|
Doğan Avcıoğlu’na sormuş İsmet
Paşa: “Yatırım nedir?” Doğan, “Mesela” demiş, “dışarıdan alınmış
arpayı hayvanlara yedirip onların gücüyle bir şeyler üretirseniz bunun
adı yatırım olur; aldığınız arpayı buğdayla karıştırıp ekmek yapıp
yerseniz bu tüketim olur demiş."
Mümtaz Soysal
1 Yatırımın
Yerlisi-Yabancısı Aslına
bakarsanız sorunun tam cevabını vermemiş Doğan Avcıoğlu. Ama yatırımın
özünü anlatmış İsmet Paşa’ya. Yerlisi yabancısı olmaz bu işin diyorlar
ya…
Bu söz, tartışmanın özünü ortaya koyuyor aslında.
Nedir yabancıyla yerli yatırımcı arasındaki fark?
Yerli yatırımcı, bu ülkenin toprağına, bu ülkenin
insanına yatırım yapıyor, üretiyor, ülke ekonomisine bir katma değer
sağlıyor.
Yabancı yatırımcı ne yapıyor?
Parayı basıp
bir ofis satın alıyor.
Biraz kendi ülkesinden biraz da buradan
adam tutup, dışarıda ürettiği malı ülkeye sokup satıyor.
Burada asıl can alıcı nokta, üretimini de bu ülke
sınırları içerisinde yapan yabancıların durumu? İşte tam bu
noktada yerlileşiyor onlar da. Ancak bir noktada ayrılıyorlar Türk
şirketlerden. Yerlileşen yabancılar, üretimlerini burada yapsalar
bile, kârlarını ana merkezlerinin bulunduğu ülkeye transfer ediyorlar.
Bu durumda ülke ekonomisi ağır darbe yiyor.
Neden? Devlet,
memuruna maaşını veriyor. Memuru gidiyor İsviçre marka çikolatayı
alıyor. Evet, belki çikolata burada üretiliyor ve o üretimi Türk
işçileri yapıyor ama firma yıl sonu kârını İsveç’e götürdüğünde işler
değişiyor. Devlet ödemeyi İsveç firmasına yapmış oluyor ve para yurt
dışına çıkıp kayboluyor.
Dolayısıyla yerli ve yabancı
yatırımcı arasında dağlar kadar fark vardır. Yenilikçi liberallerimize
duyurulur. Bir
‘Ekomomi’ Dergisi Kendi alanım
da olsa pek ilgilenmem piyasadaki ekonomi dergileriyle.
Bana
çok itici, çok resmi ve biraz da sanal gelirler. Kitapçıları
dolaşırken bir tanesi gözüme çarptı, alıp incelemek istedim. Aslında
alış sebebim, Atatürk döneminin ekonomi politikasını inceleyen bir
kitabı yanında ücretsiz vermesiydi.
Nereden başlayayım
bilmiyorum. Dergiyi biraz kurcaladım ve dehşete düştüm. Türkiye’nin
sayılı ekonomi dergilerinden birinin içerik olarak bu kadar boş ve bu
kadar çılgınca tüketime yönelik yayın yapması beni hayrete düşürdü.
Sonra yatıştığımda kabul ettim. Ülkemin bugünkü ekonomik durumu buydu…
Bu dergi bir anlamda ülke ekonomisinin resmini yansıtıyordu…
Bu yazımda biraz bu konuyu incelemek istedim. Dergi uyarıcı
rol oynadığı için, haberleriyle paralel
gideceğim. Başlıklar
dikkatimi çekiyor önce, derginin yarısından fazlasını kaplayan reklam
ve resimler hariç, her sayfada övünülecek bir şey bulmuşlar. “Vay”
diyesi geliyor insanın, “memlekette ne kadar çok övünülecek şey
oluyor!”
