|
Kamu bilincini zehirleyen, balyozlayan vukuatları layıkıyla izlemek
çok zorlaştı. İyi kötü istikrara
kavuşmuş ülkelerde kamuoyunu aylarca idare edecek vukuatlar,
Türkiye’de neredeyse saat başı meydana geliyor. Birine akıl erdirmeye
fırsat bulamadan diğeri gelip “balyoz” gibi iniyor,
indiriliyor.
Apaçık suç teşkil
eden 28 Şubat 1997 müdahalesi 27 Nisan 2007 muhtırası zaman aşımına
girmediği halde es geçilirken, beceriksiz darbe
manyaklarının 2003’te uygulamaya güç ve fırsat bulamadıkları,
şimdi ihbar edilmese fark edilmeyecek “Balyoz” planı, üst kademeye
tırmandırılamayan eylem planları fırsat bilinerek, kamu bilinci
buldozerle ezilir gibi eziliyor.
Son
vukuatlar tam da 28 Şubat’ın yıldönümüne denk geldi. Kamusal bilinç
mühendisleri, fırsat bu fırsat, toplum bilincini balyozladıkça
balyozluyorlar. Şiire benzemedik bir dörtlük okudu diye 28
Şubat sürecinde mağdur edilmiş, sıradan bir Orta Asya kökten
dincisinin dizinin dibinde çekilmiş fotoğrafıyla maruf, akademi
tahsiline rağmen eğitimsiz, beşerî ve entelektüel donanımı zayıf
bir siyasi lideri “değişimin ve demokratikleşmenin aktörü” diye
pazarlıyorlar… Kendilerine kamu
bilincini manipüle etme olanağı sunan askerî darbelere herhalde şükran
borçludurlar. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine itiraz etmedikleri gibi,
çok eleştirir göründükleri 28 Şubat sürecine de herhalde gizli bir
minnet duygusu içindedirler. Belirtmeli ki,
klasik bir darbeye benzemeyen, “28 Şubat” olarak bilinen kararların
alındığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısının üzerinden 13 yıl
geçti.
Kendilerini sürecin
mağduru sayan siyasiler, çok değil, sadece beş yıl sonra, yani 2002’de
mutlak çoğunlukla iktidara geldiler, hâlâ da iktidardadırlar.
Keyifleri yerindedir, “Hani bin yıl sürecekti!” diye çalım
satmaktadırlar. Bir de hâlâ
“mağduriyet” ticareti yapmaktadırlar. 28 Şubat’ın yıldönümü
dolayısıyla “mağduriyet” ticareti, deyim uygunsa, “zirve”
yaptı.
Kafasız,
vicdansız, mafyozo sermayeye aşkla başı hülyalı 28 Şubat paşalarının
günahlarını sevaba ve ranta tahvil etmeyi başaran siyasilerin,
mücahitlikten müteahhitliğe terfi eden din esnafının mütekebbir
“mağdur” edebiyatı hakikaten mide bulandırıcıdır.
Bir o kadar
düşündürücü olan ise hakiki mağdurların mağduriyet edebiyatındaki
bencillikleri ve benmerkezcilikleridir.
Şaşırtmamalıdır.
Pek azı dışında, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin mağdurları,
kendilerine kıyanlarla bugün nasıl aynı siperdelerse, 28 Şubat’ın
asker mağdurları da mutlak çoğunlukla iktidarda olan, muktedir ve
mütekebbir akrabalarına toz kondurmamaktadırlar. Post-modern darbenin
yıldönümü dolayısıyla, iktidar yandaşı medya organlarına yaptıkları
açıklamalarda, yazdıkları yazılarda varsa yoksa kendi
mağduriyetleridir. Arada, Osmanlı döneminde vukubulmuş 31 Mart
hadisesi sonrasındaki tasfiyeyi de anmaktadırlar. Türk Silahlı
Kuvvetleri’ndeki tasfiyelerin emek eksenli bir analizini yapmak
yerine, kendilerini kapsayan tasfiyeyi, “Devletle milletin arasını
açmak” gibi bir tasavvur olarak analiz
etmektedirler…
Oysa bu gezegende,
“Başkalarının Acısına Bakmak” (Susan Sontag) diye bir
kitap da yazılmıştır. Konusu, toplumsal felaketleri fotoğraf olarak
bellekte sonsuzlaştıran görüntülü iletişimin soldan eleştirisidir.
Böyle olsa da, ismi hakikaten çarpıcıdır. Ve elbette, bir darbenin
yıldönümünde mağduriyet söz konusu edilecekse, salt kendi acısı,
mağduriyeti ve şefkat beklentisiyle kavrulmak yerine “Başkasının
Acısına Bakmak” gerektiğini ilham etmelidir. Ve elbette “Ateş
düştüğü yeri yakar” bencilliğine kapılmadan, insan, sınıf ve emek
odaklı bir analize yöneltmelidir.
Başkalarının
mağduriyetine de bakacak olgunluk varsa, buyurun, ayrımsız bir
mağduriyet analizi:
* * *
ORDUDAKİ TASFİYELERİN EKONOMİ
POLİTİĞİ Türkiye’de
ordunun NATO bünyesinde yeniden yapılandırılmasından, Cumhuriyet
ordusunun NATO ordusuna dönüşmesinden sonra siyasal süreç sık sık
darbelerle kesintiye uğradı.
Darbelerin amacı
kurulu düzeni tahkim etmekti. Niçin darbe yapıldığı sorusuna en veciz
yanıt, 12 Mart 1971 darbesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh
Tağmaç tarafından verilmişti: “Sosyal uyanış ekonomik
gelişmeyi aştı.”
12 Eylül 1980
darbesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren de ilk basın
toplantısında garson maaşının general maaşını geçtiğinden yakınmıştı.
Patron
sendikasının başkanı ise 12 Eylül faşistlerine şükranını sunarken,
“20 yıl işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde”
demişti.
