|
Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, eski
kuvvet komutanlarının gözaltına alınmasına varan operasyonları
değerlendirirken, devletin zirvesindeki ilişkileri konusunda ilginç
ifşaatlarda bulundu.
Önce Aslı Aydıntaşbaş’ı
tanıyalım:
İsmini ilk kez İsmet
Berkan’ın yönetimindeki Yeni Yüzyıl gazetesinde duyurdu. Özellikle
Ortadoğu konularında haber yazan parlak bir dış politika muhabiriydi.
Gazeteci kimliğiyle Kuzey Irak’a çok sayıda ziyaret yaptı. Bu
ziyaretler sırasında Barzani, Talabani ve Hoşyar Zebari gibi
Ortadoğu’nun Kürt figürleriyle yakınlık kurdu. Bu yakınlık kendisini
daha sonra Sabah gazetesinin Ankara temsilciliğine kadar taşımıştır.
Nasıl mı? Şöyle: Aydıntaşbaş Yeni Yüzyıl kapandıktan sonra Sabah
gazetesine geçti ve Washington muhabiri olarak
görevlendirildi. 2005 yılına kadar bu görevine devam etti. Bu arada,
ABD derin devletinin önemli isimleriyle de ilişkilerini geliştirdi.
ABD’de, temas içinde olduğu bir diğer kesim, AKP’nin yeni nesil
Amerikancı “boy”ları Cüneyt Zapsu ve Egemen Bağiş’tı. O dönem AKP
içinde prestijli bir adam olan, sonradan 1 milyon dolarlık bir
komisyon nedeniyle bu itibarını kaybeden Dış
İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli de
Aydıntaşbaş’ın yakın çevresindeydi. (Aslı Hanım, 2007 yılında işadamı
Ekin Alptekin ile evlendi. Allah mesut etsin. Nikah şahidi Şaban
Dişli, düğünün onur konuğu da Fener Rum Patriği Bartholomeos’tu)
Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresindeki bu
“boy”ların yüksek referansı ve hararetli destekleriyle Aydıntaşbaş, o
dönem Turgay Ciner’in elinde olan
Sabah gazetesinin Ankara temsilciliğine getirildi.
Başbakan Erdoğan’a “önemli Amerikalılarla
irtibatımızı sağlayabilecek birisi” olarak lanse edilen
Aslı Hanım, ortadoğuda bir takım petrol-maden işlerine girmek isteyen
Ciner’e de “Barzani ve Talabani ile arası çok iyi, işinize
yarayabilir” şeklinde pazarlandı. Ve Aydıntaşbaş’ın Ankara’daki
“altın çağı” başladı.
Astronomik bir maaş, özel konut,
özel şoför, lüks otomobil, limitsiz kredi kartları
vs. karşılığı görevine başladı. İlişkilerine büyük önemler
atfedilen bu hanım, bir anda siyasi elitin baştacı oldu. Başbakan’ın
gözüne girmek isteyen herkes kendini ona beğendirmeye çalışıyor,
etrafında itişip kakışmalar yaşanıyordu.
Papermoon’un en
ışıltılı simasıydı.
Bakanlar, bürokratlar, üst düzey
danışmanlar etrafında dönüyordu. Kısa sürede, Erdoğan’ın en gözde
gazetecileri arasına girdi. Ufak tefek yapısının da
etkisiyle siyaset ve bürokrasi aristokrasisinin
“şirinlik muskası” haline geldi. Kimileri için aynı zamanda
iktidara giden ışıklı bir yol, ulaşılması zor bir tanrıçaydı.
Özellikle Başbakan Erdoğan’a yakın durmaya çalışanlar Aslı
Hanım’ın peşinden koşuyorlardı. Bu uğurda Başbakan’ın danışmanları
arasında bile ayak oyunları döndü, Aslı’yla samimi olma yarışı
başladı. Aslı Hanım’ın Washington-Ankara-Erbil
zincirindeki üst düzey dostlukları bu çevreyi tanıyan herkesin
malumuydu ama doğrusu üst düzey askerlerle de aynı samimiyet içinde
olduğu pek bilinmiyordu.
İşte Aydıntaşbaş kuvvet komutanlarının
operasyonla gözaltına alınmalarından sonra yazdığı yazıyla bu
ilişkilerini ifşa etti.