Konuya derinlemesine girince işin hiç de o kadar iç
açıcı olmadığını görüyorsunuz. Haber konusu olan, o kadar
övünç kaynağının arasında sadece bir tane ‘üretim’ haberi
var. (O da plastik,demir çelik ve ambalaj sanayinde ama
dergideki haber sırasına göre gideceğim, biliyorum, üretim haberleri
için sabırsızlanıyorsunuz. Ama ne yazık ki sonlara
doğru.) Bu tür
dergilerin çalışma prensipleri nedir ve haber sıraları neye göre(!)($)
düzenleniyor bilemiyorum ama ilk etkileyici haber ünlü bir Alman giyim
markasının İstanbul’umuzun yeni -tüketim gözdesi- ‘İstinye Park’ta
açtığı çok çok katlı mağaza…
İlginç olan haberin sunuluş
biçimi… Yani yıllardır kapısında bekliyoruz bu markanın, bir
tane mağaza açsın diye yalvarıyoruz. Sonunda lütfettiler açtılar,
Allah razı olsun gibi bir üslup
kullanılmış… Sıra sıra
aşıyorum sayfaları çünkü okunacak bir şey yok, sadece saat ve takım
elbise reklamları…
Ve işte bir haber daha!
“Çok
değil, 10- 15 yıl öncesine kadar İstanbul’da göç ve yoksullukla anılan
pek çok bölge, bugün büyük sitelerin ve ‘alışveriş’ merkezlerinin
kurulduğu zengin mahalleler haline geldi.”
Vay vay
vay… Mahallenin
varoş olarak kalması mı iyi, yoksa yerine dev alışveriş merkezlerin
kurulması mı iyi?
Bu sorunun cevabı duruma göre hem
evet, hem de hayır. Eğer mahalle sakinlerinin yerleşim yerleri
patronlar tarafından işgal edilip, yoksullar şehrin daha dışında bir
yere yollanıp boşaltılan yerlere ‘tüketim merkezleri’ kuruluyorsa, bu
yapılan kötü bir şeydir!
Ha eğer, oradaki yoksul insanlar
birden sihirli bir şekilde zenginleşip ülke üretimine katılıp,
ürettiklerini piyasaya sürmek için bu merkezlerde yer bulabiliyorsa ve
gecekonduların yerine kurulan yeni sitelerde oturabiliyorlarsa, bu çok
güzel bir şeydir. Ama bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
Bu ülkede varoşları ucuz ev vaatleriyle şehrin
kilometrelerce dışına taşıyıp, boşalttıkları yerlere ‘tüketim
merkezleri ve lüks siteler’ kuruluyor!
Ve, bu
mekanlara kurulan yabancı şirketler mazlum halkın sırtından ettikleri
kârları ülkelerine kaçırmaktan başka bu ülke ekonomisine hiçbir etki
yapmıyor. Bir şirket Türkiye üzerine araştırma yapıp piyasaya girme
girişimde
bulunduğunda bayram havası estiriliyor! A
ma yalan… Türkiye’ye
gelen Alman tekstil firması buraya fabrika kurmuyor, yeni iş sahası
açmıyor. Övündüğümüz gökdelenlerimizde, ülkesinde ürettiği malı burada
satmak için, ithalât ofisleri kuruyor. Yani birileri bizi çok fena
kandırıyor. Haberin
devamında belediye başkanı kastedilerek ‘Ümraniye’yi uçuran
başkan’ başlığıyla verilen bölümde 40 yılda gelmeyen yatırımın 4
yılda geldiği vurgulanıyor.
Atatürk resminin önünde poz verip
büyük bir iştahla, sorumlu olduğu bölgede açılan yeni alışveriş
merkezlerini anlatıyor, başkan. Son 4 yılın kerameti nedir bilemem
ama, bahsedilen ‘yatırımın’ Doğan Avcıoğlu’nun tanımındaki yerini çok
iyi biliyorum. Bu yatırım değil, bu
tüketim! Güneşimiz
yeter! Sayfaları
hızlı hızlı geçiyorum, sağ-sol boylu boyunca reklam. Ve işte bir haber
daha… Bilmem kimin uluslararası CEO’sunun ağzından başlık atılmış;
“10 ay içerisinde Türkiye’ye yatırım
yapacağız.” ABD’li
elektronik devi bilmem kim Türkiye’ye geliyormuş. Buyursun gelsin…
Ama ne için?