Gülen ve
rahatlayan, sadece yerli sermayedarlar ve muhafızları değildi. 1960
darbesinin ilk bildirisinde de NATO’ya sadakat yemini edilmiş; 12 Mart
1971’de devrilen hükümetin dışişleri bakanı da CIA tarafından altının
oyulduğundan yakınmıştı. 12 Eylül 1980 darbesi ise Türkiye’de resmen
ilan edilmeden, Washington’da CIA şefi tarafından dönemin ABD
Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” diye
müjdelenmişti.
NATO ve Pentagon
operasyonu olarak gerçekleşen askerî darbeler Türkiye’yi kötürüm
bıraktığı gibi orduya da kan kaybettirdi. Darbeciler kendilerinden
emin olabilmek için kendilerine rakip ya da 1908 ve 1923 devrimlerinin
mirasçısı olarak gördükleri askerleri tasfiye ettiler.
1960 ihtilalinden sonra
üniversitelerde 147 öğretim üyesinin kürsüleri ellerinden alınırken,
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de 235 general ve 4 bin 171 subay
ordudan uzaklaştırıldı.
1963
yılında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın liderlik
ettikleri ihtilal girişimi bahane edilerek ikinci bir tasfiye
operasyonu yapıldı. Aydemir ve Gürcan idam edilirken, 200 dolayında
subay ve 1459 Harbiye öğrencisi ordudan çıkartıldı. Davaya
bakan sıkıyönetim mahkemesinin beraat ettirdiği 1293 Harbiye
öğrencisinin okula dönmelerine izin
verilmedi.
Orta sınıf
hareketi niteliğindeki 1960 darbesinin ardılı 1963 kalkışması bir
dönüm noktası oldu. Bir daha bu tür karabasanların yaşanmaması için
TSK, OYAK aracılığıyla sermaye düzenine ortak edildi, Harbiye çok sıkı
denetim altına alındı. Ancak, kışla dışındaki sosyal çalkantının kışla
içinde yankılanması engellenemedi, yeni tasfiyeler gündeme
geldi.
1963 tasfiyesiyle
birlikte, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini gerçekleştiren NATO’cu
kadroların önünde bir engel kalmamıştı. Cumhuriyetçi kadroların
tasfiyesi olağanlaştı, rutinleşti. Tasfiye programının bir belgesi
1966 yılında Cumhuriyet Senatosu’nda Tabii Senatör Haydar Tunçkanat
tarafından açıklandı.
Türkiye’deki Amerikan Askerî Ataşesi
Albay Dickson’ın hazırladığı, “Albay Dickson Raporu”
olarak ünlenen raporda şöyle bir cümle de vardı: “Rejime sadık olmayan devlet memurları ve
‘subaylardan’ en tehlikelileri bir program dahilinde 'tasfiye' edilmek
üzere tesbit edilmektedir...” (Aktaran Emin
Değer, CIA KONTR-GERİLLA VE TÜRKİYE, Mayıs 1977 Ankara, İkinci Baskı,
s:160)
* * * CUMHURİYETÇİLER VE SOSYALİSTLER HEP 12’DEN
VURULDU Olağan dönemin dışında ikinci büyük
kitlesel tasfiye 12 Mart 1971 darbesinden sonra gerçekleştirildi, 600
dolayında subay re’sen emeklilik işlemi yapılarak ordudan çıkartıldı.
Üçüncü
büyük kitlesel tasfiye 12 Eylül 1980 darbesinden sonra
gerçekleştirildi. TBMM’de Muğla
Milletvekili Tufan Doğu’nun 12 Eylül 1980 darbesinden sonra orduda
gerçekleştirilen tasfiyeye ilişkin yazılı soru önergesine Milli
Savunma Bakanlığı (MSB), 13 Ekim 1989 tarih ve Kanun: 1989/666-ATG
sayılı yazıyla yanıt verdi.
Buna göre, 12 Eylül döneminde,
haklarında hiçbir mahkûmiyet kararı olmayan 153 teğmen, 216 üsteğmen,
26 yüzbaşı ve 2 yarbay, toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447
askerî öğrenci ordudan çıkartıldı.
Önergede,
ilişiği kesilenlerin isim listesi ve haklarında hangi davaların
açıldığı, bu davaların nasıl sonuçlandığı sorularına da yanıt
verilmesi isteniyordu. Bu soruları yanıtsız bırakan
MSB, ceza kovuşturması açılmadığını öne sürdü. Oysa, sadece İstanbul
Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesi’ndeki davada 81 subay
sanık olarak yargılanıyordu. MSB’nin soruları yanıtsız bırakması,
tasfiye listesinin çok daha kabarık olduğunun
işaretiydi.
MSB’nin yanıtında,
tasfiyenin gerekçesi aynen şöyle açıklanmıştı: “Tutum ve davranışları ile yasa
dışı siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri
benimsedikleri, bu gibi faaliyetlerde bulundukları veya karıştıkları
için, disiplinsizlik nedeniyle TSK’den ilişiği
kesilmiştir.”
MSB’nin
yanıtında, haklarında hiçbir mahkeme kararı bulunmayan askerlerin
ordudan çıkartılmalarının hukuka ve yasalara uygun bir işlem olduğunu
savunuluyordu. Yanıtta şu görüşe yer verilmişti:
“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneksel
disiplinini devam ettirmek ve milli güvenliğin emniyetle korunmasını
sağlamak, silahlı kuvvetlerin temel amacı olup, bu amacın
gerçekleşmesine engel olacak nitelikteki tutum ve davranışların hoş
görülmemesi, kamu yararının kişi yaranına üstün tutulması kuralının
gereğidir.”
* * * İŞKENCECİYE
ÖDÜL Önergede,
Jandarma Yüzbaşı Ali Şahin’in sanıklara işkence yapmak suçundan 10 ay
hapis cezasına mahkûm olduğu ve cezasının kesinleştiği, ancak ordudaki
görevine son verilmediği anımsatılarak, şu soruya da yanıt istenmişti:
“İşkence
suçlusu bir subay görevine devam edebildiğine göre, düşüncesi öne
sürülerek ve sübjektif ölçüler ile çok sayıda subay, astsubay ve
askerî öğrencinin silahlı kuvvetlerden çıkarılmasının insan hakları,
kamu vicdanı ve adalet duygusuyla bağdaşır yönü var
mıdır?”
