Afrika’da
batılı ülkelerin çizdiği ülke sınırları ve körüklenen çatışmalar,
bölünme senaryolarını akla getiriyor.
Üç
önemli medeniyetin temsilciliğini yapan Afrika
kıtası bugün 1 milyarı aşan nüfusuyla Asya
kıtasından sonra dünyanın en yoğun nüfuslu ikinci toprak parçası.
Kıtlık, AIDS gibi olumsuzluklara rağmen %2,6 nüfus artışıyla 2050
yılında kıta nüfusunun 2 milyara yaklaşması bekleniyor. Dünyanın en
eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmasına rağmen halen en dinamik
nufüsa sahip.
Kıta nüfusunun neredeyse yarıya yakın kısmını %43 ile 15 yaş altı genç
nüfus oluşturuyor. Giderek yaşlanan dünya genel nüfusu ile
kıyaslandığında bu rakamlar her bakımdan ciddi bir potansiyel taşıyor.
Bir bakıma bizlere gelecek yıllarda kıtanın öneminin giderek artacağını
gösteriyor.
Ali
Mazrui’nin ifade ettiği gibi Afrika kıtası İslam medeniyeti, Hıristiyan
medeniyeti ve geleneksel Afrika inançlarına ev sahipliği yapmakta.
Tarihten bu yana yeryüzünde bu üç medeniyetin önemli bir temsilcisi.
Hıristiyan
misyonerlerin hummalı çalışmalarına rağmen kıta genel nüfusunun %44’ü
hala Müslüman. Aslında Afrika kıtası İslam coğrafyasının
önemli bir parçası aynı zamanda.
1.6 milyarlık İslam dünyasının %28’ine Afrika ev sahipliği yapıyor.
Kıtanın %36’sı Hıristiyan ve geriye kalan %20’lik kesim ise geleneksel
inançlar barındırıyor.
Buna rağmen önemli bir paradoksu işaret etmek gerekiyor. Bugün Afrika’nın geleceğini
Batılı yahut Uzak Doğulu büyük küresel güçlerin sahneye koyduğu
politikalar belirliyor.
Tarihte Afrika’nın önemli bir bölümünde söz sahibi olmuş, Akdeniz,
Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu sahillerini donanma üstü olarak kullanmış
önemli aktör Osman Devletinin ardından Afrika tamamen küresel güçlere
teslim edilmiş durumda. Büyüme
hızını katlamak için gerekli hammadde ihtiyacı için Afrika’ya saldıran
Çin bile kıta üzerinde Müslümanlardan daha çok söz sahibi.
Hemen
hemen her Afrika ülkesinde farklı inançtan insanları yanyana görmek
mümkün.
Örneğin Etiyopya nüfusunun %64’ü Hıristiyan iken %37’si Müslüman;
Eritre nüfusunun %50’si Müslüman iken %50’si Hıristiyan; Çat nüfusunun
%53’ü Mülüman iken %35’i Hıristiyan.
Afrika’daki ülkelerin tamamı 20.yy’da her ne kadar bağımsızlıklarını
ilan ettilerse de bu ülkelerin sınırları üzerine ihtilaflar devam
ediyor. Batılı sömürge ülkeleri tarafından çizilmiş sınırlar
doğallıktan çok uzak. Bu da beraberinde ciddi sorunları getiriyor.
Son
günlerde önemli petrol rezervlerine sahip Nijerya ve Sudan
hakkında bölünme senaryoları sık sık gündeme getiriliyor.
Sebep olarak da Hıristiyan ve Müslüman çatışması gösteriliyor.
Nijerya nüfusunun %47’si Müslüman ve bir o kadar da Hıristiyan nüfusu
var. Diğer taraftan Sudan nüfusunun %70’i Müslüman iken %10’u
Hıristiyan. Petrol zengini Güney Sudan’da yaşayan Hıristiyan nüfus 2011
yılında referandum ile Sudan’dan ayrılıp ayrılmayacağına karar verecek.
Güneyli Hıristiyanlar üzerinde etki alanı oluşturmuş çevreler şimdiden
ülkeyi bölünme psikolojisine hazırlıyor.
Her fırsatta kuzey ile güney arasındaki gerilimi tırmandırıyor.
Küresel rekabetin kızıştığı son yıllarda ülkeler bölgesel
entegrasyonlar ile rekabet güçlerini arttırmaya çalışırken Afrika
kıtasında tam tersine bir trend işliyor.
Afrika Birliği yerine yeni bölünmeler bekleniyor.
Daha düne kadar
Afrika Birliğini her fırsatta dillendiren Libya lideri Kaddafi bile kendisiyle
çelişerek etnik çatışmaların durması için Nijeryanın bölünmesi
gerektiğini savunuyor.
