Siyaset22 Şubat 2010 00:00

Onlar Dünyanın En Etkili Müslümanları! Meyyal UYGUR

Hep birlikte tek bir “kışla” üzerinde yürütülen operasyona odaklandık. Oysa operasyon çift taraflı. El birliğiyle biri çökertiliyor, diğeri “demokratikleştiriliyor ve özgürleştiriliyor”!.. Bu yeni “kışla” kimlere yâr olur, kimlerin işine yarar dersiniz?     levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetescialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmacie cialis 5mg prix en pharmaciearcoxia 90 mg wikipedia speeddatingmixers.co.uk arcoxia cena

Eylül ayında Diyanet İşleri Başkanı Ali BardakoğluMerkezi ezan ve merkezi vaaz uygulamasının köylerden başlanarak, kaldırılacağını” açıkladı. Aralık ayı sonunda da Rize’de düzenlenen il müftüleri toplantısında, merkezi vaaz ve ezan sistemine son verilmesi kararlaştırıldı. Türkçesi, artık her camide, ayrı hutbe okunacak, farklı ezan sesi yükselecek!..

   

Zaman Gazetesi haberi, “Yaklaşık 13 yıldır uygulanan ve 28 Şubat sürecinin bir eseri olarak görülen merkezi vaaz sistemine son veriliyor” diye duyurdu… Bir şey daha yaptı, Diyanet İşleri Başkanı yerine, “Diyanet Reisi” ifadesini kullandı. (Zaman-24 Aralık 2009)

 

Bu kararı burada bırakıp, son yıllarda yaşanan bazı somut olaylara bakalım: 

 

2006’de Bursa Mudanya’da Ramazan Bayramı hutbesinde, “Erkeklerin, anne, eş ve kız çocuğundan başka bayanlarla tokalaşıp öpüşmesi caiz değildir. Bunu yaparsanız namaz düşer” ifadelerinin geçtiği öne sürüldü. CHP Bursa Milletvekili Mustafa Özyurt da konuyu Meclis’e taşıyıp, “Bayram namazlarında okutulan hutbelerden Diyanet İşleri Başkanlığının haberi var mı? Bayram namazı hutbeleri kimin tarafından hazırlanmaktadır? Her ilçe veya il müftüsü kendi fikirlerine göre hutbe hazırlayabilmekte midir? Söz konusu hutbeyi hazırlayanlara verilecek ceza nedir?” sorularını sordu. Cevap verildi mi, verildiyse ne dendi, maalesef bilmiyorum…

 

Gazetelere yansıyan bir başka haber; 2007’nin son aylarında İstanbul Beşiktaş Yeni Camii’nde Cuma namazı öncesi verdiği vaazda Hoca, sözü Lozan’a getirir ve der ki; “Ey cemaat, Batılı şer güçleri, Lozan’da dinimizi değiştirelim, Hıristiyan olalım diye çok uğraştılar. Neyse ki Esat Mahmut Karakurt gibi Müslüman büyüğümüz Lozan’a giden heyette vardı. Bu baskılara direndi, görüşmeler kesildi. Batılı şer güçleri, Hıristiyanlığı kabul ettiremeyince bu sefer, laikliği bize dayattılar. Ondan sonra da ülkemizde 1932’den 1952’ye kadar Kuran okunmadı”… O vaazı dinleyen işadamı, gazeteciler aracılığıyla şunu sordu; Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye'nin dört bir yanındaki camilerde verilen vaazları denetliyor mu, müfettiş gibi birilerine izletiyor mu? Eğer yoksa neden denetlenmez?”… Diyanet İşleri Başkanlığı, müfettiş gönderildiğini açıkladı. Sonuç; Bilmiyoruz!.. 


