|
|
Devlet içinde üç devletin varlığı gün geçtikçe daha iyi görülüyor:
Meclis çoğunluğuna dayanan ve daha ilan etmediği kendi ideolojisine uygun yasalarla kendine özgü devleti kurmaya çalışan birinci devlet;
liberal “sivil-asker” koalisyonundan oluşan ve kuralları Washington’da ve Brüksel’de yazılan ikinci devlet;
Cumhuriyet devletinin bağımsızlık ilkesini yaşatmak için uğraşanların üçüncü devleti.
Birinci devlet ile liberal “sivil-asker” devleti geçici bir uzlaşma içinde yeni devleti kurmaya çalışıyor; arada bir uzlaşma ve uyuşma bozuluyorsa da ana yolda ilerliyorlar.
Birinci devlet Washington- Brüksel dayatmalarından yararlanarak özerk azınlık devletçiklerinden (“çoklu devlet” diyorlar) ve İslam şurasınca yönetilecek olan özerk cemaatlerden oluşan (“çoklu kültür” diye örtüyorlar); ama çoğunluğu İslam reformu (Bazen “devrimi”) kurallarına uyumlu, çağdaş hilafet bayrağını yükseltecek bir devlet yolunda ilerlemeye çalışıyor.
Kayıtsız koşulsuz Washington merkezli ana devletin yeni dünya düzenini kuracağına sonuna dek inanmış olan ikinci devlet, bir kez daha “cihanda barış” ilkesini bozarken “çağdaş hilafet” güdücüsü birinci devleti denetlemeye çalışıyor
.
Cumhuriyet devletinin bağımsızlığını, yurtta ve dünyada barış ilkesini ağır aksak savunmaya çabalayan bazı yargıçlar, bilim adamları, doktorlar, öğretmenler ve halkın bir bölümü liberal “sivil-asker” koalisyonunu anlamakta güçlük çekiyorlar.
Oysa olaylar son derece açıktır:
TSK yönetimleri özellikle on-on beş yıl öncesine dek “tehditleri” sıralarken “terör PKK” ve “irtica” dan söz ediyorlardı. Sonra birdenbire “aşırı milliyetçilik” demeye başladılar. Onlar “aşırı milliyetçilik” dedikçe, çoğunluk “ırkçılık” ya da güdümlü Turancılık” diye anlıyordu.
Oysa Washington merkezli İsrail-Amerikan örgütleriyle yerli sivil örümceklerin “yükselen milliyetçilik” tanımları bambaşkaydı: Türkiye’nin Washington merkezli yeni dünya düzeniyle bütünleşmesine (Fethullah Gülenin özgün deyişiyle “Amerika ile entegrasyon”) engel olacak “bağımsızlıkçılık” akımıydı endişe uyandıran.
Liberal sivil-asker koalisyonu, bağımsızlıkçılık akımını aşırı milliyetçi ve serüvenci olarak bastırmaya çalışırken Meclis çoğunluğu devletini Türkiye’den Amerika’dan “ulusalcı çete” ya da “ulusalcı mafya” diye yazmaları boşuna değildi.
Yine boşuna değildi:
Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, ABD savaş ideologu Barnett’in tanımladığı ABD-Batı Avrupa merkezine (işleyen çekirdek) bağlanmanın tek çare olduğunu belirtmesi ve görevi devir alan Org. Yaşar Büyükanıt’ın da bu görüşlere katıldığını açıklaması!
Yaklaşık 70 yıl sonra Türkiye’de kendi kaderini ele alma düşüncesi yükselmeye başlamıştı. Ortadoğu, Kafkasya yüzlerce milyar dolar harcanarak ve kan alınıp kan verilirken kilit konumdaki müttefik ülkede bağımsızlıkçılık akımına göz yumulamazdı.
Üstelik bu akım yalnızca düşünce düzleminde ya da alanlara halkı toplamak kalmıyor; bir yandan subayların en iyi kadrolarını etkiliyor; öte yandan da Azerbaycan ile Asya Türklerini küresel bütünleşmeye karşı bağımsızlığa ve dayanışmaya çağırıyordu.
Bağımsızlık ve dayanışma düşüncesinin yayılması ve devletler arası anlaşmalarla somutlaşması, o işgal ve sömürgeleştirme projelerini (Büyük Ortadoğu: Ortadoğu-Afganistan; Genişletilmiş Ortadoğu: Ortadoğu-Orta ve Kuzey Afrika; Avrasya: Kafkasya-Asya) yıkabilirdi.
Ayrıca böylesi bir bağımsızlık ve dayanışma akımı, İran gibi “Pan-İslam” imparatorluğu peşinde koşan yayılmacılar ile ABD’nin para kasası petrol şeyhlerini ve despot Arap krallarını, varlığını ABD’ye borçlu yayılmacı İsrail’i elbette endişelendirecekti.
Öyle de oldu!
Amerika’da ve Türkiye’de endişe içinde kıvrananlar, demokrasi-hukuk diye diye demokrasiyi, örgütlenme özgürlüğünü, eşit yargı güvencesini ortadan kaldırma amacında birleştiler.
TESEV kurucusu Bülent Eczacıbaşı’nın davaları etkilemek için konuşması, büyük generallerin işi gücü bırakıp iddiaların ciddiyetinden söz etmesi de boşuna değildir.
Yıllardır değişmeyen bir kural var: Bazı generallerin ve holding sahiplerinin ağız birliği etmeleri için birinci koşul müttefik ABD ile aynı görüşte olmak.
Işık Kansu, Büyükelçi James Jeffrey’in özgün olduğu denli yalın sözünü yazdı:
“AKP hükümeti ve başka unsurların yarattığı demokratik dönüşüm açık. Bu durumda da ordunun içerdeki durumu güçlü biçimde denetlemesi ve gözetlemesine duyulan ihtiyaç azalmış durumda. Orgeneral Başbuğ demokrasiye bağlı olağanüstü bir lider.” (Cumhuriyet, 20 Mart 2010, sayfa: 17)
Konunun tasfiye boyutunu özüyle anlamak için Kansu’nun, devlet yöneticilerinin, generallerin açıklamalarını da içeren “İstenen Tasfiye” başlıklı yazısını özenle okumak gerekiyor.
|