Nijerya’nın
ve Sudan’ın bölünmesiyle sorunların çözüleceğini beklemek saflık olur.
Bu mantıkla gidilirse Afrika ülkelerin hemen hemen hepsinin iki ya da
üç kez bölünerek küçük şehir devletlerine dönüşmesi gerekir. Bugün her
Afrika ülkesinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar yan yana yaşıyor.
Kuzey Afrika’daki
birkaç ülkeyi saymazsak halkının tamamının bir dine inandığı hiç bir
ülke bulamayız. Bölmek her zaman birleştirmekten kolay.
Kıta ülkelerini bölmek için harcanan çabalar eğitim ve sağlık gibi
alanlara harcansaydı bugün Afrika kıtasının yüzleştiği hayati
sorunların çoğu olmayabilirdi.
Etnik ve dinsel çatışmalarda kullanılan silahlara ayrılan fonlarla
kıtanın altyapısı baştan sona inşa edilebilirdi. Belki sorulması
gereken asıl soru kıtanın kaderini neyin belirlediği: doğal
kaynaklar mı dinsel çatışmalar mı?
Afrika
ülkelerinin günümüz ucube sınırları sümergeci Avrupa’nın
acımasız çıkarları üstüne inşaa edilmiştir.
Bugün üzerinde hala tartışılan günümüz Afrika sınırları doğallıktan ve
Afrika iç dinamiklerini yansıtmaktan oldukça uzaktır. Afrika
ülkelerinin sınırları çok değil bundan yüz sene evvel Avrupalı güçler
tarafından masa başında çizilmiştir.
1984-85 Berlin
Konferansında biraraya gelen İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya,
Portekiz ve İspanya aralarında uzlaşmaya vararak sömürecekleri
toprakları belirlemiştir.
Bu konferans sonrası Afrika kıtası bugünkü tuhaf
sınırlarına kavuşmuştur. Sonuçta bir çok kabile iki sınır arasına
sıkışarak bölünmüştür.
Sömürge dönemi öncesi ‘Afrikalılar’
olrak tanımlanan kıta insanı Avrupalılar kıtadan çekildiğinde
‘Ugandalı’, ‘Kenyalı’ yahut ‘Nijeryalı’ olarak tanımlanmaya
başlanmıştır. Milliyetçilik hareketleri Afrika’da sömürgecilikle
birlikte yeşermeye başlamıştır.
(Açık
İstihbarat : Sömürgeci güçlerin Avrupa kıtasından
çekilmesi ile millet isimlerinin ortaya çıktığını belirten makalenin
bir cümle sonra milliyetçilik hareketlerinin sömürgecilikle
birlikte yeşermeye başladığını belirtmesi bir tezattır. Afrika'da
milliyetçilik kolonyalizme karşı bir hak mücadelesi olarak doğmuş olup,
bu makaledeki "milliyetçilik" kavramını parçalayıcı unsur olarak sunan
yaklaşıma şerhimizi koyuyoruz)
Sömürgeci
güçler Afrika’ya önemli bir mıras bıraktılar kıtadan fiilen çekilirken.
Afrika’nın vizyonsuz liderleri ise bu yapay sınırları o kadar ciddi
benimsediler ki bu sınırlar için çatışmaya başladılar. Bugün bakıldığında kıta
içerisinde 100’ün üzerinde sınır çatışması mevcut. Bu
çatışmalarının tamamının odağında ise etnik ya da dinsel vurgular var.
Cibuti ile Etopya arasında, Etopya ile Eritre arasında, Sudan ile Mısır
arasında, Sudan ile Güney Sudan arasında, Nijerya ile Kamerun arasında
sınır ihtilafları sürüp gitmekte. Bütün bu çatışmaların faturasını
ödeyen ise sadece masum Afrika halkıdır.
Sınırlar arasında bölünmüş
topluluklara en güzel örnek Masalit kabilesi verilebilir.
Bugün tam olarak bilinmese de 250.000’in üzerinde nüfusa sahip Masalit
kabilesi Sudan-Çat sınırına sıkışmış durumda. Kabilenin bir
bölümü(140.000) Sudan’ın batıdaki Darfur
eyaletinde yaşarken geriye kalan kısmı Çat’ın doğusunda yaşamakadır.
Kendine has bir dil kullanan Masalitler Sudan-Çat sınırı ile ikiye
bölünmüş ve iletişimleri kesilmiştir.
Afrika kıtasının üzerine giydirilen yapay sınırlar Masalitler
gibi birçok kabileyi bölüp parçalamıştır. Bu parçalanma bugün halen
devam etmektedir.
