Ekonomi1 Mart 2010 00:00

Alışveriş Merkezleri ile Övünen Türkiye - Ediz Arkan

Sıra sıra aşıyorum sayfaları çünkü okunacak bir şey yok, sadece saat ve takım elbise reklamları… Ve işte bir haber daha! “Çok değil, 10- 15 yıl öncesine kadar İstanbul’da göç ve yoksullukla anılan pek çok bölge, bugün büyük sitelerin ve ‘alışveriş’ merkezlerinin kurulduğu zengin mahalleler haline geldi.” Vay vay vay… Mahallenin varoş olarak kalması mı iyi, yoksa yerine dev alışveriş merkezlerin kurulması mı iyi? arcoxia 90 mg wikipedia read arcoxia cena

Alışveriş Merkezleri ile Övünen Türkiye

Ediz Arkan - Türkçe Yaşam

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
www.acikistihbarat.com

01.03.2010



Doğan Avcıoğlu’na sormuş İsmet Paşa: “Yatırım nedir?” Doğan, “Mesela” demiş, “dışarıdan alınmış arpayı hayvanlara yedirip onların gücüyle bir şeyler üretirseniz bunun adı yatırım olur; aldığınız arpayı buğdayla karıştırıp ekmek yapıp yerseniz bu tüketim olur demiş."

                                                        Mümtaz Soysal 1

Yatırımın Yerlisi-Yabancısı

Aslına bakarsanız sorunun tam cevabını vermemiş Doğan Avcıoğlu. Ama yatırımın özünü anlatmış İsmet Paşa’ya. Yerlisi yabancısı olmaz bu işin diyorlar ya…

Bu söz, tartışmanın özünü ortaya koyuyor aslında.

Nedir yabancıyla yerli yatırımcı arasındaki fark?

Yerli yatırımcı, bu ülkenin toprağına, bu ülkenin insanına yatırım yapıyor, üretiyor, ülke ekonomisine bir katma değer sağlıyor.

Yabancı yatırımcı ne yapıyor?

Parayı basıp bir ofis satın alıyor.

Biraz kendi ülkesinden biraz da buradan adam tutup, dışarıda ürettiği malı ülkeye sokup satıyor.

Burada asıl can alıcı nokta, üretimini de bu ülke sınırları içerisinde yapan yabancıların durumu? İşte tam bu noktada yerlileşiyor onlar da. Ancak bir noktada ayrılıyorlar Türk şirketlerden. Yerlileşen yabancılar, üretimlerini burada yapsalar bile, kârlarını ana merkezlerinin bulunduğu ülkeye transfer ediyorlar. Bu durumda ülke ekonomisi ağır darbe yiyor.

Neden? Devlet, memuruna maaşını veriyor. Memuru gidiyor İsviçre marka çikolatayı alıyor. Evet, belki çikolata burada üretiliyor ve o üretimi Türk işçileri yapıyor ama firma yıl sonu kârını İsveç’e götürdüğünde işler değişiyor. Devlet ödemeyi İsveç firmasına yapmış oluyor ve para yurt dışına çıkıp kayboluyor.

Dolayısıyla yerli ve yabancı yatırımcı arasında dağlar kadar fark vardır. Yenilikçi liberallerimize duyurulur.

Bir ‘Ekomomi’ Dergisi

Kendi alanım da olsa pek ilgilenmem piyasadaki ekonomi dergileriyle.

Bana çok itici, çok resmi ve biraz da sanal gelirler. Kitapçıları dolaşırken bir tanesi gözüme çarptı, alıp incelemek istedim. Aslında alış sebebim, Atatürk döneminin ekonomi politikasını inceleyen bir kitabı yanında ücretsiz vermesiydi.

Nereden başlayayım bilmiyorum. Dergiyi biraz kurcaladım ve dehşete düştüm. Türkiye’nin sayılı ekonomi dergilerinden birinin içerik olarak bu kadar boş ve bu kadar çılgınca tüketime yönelik yayın yapması beni hayrete düşürdü. Sonra yatıştığımda kabul ettim. Ülkemin bugünkü ekonomik durumu buydu… Bu dergi bir anlamda ülke ekonomisinin resmini yansıtıyordu…

Bu yazımda biraz bu konuyu incelemek istedim. Dergi uyarıcı rol oynadığı için, haberleriyle paralel gideceğim.