Okuyalım:
|
“Ergin
Saygun’dan gelen son e-mail 3 Şubat tarihli. Ünlü strateji kurumu
Stratfor’dan George Friedman’ın “Körfez’de
Savunma Yığınağı” başlıklı analizi. Sıkıcı bir yazı.
E-mail kutumu, bu hafta Balyoz’dan gözaltına alınan
komutandan gelmiş başka ne var diye tarıyorum. Dolu. Birkaç
hafta önce Amerikalıların Türkiye’ye yerleştirmek
istediği “füze kalkanı” ile ilgili olarak sorduğum
teknik bir soruya detaylı ve teknik bir cevap vermiş. Hemen ardından
konuyla ilgili birkaç makale yollamış. Ara ara önemli gördüğü askeri
konulardaki İngilizce makaleleri kalabalık e-mail listesine
göndermiş.
Gerçek şu ki pazartesi sabahı apar topar evinde gözaltına
alınan eski 1. Ordu Komutanı Ergin
Saygun, TSK komuta kademesinde dünyaya en açık
isimlerden biriydi. Kimse alınmasın, ama benim gözlemim, ordu
içinde okuyan, araştıran, İngilizce yayınları takip eden ve en
önemlisi iletişim çağında bilginin “saklanarak” değil “paylaşıldığı”
ölçüde değerli olduğunu anlamış olan general
sayısının çok olmadığı yönünde. Bu yüzden
emekli olup “Ah bir apartman yöneticisi olsam da binaya
sıkıyönetim,posta kutularına nizam getirsem” hayaliyle yaşamak
yerine dünya meselelerine kafa yoran birilerini bulunca hep
önemsedim...
Yalnız ben
değil Brüksel, NATO karargâhı ve ardından
Genelkurmay İkinci Başkanlığı’nda Saygun’u tanıyan gazeteciler onu
hoş sohbet, esprili, modern bir general olarak
gördü.
Peki
tamamen yanılmış olabilir miyiz? Yalnız ben değil, 2007’de
Genelkurmay İkinci Başkanı’nı uçağına alarak Oval Ofis’te
Amerikalılarla en kritik toplantılara götüren Başbakan Erdoğan da
yanılmış olabilir mi?
Saygun, bu
çağdaş görüntüsü altında, Balyoz Planı’nda öngörüldüğü gibi camileri bombalama,
uçakları düşürme, 1980 Latin Amerika’sına flashback yapıp stadyumlarda insanları
toplama hayaliyle yaşayan bir gizli faşist olabilir mi?
Hafızamı zorladım, Ankara’da yaşadığım
dönemlerde dört yıldızlı generaller Ergin Saygun,
Özden Örnekve İbrahim Fırtına’yla bolca görüşmem
olmuştu.
Saygun’un karargâhtaki makamına her gittiğimde
beyaz peynir ve simit servisi yapıldığını, ancak komutanın hep kilo
vermeye çalıştığını hatırlıyorum. (Hatta bir ara Büyükanıt
diyetisyene başvurmuş, bu süreçte hepsi kilo
vermişti.)
Darüşşafaka mezunu olduğunu, karısının
sağlık sorunlarına üzüldüğünü, kızının, artık dönem değiştiği için,
kendi konumundan dolayı iş bulmakta zorlandığından dert yandığını
hatırlıyorum.
Gariptir,
bugün darbeyle suçlanan Saygun, biz gazetecilerle tüm ısrarlara
rağmen siyaset konuşmaktan kaçınır, tüm şeytani çabalarıma rağmen
hükümet ya da Meclis’le ilgili konuları, “Bizim yetkimiz
dışında” ya da “Elimizden bir şey gelmez” diye
geçiştirirdi. Yalnız ben değil 2006-2008 döneminde birçok kişinin
tecrübesi de bu.
Bir defasında Saygun’a yerel seçimlerde
Diyarbakır’da kimin kazanmasını istediğini sormuştum. Yarış AKP ve
DTP arasındaydı. “Bir asker
olarak DTP’nin kazanmasını istemem mümkün mü?” demişti. Hiç
unutmuyorum çünkü ben de cevap olarak, “Bence Diyarbakır DTP’nin
hakkı” demiştim, gülmüştü.