Son örnek, geçen Kurban Bayramı namazı öncesi Fatih Müftü Vekili Mehmet  Taşkıran’ın verdiği vaaz. Cumhuriyet’in ilk yıllarını eleştiren Müftü Vekili, “Geçmişte dinimizi öğrenirken zorluklar yaşadık. Baskı altında dinimizi öğrenmeye çalıştık. Medreseler kapatıldı. Elif be’ler elimizden alındı. Bunların unutulmaması, tedbirli olunması gerekir” dedi. O sırada camide olan CHP Fatih Belediye Meclis Üyesi Mustafa Sarmusak konuyu İl Başkanı Gürsel Tekin’e iletti. O da şikâyetçi oldu. Taşkıran hakkında idari soruşturma açıldı. Sonuç; Diyanet İşleri Başkanlığı, ”İddialar ispatlanamadığı ve sübut bulmadığı için cezaya gerek yok” kararı aldı. Taşkıran görevine devam ediyor…     

 

                                              Anarşiyi Camiye Sokmak

 

Şimdi geliyorum basına intikal etmeyen, ama Ankara’nın ortasında yaşanmış bir başka hadiseye… Olayın kahramanı namazında, niyazında bir milletvekili, CHP’li falan da değil. Olay yeri ise cami değil, ama çok önemli bir yerin mescidi. Cumhuriyet Bayramı’ndan hemen önce Hoca, Diyanet’in gönderdiği “Cumhuriyet Bayramı” konulu hutbeyi okuyor. Hutbede, “Kurtuluş Savaşı’ndan, Mustafa Kemal’den, Cumhurun, yani milletin iradesine saygı temelindeki yönetim şeklinin benimsenmesinden” bahsediliyor… Ancak satır aralarına serpiştirilmiş şöyle ifadeler de var:

 

“Baskıcı bir ortamda insanların doğal hakları denilen, Allah’ın onlara doğuştan lütfettiği hakların korunması mümkün değildir. İnsanlar topluma faydalı olabilecek fikirleri rahatça üretemez, ifade edemezler, hakkı savunup, haksızlığı yeremezler…”

 

“Bizim ecdadımız, dünyanın başka toplumlarında olduğu gibi saltanatı despotizme çevirmemiş, o çağların elverdiği ölçüde insan hak ve hürriyetlerine sayılı olmaya özen göstermişlerdir, hatta insan hak ve özgürlükleri konusunda bazı bakımlardan bugünün gelişmiş toplumlarına bile örnek olacak uygulamalar başarmışlardır…”

 

“Sadece çok dinli ve çok kültürlü bir şehir olan Kudüs’teki, İstanbul’daki yüzlerce yıllık uygulama bile, bırakın Müslümanları, insanlık için onur verici örneklerle doludur…”

 

Bu hutbenin altındaki imza, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı’ya aittir. Devam etmeden önce Çağırıcı hakkında bir parantez açalım. Batılıların en sevdiği müftüdür… Dinlerarası Diyalog’da ön plandadır. O yüzden özellikle ABD Başkanlarının İstanbul’da dini liderlerle yaptığı toplantılarda Türkiye’yi temsil eder… Ve Bartholomeos’un yakın dostudur. Geçenlerde o da, “Merkezi ezan ve vaaz sistemine karşı olduğunu” açıkladı. (Ki zaten söylediğine göre, bu sistem İstanbul’da sadece Kadıköy ve Bağcılar’da uygulanıyormuş) 

 

Olayımıza dönersek; Hutbeyi dinleyen Milletvekili, Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nu arar, satır aralarındaki o ifadeleri sorar… “Buradaki despotizmden kast edilen; devletin mi, ulemanın despotizmi midir?.. Doğuştan kazanılar hakka gelince, mesela PKK, ana dilde eğitimin doğuştan kazanılan hak olduğunu söylüyor… Çok dinlilik, çok kültürlülük caminin içinin meselesi midir? Havra’da Yahudilik, Kilisede Hıristiyanlık, Camide Müslümanlık konuşulur…” gibi sözlerle tepkisini dile getirir.  Bildiği bir şeyler olmalı ki, “Beypazarı Müftüsü’nün hazırladığı hutbe neden Çağırıcı tarafından değiştirildi?” sorusunu da sorar.  