MSB, bu soruyu
şöyle yanıtlamıştı:
“Önergede isminden söz edilen
Yüzbaşı Ali Şahin’in durumuna gelince. İçişleri Bakanlığı’ndan
edinilen bilgiye göre, adı geçen binbaşı hakkında Muğla Ağır Ceza
Mahkemesi’nce (10) on ay süre ile ağır hapis cezası verildiği ve bu
cezanın kesinleştiği; ancak, tardı gerektiren bu ceza doğrultusunda
işlem yapılacağı sırada, bahse konu cezanın Muğla Ağır Ceza
Mahkemesi’nce 3506 sayılı kanun hükümlerine istinaden tecil edilmesi
nedeniyle, tard işleminin yapılamadığı
anlaşılmıştır.”
Adı geçen subay
daha sonra, bir yurttaşı işkencede öldürüp “kaçarken
vuruldu” görüntüsü yaratmak için kurşuna dizmek suçundan da
bir yıl hapis cezasına çarptırıldı, ama görevine son verilmedi. Adı
geçen subay görevine son verilmek bir yana, Jandarma Astsubay
Okulu’nda eğitmen olarak görevlendirildi.
Ali Şahin
dışında işkencede adam öldürmekten yargılanan ve göreve devam eden,
hatta devlet üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilen başka subaylar
da oldu.
Yani, işkence
etmekten ve işkencede adam öldürmekten hükümlü bir kişinin orduda
göreve devam etmesi, “geleneksel disiplin, milli güvenliğin
emniyetle korunması amacı ve kamu yararının kişi yararına üstün
tutulması kuralı”na ters düşmedi.”
Ama, mahkemelerin
suçlu bulmadığı, resmi rakama göre 1020, gerçekte daha fazla askerin
bazı düşünceler taşıdıklarından kuşku duyularak idari kararla ordudan
çıkarılmaları, “geleneksel disiplin, milli güvenliğin emniyetle
korunması amacı ve kamu yararının kişi yararına üstün tutulması
kuralının gereğiydi.”
* * * ‘ADALETİN PENÇESİ’NDEKİ
ASKERLER
Kenan Evren
başkanlığındaki MGK cuntası döneminde genç askerleri hedef alan kıyım
işlemi 1982, 1983 ve 1984 yıllarında yoğunlaştı.
Ankara Ordu
İstihbarat ve Dil Okulu’na gruplar halinde toplanan genç askerler,
burada, hangi yasaya göre oluştuğu bilinmeyen bir komisyon (daha
doğrusu Özel Harp Dairesi, MİT ve Ankara Emniyet Müdürlüğü DAL Grubu
elemanlarından oluştuğu sanılan işkence ekibi) tarafından
sorgulandılar. İşkenceye Bursa, Ankara ve İstanbul emniyet
müdürlüklerinde devam edildi. Re’sen emekli edilen subaylar hakkında
davalar açıldı ve birçoğu tutuklanarak Mamak ve Metris cezaevlerine
hapsedildiler.
Sorgular sırasında
trajik olaylar da yaşandı. Bazı subaylar için 6 (altı) ayı geçen
sorgulamalar sırasında işkencecilerin “Ulan suyun başını
tutmuşsunuz, vatanı kurtarmak size mi kaldı? Vatan kurtaracağınıza
neden yükünüzü tutmadınız?” diye “sitem” etmelerine ve
işkence literatüründe bilinen bütün yöntemleri uygulamalarına ek
olarak; bileklerini kesmek, pencereden atlamak yoluyla intihara
teşebbüs edenler oldu.
Jandarma Teğmeni Ahmet Erdoğdu’nun
Mamak Cezaevi’nde intihar etmesi, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı
Askeri Savcılığı’nın olayla ilgili Kovuşturmaya Yer Olmadığı
Kararı’nda şöyle anlatıldı: “Olay tarihi: 18 Ocak
1982.
Ölünün
kimliği: Ahmet Reşit Erdoğdu. Harpokulu mezunu, 1981-18 sicil numaralı
emekli J.Teğmeni. 1
Aralık 1981 tarihinde 45 gün süreyle gözetim altında tutulan müteveffa
Ahmet Erdoğdu’nun Mamak Özel Askeri Cezaevi D blokta sağ elinin sobada
yanması üzerine Gülhane Askeri Hastanesi’nde sargı bezinden ip
yapılarak sargılı elinin boynuna asıldığı, Blok 1’inci koğuşta
kimseyle konuşmayan, kafasını ve yanık elini zaman zaman duvara vuran
müteveffanın yatağına çekilerek parkasının kapşonunu başına geçirip
dakikalarca düşündüğü, .üyük bir karamsarlık içinde olduğu… Kahvaltı
hazırlama sırası gelen Gürkan Munga’nın saat 08.00 sıralarında
uyanarak ranzadan aşağı indiği… Müteveffayı yüzü koğuşun kapısına
doğru, başı havada, elleri yanda uçar gibi pozisyonda, yatağında
görerek yaklaştığında, boynuna çapraz vaziyette sargı bezinin
geçtiğini, hemen müdahale ettiği, ancak hareketsizliğini görünce,
karşı odada yatan tutuklu binbaşı Barbaros Çaltuoğlu’nu çağırdığı ve
Binbaşı’ya ‘Komutanım, ölmüş, asmış kendini’ diye birkaç kez
mırıldandığı… Muhtemelen saat 04.00 sıralarında kendini asmak
suretiyle intihar ettiği… Ölümünde kimsenin dahli
olmadığı…” Devlet Başkanı
Kenan Evren, kıyımın yoğunlaştığı dönemde, 3 Ekim 1983’te Kara Harp
Okulu’nda, önce işkence tezgâhlarından geçirdiği, sonra
“adaletin pençesi”ne teslim ettiği subaylar hakkında
şöyle konuşuyordu:
“Bir milletin içinde her zaman
hainler çıkabilir. Çıkmıştır da. Her millette olduğu gibi bizde de
hainler çıkmıştır, türemiştir. Fakat, eğer, bu hainler silahlı
kuvvetler içinden ve hele Harbiye’nin içinden çıkarsa, ben ona hain
lafını bile az görürüm. (...) Evvela silahlı
kuvvetlerden atılmışlardır, ondan sonra da adaletin pençesine teslim
edilmişlerdir. Cezalarını
göreceklerdir.”