Üretim mi tüketim mi?
Haberin
devamında şirketin uluslar arası yöneticisi R. Willett,
Türkiye’deki iki büyük elektronik marketle görüştüklerini kabul etti
ve ekledi;
“Ancak ortaklık için değil, amacımız Pazar
hakkında bilgi edinmekti.”
Türkiye’de gelişen bir Pazar
olan elektronik sektöründe ne gibi paylaşımlar için pazarlık yapıldı
bilinmez ama söyleşi de Amerikalı üst düzey yönetici Türkiye’yi asıl
seçme nedenlerini şöyle anlatıyor:
“Türkiye mükemmel bir
ülke ve harika bir Pazar. Güneşiniz, manzaranız yeter!”
Güneşli bir günde arkasına İstanbul boğazını da alarak
sahte gülücüklerle poz vermeyi ihmâl etmiyor. Yani anlayacağınız
Amerikalılar güneşimize yatırım
yapıyor! Roket
sektörlerimiz Birkaç saat,
birkaç araba… Ve işte gözlerimin dolduğu yer… Türkiye’nin, derginin
deyimiyle ‘Roket’ sektörleri… Ambalaj, plastik ve demir çelik…
Kimse alınmasın, sektör çalışanları da darılmasın ama bu sahne
utanç verici.
Elbette güzel ‘roketleşmek’, ama demir çeliğin
bugünkü durumunu devletimizin başarısı olarak bir kenara bırakırsak,
sadece ambalaj ve plastik sanayimizin ‘roket’ sektörler olması üzücü.
Sanayi’de sadece kaplamada boy ölçüşebiliyoruz Batıyla.
Avrupa’nın malını kaplayabildiğimiz için mutlu mu olmalıyız
bilemiyorum ama içini değil de dışını yapabildiğimiz için pek de
sevinçli değilim kendi adıma. Ve bomba başlık… 2014’te Türkiye
plastik’te Avrupa lideri olacak…
İşte Türk
milletinin de beklediği buydu!
Doğayı
en çok kirleten, üretiminde en çok ‘zehir’ açığa çıkartan tekniklerin
kullanıldığı bu sektöre elbette Avrupalılar bulaşmazlar.
Türkiye arka bahçe olduğu için bu iş Türkiye’ye bırakılmalıdır. Hem bu
şekilde kendini avutur, hem de Avrupa’nın pis sağlıksız işlerini
görür.
Bunu da nereden çıkarttım?
Türkiye %14’le şu an
liderken, bizi bir diğer küçük ve diğerlerine göre geri kalmış Polonya
%5’le takip ediyor da ondan. Almanya ise %2.4’le beşinci… Yani büyük
Avrupa ülkeleri yanımıza bile yaklaşamıyor! Gözlerim dolacak şimdi…
Benim
küçüklüğümde futbolda bir Türk takımı Avrupa kupalarından elendiğinde,
diğer rakip taraftarlar dalga geçmek için, “artık gazoz kupasında
size başarılar” ya da “bu sene Beşiktaş gazoz kupasında mücadele
edecekmiş ne diyorsun?” diye espri yaparlardı.
Bilmiyorum
Erdoğan Bey’e, Rice Hanım ya da yakın dostu Berlusconi Beyefendi
kapalı kapılar ardındaki toplantılarında böyle espriler yapıyorlar mı?
Gerçi ağzı bozuluyor Sayın Başbakanın böyle sinirlendi mi, ama ben iç
geçirmekten alamıyorum kendimi bunları
okudukça. İşte birkaç
sanal haber, bir çok reklamdan sonra
gerildiğim bölüme geliyoruz.