Başlıklar dikkatimi çekiyor önce, derginin yarısından fazlasını kaplayan reklam ve resimler hariç, her sayfada övünülecek bir şey bulmuşlar. “Vay” diyesi geliyor insanın, “memlekette ne kadar çok övünülecek şey oluyor!”

Konuya derinlemesine girince işin hiç de o kadar iç açıcı olmadığını görüyorsunuz. Haber konusu olan, o kadar övünç kaynağının arasında sadece bir tane ‘üretim’ haberi var. (O da plastik,demir çelik ve ambalaj sanayinde ama dergideki haber sırasına göre gideceğim, biliyorum, üretim haberleri için sabırsızlanıyorsunuz. Ama ne yazık ki sonlara doğru.)

Bu tür dergilerin çalışma prensipleri nedir ve haber sıraları neye göre(!)($) düzenleniyor bilemiyorum ama ilk etkileyici haber ünlü bir Alman giyim markasının İstanbul’umuzun yeni -tüketim gözdesi- ‘İstinye Park’ta açtığı çok çok katlı mağaza…

İlginç olan haberin sunuluş biçimi… Yani yıllardır kapısında bekliyoruz bu markanın, bir tane mağaza açsın diye yalvarıyoruz. Sonunda lütfettiler açtılar, Allah razı olsun gibi bir üslup kullanılmış…

Sıra sıra aşıyorum sayfaları çünkü okunacak bir şey yok, sadece saat ve takım elbise reklamları…

Ve işte bir haber daha!

“Çok değil, 10- 15 yıl öncesine kadar İstanbul’da göç ve yoksullukla anılan pek çok bölge, bugün büyük sitelerin ve ‘alışveriş’ merkezlerinin kurulduğu zengin mahalleler haline geldi.”

Vay vay vay…

Mahallenin varoş olarak kalması mı iyi, yoksa yerine dev alışveriş merkezlerin kurulması mı iyi?

Bu sorunun cevabı duruma göre hem evet, hem de hayır. Eğer mahalle sakinlerinin yerleşim yerleri patronlar tarafından işgal edilip, yoksullar şehrin daha dışında bir yere yollanıp boşaltılan yerlere ‘tüketim merkezleri’ kuruluyorsa, bu yapılan kötü bir şeydir!

Ha eğer, oradaki yoksul insanlar birden sihirli bir şekilde zenginleşip ülke üretimine katılıp, ürettiklerini piyasaya sürmek için bu merkezlerde yer bulabiliyorsa ve gecekonduların yerine kurulan yeni sitelerde oturabiliyorlarsa, bu çok güzel bir şeydir. Ama bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Bu ülkede varoşları ucuz ev vaatleriyle şehrin kilometrelerce dışına taşıyıp, boşalttıkları yerlere ‘tüketim merkezleri ve lüks siteler’ kuruluyor!

Ve, bu mekanlara kurulan yabancı şirketler mazlum halkın sırtından ettikleri kârları ülkelerine kaçırmaktan başka bu ülke ekonomisine hiçbir etki yapmıyor. Bir şirket Türkiye üzerine araştırma yapıp piyasaya girme girişimde bulunduğunda bayram havası estiriliyor! A

ma yalan… Türkiye’ye gelen Alman tekstil firması buraya fabrika kurmuyor, yeni iş sahası açmıyor. Övündüğümüz gökdelenlerimizde, ülkesinde ürettiği malı burada satmak için, ithalât ofisleri kuruyor. Yani birileri bizi çok fena kandırıyor.

Haberin devamında belediye başkanı kastedilerek ‘Ümraniye’yi uçuran başkan’ başlığıyla verilen bölümde 40 yılda gelmeyen yatırımın 4 yılda geldiği vurgulanıyor.