Yasa dışı görüşler edindiği
gerekçesiyle, hiçbir mahkeme kararı olmadan, re’sen emeklilik adı
altında 20’li yaşlarında ordudan çıkartılan, Devlet Başkanı Kenan
Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum”
diyerek, kendi ifadesiyle ‘adaletin
pençesi’ne teslim ettiği
subaylar arasında kimler yoktu ki?
1978 dönemi mezunlarından Jandarma Üsteğmen
Ahmet Şener, 1983 yılında Cizre’de hudut bölük komutanı iken, sınırda
çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olayla başlayan
gelişmeler, Irak sınırından 30 kilometre içerilere uzanan sınır ötesi
harekâtın düzenlenmesine vardı. Üsteğmen Şener, hastanede yattığı süre
içinde en yüksek komutanların ve makamların geçmiş olsun dileklerine
mazhar oldu. Hastaneden çıktıktan sonra “vatan haini”
olduğu fark edilip sorgulandı ve re’sen emekliye ayrıldı.
Piyade Üsteğmen
Hasan Gizer, 1980 1 Mayıs’ında sıkıyönetim görevlisi olarak devriye
hizmeti yaparken otomatik silahlarla tarandı. Hedefini bulan
kurşunlar, çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa,
Üsteğmen Gizer, belki de “vatan haini” olmaya fırsat
bulamayacaktı. İşkenceciler, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in göğsüne
isabet eden şarapnel misketinden saati sayesinde kurtulmasından
esinlenerek, kendisini “Atatürk” diye çağırıyorlardı.
Üsteğmen Gizer, Metris cezaevinde, kendisini tarama eyleminin
sanıklarıyla birlikte yattı.
Jandarma
Üsteğmen Rahmi Yıldırım, talihi yaver gidip, anayasal düzeni yıkmaya
teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve “vatan haini” ilan
edilmeye fırsat bulabilen şanslı bir subaydı. Urfa Suruç’ta hudut
bölük komutanıyken, sınırda çıkan bir çatışmada kurşunlar, sol
kulağında si bemol – do diez notalarını anımsatmakla
yetinmişlerdi.
Jandarma
Üsteğmen Fahrettin Çoban ise o kadar talihli değildi. Sorgulamalar
sırasında, okuldaki lakabı bir anda “örgüt içi kod
isme” dönüşen Üsteğmen Çoban hakkında ısrarla itiraflarda
bulunulması isteniyordu. Ama arkadaşları Fahrettin Çoban ile cezaevi
avlusunda birlikte volta atma mutluluğuna erişemediler. Üsteğmen
Çoban’ın hudut bölük komutanı iken, arazi etüdü sırasında serseri bir
mayına basıp öldüğü haber alındı. Üsteğmen Çoban, “vatan
haini” olmaya fırsat bulamadan “şehit”
olmuştu.
Abdülkadir
Kılavuz önce “vatan haini” oldu, sonra da
“şehit”. 1978 mezunu Abdülkadir Kılavuz, üsteğmenliği
sırasında, Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az
bulurum” diyerek, ‘adaletin
pençesi’ne teslim ettiği
subaylar arasındaydı. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra göreve iade
edildi. 12 Eylül döneminin “haini” Abdülkadir Kılavuz, Ağustos 1994’te
Cudi’deki operasyonda binbaşı rütbesiyle “şehit” oldu.
Kıyım
operasyonunun hedefindeki askerler, işkencecilerin pençesinden
‘adaletin pençesi’ne teslim edildiler, yine işkence
altında sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar. Resmi rakama göre
bin’den fazla asker kıyılmıştı. Ancak tespit edilebildiği kadarıyla
sadece 3 (üç) subay hakkında mahkûmiyet kararı
verildi.
İstanbul Sıkıyönetim
Komutanlığı 2 Nolu Askerî Mahkemesi’nde bakılan THKP-C Üçüncü Yol
davasının sanığı Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım,
savunmasında Evren’in “vatana ihanet” hezeyanına hak ettiği yanıtı
verirken kıyım operasyonunu da şöyle değerlendirdi: “Binlerce
genç ordu mensubunun zulme ve haksızlığa maruz bırakılması, toplum
çapında gençliği hedef alan düşmanca tavrın yansımasıydı. Çünkü,
bilinir ki, gençliğe sahip olan yarınlara da sahip olur. İçinde
bulundukları bunalım ağırlaştıkça, toplumun egemen sınıfları, kendi
esenlikleri için, kendilerinin olmayan gençliği hedef gösterip,
gençliğe karşı tenkil ve yok etme harekâtına girişirler; böylece,
bunalımın hafifletilmesinin gereği olan gizli-açık zorbalığa meşruluk
kazandırılmasına ve toplumun bu en duyarlı-devingen tabakası ile
ezilen sınıfların bağlarının koparılmasına çalışırlar.
Silahlı
kuvvetlerin tırpanlanan genç kuşağı, kimi 'ağabeyleri-büyükler' gibi
iş ortaklıkları kurarak gayri milli düzenin egemen sınıflarıyla
bütünleşmedi, ziyafet sofralarında sarmaş dolaş olmadı. Bu gençler,
'emeklilikleri'nden sonra, holding yönetim kurullarında asalak maaşa
talim etmediler.
