamıza uymadığını telefonla bildirdik.)
ARTIK
İLHAN SELÇUK’LA KONUŞMUYORDU
Sonra köprülerin altından çok su aktı; Hasan Cemal ve
takımı Cumhuriyet’ten gitti.
Milliyet yazarı Hasan Cemal’le Uğur Olsun adlı kitabımı yazarken
görüştüm. Dünyada, komşu ülkelerde ve ülkemizde bir şeyler oluyordu.
Nadir Nadi yaşamını yitirdikten sonra Cumhuriyet’te de bir şeyler
olmuştu. Sözde aydınlar, anadan doğma “liberal” kesilmiş; kimi
gazeteler bunların “üstün” ve “tartışılmaz” gibi görünen parlak
düşünceleriyle dolmuştu.
Onlara göre Özal, başbakanken olduğu gibi cumhurbaşkanlığı sırasında da
ülkenin yüzünü değiştirmişti. Bu düşünceler Cumhuriyet’teki kimi
yazarları da etkiliyordu.
Cumhuriyet’in kimi yazarları, örneğin Uğur Mumcu, Hasan Cemal’le ters
düşmeye başlamıştı.
Hasan Cemal, “siyasal liberalizmle ekonomik liberalizmin
birbirinden kopuk olmamasını” savunuyor; Özal’ın
uygulamalarını beğeniyor; gazetede bir “sentez” yapmaya çabalıyordu.
Her görüşten insan (İslamcılar bile), Cumhuriyet’te haber olabilmeli, “okur
köşesinde” yazabilmeliydi.
Gazete ikiye
bölünmüş gibiydi. Osman Ulagay, Hasan Cemal’i destekleyen
yazılar yazmaya başlayınca, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen de
sert yazmaya başlamıştı.
Sonra Cumhuriyet’ten 80 kişi istifa etti. Gazete Hasan Cemal ve
arkadaşlarına kalmış ama baskı sayısı çok azalmıştı.
2002’de teyp eşliğinde konuştuğum Hasan Cemal, sonradan
konuşur oldu mu bilmem, 1991’den bu yana İlhan Selçuk ve Ali Sirmen’le
konuşmadığını söyledi. “Ama
yaşasaydı belki Uğur’la konuşurduk” dedi.
Ona göre Uğur Mumcu “dönemin sol sosyetesi içindeydi.” Kendisi genel
yayın yönetmeni olduğu için yelpazesi daha genişti. Düşünce ayrılığı
baş göstermeden önce epeyce yakın durduğuna tanık olmuştum; ama Uğur
Mumcu ile öyle pek yakın olmadıklarını söyledi.
1986’da iki sözünden biri “İlhan Abi”yle
başlar ve biterken, Cumhuriyetçi olmaktan çok kıvanç duyarken ne olmuş,
ne yaşanmıştı da “İlhan Abisi”ne, Nadir Nadi’ye öfke yansıtan satırlar
yazabilmişti?
Yıllarca birlikte çalışmak, 12 Eylülün ikide bir kapattığı, ekonomik
sıkıntı içindeki gazeteyi ayakta tutmak için verilen çabalar; birlikte
içilen bir bardak suyun hatırı nasıl buharlaşmıştı?
Şimdi
TV’lerde gördüğüm Hasan Cemal’le üç kitabını yayına hazırladığım Hasan
Cemal arasında bir benzerlik yok.
Tank Sesiyle Uyanmak ile Demokrasi Korkusu adlı kitapların yazarı
nereye gitti dersiniz?
Okurlara soralım; acaba Hasan Cemal, Cumhuriyet'in genel
yayın yönetmeni olmasaydı, şimdi bulunduğu yerde mi olurdu, yoksa
unutulup giden emekli gazeteciler arasına mı karışırdı?
|