|
“Yunanistan mali krizi Avro’nun geleceğini tehlikeye attı.”
Sorunu böyle koyunca, ister istemez, Yunanistan’ın mali
dengeleri, Avro’nun zaafları öne çıkıyor. Ancak, bir boyutu daha var
bu sorunun. O da yarım asırdan daha uzun bir süredir uluslararası
rezerv para işlevi gören ABD Doları’nın, dolayısıyla hegemonyasının
geleceğiyle ilgili. Geçen yıl bu zamanlar /Geçen yıl bu zamanlar, mali piyasalara
ilişkin tartışmaların odağında doların geleceğine ilişkin kaygılar
vardı.
ABD dünya toplam nüfusunun yüzde 5’ini oluşturuyor.
Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 20’sini üretirken toplam savunma
harcamalarının yüzde 50’sini gerçekleştiren ABD’nin parası dolar,
küresel döviz rezervlerinin yüzde 65’ini oluşturuyor.
Buna
karşılık ABD’nin dış ticaret ve bütçe açıkları kritik düzeylere
ulaşmıştı, dış borçları, en güçlü jeopolitik rakiplerinin elinde
yoğunlaşıyordu. ABD, bu borçlarla, savunma harcamalarını, toplumsal
refahını ve küresel siyasi gücünü finanse ediyordu. Doların değer kaybetmesi halinde, bu borçları elinde tutanların
büyük kayıplar yaşama riski artıyordu. Diğer taraftan, bu borçları
elinde tutanların en önemlileri ile ABD arasındaki siyasi ekonomik
gerginlikler artma eğilimi kazanıyordu. Geçen eylül ayında yayımlandığında büyük ilgi çeken bir analiz
[Antonio Mosconi, “The world supremacy of dolar and the rendering”
(1917-2008) http://www.centroeinstein.it/novita/17-the-world-supremacy-of-the-dollar-at-the-rendering-1917-2008],
doların tarihini iki döneme ayırıyor, bu krizin öncekilerden farklı
olduğunu, “doların uluslararası konumunun son spazmı” olduğunu
savunuyordu.
Mosconi’nin başarıyla sergilediği gibi, dolar
1917-1968 arasında, önce sterline rakip olarak yükselmiş, onu
devirdikten sonra en çok kredi veren (en güçlü) ülkenin parası
olmuştu.
İkinci dönemde ise dolar artık “borç
imparatorluğu”nun (Bonner ve Addison Wiggin, 2005) parasıydı.
Mosconi,
“Her gün eski borçları servis etmek,
yenilerini oluşturmakla meşgul olan ABD yönetiminin uluslararası mali
piyasaların denetlenmesini istemesini, tehlikeli spekülatif araçların
sınırlanmasını kabul etmesini, neredeyse sonsuza doğru genişleyen
kaldıraç oranlarına bir üst sınır koymasını beklemek boş bir
hayaldir... ABD yönetimlerinin, piyasa köktenciliği
özelleştirme/mülksüzleştirme, serbestleştirme gibi ıvır zıvırın
altında esas gizlemeye çalıştıkları, asla ödemeye niyetli olmadıkları
bir borç yükünü inşa etmekte olmalarıydı”
diyordu. Mosconi’ye göre, eğer uluslararası sistem bir an önce radikal bir
reformdan geçirilmezse, korumacılığa, savaş ortamına
düşülebilirdi. Geçen yıl bu zamanlarda, bu reformlara yönelik, taleplerin,
çabaların da artmaya başladığı görülüyordu.
Örneğin, Çin’in ve
Asya ülkelerinin petrol ihraç eden ülkelerin, uluslararası
rezervlerini çeşitlendirmeye başladıklarına ilişkin haberler artmaya
başlamıştı. Diğer bir deyişle, dolardan uzaklaşma eğilimi
güçleniyordu.
Doların uluslararası rezerv para olarak
kalmasının en önemli dayanaklarından biri, belki de en önemlisi enerji
mallarının ticaretinin dolar üzerinden yapılmasıydı. Bu koşullarda
OPEC ülkelerinin, petrol fiyatını, dolardan koparıp bir uluslararası
döviz sepetine geçirme talepleri (ki bu fiilen başlamış bir olaydı)
giderek güçleniyordu.
Çin açıktan açığa dolardan, “Özel Çekim
Hakları” (Special Drawing Rigts) gibi birimlere geçmeyi öneriyordu.
Asya Para Fonu’nun kurulmasına ilişkin çalışmalar yoğunlaşıyordu. ‘Bunların niyeti zaten kötüydü’
Avrupa Birliği’nin
ekonomisi, ABD’ninki kadar büyük. Bu yüzden Avro başından itibaren,
doların yerini almaya en güçlü aday olarak görüldü. 2008’de kriz
başladığında, uluslararası varlıkların içinde doların payı yüzde 40
iken Avro’nun payı yüzde 30’a ulaşmıştı.