Atatürk resminin önünde poz verip büyük bir iştahla, sorumlu olduğu bölgede açılan yeni alışveriş merkezlerini anlatıyor, başkan. Son 4 yılın kerameti nedir bilemem ama, bahsedilen ‘yatırımın’ Doğan Avcıoğlu’nun tanımındaki yerini çok iyi biliyorum. Bu yatırım değil, bu tüketim!

Güneşimiz yeter!

Sayfaları hızlı hızlı geçiyorum, sağ-sol boylu boyunca reklam. Ve işte bir haber daha… Bilmem kimin uluslararası CEO’sunun ağzından başlık atılmış;

“10 ay içerisinde Türkiye’ye yatırım yapacağız.”

ABD’li elektronik devi bilmem kim Türkiye’ye geliyormuş. Buyursun gelsin…

Ama ne için?

Üretim mi tüketim mi?

Haberin devamında şirketin uluslar arası yöneticisi R. Willett, Türkiye’deki iki büyük elektronik marketle görüştüklerini kabul etti ve ekledi;

“Ancak ortaklık için değil, amacımız Pazar hakkında bilgi edinmekti.”

Türkiye’de gelişen bir Pazar olan elektronik sektöründe ne gibi paylaşımlar için pazarlık yapıldı bilinmez ama söyleşi de Amerikalı üst düzey yönetici Türkiye’yi asıl seçme nedenlerini şöyle anlatıyor:

“Türkiye mükemmel bir ülke ve harika bir Pazar. Güneşiniz, manzaranız yeter!”

Güneşli bir günde arkasına İstanbul boğazını da alarak sahte gülücüklerle poz vermeyi ihmâl etmiyor. Yani anlayacağınız Amerikalılar güneşimize yatırım yapıyor!

Roket sektörlerimiz

Birkaç saat, birkaç araba… Ve işte gözlerimin dolduğu yer… Türkiye’nin, derginin deyimiyle ‘Roket’ sektörleri… Ambalaj, plastik ve demir çelik…

Kimse alınmasın, sektör çalışanları da darılmasın ama bu sahne utanç verici.

Elbette güzel ‘roketleşmek’, ama demir çeliğin bugünkü durumunu devletimizin başarısı olarak bir kenara bırakırsak, sadece ambalaj ve plastik sanayimizin ‘roket’ sektörler olması üzücü. Sanayi’de sadece kaplamada boy ölçüşebiliyoruz Batıyla.

Avrupa’nın malını kaplayabildiğimiz için mutlu mu olmalıyız bilemiyorum ama içini değil de dışını yapabildiğimiz için pek de sevinçli değilim kendi adıma. Ve bomba başlık… 2014’te Türkiye plastik’te Avrupa lideri olacak…

İşte Türk milletinin de beklediği buydu!

Doğayı en çok kirleten, üretiminde en çok ‘zehir’ açığa çıkartan tekniklerin kullanıldığı bu sektöre elbette Avrupalılar bulaşmazlar. Türkiye arka bahçe olduğu için bu iş Türkiye’ye bırakılmalıdır. Hem bu şekilde kendini avutur, hem de Avrupa’nın pis sağlıksız işlerini görür.

Bunu da nereden çıkarttım?

Türkiye %14’le şu an liderken, bizi bir diğer küçük ve diğerlerine göre geri kalmış Polonya %5’le takip ediyor da ondan. Almanya ise %2.4’le beşinci… Yani büyük Avrupa ülkeleri yanımıza bile yaklaşamıyor! Gözlerim dolacak şimdi…

Benim küçüklüğümde futbolda bir Türk takımı Avrupa kupalarından elendiğinde, diğer rakip taraftarlar dalga geçmek için, “artık gazoz kupasında size başarılar” ya da “bu sene Beşiktaş gazoz kupasında mücadele edecekmiş ne diyorsun?” diye espri yaparlardı.

Bilmiyorum Erdoğan Bey’e, Rice Hanım ya da yakın dostu Berlusconi Beyefendi kapalı kapılar ardındaki toplantılarında böyle espriler yapıyorlar mı? Gerçi ağzı bozuluyor Sayın Başbakanın böyle sinirlendi mi, ama ben iç geçirmekten alamıyorum kendimi bunları okudukça.