 

Aldığı cevap, “Arkadaşlar acemi… Fazla hassasiyet gösteriyorsunuz…” olunca, tepkisi artar, konuşma şöyle sona erer:

 

“80 yıllık Diyanet, bu kadar aciz mi?.. Camilere bunları sokarsanız, anarşiyi sokmuş olursunuz… Hz. Ebubekir’in, ‘Doğru yoldan saparsam, beni kim düzeltebilir’ sorusu üzerine Hz. Ömer’in kılıcıyla ayağa fırladığını, Hz. Ömer aynı soruyu sorduğunda da bir Sahabi’nin aynı şekilde kılıcını havaya kaldırdığını bilirsiniz. Sizin yanlış hutbelerinizi de düzelten biri olur!..”   

 

Camilere ilişkin diğer operasyonları da kısaca hatırlayalım; İstanbul’un kurtuluş yıldönümünde, “Ne Mutlu Türküm Diyene, Milli Birlik Esastır, Ordumuza Şükran Borçluyuz, Önce Vatan şeklinde mahyalar asıldı diye kıyameti koparıp, iki ay içinde mahyalarla ilgili yönetmeliği değiştirtip, şehirlerin kurtuluş günlerinde mahya asılmasını yasaklatmadılar mı?.. Ya o yasak kararı çıkana kadar Zaman Gazetesi’nin yayınladığı senaryolar?.. Mahyaların arkasında “masonik bir komplo” olduğu, “kaos için camilerin hedefe alındığı” gibi ne iddialarda bulundular… Hatta, “Aşama aşma sinsi plan”ı ortaya çıkardılar. Kim yazmış, kim planlamış belli değildi, ama adeta “Camiler bombalanacaktı” denilen “Balyoz”un yolu yapılıyordu. Mahya yasağı çıktı, haberler bıçak gibi kesildi. Kimdi o “masonlar”, niye peşlerine düşülmedi, öğrenemedik!..    

 

Diyanet’in “Kürt açılımı”na balıklama daldığını da unutmayalım. Kürtçe Kur’an, Kürtçe vaaz ve mevlüt, Diyanet Tv’de Kürtçe programlar gibi bir yığın proje geliştirildi. “Diyanet Reisi” son olarak Diyarbakır’a gitti, en önce Osman Baydemir’i ziyaret etti. Ardından, bölgedeki “kanaat önderleriyle” buluşup, taleplerini dinledi. Burada 6-7 bin camimizde kadrolu görevli olmadığını belirtip, Ağustos’ta 4-5 bin sözleşmeli din görevlisi alınacağını, köy ve mezralardaki eksikliklerin böylece giderileceğini açıkladı!.. “Diyanet Reisi”mizin, Ruhban Okulu’nun açılmasını desteklediğini, bu meseleye tamamen “dini özgürlükler” kapsamında baktığını da  vurgulayıp, soralım; Koca Diyanet İşleri Başkanı, Ruhban Okulu sorununun ve bunun ardındaki gerçek talepleri bilmez mi?     

 

Tüm bu örneklerden sonra en başa dönüp, DİB’in aldığı son kararı sorgulayalım;

 

Ankara’nın, İstanbul’un ortasında bunlar oluyorsa, merkezi vaaz sisteminin resmen kaldırılmasından sonra hem buralarda, hem cemaat ve tarikatların hüküm sürdüğü Anadolu’da neler olacağını, camilerde millete neler anlatılacağını düşünebiliyor musunuz?!.. Bunların üstüne bir de Kırmızı Kitap Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden “irtica tehdidi”nin çıkarılması hazırlıklarını ekleyin… Oysa o belgede denen şu; İrticai faaliyetler, içte ve dışta sürmektedir. Bunlarla mücadele ederken, toplumun dini duygularını incitmemeye özen gösterilmelidir. Bu bağlamda toplumun dini duygularını kullanmak isteyenlere izin verilmemelidir.  Anayasa’da dikkat çekilen İnkılâp Kanunları’nın ödün vermeden uygulanması gereklidir. Din eğitimi, devletin üstlenmesi gereken bir işlev olarak devam etmelidir”

 

Belli ki, “Dini duyguların kullanılmasına izin verilmesi, İnkılâp Kanunlarının çiğnenmesi, din eğitiminin, tarikat ve cemaatlere devredilmesi” planlanıyor!.. 