Son
zamanlarda parçalanması gündeme gelen önemli Afrika
devletlerinden biri Nijerya ve diğeri Sudan’dır.
Her iki ülkenin de Müslüman-Hıristiyan ya da bir diğer ifade ile
Kuzey-Güney çatışması neticesinde bölünmesi gerektiği dillendiriliyor.
Her iki ülke de son zamanlarda önemli petrol rezervleriyle gündeme
gelmekte ve ikisi de Çin’e yakınlaşmalarıyla bilinmekte.
‘İslamın kanlı sınırları’ başlığı altında Sudan ve Nijerya’ya değinen
Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi S.P. Huntington’a göre de bu iki
ülke fay hattı savaşlarının yaşandığı merkezler.
2011
yılında referandum ile yarı özerk Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılıp yeni
bir devlet kurması bekleniyor. Bu ayrılmayı dört gözle bekleyen bazı
güç merkezleri ise şimdiden referandum sonucu kesinleşmiş gibi hareket
etmekte.
Bu çevrelerin öngörüsüne göre 2011 Referandumu ile Güneyin Afrikalı
Siyah Hıristiyan halkı Kuzeyin Arap Müslüman yöneticilerine
sonunda dersini verecek.
Bir taraftan tüm bu tartışmalar yapılırken ilginç bir ayrıntı ise daima
es geçiliyor:
Güney Sudan denen bölgenin neresi olduğu? Ya da Güney Sudan’ın
sınırlarının nerede başladığı?
Bu belirsizlik de aslında bölünme gerçekleşse bile Kuzey ile Güney
arasında sınır anlaşmazlığının devam edeceğinin en büyük göstergesi.
Helede bahsedilen sınırların tam da petrol çıkan yerleşim birimlerine
yakın olması işi daha da derinleştiriyor.
Konuyu biraz daha irdelemek adına
belki Sudan’ın güney bölgelerine daha yakından bakmak gerekir.
Günümüzde Etopya, Kenya, Uganda
ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile çevrelenmiş Güney Sudan’ın Sudan’a dahil
olması Sudan’daki Osmanlı-Mısır yönetimi dönemine rastlamakta.
1821 yılında Osman-Mısır yöneticileri Mısır’dan Sudan topraklarına
indiklerinde o zaman Güney Sudan olarak adlandırılan bölge günümüz
Sudan’ının Nuba-Kurdufan bölgesine tekabül etmektedir.
O dönemde Sudan’da hüküm süren Funj Sultanlığının başkenti Sennar,
Osmanlı-Mısır yöneticileri tarafından ele geçirilmiş ve daha sonra
güney bölgelere doğru fetih devam etmiştir.
Başkenti Sennar’dan bugünkü Hartum’a taşıyan Osmanlı-Mısır yönetimi,
Funj Sultanlığını ele geçirip Nuba-Kurdufan bölgesini aşarak daha da
güneye inip bugün Güney Sudan denilen bölgelerin büyük kısmını kontrol
altına almıştır.
Böylece 1874 yılı geldiğinde Ekvatorya ve Bahrel Gazel bölgeleri
Sudan’a dahil olmuş; düşük yoğunlukta nüfusun barındığı Ekvatorya
eyaleti İngiliz kökenli Gordon Paşaya devredilmiştir.
Gordon Paşa daha sonraki yıllarda ise İsmail Paşa tarafından tüm
Sudan’a yönetici olarak atanmıştır.
Güney Sudan’ın
Hıristiyanlaşması ise daha sonraki yıllarda İngiliz-Mısır hakimiyeti
altında gerçekleşmiştir. O dönemde Sudan’da yürütülen
eğitim faaliyetlerinde misyoner kiliseler aktif rol almış ve özellikle
Güney Sudan’da çok sayıda okullar açmışlardır.
1926 yılına kadar eğitim faaliyetleri Güney Sudan’da sadece misyoner
okulları aracılığıyla yürütülmüş ve bölgenin büyük bölümü bu sayede
Hıristiyanlaştırılmıştır.
Bugün
Afrika’da ayrımcılık için vurgulanan Güneyli Hiristiyan-Kuzeyli
Müslüman ya da Arap-Afrikalı argümanları Afrika için çok yenidir.
Yirminci yüzyıla kadar ‘Afrikalı’ olarak yaşayan halklar arasında etnik
ve dinsel ayrımcılık unsurları tetiklenmiş ve bu yolla Afrika
topluluklarının bölünmesi arzulanmıştır. Bu bölünmelerden hangi
güçlerin ne gibi rantlar sağladığı ise sorulması gereken başka bir
sorudur.
|