Başlık aynen şöyle:
“Biri sadece A+’yı hedefliyor, diğerlerinin “bakkalı” bile var…”
Ne anladınız? Valla ben de bir şey
anlamadım, bakalım okuyup anlayalım
beraber. Kanyon, İstinyepark, City’s Nişantaşı,
Akaretler… Gözler bu
alışveriş merkezlerinin üstündeymiş, peki ya hangisi hangi alanda
farklıymış?…
Sen bütün dergi boyunca bir tek elle tutulur
haber olarak plastik ve ambalaj sanayinden bahset, sonra da böyle bir
haberle bitir. Gereksiz ve
anlamsız bilgilerle, merkezlerin tanıtımını yapıyorlar. Biri mağaza
zenginiymiş, diğeri lüks değil ‘ultra’ lüksmüş, diğerini kadınlar,
öbürünü çocuklar sevecekmiş…
Bu arada bir şey daha
öğreniyoruz. Batı’dan almadığımız bir de bu kalmıştı ki onu da hemen
kaptık ‘elit’lerimiz sayesinde. O da toplumun sınıflarını harflerle
simgeleme…
Mesela City’s Nişantaşı’nın orta sınıf da gelip
alışveriş yapsın gibi bir derdi yokmuş. Vay vay… Hedefini çok açık ve
net olarak koymuş. “Biz A+’nın alışveriş merkeziyiz”
diyorlarmış.
A+ kimi simgeliyorsa? Vay benim memleketim derdi,
merhum Atilla Kaptan şimdi. Vay benim memleketim vay… Derginin
ücretsiz verdiği kitapta da Atatürk’ün saf bir kapitalist gibi
çizilmesi de ek olarak korkunç bir durum. Bu boş kalmış,
araştırılmamış alan iftiralara çok müsait bir alan. Dolayısıyla bu
konuda ki araştırmalarımı da yoğunlaştırmaya karar verip bir kenara
bırakıyorum dergiyi. Üretmeden
tüketmek Tam bir
tüketim toplumu olmuş vaziyetteyiz. Halkta inanılmaz bir tüketim
çılgınlığı var.
Kapitalizmin toplum üzerindeki bunalımına erken ve hazırlıksız
yakalandık diyebilirim. Kapitalizme de ülke olarak çekildiğimiz gibi…
İnsanlar artık rahatlamak için alışveriş yapıyor. İhtiyaçlar falan
önemli değil, kalan paranın tüketilmesi esas sadece.
Dünyada
belki de en çok cep telefonu kullanan ülkelerden birinin halkı olarak
henüz bu basit aletin üretimini dahi yapamamak ne büyük bir güçsüzlük.
Her ay değişen cep telefonları, her banka’dan birer ikişer alınan
kredi kartları... Henüz bu durumu hazmedememiş, yeterli eğitim
düzeyine ulaşamamış bir halkı çılgına çevirdi. Halkın ruh sağlığını
bozdu. Her şey bir çılgınlığa dönüşüyor. İnsanlar eksikliklerini ve
bunalımlarını bu yolla kapatmaya
çalışıyor. Gençlikteki
Tarz
Çılgınlığı
Bu konuya değinmeden
geçemeyeceğim, çünkü içinde yaşayan biri olarak bu konuyu en iyi
gözlemleyebileceklerden biriyim.
Hepimizin bildiği Amerikan
bir ayakkabı markasının (nike) yan ürünü olan bir ayakkabı var
piyasada. Aslında batma noktasına gelmesine rağmen 70’lerde Çin ve
Endonezya gibi Asya ülkelerinde moda haline getirilmesi sayesinde
iflastan sıyrılmış ve üretimini buralara kaydırarak Jordan, Rocky gibi
Amerika’nın kahramanlarını giydirip dünyada, 80 ve 90 gençliğinin
gözdesi olmuş bir ayakkabı.
Özellikle de son birkaç yılda
Türkiye’de çılgınlık haline gelmiş vaziyette, bu yüzden de biraz
bahsetmek istiyorum. Elbette sözüm herkese değil, ancak büyük bir
kesimin de nasiplenmesi gerektiğini
düşünüyorum.
Bu hepimizin
bildiği ve genelde yaşlılarımızın giydiği lastik ayakkabının üstüne bir
bez parçası yapıştırılması suretiyle evet aynen yapıştırılması suretiyle
üretilen; son derece sağlıksız ve dayanıksız bir ayakkabıdır. Ancak
fiyatı da adi olduğu kadar aşırıdır.
