Aslında herşey apaçık ortada.
Kıbrıs meselesini çözeceğiz diyenler hala var olan gerçekleri görmezden
gelerek ille de birleşik Kıbrıs oluşturacağız diyorlar. Kulaklarını
güneyde cereyan eden siyasi ve dini statüdeki zatların tutumlarına
tıkamışlar “Kıbrıs’ta
barış engellenemez” diyorlar.
Bir anlamda söylenen söz Doğru!
Kıbrıs’ta barış engellenemez!
Kıbrıs’taki huzur ve sukunet ortamını biz Kıbrıs Türkleri TSK’nın
güvencesinden alarak tekrar Rumların ve batı dünyasının kucağına
atamayız! Bu nedenle Kıbrıs’ta var olan barış ortamını yeniden birleşik
Kıbrıs diyerek sizlere emanet edemeyiz!
Efendim,
Rum Ortodoks Kilisesi II. Hrisostomos meydanı o kadar boş bulmuş olacak
ki hiç sıkılmadan “Kıbrıs’ın Türkleşmesine karşıyız” diyerek yeni bir
mücadele başlatmış.
Bu mücadelesinde de sadece Kıbrıs Türklerinin egemen varlıkları değil,
Türkiye ve Türk askerine de karşı olduklarını beyan etmiş.
Görülüyor ki Hrisostomos o kadar
ileri gitmiş ki Kıbrıs Türklerini de aşarak Türkiye’ye kafa tutmaya
çalışıyor!
Yani 70 milyona! Gerçi Hrisostomos’un korkulu rüyası tüm Türk milleti!
Burada açıkça görülen husus Rum Ortodoks Kilisesinin geçmişten beri
değişmeyen tutumu olsa gerek.
Ne de olsa bu tutumun arka plandaki destekçileri Yunanistan olmak üzere
Amerika ve Avrupa Birliği değil midir?
Adanın
stratejik konumu, jeoekonomik ve jeopolitik faktörlerin de birleşmesi
ile tahmin edilmeyecek derecede önem arzediyor.
Asya,Avrupa,Ortadoğu hatta Afrika kıtalarına ve Doğu Akdeniz’e egemen
olmanın yolu adada kurulacak hakimiyetten geçiyor!
Petrol kokusu,Ortadoğuya, Anadolu’ya hatta Balkanlar ve Kafkaslar’a
hakim olma hırsı sömürgecilerin gözünü boyamış. Türk milletinin bu fay
hattındaki egemen varlıkları,güçlü ordu statüsü onlar için baş tehlike
unsurlarından biri!
Bu sebepten ötürürür ki Rumlarla diğer Hristiyan dünyasının dayanışması
daha da önem kazanıyor.
Ne de
olsa tarihte Osmanlı’nın 1571 yılında adayı ele geçirmesi ardından
başlatılan Haçlı seferlerinin uzantısı bugün farklı bir kılıf altında
yürütülüyor! Artık devletleri sömürmek,onları kendi
çıkarları doğrultusunda yönlendirmek, kısaca üzerlerinde hakimiyet
kurmak tankla tüfekle olmuyor. Sivil darbeler,kültür ve din
ihracı,keza,ekonomik politikalar ile arttırılan bağımlı kılma
yöntemleri ile arzulanan sinsi hedef gerçekleştirilmek isteniyor.
Hatırlanacağı üzere Rumlar kendi
meclislerinde almış oldukları bir karar vardı;
“AB’ne üye olan
bir devlet olan birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve
garantörler düşünülemez”
demişlerdi. Rumların bu meclis kararı oldukça sinsi bir içerik taşıyor
ki olası anlaşmada biz garantiler ve garantörlük konusunu kabul
edemeyiz diyorlar. Tek
egemenlik, tek vatandaşlık, tek uluslararsı temsiliyet diyorlar.
Merkezi devlette Kıbrıs Türklerinin veto
hakkı olmamalı diyorlar. Çapraz oylama yöntemi ile Rumlar da Türk
seçimlerini etkilemeli diyorlar. Yani olası bir anlaşmada adada
oluşabilecek bir Türk egemenliğini kabul etmek istemiyorlar.
Rum
kilisesi için ise çözümün ekseni “Helenizim ”!
Yani Kıbrıs meselesinin çözümü için oluşturulacak plan tüm adanını Rum
hakimiyetine geçecek nitelikte olması! Kısaca biz buna İncil planı da
diyebiliriz! Ne de olsa kilise
demek rum siyasi duruşunun özü demek..
Bilindiği üzere Hristofyas’ın
seçimleri kazanmasında da Rum Ortodoks Kilisesi oldukça etkili olmuştu.
Annan planının
reddinde de kilise yine baş aktördü.
Tüm bu olumsuz ve uzlaşmaz tutumlarında gerek Kilise gerekse
Hristofyas’ın hedefindeki duruşun özü ; Kıbrıs Türklerinin ayrı
egemenliğinin olmadığı,özerk bir yönetim ile kendilerine hüküm
edilebilecek statüde kaldıkları kısaca azınlık haklarına maruz
oldukları bir çözüm modeli değil miydi?
Bunun için değilmidir ki Kıbrıs Türkleri için önem arz eden
garantiler,egemenlik ve diğer
hassas konular halen kabul görmüyor! Şimdi ise kilise yine devrede.
