|
(Açık İstihbarat :
29 Kasım 2004 tarihinde yayınladığımız analizi; 28 Şubat
operasyonun anısına, 28 Şubat'ta mazlum ve zalim rolü oynayıp, sonra
arka lobilerde kolkola giren kuklalar ve kuklacılarına ithaf ediyoruz.
)
------------------------------------------------------------------------------------------------
Daha önceki yazılarda; Türkiye'de lider yaratanların,
bu liderleri çeşitli safhalardan geçirdikten sonra iktidar koltuğuna
oturttuklarını ve her lider adayının bu aşamalardan başarı ile
geçemeyeceğini ortaya koymuştuk.
"Kahramanı" yaratmak için her
zaman bir "anti-kahramana" ihtiyaç duyulacağını belirten önceki yazılar;
Tayyip Erdoğan'ı yaratırken TSK'nın; Kemal Derviş'i yaratırken ekonomik
kriz'in; Sarıgül'ü yaratırken de Baykal'dan "anti-kahraman" olarak
yararlanıldığını ortaya koymuştu.
Ve bu yolda Cem Boyner ve
İsmail Cem gibilerinin neden başarısız olduğunu; lider yaratma sürecinde
sahiplerini hangi safhalarda yanılttıklarını...
Gelelim Tayyip
Erdoğan ve Sarıgül örneklerine
Tayyip Erdoğan'ın yükselme süreci istihbarat örgütlerinin
ders kitaplarında öğretilecek kadar klasik bir vakadır. Bu vakayı bütün
ayrıntıları ile incelemek; Türkiye'nin siyasi sahnesinde, yerel
dinamiklerle yerelmiş gibi yapan dinamikler arasındaki ayrımı
yapabilmemiz açısından önemli.
Gelin "Hac
Yolunda Değil Haç Yolunda" Başlıklı bir analimizin başlangıcındaki
cümleye odaklanalım :
|
Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını, "lider" olarak
Türk kamuoyuna sunanların, lider tespit etme, pişirme ve servis etme
yöntemlerini bilenler açısından, AKP olgusu gelişi çok önceden
bilinen bir dalganın somut tezahüründen başka bir şey değildi.
Bu süreçte; Tayyip Erdoğan'ın bir lider olarak
yaratılmasına, refleksleri en ince ayrıntısına kadar deşifre edilmiş
ve milli strateji üretme konusunda ciddi yetersizlikler yaşayan TSK
da dahil olmak üzere bir çok kurum ve kişi gönüllü ve gönülsüz
olarak destek verdi. |
Erdoğan'ı dünyadaki her türlü siyaset sahnesinin
yapısında olduğu gibi; marjinallere ayrılan bodrum katlarından,
baronlara tahsis edilen dubleks çatı katlarına taşıyan dinamik; her
siyaset hidroforu gibi hem negatif, hem pozitif basınç ilkesinine göre
işledi.
Negatif basınç; yukarı katlarda yaratılan
boşluktu :
Ecevit gibi bırakın ülkeyi yönetmek; merdiven
çıkmakta bile zorlanan ve "negatif imaj" yaratmak konusunda çok kolay
hedef olan bir isimden sonra; Başbakanlık merdivenlerini daha hızlı
çıkan, uluslararası toplantılarda dik durmayı becerebilen bir lider bile
toplum nezdinde otomatikman artı puan kazanacak şekilde programlanmıştı.
Pozitif basınç ise; Tayyip Erdoğan'ın
mazlumlaştırılması ve kitleselleştirilmesi yolunda tabandan uygulanan
kuvvetti. Keza kendisinin; "Anadolu" duruşu hakkında ek bir çalışmaya
ihtiyacı yoktu.
"Kasımpaşalılık" terimi ile özetlenen bu
duruşa; Erdoğan yükseldikçe "siyah gözlüklerle" burjuva bir rötuş
yapıldı ve Tayyip Erdoğan oruç yediği Berlusconi'nin masasına bu
gözlüklerle oturdu.
Bu noktada; Erdoğan'ın, yatıp kalkıp,
kendisine en vurmamaları gereken yerden vurarak büyük yardımı dokunan
kurumlara ve bu kurumlar bünyesinde 28 Şubat sürecinin mimarlarına dua
etmesi lazım.
Bakın rapordaki diğer tespit ne diyor :
Toplumun bütün hücreleri ile atomize olduğu ve bu
dejenerasyon sürecine karşı kitlelerin "iman"a daha duyarlı hale
geldiği bir ortamda; bir toplumsal tabanın bir parti tabanına
dönüştürülmesi için "İslam" biçilmiş kaftandır.
Bu noktada
tek bir sorun vardır : Erbakan'la birlikte sürekli radikal çizgide
tutulan ve dolayısı ile toplumsal bir dinamik yaratmak için gerekli
estetik ve esneklikten uzak bu kavramın yeniden yoğrulabilir hale
gelmesi için bir kırılma noktasına ihtiyaç vardır.
İşte bu
nokta 28 Şubat olacaktır.
28 Şubat; Türkiye'de İslam'ı bir
radikalizm aracı olmaktan çıkarıp, bir siyaset aracına dönüştüren
çok başarılı bir dış operasyondur.