Devamlı giyildiğinde
ortalama ömrü 3 ile 5 aydır.
Siyahı moda oluyor herkes siyahını
alıyor, beyazı moda oluyor herkes beyazını alıyor.
İnanılır gibi
değil. Okulda herkes de var, durakta otobüs beklerken, iskele’de vapura
binerken, kitapçı da kitap bakarken, sinema’da bir filme girerken her
yerde. ‘Tarzında tarzı’ olmak isteyenler mor, yeşil gibi renklerle
yelpazeyi genişletebiliyor. Sebebini araştırıyorum, soruyorum giyenlere,
kimisi çok rahat diyor ama asıl neden bu olamaz dediğimde çıkıyor bakla…
Arkadaş ortamında yer edinme, kendine bir ‘tarz’ yaratma
gereksinimi...
Bu ayakkabıyı giyince ‘tarz oluyorsun’,
daha bir ‘şekil’ oluyorsun. Öyle bir dünya ki yaşadığımız, artık giymek
istediklerini sen seçmiyorsun. Tabi düşündüğünde sen seçiyormuşsun gibi
ama öyle değil… Senin yaşadığın dünya seçiyor değer yargılarını ve
zevklerini. Önce biraz garipsiyorsun ama sonradan içselleştiriyorsun
çevrendekileri. Ve çevrenden yeni bir sen doğuyor. Kendini kandırıyorsun
bu, benim diye. Ama aslında değilsin. Çok ilginçtir bugünkü Türk
gençliği de kendini, lastik ayakkabılarda buluyor. Kaybolmayıp yolunu
bulanlar haricinde elbette… Biri pilotların
taktığı geniş camlı gözlüklerden takıyor. Of of bütün yaz her yerde
sinek gözü gibi gözlüklerle dolaşıyor insanlar. Sen mi seçtin o gözlüğü?
Sen mi seçtin ayakkabılarını? Ya da sen mi seçtin o gömleği?
Hayır, senin bulunduğun çevre, alışveriş yaptığın mağazalar
seçti ve sen de kendini kandırdın. Öyle sandın…
Her yıl başka
başka renkler moda oluyor ve herkes aynı renk giyiniyor. Bir hocam
derdi, “Moda, bir önceki yıl stoklarda (yani elde) kalan renk ve
kumaşların, bir sonraki yıl piyasaya sürülmesidir” diye. Olaya bu
yönüyle bakıldığında aynı renk saçlar, aynı renk tişörtler, aynı
takılar, aynı ayakkabılar o kadar büyük bir acizliğin göstergesi ki.
Şekil yapayım derken insan kendinden uzaklaşıyor!
Belki küçük
bir örnek ama anlayana davul zurna niteliğinde bir olay… Erol Manisalı
hocam derste, İngiltere’ye okumaya gittiğinde ayakkabılarını Türkiye’den
ailesine aldırıp yollattığını anlatırdı. Çünkü derdi, “benim değerim bu.
Onların toplumunun bana zorladığı ayakkabıyı kabul
etmeyeceğim.” Akvaryumdaki
Balık İnsanlar da
balıklar gibi. Bir haber okumuştum yazın, küresel ısınmadan dolayı
Okyanus balıkları Akdeniz’e girmiş. Bizim lüferleri, çupraları
yiyorlarmış daha büyük denizlerden gelip, daha hacimli oldukları için.
Hayat da, aynı denizler gibi. Büyük balık küçük balığı her zaman yiyor.
Akvaryumumu
izlediğimde, huzur verdiği kadar farklı düşüncelere de itiyor beni zaman
zaman. Balıklarımın dünyası sadece yaşadıkları akvaryumun hacmi kadar.
Sadece benim koyduğum kayaları biliyorlar, sadece benim verdiğim yemler
var sanıyorlar. Oysa ne kayalar, ne kumlar, ne yemler var bilmedikleri,
yemedikleri, görmedikleri. Ne denizler, ne okyanuslar… Ama bilmiyorlar.