Genç kuşak, 1960’ta can çekiştikten
sonra 1971’de son nefesini veren ilericilik geleneğinin ve silahlı
kuvvetlerin kaynağındaki ulusal kurtuluş ruhunun mirasçısı; ilericilik
geleneğini tarihi sürecin deneyimleri ışığında işçi sınıfına yönelen
bir anlayışla yeniden canlandırabilecek, yurtseverliklerinin ve
insanseverliklerinin doğal sonucu olarak dolaylı saldırı doktrinini
uygulama aracı olma işlevini elinin tersiyle itebilecek; adına
‘yardım’ denilen el davulunu sahibinin kafasına geçirerek, NATO’dan
değil yalnızca halkından ve ulusundan emir alma yolunu açabilecek
müstakbel tehlike olarak görüldüğü için tasfiye edildi. Tarih önünde,
bu tasfiyeyi haksız buluyorum ve haklı olarak tasfiye edilmediğim için
de sevinç duyuyorum.” * * * SIRADA “MÜRTECİLER”
VAR 1960’lı ve
1970’li yıllar, Türkiye’de sol ve sosyalist aydınlanmanın yıllarıydı.
Sol aydınlanma kışlayı da aydınlatmaya başladı. Aydınlanma süreci, 12
Eylül darbesiyle kesildi.
ABD
yönetiminin “our boys” diye sırtlarını sıvazladığı
12
Eylül cuntacıları, Türkiye’yi neo-liberal ekonomi politikalarının
deneme tahtası haline getirirken,
işbirlikçiliklerini gözlerden saklamak
için, “Atatürkçülük” adına işlemedik günah bırakmadılar.
İşledikleri günahlardan biri de sol
aydınlanmayı karartmak, Türkiye’yi “Türk-İslam
sentezi”
karanlığına sürüklemek oldu. Bu süreçte Türkiye, ırkçı, milliyetçi ve
dinci kararmaya teslim edildi. Tek dil dayatması Kürt halkının ana
dilini yasaklayacak derecede vahşileşirken, tek mezhep dayatması da
farklı inançları yok etme pratiğine dönüştü. Din dersleri
anayasal zorunluluk haline getirildi, yurtdışındaki
imamların maaşları
şeriatçı Suudi şirketi Rabıta’ya
verdirildi.
Kararma kışlaya da yansıdı. Resmi
inanç paradigmasının dışına çıktığı varsayılan askerler, haklarında
verilmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan, hukuk dışı yöntemlerle ordudan
atıldı. Tespit edilebildiği kadarıyla, 28 Şubat
süreci olarak bilinen 1997 ve 1998 yıllarında, Türk Silahlı
Kuvvetleri’nden çıkartılan personel sayısı toplam 569’dur.
Yine
tespit edilebildiği kadarıyla, 1990 - 2007 tarihleri arasında toplam
1626 askeri personel Yüksek Askeri Şura kararlarıyla Türk Silahlı
Kuvvetleri’nden çıkartıldı.
* * * KIYIMIN
HUKUKSUZLUĞU Haklarında
hiçbir mahkeme kararı olmadığı halde, darbe dönemlerinde üçlü
kararname, sivil dönemde Yüksek Askeri Şura kararıyla Türk Silahlı
Kuvvetleri’nden çıkartılan personel hakkında öncelikle, Subay Sicil
Yönetmeliği’nin “Disiplinsizlik Ve Ahlaki Durum Nedeniyle
Ayırma” başlıklı maddesinin (e) fıkrası uygulandı.
Şu an 91’inci
madde olarak yürürlükte olan yönetmelik hükmü aynen
şöyledir:
MADDE 91 -
Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlaki durumları
gereği Silahlı Kuvvetlerde kalmaları, son rütbelerine ait bir veya
birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında, hizmet
sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır:
a) Disiplin bozucu hareketlerde
bulunması, ikaz veya cezalara rağmen ıslah olmaması, b) Hizmetin gerektirdiği şekilde tavır
ve hareketlerini ikazlara rağmen düzenleyememesi, c) Aşırı derecede menfaatine, içkiye,
kumara, borçlanmaya düşkün olması, d) Silahlı Kuvvetlerin itibarını
sarsacak şekilde ahlak dışı hareketlerde bulunması, e) Tutum ve davranışları ile yasa dışı
siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri benimsediği, bu
gibi faaliyetlerde bulunduğu veya karıştığı anlaşılanlar. 92’nci maddede ise, ayırma işleminde
izlenecek süreç ayrıntılı şekilde düzenlenmektedir. Buna göre,
ayırma sicil belgesi, her zaman düzenlenebilir. Sicil üstleri, gerekli
belgeleri ekleyerek, yönetmeliğin 91 inci maddesindeki durumlardan
hangisine göre kanaate vardıklarını belirtirler. Ayırma sicilleri,
kuvvet komutanlıklarının personel başkanlıklarına gönderilir ve
komutanın onayına sunulur. Onaylanan dosyalar Yüksek Askeri Şura
toplantısında nihai karara bağlanır.
Hizmete
ilişkin hiçbir kusuru bulunamayan personel hakkında öncelikle sicil
yönetmeliğinin bu hükümleri uygulandı. Yönetmeliğin bu
maddeleri 12 Eylül döneminde 99 ve 100’üncü maddeler olarak
yürürlükteydi. Bu maddelere göre, Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım’a
tebliğ edilen ilişik kesme telsiz emri aynen
şöyleydi: GİZLİ
T E
L S İ Z KİMDEN: 22. SYY. J.
TUG. K. LIĞINDAN/MARDİN KİME
: 123. SYY. J. A. K. LIĞINA/URFA
3/123. SYY. J. TB. K. LIĞINA/SURUÇ İLGİ
: J. GN. K. LIĞININ 11 KASIM 1982 GÜN VE
PER: 4181-27-82/KD. SİC. ŞB.
K.
(24072) SAYILI EMRİ 1.