İşte birkaç sanal haber, bir çok reklamdan sonra gerildiğim bölüme geliyoruz.

Başlık aynen şöyle: “Biri sadece A+’yı hedefliyor, diğerlerinin “bakkalı” bile var…”

Ne anladınız? Valla ben de bir şey anlamadım, bakalım okuyup anlayalım beraber.

Kanyon, İstinyepark, City’s Nişantaşı, Akaretler… Gözler bu alışveriş merkezlerinin üstündeymiş, peki ya hangisi hangi alanda farklıymış?…

Sen bütün dergi boyunca bir tek elle tutulur haber olarak plastik ve ambalaj sanayinden bahset, sonra da böyle bir haberle bitir.

Gereksiz ve anlamsız bilgilerle, merkezlerin tanıtımını yapıyorlar. Biri mağaza zenginiymiş, diğeri lüks değil ‘ultra’ lüksmüş, diğerini kadınlar, öbürünü çocuklar sevecekmiş…

Bu arada bir şey daha öğreniyoruz. Batı’dan almadığımız bir de bu kalmıştı ki onu da hemen kaptık ‘elit’lerimiz sayesinde. O da toplumun sınıflarını harflerle simgeleme…

Mesela City’s Nişantaşı’nın orta sınıf da gelip alışveriş yapsın gibi bir derdi yokmuş. Vay vay… Hedefini çok açık ve net olarak koymuş. “Biz A+’nın alışveriş merkeziyiz” diyorlarmış.

A+ kimi simgeliyorsa? Vay benim memleketim derdi, merhum Atilla Kaptan şimdi. Vay benim memleketim vay…

Derginin ücretsiz verdiği kitapta da Atatürk’ün saf bir kapitalist gibi çizilmesi de ek olarak korkunç bir durum. Bu boş kalmış, araştırılmamış alan iftiralara çok müsait bir alan. Dolayısıyla bu konuda ki araştırmalarımı da yoğunlaştırmaya karar verip bir kenara bırakıyorum dergiyi.

Üretmeden tüketmek

Tam bir tüketim toplumu olmuş vaziyetteyiz. Halkta inanılmaz bir tüketim çılgınlığı var. Kapitalizmin toplum üzerindeki bunalımına erken ve hazırlıksız yakalandık diyebilirim. Kapitalizme de ülke olarak çekildiğimiz gibi… İnsanlar artık rahatlamak için alışveriş yapıyor. İhtiyaçlar falan önemli değil, kalan paranın tüketilmesi esas sadece.

Dünyada belki de en çok cep telefonu kullanan ülkelerden birinin halkı olarak henüz bu basit aletin üretimini dahi yapamamak ne büyük bir güçsüzlük. Her ay değişen cep telefonları, her banka’dan birer ikişer alınan kredi kartları... Henüz bu durumu hazmedememiş, yeterli eğitim düzeyine ulaşamamış bir halkı çılgına çevirdi. Halkın ruh sağlığını bozdu. Her şey bir çılgınlığa dönüşüyor. İnsanlar eksikliklerini ve bunalımlarını bu yolla kapatmaya çalışıyor.

Gençlikteki Tarz Çılgınlığı

Bu konuya değinmeden geçemeyeceğim, çünkü içinde yaşayan biri olarak bu konuyu en iyi gözlemleyebileceklerden biriyim.

Hepimizin bildiği Amerikan bir ayakkabı markasının (nike) yan ürünü olan bir ayakkabı var piyasada. Aslında batma noktasına gelmesine rağmen 70’lerde Çin ve Endonezya gibi Asya ülkelerinde moda haline getirilmesi sayesinde iflastan sıyrılmış ve üretimini buralara kaydırarak Jordan, Rocky gibi Amerika’nın kahramanlarını giydirip dünyada, 80 ve 90 gençliğinin gözdesi olmuş bir ayakkabı.

Özellikle de son birkaç yılda Türkiye’de çılgınlık haline gelmiş vaziyette, bu yüzden de biraz bahsetmek istiyorum. Elbette sözüm herkese değil, ancak büyük bir kesimin de nasiplenmesi gerektiğini düşünüyorum.