 

                                Dünyanın En Etkili 500 Müslüman’ı

 

Fethullah Gülen hareketi ile yakın mesaisi olan ABD’deki Georgetown Üniversitesi’nin, Ürdün Stratejik Çalışma Merkeziyle birlikte hazırladığı, “Dünyanın En Etkili 500 Müslüman’ı” listesinde kimler var? Listeye, Türkiye’den 20 “Müslüman” alındı. İlk 50’deki o isimlerden bazıları ve sıraları şöyle: 

 

Recep Tayyip Erdoğan (5), Fethullah Gülen (13), Abdullah Gül (28), İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu (40)… Devamında ise Ekrem Dumanlı, Hayrinüsa Gül, Ahmet Davutoğlu, bir de Ali Bardakoğlu ile İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı  

                     

                                            Bu da ABD Projesi

 

Camilerde operasyon veya “reform”“Etkili Müslümanlar”… Bunların anlamı, önündeki, arkasındaki planlar... Önce, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye ilişkin 2008 Din Özgürlüğü Raporu’ndaki şu satırlara bakalım:  

 

“ABD Hükümeti, insan haklarını korumaya yönelik genel politikası gereği, Hükümetle din özgürlüğü meseleleri hakkında görüşmeler yapmaktadır. ABD Büyükelçisi ve aralarında İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu ve Adana Konsolosluğu personelinin de bulunduğu diğer elçilik görevlileri Müslüman çoğunluk ve diğer dini gruplarla yakın ilişkilerini sürdürmüştür… Büyükelçi, Bakanlar Kurulu üyeleriyle yaptığı özel görüşmelerde düzenli olarak, din özgürlüğü konusunu konuşmuştur. Bu konuşmalar sırasında, hem İslam, hem de diğer dinlere ilişkin hükümet politikalarına değinilmiştir… Büyükelçi, Nisan 2008’de Büyükelçi’nin daveti üzerine ABD’yi ziyaret eden Diyanet Başkanı Ali Bardakoğlu’yla biraraya gelmiştir. Diğer elçilik ve konsolosluk görevlileri, hükümet yetkilileriyle benzer görüşmelerde bulunmuşlardır. Elçilik ve Konsoloslukta görevli diplomatlar, çeşitli dini grupların temsilcileriyle düzenli olarak bir araya gelmişlerdir… Rapor süresinde Müslüman bir ilahiyat profesörü ABD’deki ‘Din ve Toplum Misafir Programı’ na katılmıştır.”

 

Şimdi de aynı rapordaki şu satırlar üzerinde iyice düşünelim: 

 

“TCK’nın 219’uncu Maddesi, imamlar, rahipler, hahamlar ya da başka dini liderlerin, dini görevleri sırasında devleti veya devlet kanunlarını kınamalarını ya da kötülemelerini yasaklıyor…”  

 

Adamlar resmen camiler başta olmak üzere, tüm dini kurumlarda, “devletin ve kanunların kınanmasına, kötülenmesine izin verin” demiş olmuyor mu? Gel de, “hutbelerin özgürleştirilmesini” tesadüf  say!..    

 

Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu, “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız, müminler askerimiz” dizelerini bilirsiniz… Ya dönemin AB Türkiye Temsilcisi Kretschmer’in Şubat 2006’da, “Alevilerin ayırımcılığa maruz kalmasından, cemevlerinin ibadethane sayılmasından, din derslerinden” dem vurup, “Bana göre laik bir ülkede Diyanet gibi bir kurum olmamalı” dediğini hatırlıyor musunuz?

 

Hep birlikte tek bir “kışla” üzerinde yürütülen operasyona odaklandık. Oysa operasyon çift taraflı. El birliğiyle biri çökertiliyor, diğeri “demokratikleştiriliyor ve özgürleştiriliyor”!.. Bu yeni “kışla” kimlere yâr olur, kimlerin işine yarar dersiniz?