3/123 NCÜ SEYYAR JANDARMA HUDUT TABUR KOMUTANLIĞI (SURUÇ)
EMRİNDE GÖREVLİ J.ÜTĞM. RAHMİ YILDIRIM (1978-15) IN 926 SAYILI TÜRK
SİLAHLI KUVVETLERİ PERSONEL KANUNUNUN 1424 SAYILI KANUNLA DEĞİŞİK 50/C
MADDESİ İLE BU KANUNA İLİŞKİN SUBAY SİCİL YÖNETMELİĞİNİN 99 NCU MADDE
€ BENDİ VE 100 NCÜ MADDESİ GEREĞİNCE HAKKINDA DÜZENLENEN SİLAHLI
KUVVETLERDE KALMASI UYGUN DEĞİLDİR. HÜKÜMLÜ SİCİLİ
OLUMSUZ OLARAK KESİNLEŞECEĞİNDEN 5434 SAYILI 39/E MADDESİNE GÖRE
RESSEN EMEKLİYE SEVKEDİLMESİ 08 KASIM 1982 GÜN VE 28229 SAYILI
KARARNAME İLE YÜKSEK ONAYDAN ÇIKMIŞTIR. 2.
KENDİSİNE TEBLİĞ EDİLEREK İLİŞİĞİNİN KESİLMESİNİ VE (ÜÇ) NÜSHA
TEBELLÜĞ BELGESİNİN İVEDİ GÖNDERİLMESİNİ (MÜSBET) 3.
17 KASIM 1982 GÜN VE PER: 7020-338-82/PER.ŞB.(1501)
SAYILIDIR. GİZLİ Bu, gerek
darbe döneminde üçlü kararname, gerekse sivil dönemde Yüksek
Askeri Şura kararıyla ayırma işlemi yapılırken uygulanan
standart bir re’sen emeklilik emriydi. Ardından
926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Yasası’nın subaylar
için 50/c maddesi ve astsubaylar için 94’üncü maddesi ile 5434 sayılı
Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Yasası’nın 39/e maddesi uygulandı.
Yani, hizmet süresine bakılmaksızın re’sen emeklilik işlemi yapıldı.
İlişiği kesilen personelin Emekli Sandığı ile ilişkisine de son
verildi.
Re’sen emeklilik işlemi aleyhine
yargıya başvurma olanağı da tanınmadı. Yapılan başvurular, 12 Eylül
dönemi uygulamalarına yargı bağışıklığı getiren Anayasa’nın geçici
15’inci maddesine ya da Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolunu
kapatan 125’inci maddesine takıldı. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi,
bütün başvuruları, “İNCELEME OLANAĞI BULUNMAYAN DAVANIN
REDDİNE” diye geri çevirdi.
Anayasa’nın
geçici 15’inci maddesi 2001 yılında kısmen yürürlükten kaldırılınca
yeniden yapılan başvurular ise bu kez “DAVANIN SÜRE AŞIMI
NEDENİYLE REDDİNE” kararıyla karşılaştı. Yani, re’sen
emeklilik işleminin tebliğinden itibaren 60 günlük süre içinde dava
açılmadığı gerekçesiyle red kararı verildi.
Söylemek
uygunsa, ilk başvurular, “Dava açma hakkınız yok” diye reddedilmişti;
dava açma hakkı doğduktan sonra ise “Kusura bakmayın, dava açma
süresini geçirmişsiniz” deniliyordu.
* * * DARBE MAĞDURLARI ARASINDA
AYRIMCILIK 1960
ihtilalinden sonra üniversitelerde 147 öğretim üyesinin kürsüleri
ellerinden alınırken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de 235 general ve 4
bin 171 subay ordudan uzaklaştırıldı.
1963
yılında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın liderlik
ettikleri ihtilal girişimi sonrasında Aydemir ve Gürcan idam
edilirken, 200 dolayında subay ve 1459 Harbiye öğrencisi ordudan
çıkartıldı. Davaya bakan sıkıyönetim mahkemesinin beraat ettirdiği
1293 Harbiye öğrencisinin okula dönmelerine izin
verilmedi.
12
Mart 1971 darbesinden sonra 600 dolayında subay re’sen emeklilik
işlemi yapılarak ordudan çıkartıldı.
12
Eylül 1980 darbesinden sonra, resmi rakama göre, haklarında
hiçbir mahkûmiyet kararı olmayan 153 teğmen, 216 üsteğmen, 26 yüzbaşı
ve 2 yarbay, toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askerî
öğrenci ordudan çıkartıldı.
12
Eylül darbesinden sonra 1402’lik olarak adlandırılan yüzlerce öğretim
üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı. On binlerce sivil kamu görevlisi
de işten çıkarma, sürgün, güvenlik soruşturması vs. yollarla mağdur
edildi.
28
Şubat süreci olarak bilinen 1997 ve 1998 yıllarında, 569 askeri kamu
görevlisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartılırken, 639 sivil kamu
görevlisinin de işine son verildi.
Darbelerin
mağdur ettiği sivil kamu görevlileri, darbeleri izleyen sivil
hükümetler döneminde mahkeme kararlarıyla ya da çıkarılan yasalarla
haklarına kavuştular.
12 Eylül
1980 darbesi döneminde memuriyetten çıkarılan ya da disiplin
cezalarına çarptırılan, 1402’likler olarak da bilinen sivil kamu
görevlilerinin mağduriyeti, sivil dönemde Danıştay ve idare mahkemesi
kararlarıyla büyük ölçüde çözüme kavuşturuldu. Mahkeme kararlarının
çözüm getiremediği sorunlar da 3 Kasım 1994 tarih ve 4045 sayılı
yasa ile çözüldü. Sivil kamu görevlilerinin mağduriyetinin tamamen
ortadan kaldırılması için yasada 40 bin kadro oluşturulması öngörüldü.
Ancak, bu yasanın geçici 5’inci maddesi ile “Bu Kanun
hükümleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli asker ve sivil personel
hakkında uygulanmaz” hükmü
getirildi.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Yasa Tasarısı 2008 yılı Nisan ayında TBMM’de
yasalaşırken, 28 Şubat 1997 sürecinde disiplin cezalarına çarptırılan,
639’u meslekten çıkartılan toplam 20 bin 543 sivil kamu görevlisinin
mağduriyetinin giderilmesine yönelik bir değişiklik önergesi tasarıya
eklendi. Darbelerin kıydığı askeri personelin mağduriyetinin
kısmen giderilmesine yönelik önerge ise Genelkurmay Başkanlığı’nın
karşı çıkması nedeniyle reddedildi. Sivil kamu görevlilerinin
mağduriyeti giderilirken, ayrımcılık yapılarak, askerî personel
mağduriyetleriyle baş başa bırakıldı.