Bu nedenle Başpiskopos II. Hrisostomos’un yaptığı
en en son beyanatında gösterdiği çirkef tutumu esasen yeni bir şey
değil.
Hatırlanacak olursa şubat ayında yayımladıkları “ Kıbrıs Başpiskoposluğu Bilgi
Broşürü”nde ifade ettikleri
“Çoğunluk (%82 Kıbrıslı Rum) ile
azınlık (%18 Kıbrıslı Türk) arasında demokratik bir devlet kurmaya
çalışılıyor, dönüşümlü başkanlıkla, kendi görev süresi
içerisinde Kıbrıslı Türk Başkan’a yürütme erki ile oy eşitliği
durumunda eşitliği bozan ayrıcalıklı oy veriliyor böylece her Kıbrıs
Türk oyu 5 Rum oyuna eşit yapılmaya çalışıyor”
sözleriyle Rum halkı üzerinde psikolojik bir yanıltma propogandası başlatmışlardı.
Sanki Hristofyas bize ayrı egemenlik tanıyor şeklindeki kara
propoganda ile Rum milli cephesini harekete geçirmeye davet edecek
çalışmalar başlatmışlardı. Yani bu gerçek dışı sözlerle sanki de Kıbrıs
Türklerine eşit egemenlik tanınarak Kıbrıs Rumlarının Helenizim
mücadelesinin son bulacağına ilişkin beyanatlar yayımlamışlardı.
Öte yandan Başpiskopos Kıbrıs
sorununu bir “istila ve işgal sorunu” olarak adlandırarak yeniden
birleşme değil kurtuluş için mücadele etmek
ivedi zorunluluktur diyerek Rum halkının helenizim duygularını kabartma
yoluna başvuruyor. Bu yolla Hristofyas hükümetinin görüşmelerdeki
tavrının “Kıbrıs
halkının ulusal yok oluşu yönünde işlediği ve Türkiye’nin en üst hedefi
olan Kıbrıs’ın Türkleşmesini yükselttiği” iddiasında
bulunuyor..
Tüm
bu ortamda bugün neden Kıbrıs Türkleri arasında milliyetçi çizgide
olanların daha sıkı bir şekilde birbirlerine kenetlenerek ulusal davada
birlik içerisinde hareket ettiklerini hayretle sorgulayanlar
izledikleri yanlış yolun güneydeki öz niyete bakarak anlamaları artık
gerekmez mi?
Zira geçmişin acı tecrübesi ortada!
Rum
kilisesinin Türkiye’ye karşı tavrı da açık! Daha Kasım 2009 yılında
Türkiye’nin aleyhine KKTC’de dini ibadet yerlerinde ibadet edemedikleri
gerekçesi ile AHİM’e dava açan kilise bununla da yetinmeyerek kültürel
mirasları tahrip edilip yok olduğu iddiası ile bir kampanya başlattı.
Hatta geçen yıl Avrupa Parlamentosunda
Kıbrıs’ta Kültürel Miras’ın korunmasına ilişkin düzenlenen toplantıya
Kıbrıs Türklerini çağırmamaları da bize açıkca AB’nin yanlı politikası
yani sağır politikasının yeniden hatırlatmamıza imkan kılmıştır.
Rum
ortodoks kilisesinin bu tutumu başta ABD ve AB tarafından destekleniyor
demiştim.
Zira AB ve ABD,
Türkiye’deki Fener Rum Patriği ile Moskova Ortodoks Patirği arasında ki
çekişmenin görülmeyen ortak tarafları. Bilindiği
üzere,Moskova ortodoks kilisesi kendini ortodoksluğun lideri sayıyor,
ancak Fener Rum Patrikhanesi de
kendisinin Vatikan olduğunu iddia ederek Moskova’nın bu duruşuna karşı
çıkıyor.
Çünkü Moskova da
kendini III. ROMA sayıyor.
Buna karşı duran ABD,AB,Yunanistan ve Türkiye’deki Fener Rum Patriği,
Moskova patriğine karşı ortak mücadele ediyorlar.
Bunun için Fener Rum patriğinde ekümenlik tanınması, Heybeliada Ruhban
Okulunun açılması yönünde Türkiye’ye AB baskısı yapılıyor. Patrikhane
sadece bu taleplerle yetinmiyor. Ayni zamanda; dava açma, mal
edinme, vakıf ve dernek kurma, Ayasofya'nın Patrikhane'ye devri dahil
tüm eski Ortodoks mal ve mülklerinin geri alınması, İstanbul dışındaki
eski akropolitliklerini resmen tanıtma, yer yüzündeki bütün Ortodoks
Patrikleri ile bağımsız kiliselerin ve bunlara bağlı tüm kiliselerin
evrensel tahtı, Ekümenik Patriklik olarak yurt içinde ve dışında
tanınma, Devlet Başkanı statüsünde protokolün ön sıralarında yer alma
gibi birçok haklar talep ediyor.
Hatta Fener
Patrikhanesi’nin AB’de 1995 yılından beri diplomatik temsilciliği bile
var.
AB’de kilise olarak diplomatik düzeyde temsil edilen ilk kurum da yine
Fener Rum Patrikhanesi!
Tüm bu süreci dikkate
aldığımızda Hrisostomos’un bu çıkışlarının perde gerisinde duran
unsurların esas hedefi adadaki Türk egemenliğini ortadan kaldırmak
olduğunu yine yeniden vurgulamak gerekmez mi? !
Anlayabilene..
|