Bu hepimizin bildiği ve genelde yaşlılarımızın giydiği lastik ayakkabının üstüne bir bez parçası yapıştırılması suretiyle evet aynen yapıştırılması suretiyle üretilen; son derece sağlıksız ve dayanıksız bir ayakkabıdır. Ancak fiyatı da adi olduğu kadar aşırıdır.

Devamlı giyildiğinde ortalama ömrü 3 ile 5 aydır.

Siyahı moda oluyor herkes siyahını alıyor, beyazı moda oluyor herkes beyazını alıyor.

İnanılır gibi değil. Okulda herkes de var, durakta otobüs beklerken, iskele’de vapura binerken, kitapçı da kitap bakarken, sinema’da bir filme girerken her yerde. ‘Tarzında tarzı’ olmak isteyenler mor, yeşil gibi renklerle yelpazeyi genişletebiliyor. Sebebini araştırıyorum, soruyorum giyenlere, kimisi çok rahat diyor ama asıl neden bu olamaz dediğimde çıkıyor bakla…

Arkadaş ortamında yer edinme, kendine bir ‘tarz’ yaratma gereksinimi...

Bu ayakkabıyı giyince ‘tarz oluyorsun’, daha bir ‘şekil’ oluyorsun. Öyle bir dünya ki yaşadığımız, artık giymek istediklerini sen seçmiyorsun. Tabi düşündüğünde sen seçiyormuşsun gibi ama öyle değil… Senin yaşadığın dünya seçiyor değer yargılarını ve zevklerini. Önce biraz garipsiyorsun ama sonradan içselleştiriyorsun çevrendekileri. Ve çevrenden yeni bir sen doğuyor. Kendini kandırıyorsun bu, benim diye. Ama aslında değilsin. Çok ilginçtir bugünkü Türk gençliği de kendini, lastik ayakkabılarda buluyor. Kaybolmayıp yolunu bulanlar haricinde elbette…

Biri pilotların taktığı geniş camlı gözlüklerden takıyor. Of of bütün yaz her yerde sinek gözü gibi gözlüklerle dolaşıyor insanlar. Sen mi seçtin o gözlüğü? Sen mi seçtin ayakkabılarını? Ya da sen mi seçtin o gömleği?

Hayır, senin bulunduğun çevre, alışveriş yaptığın mağazalar seçti ve sen de kendini kandırdın. Öyle sandın…

Her yıl başka başka renkler moda oluyor ve herkes aynı renk giyiniyor. Bir hocam derdi, “Moda, bir önceki yıl stoklarda (yani elde) kalan renk ve kumaşların, bir sonraki yıl piyasaya sürülmesidir” diye. Olaya bu yönüyle bakıldığında aynı renk saçlar, aynı renk tişörtler, aynı takılar, aynı ayakkabılar o kadar büyük bir acizliğin göstergesi ki. Şekil yapayım derken insan kendinden uzaklaşıyor!

Belki küçük bir örnek ama anlayana davul zurna niteliğinde bir olay… Erol Manisalı hocam derste, İngiltere’ye okumaya gittiğinde ayakkabılarını Türkiye’den ailesine aldırıp yollattığını anlatırdı. Çünkü derdi, “benim değerim bu. Onların toplumunun bana zorladığı ayakkabıyı kabul etmeyeceğim.”

Akvaryumdaki Balık

İnsanlar da balıklar gibi. Bir haber okumuştum yazın, küresel ısınmadan dolayı Okyanus balıkları Akdeniz’e girmiş. Bizim lüferleri, çupraları yiyorlarmış daha büyük denizlerden gelip, daha hacimli oldukları için. Hayat da, aynı denizler gibi. Büyük balık küçük balığı her zaman yiyor.

Akvaryumumu izlediğimde, huzur verdiği kadar farklı düşüncelere de itiyor beni zaman zaman. Balıklarımın dünyası sadece yaşadıkları akvaryumun hacmi kadar. Sadece benim koyduğum kayaları biliyorlar, sadece benim verdiğim yemler var sanıyorlar. Oysa ne kayalar, ne kumlar, ne yemler var bilmedikleri, yemedikleri, görmedikleri. Ne denizler, ne okyanuslar… Ama bilmiyorlar. Çünkü akvaryumundan çıkıp atlayamaz denize… Çünkü o bir balık, nefessiz kalıp ölür… Ama bizler insanız! Her zaman bir nefese daha fırsatımız olur.

