|
Fikret Bila'nın Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile
gerçekleştirdiği röportaj; Başbuğ'un kayganlaşan zeminde nasıl denge
kurmaya çalıştığının ipuçları ile dolu.
Bu dengeleri kurmaya
çalışırken savrulan vücud söylemi de etkiliyor ve Genelkurmay
Başkanlığı'ndan bu yana bir çok çelişkili demece imza atan Başbuğ,
Fikret Bila'ya verdiği röportajda da Çankaya toplantısı sonrasındaki
dengeleri kurarken ciddi çelişkilere düşüyor.
Başbuğ'un söylemi ne kadar çelişkili ise, "Poyrazköy
lav silahları" ile ilgili açıklamasından sonra uyguladığı görsel
diplomasi o kadar tutarlı. Önce söylemindeki çelişkiye dikkat
çekelim; sonra uyguladığı görsel diplomasinin ayrıntısını masaya
yatıralım.
Başbuğ; konjonktürü çok iyi koklayan ve ona göre
pozisyon alabilen bir isim.
Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı,
kendisi Genelkurmay 2. Başkanı iken yaptığı bir konuşmada,
AB ile ilgili bakın neler demişti :
"Ulusların egemenlik
haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o
kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan
kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece,
uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı
zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya
varmalıyız."
AB'ci Hilmi Özkök döneminde
sergilenen bu söylemler daha sonra tekrarlanmadı. AB'ye uzak,
ABD'ye ise askerinin başına çuval geçiren ülkenin büyükelçilik
açılışına askeri bando yollayacak kadar yakın olan Yaşar Büyükanıt
döneminde Başbuğ'dan bu tarz "bağımsızlık" kavramını
tartışmaya açan sözler duyulmadı.
Başbuğ'un
konjonktüre göre söyleminde sergilediği değişiklikler, Fikret Bila'ya
verdiği röportajda sürekli vurguladığı;
"ben ne
söylediysem arkasında dururum"
ifadesini daha bir anlamlı
kılıyor. Bu iddialı cümle gerçek bir gazetecinin elinde Başbuğ'u hayli
zor durumda bırakabilirdi ama neyseki karşısında Fikret Bila
oturuyordu.
"Demirel'in Yavuz Donat'ı varsa;
Genelkurmay'ın Fikret Bila'sı var"
şeklinde özetleyebileceğimiz tablo içerisinde
gerçekleştirilen bu röportajda, Başbuğ daha önce hiç dile
getirmediği bir farkı sürekli vurguluyor.
Başbuğ
Bila'dan sürekli; "Genelkurmay karargahı" ile "askeri
savcılığı" ayrı tutmasını ve birbirine karıştırmamasını rica
ediyor.
Teoride doğru ama pratikte bir anlam ifade
etmeyen bu ayrım Başbuğ'un Çankaya'daki zirve sonrasında sahaya
sürdüğü yeni bir koz.
Çiçek'e ait olduğu iddia edilen
belge ile ilgili sergilediği çelişkili tutumu askeri savcılığın
hareket kulvarı ile karargahın hareket kulvarını tamamen ayırarak ve
Genelkurmay karargahını askeri savcılığın duyurularını yapan basit bir
sekreteryaya dönüştürerek çözmeye çalışıyor.
"Burada karargah ifadesi doğru değil, lütfen bu işe
karargâhı karıştırmayın. Basın toplantısını 26 Haziran’da
yaptım. İki gün sonra.Şimdi
şöyle deniyor; “Genelkurmay Başkanı erken davrandı, çabuk açıklama
yaptı.” Ben hiç bir açıklama yapmadım ki. Genelkurmay Askeri
Savcılığı’nın basın açıklamasından sonra önemli bir konu olduğu için
basın toplantısı ile bu konuların değerlendirmesini yaptım.
Burada 12 Haziran’dan 24 Haziran’a kadar geçen 12 günlük süreye
kimse tahammül edemiyor. "
"Şimdi bunu
geri aldıktan sonra yine askeri savcılık 1 Mart 2010 tarihinde
askeri mahkemeden tutuklama talebinde bulunmuştur. O ilk rapora göre
1 Mart 2010 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nca, askeri
savcılık tarafından yürütülen faaliyetlere ilişkin kamuouyunu
bilgilendirmeye yönelik bir açıklama
yapılmıştır. "
Aynı gün Genelkurmay
Başkanlığı tarafından yapılan açıklama, savcılık tarafından
yürütülen faaliyetler için kamuouyunu bilgilendirilmesidir. O
açıklama Genelkurmay Başkanlığı’nın bir değerlendirmesi değildir.
Bazıları bunu karıştırıyor. “Genelkurmay bu hükme varmıştır” diyor.
Hayır. Genelkurmay Başkanlığı karargahı olarak biz bu olayın
dışındayız. " |
Ben kanaat sundum
diyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da artık olumlu bakmalı, değil
mi?
Başbuğ'un Bila üzerinden defalarca vurguladığı
bu "karargah" , "askeri savcılık" ayrımını daha derinlemesine okumak
için sözlerine değil, Başbuğ'un görsel diplomasisine bakmak
lazım.
Bu iki isim; Genelkurmay
karargahının Hilmi Özkök'ten bu yana müdavim isimleri.