* * * KATMERLİ
AYRIMCILIK Asıl
ayrımcılık darbe mağduru askeri kamu görevlileri arasında yapıldı.
1960 darbesinin mağdurları için çeşitli tarihlerde dört yasa
çıkarılırken, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997
süreçlerinde, hiçbir mahkeme kararı olmadan meslekten çıkartılan
askerî personel için bugüne değin hiçbir düzenleme yapılmadı.
Ana
Britannica’da, 27 Mayıs 1960 darbesinin mağdur ettiği, EMİNSU olarak
bilinen askerler için şunları yazılıdır.
“27 Mayıs
1960 hareketi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çok sayıda
subayın emekli edilmesi olayı. Emekliye ayrılanlar daha sonra Emekli
İnkılap Subayları Derneği’ni (EMİNSU) kurdukları için olay bu adla
anıla gelmiştir.
27 Mayıs
hareketini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) Temmuz 1960
sonlarında orduda, özellikle yüksek rütbeli subaylar arasında geniş
çaplı tasfiyeye gidilmesini kararlaştırdı. Kitlesel biçimde emekliye
ayrılacak subayların mağdur olmasını önlemek amacıyla da Emekli
Sandığı Kanunu’nda değişiklik yapılması öngörüldü. Buna göre emekliye
ayrılacak subaylara muvazzaf aylıklarının yüzde ellisi değil, yüzde
yetmişi oranında emekli aylığı bağlanacaktı. Yeni uygulamanın
doğuracağı mali yükü karşılamak için de bazı önlemler alındı. 25
Temmuz’da ivedilikle Ankara’ya davet edilen NATO Başkomutanı General
Norstad, ABD’nin bu konuda 12 milyon dolarlık yardım yapacağına
ilişkin güvence verdi. 27 Temmuz’da
kurulan bir komisyon kadrolardaki daraltma oranını ve emekliye
ayrılacak generallerin adlarını belirledikten sonra konu MBK’de ele
alınarak karara bağlandı. MBK hükümetine, 25 fiili hizmet yılını
dolduran subayları re’sen emekliye ayırma yetkisi veren 42 sayılı yasa
3 Ağustos 1960 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Emekliye ayrılan 235 general ve amiralin adlarıyla Emekli Sandığı
Kanunu’nda değişiklik yapan ve subay emekli aylıklarını artıran yasa
da aynı günkü Resmi Gazete’de yer aldı. İkinci aşamada, binbaşı
rütbesinin üstünde olup da emekliye ayrılacak subayların adları
belirlendi. 25 Ağustos’ta 4 bin 171 subayın emekli işlemleri hızla
tamamlanarak ikramiyeleri ödendi, Ayrılanların yerlerine atananlar,
önceden aldıkları emir uyarınca ayrı gün görevlerini
devraldılar. Türk Silahlı
Kuvvetleri’ndeki bu geniş çaplı subay tasfiyesinin birkaç nedeni
vardı. İlk neden binbaşı ve daha yukarı rütbelerde kadro fazlalığı
bulunmasıydı. Tasfiyenin birinci amacı hiyerarşik piramidi yeniden
düzene koyarak ordunun gençleştirilmesini sağlamak, genç ve yetenekli
subaylara daha hızlı yükselme olanağı tanımaktı. İkinci neden, 27
Mayıs’ı gerçekleştiren subayların genellikle küçük rütbeli
olmalarıydı. Bu durum, yönetimi elinde tutan genç subaylarla, üst
düzeydeki komutanlıklarda bulunup da hareke katılmamış yüksek rütbeli
subaylar arasında ordu hiyerarşisi ve disiplini açısından önemli
sorunlar yaratıyordu. Yüksek rütbeli subayların tasfiyeyle ordudan
ayrılması sonucunda, bu tür anlaşmazlıkların ve çatışmaların da
ortadan kalkacağı hesaplanmıştı. Üçüncü neden, Türk Silahlı Kuvvetleri
içinde 27 Mayıs hareketini destekleyen genç subayların üst düzeyde
yönetim görevlerine gelmelerini sağlamaktı. Kadro daraltma
işleminin büyük bir hızla gerçekleştirilmesine ve MBK’nin o dönemdeki
tartışılmaz gücüne karşın, ordudaki tasfiye hareketi (başta tasfiyeye
uğrayanlar olmak üzere) bazı çevrelerde tepkiye yol açtı. Emekliye
ayrılanlar Emekli İnkılap Subayları Derneği adı altında örgütlenerek,
“uğranılan haksızlığın giderilmesi ve emeklilik işlemleri sırasındaki
eşitsiz uygulamaların düzeltilmesi” için yargı yoluna başvurdular.
EMİNSU uzun yıllar bir baskı grubu olarak varlığını korudu. Daha sonra
çıkarılan yasalarla emekli inkılap subaylarının emsalleri muvazzaf
subayların rütbelerine intibakları yapıldı ve özlük haklarından doğan
alacakları kendilerine ödendi. (AnaBritannica, Cilt: 8, s: 161,
Ana Yayıncılık, 1987)
27 Mayıs
1960 ihtilalinden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden
çıkartılan askerî personelin mağduriyeti, tam dört ayrı yasa ile
telafi edildi. Emekli İnkılap
Subayları (kısaltılmış adıyla
EMİNSU), 5 Ağustos 1960 tarih ve 42 sayılı yasa ile,
avantajlı koşullarda emekliye sevk edildiler; emeklilik için hizmet
süresi yeterli olmayanlar süre koşulu aranmadan, 25 yıl çalışmış
sayılarak emekli aylığına bağlandı.