İbrahim Fırtına ise farklıydı. Fırtına deyince, aklıma Hava
Kuvvetleri’ndeki makamındaki şaşalı ama rahatsız deri koltuklar ve
tekerli arabayla taze portakal, greyfurt, havuç
ve kivi servisi yapan genç hostesler geliyor. Bu
servis aslında bir Genelkurmay klasiği ama Fırtına’nın makamında
servis daha iddialıydı.
Herhalde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün koyduğu
yasaktan olacak, Fırtına da havadan sudan konuşur ama gazetecilerle
siyasete girmezdi. En azından 2005 sonrası benim yaşadığım tablo
buydu. Siyaset sorunca, ağzını eliyle “fermuar” işaretiyle
kapatırdı.
Bütün bunlardan dolayı kafam karışık. 2005-2008
yıllarında siyaset konuşmaktan bu kadar çekindiğine tanık olduğum
insanlar bir kaç yıl önce darbe planlamış olabilir
mi?” |
(NOT:
Yazının bazı bölümleri tarafımdan
bold’lanmıştır)
Aydıntaşbaş’ın yazdıklarından, 2005-2007
döneminde (Balyoz planıyla suçlanan kadronun Genelkurmay’ı yönettiği
dönem) İbrahim Fırtına ve Ergin Saygun’la yakın temasta olduğunu
anlıyoruz. Detaya girmemiş ama Özden Örnek’le de
öyle.. Denilebilir ki; “Ne var bunda? Kadın büyük
bir gazetenin Ankara temsilcisi, önemli bir gazeteci; üst düzey
komutanlarla irtibatta olması doğaldır, mesleğinin
gereğidir.”
Doğru
ama iki nokta dikkat çekiyor: Birincisi, Aydıntaşbaş o dönemde
komutanlarla kurduğu gazetecilik ilişkisinden yansıyan neredeyse hiçbir
şey yazmadı; daha çok hükümet cenahından nabız aktaran bir
gazeteciydi.
İkincisi;
Ankara’da gazetecilik yapan herkes, Genelkurmay’ın gazeteci seçmekte ne
kadar titiz olduğunu bilir. Aydıntaşbaş’ın yazısında anlattığı “beyaz
peynir, simit, kivi, havuç suyu” ortamından kaç gazeteci nasibini
almıştır dersiniz? Bir, bilemediniz iki… Örneğin,
hiçbir zaman “önemli gazeteci” falan olamadık ama Ankara’da on
sene muhabirlik yapmış bir fakir olarak değil kuvvet
komutanı, astsubay bile tanımış değiliz. Geçin
bizi; Aydıntaşbaş’ın ilişkilerine “Cuntanın medya ayağı”
suçlamasıyla bir yıldan fazladır Silivri’de yatan
Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay bile sahip
değil..
Birileri
Aslı Hanım’a kivi yedirirken, kimine de Silivri’de karavana yedirmeyi
münasip görmüş... Aslı
Hanım’ın hatırlatılması gereken bir başka özelliği daha var:
Kendisi, devlet içinde “Ergenekon” adlı gizli bir yapılanma
olduğunu ilk kez yazmış olan gazetecidir. Bugün bir çok
insanı suçlamakta kullanılan belgenin orijinali ilk kendisinde
çıkmıştır.
Böyle bir “örgütün” ismini ilk kez Aslı
Aydıntaşbaş’ın kendisini arayarak sorması üzerine duyduğunu belirten
Doğu Perinçek, Silivri’deki
mahkemeden Aydıntaşbaş’ın tanık olarak dinlenmesini talep etti.
Yanlış hatırlamıyorsam mahkeme bu konuda “İlerleyen
safhalarda gerekli görülürse düşünülmesine” şeklinde
bir karar verdi.
Kafamızı
daha fazla karıştırmadan toparlayalım: Aslı
Aydıntaşbaş, Sabah gazetesinin Ankara temsilciliğine Erdoğan’ın Amerika
bağlantılı “boy”ları tarafından 2005 yılında getiriliyor.
“Devlet içinde Ergenekon adlı gizli bir
yapılanma var” yazısını 2006 yılında yazıyor.
(İlginçtir, aynı yıl Washington Post’ta
çıkan AKP aleyhtarı bir makale yüzünden Aydıntaşbaş ile Erdoğan’ın ekibi
bozuşur gibi oldular. Erdoğan’ın adamları, makaleyi yazan gazetecinin
Aydıntaşbaş’ın yakın arkadaşı olduğunu ve bilgileri Aydıntaşbaş’tan
aldığını iddia ediyorlardı. Yani Aydıntaşbaş’ı AKP’nin kaymak
tabakasına sızarak buradan aldığı bilgileri Sabah gazetesinde hükümet
lehine yazmakla, diğer yandan edindiği bilgileri “aleyhte kullanılmak
üzere” Amerikalı meslektaşlarına ulaştırmakla suçluyorlardı.