Uluslararası döviz
işlemlerinde Avro’nun payı yüzde 20’ye ulaşırken dolarınki yüzde 44’e
gerilemişti. Bu krizin içinde Avro öne geçebilirdi. O zaman ABD’nin
dolar hegemonyası da sona erme sürecine girebilecekti. Buna karşılık
Avro’nun aday olmaktan çıkması, doların rezerv para olarak kalma
süresini uzatabilirdi. Yunanistan krizi başladığında, dikkatler hemen ABD sermayesinin,
Anglosakson medyasının üzerinde yoğunlaştı.
AB liderliği,
“ateşe benzin döküldüğünden”, spekülatif saldırılardan
yakınmaya başladı. Spiegel’ın özetlediği gibi Berlin başta olmak üzere
AB liderliği, John Paulson, John Taylor, Jonathan Clark gibi büyük ABD
spekülatörlerinin etkinliklerini, “istikrar bozucu manevralar,
Avro’ya başından beri karşı olan Londra ve New York finans
kurumlarının kasıtlı operasyonları” olarak görüyordu.
Bu liderler “belli ki Avro’nun düşmanları, öldürücü
darbeyi vurmak için zamanın geldiğine inanıyorlar” diye
düşünüyorlardı (Der Spiegel 09/03/2010). Böylece AB, Berlin ve Paris’in önderliğinde hızla tedbir almaya,
hatta misilleme yapmaya başladı.
Geçen hafta, Berlin ve Paris,
“heç fonların”, spekülatif enstrümanların, özellikle kredi
sigortalarının (CDS) denetlenmesi gerektiğini, bu talebin G20
toplantısı kararlarıyla uyum halinde olduğunu ileri sürdü, bu
niyetlerini ABD yönetimine bildirdi.
İngiltere hükümetini de
yanına alan ABD yönetimi adına cevap veren Maliye Bakanı Tim
Geithner’in, “böyle bir girişimin korumacılık anlamına
geleceğini” ileri süren tepkisiyse oldukça sert (Financial Times
11/03/10) oldu.
Cumartesi günü Washington Post, bu çatışmayı
“ABD küresel düzenleme istiyor, Avrupa, ABD kaynaklı heç fonları
yasaklamak istiyor” anlamına gelecek biçimde sunuyordu. Geçen hafta, Yunanistan Başbakanı Papandreu, Brooking Institute’de,
“spekülatörler demokrasiye karşı” başlıklı bir konuşma
yapıyor, AB IMF’nin devreye girmesine karşı çıkıyor, Avrupa Para Fonu
önerisi gündeme geliyordu.
Avro’nun korunma refleksi bunlarla
da kalmıyordu. Alman Maliye Bakanı’nın ağzından Moody’s, Standard and
Poors gibi reyting kuruluşlarını hedef alıyordu.
Bunlar hem
kriz gelirken gözlerini kapamışlardı. Hem de sonra Güney Avrupa’ya
gelip, ülke reytingini indirerek krizi derinleştirmeye başlamışlardı.
Avrupa Merkez Bankası’na da ülke ekonomilerine ilişkin olarak,
reyting yapma yetkisi verilerek ABD reyting kuruluşlarının tekelinin
kırılmasından söz ediliyordu. Bu karşılıklı gerginlik başka alanlara da sıçrıyor, Alman basını
AB’nin dış ilişkiler temsilcisi Layde Ashton’u ilgili görevlere hep
kendi ülkesinden uzmanları getirmekle suçluyordu.
İngiltere
medyası Ashton’u savunmak için kolları sıvamıştı. Şubat ayında da AB
Parlamentosu, ABD yönetiminde şok yaratan bir kararla, ABD güvenlik
soruşturma kurumlarının SWIFT üzerinden AB bankalarının hesaplarına
girmesine izin verecek olan yasa önerisini reddetmişti. Geçen hafta Avrupa havacılık şirketi EADS, ABD ordusunun 35 milyar
dolarlık 179 havada ikmal tankeri ihalesinden çekildi.
Fransız
ve Alman yönetimleri ABD yönetimini Boeing lehine korumacılık
uygulamakla suçladılar. İktidar ve muhalefet partilerinin
liderlikleri, olayı “skandal” olarak nitelerken ABD’yi ikiyüzlülükle
suçladılar.
Fransız Dışişleri de ABD yönetimine, “bunun
etkilerini gözden geçireceklerini” bildiren sert bir mektup gönderdi.
Dünya ekonomisinin fay hatları üzerindeki basınçlar bu kez
dolar-Avro rekabeti üzerinden artmaya devam
ediyor
|