Bu sürecin en büyük iki
oyuncusunun Çevik Bir ve Tayyip Erdoğan olması sizi yanıltmasın.
Neticede, birbirinin anti-tezi gibi görülen bu iki şahsiyet
aslında aynı güç odağı tarafından birbirlerine karşı sahneye
sürülmüşlerdir. |
Bir yanda; jön görüntüsü ile bir "asker", diğer
tarafta "Anadolu" duruşu ile bir "İslamcı"; aylar boyunca Türk
milletinin önünde bir tiyatro sergilemişlerdir ve bu tiyatronun
sonucunda Türkiye'de hem siyaset, hem ordu, hem de İslam ayrışma
sürecine sokulmuştur.
Bu ülkenin saf insanları; ister
"laik", ister "İslamcı" kanatta olsun; inandıkları kurum ve kişilerin
ülkeyi kurtardıklarını zannederken, aslında bu kişilerin kurtardıkları
tek bir şey vardır : kendileri.
Bu yüzdendir ki;
Tayyip Erdoğan'da Çevik Bir'de;
aynı Musevi lobilerinden aynı ödülleri almışlardır...
Ve bu
nedenledir ki; bugün Monaco ile Türkiye arasında para transferi nasıl
yapılır gibi konuları araştırma gereği duyan emekli paşamız; Maliye
Bakanı Unakıtan ve Recep Tayyip Erdoğan ile çok yakın ilişkilere
sahiptir.
Seçimler öncesinde; "Tayyip Erdoğan'ın 1 milyar
doları varmış" şeklinde demeçler vererek; arka planını çok iyi bildiği
Üzeyir Garih-Tayyip Erdoğan ilişkilerine gönderme yapan ve daha
sonra Tayyip Erdoğan ile yakınlaşan Koç'u da bu tabloda yerli yerine
oturtmak gerekir.
Ne zaman ki Tayyip Erdoğan'ın
yeteri kadar "İslamcı" olmadığı taban nezdinde sorun yaratsa
Ne
zaman tavan Erdoğan'ın takiyye yaptığından kuşkulansa
Sonuçta Tayyip Erdoğan; onu sahneye koyanlar açısından
karizmasını kiralayan bir liderdir.
AKP ve Tayyip Erdoğan;
"muhafazakar demokrasi" sıfatı ile aslında kendilerine yük olan "İslam"
safrasını atmaya ve kendilerine yeni bir kimlik tanımlamaya bu kadar
muhtaçtırlar.
Aslına bakarsanız fazla da araştırılacak bir şey
kalmamıştır. Anlayan için tablo ortadadır. Tayyip Erdoğan işte
böyle bir tablo içerisinde; tabanı nezdinde güçlendirilmiştir.
Daha bir kaç yıl öncesine kadar "şeriatçı" imgesi ile özdeşleşen
bir ismin; çok kısa bir sürede; İstanbul'un varoşlarından, Davos'un
zirvelerine taşınarak; "Türkiye'yi AB'ye taşıyan lider" haline gelmesi;
aslında takdir edilmesi gereken bir operasyondur. Ve o kadar
ustaca kurgulanmıştır ki; ; ister
Atatürk'ün Meclis'teki bir resmi, ister YÖK merkezli hemen bir "laiklik
krizi" kurgulanmakta veya "İsrail kınanmakta" ve bu şekilde tabana,
"merak etme sizin çocuk sizi satmadı" mesajı iletilmekte...; hemen bir
"medeniyet" operasyonu ile ya Tayyip yurtdışında Papa önünde AB
anayasaları imzalamakta ya da karısı ayakkabısından başörtüsüne Ayşe
Arman filtresinden geçirilerek; "burjuvalaştırılmaktadır".
İktidara yerleşene
kadar; söyleminden, duruşuna kadar İslamcı tabanın sırtına basmış;
sırtına bastığı bu taban üzerinde yükseldikten sonra; yabancı odaklar ve
yerli işbirlikçi komprador burjuvazi tarafından yukarı
çekilmiştir.Bu nedenledir ki; Bu yazının eksenine oturttuğumuz rapordan
alıntılarsak :
|
İslam'ı ve Ordu'yu sıçrama tahtası olarak kullanan
mimarların artık ikisine de ihtiyaç yoktur. Bina inşa edilene kadar
gerekli olan iskelenin artık demonte edilip bir kenara koyulması
zamanı gelmiştir. |
Bugün karşınızda gördüğünüz portre işte bu portredir.
Sol gösterip sağ vurma; "İslamcı" gösterip Hristiyanlığa
hizmet ettirme; kısacası Hac yoluna gönderirken Haç yoluna sokma bu
portre mimarlarının en büyük becerisidir.
Sarıgül'ü izlerken; yeni bir karizmasını kiralayan lider portresi
görüyorum...
ve "Kahraman"'ın kuklalaştırılmasına değil
de...
Kahraman'ı yaratmak için yıpratılan anti-kahramanın
salaklığına yanıyorum.
Ama hiç bir şey
değişmiyor..
Bu ülkede Demireller, Erdoğan'lar, Dervişler,
Sarıgüller yükseldikçe; bazıları sürekli alçalıyor.
|