Aydıntaşbaş-ABD-hükümet arasındaki bu şeytan üçgeni daha sonra Cüneyd
Zapsu’nun uzaklaştırılmasında bile etkili olmuştur )
Konumuza
dönecek olursak, hükümete karşı “Balyoz” gibi korku filmlerini
aratmayacak bir darbe girişimi hazırlamakla suçlanıp bugün karakola
çekilenler, 2005 yılında AKP kadroları gibi “aynı kaynaktan”
(yani Washington-Brüksel’den) aldıkları referansla Aydıntaşbaş’ı
karagâhta devlet kesesinden kurdukları lüks
sofralarda ağırlamak için birbirleriyle yarışıyorlarmış!
Yazıdan,
Aydıntaşbaş’ın psikolojik olarak kendisini komutanlardan nasıl üstün
gördüğünü de anlıyoruz.
Baksanıza, Ergin Saygun’dan gelen gelen
mailleri “sıkıcı buluyor” ve çoğunu açmıyormuş bile!
Bana
gazeteci olarak Ergin Saygun seviyesinde bir devlet yetkilisinden
mail gelse, değil açmaya bile tenezzül etmemek,
çerçeveletip duvara asarım.(!)
Velhasıl, bugün darbecilikle suçlanan paşalar, Aydıntaşbaş gibi
önemli sınır ötesi ilişkileri olan bir gazeteciye, zayıflama
rejimlerinin reçetesini verecek kadar kucaklarını, gönüllerini, makam
odalarını açmışlar. Sıkı akreditasyon kuralları, güvenlik
soruşturmaları, andıçlar Aslı Hanım’a
işlememiş!
Kimin
beyaz-peynir simit sevdiğinden, kimin servis arabasında kivi ikramından
yana olduğuna kadar bütün kişilik kanallarına sızılmış, bütün
psikolojik labirentler fethedilmiş… Velhasıl, bütün tersanelere girilmiş
Paşam!
Aslı
Aydıntaşbaş, gözaltındaki generallere kefil olduktan ve gözaltına
alınmalarına şaşırdığını belirttikten sonra, ertesi gün (24 Şubat 2010)
“Kumanda artık kimsenin elinde değil” başlıklı bir yazı daha
yazdı. O yazıda şöyle dedi:
“Bundan
sonra ne Genelkurmay Başkanı, ne Başbakan, Cumhurbaşkanı, MİT Müsteşarı,
Meclis Başkanı, Deniz Baykal ya da
Devlet Bahçeli ne
olabileceğini kestirebilir.
Seçim,
2010’da da olabilir; fırtınalı günler hükümetin arzuladığı gibi
önümüzdeki haftalarda yatışırsa 2011’de normal seyrinde de olabilir.
Gerçek şu
ki, artık Türkiye’de temel siyasi aktörler, “oyun kurucu” olma
özelliğini kaybetti. Sürükleniyor, mevzi kaybetmemeye çalışıyorlar.
Hükümet de, asker de son ayları büyük ölçüde kendi kontrollerinde
olmayan olaylar silsilesini yönetmeye çalışarak geçirdi. Siyasi aktörler
artık oyun kurucu olma özelliğini kaybetti. Olayları şekillendirmek
yerine akan sel suyunda bir dala tutunmaya çalışıyorlar.
Hükümette, orduda, medyada birçok kişi, ülkede Ergenekon ve bazı
davaları yönlendiren, bu davalarla ilgili haberleri servis yapan üçüncü
bir güç olduğuna, kontrolün onların elinde olduğuna inanıyor. Ancak
artık o efsanevi gücün de varlığını, ne amaca hizmet ettiğini anlamak ya
da kontrolü elinde tuttuğuna inanmak mümkün
değil” Yani,
harç bitti yapı paydos! Yani
ister asker, ister sivil, ister gazeteci
olsunlar… Hatta
isterse “Başbakan” olsunlar! Eski
kuklaları imha etme, sahneye yeni oyuncular sürme
zamanı geldi..
|