Arslan Güner
Adli Müşavir Hıfzı
Çubuklu
Eğer Genelkurmay içinde darbe planlayan bir cunta(lar)
var ise; Hilmi Özkök döneminden bu yana karargah bünyesinde
en hassas görevlerde bulunan bu iki ismin bu cuntalaşmadan haberdar
olmaması eşyanın doğasına aykırı.
Başbuğ bu iki isimle birlikte verdiği görüntü ile çok ince bir
görsel diplomasi uyguluyor.
“Ancak bu asker düşmanlığına ilâve olarak
özellikle bu birimin liderlerinin, denizcilere tarihi bir kini olmalı.
Müvekkilim de Bilgi Destek Dairesinde görev yapan tek Deniz
Kuvvetleri mensubu şube müdürü olduğu için bu kin ve nefretin bir gereği
olarak, sahte planın altına onun isminin bilinçli olarak
yazıldığı ve onun imzası taklit edilerek, öncelikle denizcilerden
intikam alma hedefine hizmet etmeyi amaçladığı
anlaşılmaktadır.”
TSK içindeki klik savaşlarına
hakim olmadan asla sağlıklı bir şekilde yorumlanamayacak bir dönemden
geçiyoruz.
İddia
edilen belge, 12 Haziran 2009 tarihinde bir gazetede yayımlandı. Aynı
gün saat 10.50’de Genelkurmay Askeri Savcılığı’nda soruşturma
başlatıldı. "
Sizce; Taraf'ı yalan yanlış
yazmakla bir çok kere suçlamış bir kurumun hukuk mekanizmasının bu
gazetede çıkan bir haberden 1-2 saat sonra
hemen işletilmeye başlaması dikkat çekici değil
mi?
sahnedeki yalnızlığını sahnenin çok eski müdavimleri
ile gidermeye çalışıyor.
Anlaşılan bazıları ete daha kasaptayken soğan doğrayarak
mutfaktakilere bir mesaj vermeye çalışıyor.
Açık İstihbarat
şeklinde konuşan bir Genelkurmay Başkanı
daha bir kaç paragraf geçmeden; ifadesi ile karargahtan özenle ayrı tuttuğu
savcılığın incelediği raporla ilgili bir tasarrufu hakkında net bir
görüş bildiriyor. Başbuğ'un cevaplaması gereken daha önemli
bir soru var.Eğer askeri savcılık ve karargah bu kadar
ayrı kulvarlarda hareket eden yapılar ise; karargah neden
savcılığın aldığı kararlar konusunda bilgilendirme toplantıları
yapıyorda, bizzat savcılığın bu konuda yaptığı bilgilendirme ile
yetinmiyor veya savcılık bu konuda bizzat kendisi bir bilgilendirme
toplantısı yapmıyor?Bu sorular zorlama sorular. En az İlker
Başbuğ'un yapmaya çalıştığı ayrım kadar
zorlama.Başbuğ; bir süredir kamuoyu önüne
yanında iki isimle birlikte çıkıyor.Biri; Genelkurmay
İkinci Başkanı Arslan Güner. İkincisi ise ; Genelkurmay
Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu. ; Turgut Özal'ın
yaverliğini yaptığı günlerde keşfedilen ve bu günlere kadar
değeri bilinen bir bürokrat. Genelkurmay
bünyesinde istihbarat dahil üstlendiği görevler
incelendiğinde; karargah denildiğinde ilk akla gelen
isimlerden. Bu geçmişi, son zamanlarda Genelkurmay
Başkanlarında aranan özellikler ile uyumlu tarzı ile yanyana
getirildiğinde; Aslan Güner'in karargahta daha uzun yıllar
kalacağını söylemek yanlış olmaz. ise yıllardır aynı görevde çok değerli hizmetler veren
bir diğer bürokrat. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin onurunu korumak adına bu
güne kadar onlarca dava açması ile tanınıyor. Hukuksal mücadele
verirken dava açacağı kişileri özenle seçmesi ve bu
yönde gözettiği çok hassas dengeler bu ismin de gelecek açısından
değerini arttırıyor. Başbuğ'un kamuoyunun önüne
sürekli bu iki isimle beraber çıkmaya başlamasının arkasındaki gerekçe
ise bu iki ismin vaad ettikleri gelecek değil; temsil ettikleri geçmiş.
Çetin Doğan
ile zamanında Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ
arasındaki komuta/sorumluluk zinciri "Erdoğan" soyadlı (tarihin
cilvesi!) binbaşının bilirkişi raporu ile kesilmesinden ardından,
Başbuğ; Hilmi Özkök
döneminden bu yana en hassas görevlerde bulunan bu iki isim
üzerinden, yaşanan süreçle ilgili sorumluluk zincirinin gölgesinin
Hilmi Özkök üzerine vurmasını sağlıyor. Dursun Çiçek'in kızının
yaptığı açıklamada özellikle vurgulama gereği hissettiği konuyu
hatırlayın : Röportajdaki bir diğer önemli
ayrıntı ile sonlandıralım : "İnsanın aklına çılgın olasılıklar
geliyor. İlker Başbuğ'da bu
çılgın olasılıkların gerçek olabileceğini gördükçe ve
devraldığı sahnenin perde arkasındaki ayrıntılara daha fazla hakim
oldukça ; Her yiğidin et yiyişi farklı.
|