Çünkü akvaryumundan çıkıp atlayamaz denize… Çünkü o bir balık, nefessiz
kalıp ölür… Ama bizler insanız! Her zaman bir nefese daha fırsatımız
olur. Platon ünlü mağara kuramında; sırtı mağaranın
ağzına dönük insanların mağaranın duvarlarına yansıyan nesnelerin
yansımalarını ‘gerçek’ sandıklarını söyler. Ve -eğer başarabilirlerse-
mağaranın dışına çıkıp ‘asıl gerçeği’ gördüklerinde gözlerinin
kamaştığını ve onu algılamakta zorluk çektiklerini
anlatır.
Bizlerin farkı
olmalı balıklardan! Kırabilmeliyiz akvaryumlarımızı…
Çıkıp daha
büyük akvaryumlara oradan denizlere, okyanuslara dalabilmeliyiz. Ama
denemiyoruz bile. Memnunuz akvaryumumuzdan, otumuzdan, kayamızdan. Her
gün benzer tartışmalar. Şu ot senin, bu kaya benim… Benim kumum güzel,
senin kumun çirkin… Evet evet, gülmeyin bundan farksız. Hayır, bu değil
insana düşen.
Farklı yerler olduğunu, farklı fikirlerin de doğru
olabileceğini bilmeli insan. Kendini aşmanın ilk yolu ‘farkında olmak’.
İnsan farkında olmalı daha büyük akvaryumlar olduğunun. Atlamalı,
çıkmaya çalışmalı; akvaryumunun dışına çıkıp görebilmeli dünyasının
diğer akvaryumlar karşısındaki küçüklüğünü. Bunu başarabilirsek eğer,
belki de bugün çözüm bulamadığımız birçok sorunu halledebiliriz. Hem
bireysel anlamda, hem de toplumsal olarak birçok şeyin üstesinden
gelebiliriz. Bizi birbirimize kırdıranların, kavgalarımızı
kışkırtanların, kaynaklarımızı kullandırmayanların, potansiyelimizi
görmemizi engelleyenlerin oyunlarını bozabiliriz. Belki o gün aydınlığa
çıkabiliriz…
Bir gün acaba
“tüketim çılgınlığından” değil de, “üretim çılgınlığından”
bahsedebilecek miyiz?
Bunu elbette biz gençler sağlayacağız,
ancak bugünkü durumda, ‘çöküşten’ başka dönüşü olmayan bir kısır
sistemin içerisine gün be gün girdiğimiz de ortada. Bu sistemden çıkış
için bir kısım halkta ve gençlikte gerekli alt yapının var olduğunu
düşünüyorum.
Eski kavgalarımızı gün yüzüne çıkarmaya çalışan bir
zihniyetin de var olduğu ortada. Bu tür çıkışların, duyarlı gençler
arasından olması ise çok üzücü. Hareketin bu şekilde baltalanması bu
ülkenin geleceğinin baltalanması bir bakıma. Her akvaryumdaki balık, en
güzel kum benimki derse, birleşemez insanlık ve çıkamaz karanlık
mağarasından. Bu kitleyi yönlendirecek ve teorik eksikliği giderecek bir
liderin
olmayışı da hareketin sonuç almasını engelliyor elbette.
Bu
şekilde gitmesi halinde, ulusal uyanışımızın tamamlanmasındaki
eksiklikleri Türk gençliğinin kendi içinde dolduracağı da kesin. Artık
sorumsuzca ve dikçe değil, sağduyulu ve bilinçli mücadele etmeliyiz.
Kavga etmek istedikten sonra ‘o kadar çok şey var ki dövüşecek’. Bize
farklılıklarımızı alevlendirmek değil, ortaklıklarımızı yüceltmek
düşüyor. Bize ‘öğretilen’ çaresizliğimizi aşmalıyız. Çevremize bakıp
yılmamalı, “bu şartlarda daha çok çalışmamız gerekli…
Mücadelemiz asıl şimdi başlıyor!”
diyebilmeliyiz.
20 Ağustos 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki
Mümtaz Soysal’ın köşe yazısından
alınmıştır.
|