Platon ünlü mağara kuramında; sırtı mağaranın ağzına dönük insanların mağaranın duvarlarına yansıyan nesnelerin yansımalarını ‘gerçek’ sandıklarını söyler. Ve -eğer başarabilirlerse- mağaranın dışına çıkıp ‘asıl gerçeği’ gördüklerinde gözlerinin kamaştığını ve onu algılamakta zorluk çektiklerini anlatır.

Bizlerin farkı olmalı balıklardan! Kırabilmeliyiz akvaryumlarımızı…

Çıkıp daha büyük akvaryumlara oradan denizlere, okyanuslara dalabilmeliyiz. Ama denemiyoruz bile. Memnunuz akvaryumumuzdan, otumuzdan, kayamızdan. Her gün benzer tartışmalar. Şu ot senin, bu kaya benim… Benim kumum güzel, senin kumun çirkin… Evet evet, gülmeyin bundan farksız. Hayır, bu değil insana düşen.

Farklı yerler olduğunu, farklı fikirlerin de doğru olabileceğini bilmeli insan. Kendini aşmanın ilk yolu ‘farkında olmak’. İnsan farkında olmalı daha büyük akvaryumlar olduğunun. Atlamalı, çıkmaya çalışmalı; akvaryumunun dışına çıkıp görebilmeli dünyasının diğer akvaryumlar karşısındaki küçüklüğünü. Bunu başarabilirsek eğer, belki de bugün çözüm bulamadığımız birçok sorunu halledebiliriz. Hem bireysel anlamda, hem de toplumsal olarak birçok şeyin üstesinden gelebiliriz. Bizi birbirimize kırdıranların, kavgalarımızı kışkırtanların, kaynaklarımızı kullandırmayanların, potansiyelimizi görmemizi engelleyenlerin oyunlarını bozabiliriz. Belki o gün aydınlığa çıkabiliriz…

Bir gün acaba “tüketim çılgınlığından” değil de, “üretim çılgınlığından” bahsedebilecek miyiz?

Bunu elbette biz gençler sağlayacağız, ancak bugünkü durumda, ‘çöküşten’ başka dönüşü olmayan bir kısır sistemin içerisine gün be gün girdiğimiz de ortada. Bu sistemden çıkış için bir kısım halkta ve gençlikte gerekli alt yapının var olduğunu düşünüyorum.

Eski kavgalarımızı gün yüzüne çıkarmaya çalışan bir zihniyetin de var olduğu ortada. Bu tür çıkışların, duyarlı gençler arasından olması ise çok üzücü. Hareketin bu şekilde baltalanması bu ülkenin geleceğinin baltalanması bir bakıma. Her akvaryumdaki balık, en güzel kum benimki derse, birleşemez insanlık ve çıkamaz karanlık mağarasından. Bu kitleyi yönlendirecek ve teorik eksikliği giderecek bir liderin olmayışı da hareketin sonuç almasını engelliyor elbette.

Bu şekilde gitmesi halinde, ulusal uyanışımızın tamamlanmasındaki eksiklikleri Türk gençliğinin kendi içinde dolduracağı da kesin. Artık sorumsuzca ve dikçe değil, sağduyulu ve bilinçli mücadele etmeliyiz. Kavga etmek istedikten sonra ‘o kadar çok şey var ki dövüşecek’. Bize farklılıklarımızı alevlendirmek değil, ortaklıklarımızı yüceltmek düşüyor. Bize ‘öğretilen’ çaresizliğimizi aşmalıyız. Çevremize bakıp yılmamalı, “bu şartlarda daha çok  çalışmamız gerekli… Mücadelemiz asıl şimdi başlıyor!” diyebilmeliyiz.

[1]  20 Ağustos 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki Mümtaz Soysal’ın köşe yazısından alınmıştır.

 
Açık İstihbarat @ 2010