Ancak, avantajlı koşullarda emekli olsalar
bile, EMİNSU’ların mağdur olduğunu düşünen TBMM, aradan 13 yıl
geçtikten sonra, 11 Temmuz 1973 tarih ve 1782 sayılı bir yasayı kabul
ederek, EMİNSU’ların 30 yıl çalışmış gibi emekli aylığına
bağlanmalarını kararlaştırdı. Ayrıca, en yüksek derece ve kademeden,
yani 1’inci derecenin 4’üncü kademesinden aylık bağlandı.
EMİNSU’lar için 1981 yılında, yani aradan
21 yıl geçtikten sonra üçüncü bir yasa çıkarıldı. 10 Kasım 1981 tarih
ve 2551 sayılı yasa ile EMİNSU’lara 40 yıl çalışmış gibi emekli aylığı
bağlandı; emekli aylıkları, göreve devam eden emsalleri ile aynı
düzeye getirildi.
1960
ihtilalinde zorla emekliye sevk edilen askeri personel için aradan 32
yıl geçtikten sonra dördüncü bir yasa daha çıkarıldı. TBMM, 12 Aralık
1992 tarih ve 3854 sayılı yasayı kabul ederek, EMİNSU’ların
“göreve devam etmiş olsalardı elde edecekleri mali
hakları” tanıdı; emekli aylıkları, kıdemli albaylara
uygulanan ek gösterge üzerinden yeniden arttırıldı.
1960
ihtilali mağduru askerî personelin zorla emekli edilmeleriyle
uğradıkları mağduriyetin giderilmesi için böylesine titiz davranan
T.C. hükümetleri, parlamento ve yargı organları, 12 Mart 1971, 12
Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 süreçlerinin mağduru askerî personelin
mağduriyetini giderecek hiçbir düzenleme yapmadılar. Hak ve adalet
duygusuyla, uyrukları arasında ayrım yapmayan “demokratik ve sosyal
hukuk devleti” kavramıyla bağdaştıran
bağdaştırır…
Bilinmelidir ki, mağdur askerî personel
çocuk yaştayken askerlik mesleğine alındı ve “adam öldürme
sanatı” olarak da adlandırılan mesleği ifa etmek üzere
eğitildiler. Mahkeme kararı olmadan genç yaşta re’sen emekliye sevk
edildiler. Sivil hayata uyum sağlamalarını kolaylaştıracak donanıma
sahip olmadıklarından gerçekten ağır mağduriyete uğradılar.
Köftecilik, çaycılık, bulaşıkçılık, onların nazarında statü kaybı
olmasa da, ülkede askerlik aynı zamanda “statü”
mesleğiydi. Türkiye, Harp Okulu mezunu seyyar köftecilerle,
çaycılarla, bulaşıkçılarla tanıştı. Çocuk yaşta katıldıkları mesleğin
olanaklarından yoksun bırakılmakla kalmayıp, başka bir kamu görevine
kabul edilmeleri önlendi. Mahkeme kararı olmadan mesleğinden
uzaklaştırılan personel, haksız idarî işlem aleyhine yargı yoluna
gitme hakkından bile yoksun bırakıldı.
* * * ÖZÜR DİLEMEK ÇOK MU
ZOR? İnsan hakları bildirgeleri ve anayasalar,
kamu otoritesinin insanlar ve vatandaşlar arasında ayrımcılık
yapamayacağı, eşitlik ilkesini gözeteceği, haksız idari işlemler
aleyhine yargıya başvurma hakkını tanıyacağı yönünde hükümlerle
yüklüdür.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bile,
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım
gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (...) Hiçbir kişiye, aileye,
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar.” hükmünü amirdir. (Madde
10)
Keza
“demokrasinin vazgeçilmez unsuru” siyasi partilerin programlarında da,
insanlar ve vatandaşlar arasında ayrımcılığın önleneceği, eşitlik
ilkesinin gözetileceği yönünde vaatler
vardır.
Örneğin, hâlen iktidarda olan AKP’nin
programında,
“Partimiz, bu vasfıyla, tüm
vatandaşlarımızı, cinsiyetleri, etnik kökenleri, inançları, ve dünya
görüşleri ne olursa olsun ayrım yapmaksızın kucaklamaktadır. Bu
çoğulcu anlayış temelinde, yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi ve
üzerinde yaşamakta olduğumuz vatana mensup ve sahip olmanın gururunun
bütün yurttaşlarımızla paylaşılması Partimizin temel
hedeflerindendir.”
denilmektedir.
Parlamenter rejime askerî müdahaleler, hiç
kuşkusuz sivil demokratik rejimin kökleşememesi nedeniyle yapılabildi.
Her şeye karşın, sivil demokratik rejimin kökleşmesi yolunda çok
önemli mesafe kat edildi. Buna karşın, darbelerin yol açtığı
mağduriyetin sürmesi, sivil kamu görevlilerinin mağduriyeti
giderilirken askerî personelin mağduriyetleriyle baş başa
bırakılmaları, mağdur askerî personel arasında ayrımcılık yapılması,
eşitlik ilkesini ve ayrımcılık yasağını olduğu kadar, hak ve adalet
duygusunu herhalde zedeleyicidir.
Bir
daha bu tür haksızlıklara ve mağduriyetlere yol açılmasını önleyecek
yasal düzenlemeler yapılması, geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir
çalışmayı gerektirir.
Bu
aşamada elbette, geçmişte açılan, kapanmamış yaraların sarılması talep
edilmelidir. Ve elbette bu talep, mağduriyet bencilliğine, merhamet
dilenciliğine düşmeden ifade edilmelidir.
Ve
elbette, 1960 darbesinin mağdurlarını şefkatle kucaklayan devletin,
sonraki süreçlerde mahkeme kararı olmadan mesleklerinden çıkartılan
askerî personeli aynı şefkatle kucaklayacağını bekleyen, daha çok
bekler.
Ve
elbette 28 Şubat’ın yıldönümünde mutlak çoğunluktaki müstebite toz
kondurmayan mağdurlar, kondurmadıkları tozla kirlenecekleri gibi,
mağdur kimliğini de yitirirler…
Her
şey bir yana, darbelerin mağduriyeti divana kalacak olsa bile,
Özür
dileme erdemi de mi
yitirilmiştir?
|