|
Geçen günkü AHİM’in resmi kimliklerden din hanesinin kaldırılması
ile resmi alfabede Kürtçe harflerin bulunmamasına ilişkin kararından
sonra,
“Tehcir-Tasfiye+Mübadele-Tasfiye=Açılım”
başlıklı yazımı hesabını vermeye karar verdim…
Fakat ilk önce tüm olanların soyut ABD egemenliği ile değil,
1812 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı veren
ABD’nin ve tüm dünyanın mali kaynaklarını kontrol altında tutan, dinle
oyun oynayan, savaşları organize eden, kendilerini Allahoğlu
gören FED(*) ve onun en büyük hissedarı olan başta
kalpazan Mayer Ainschel ROTHSCHILD (1743-1812)
ailesi ve diğerleri olduğunu unutulmamalıdır!..
Sorun ise
egemenin kim olduğunu bilmektir.
Egemeni emperyalizm kavramı,
B'NAİ B'RITH ve Bilderberg gibi oluşumların ötesinde iyice
somutlaştırarak, tüm bu kavramların arkasında acı ve kanla beslenenin
FED (Federal Rezerv,ABD Merkez Bankası) olduğunu göstermek
gerekiyor. Görünürde Türkiye’nin kontrolü ABD’nin, ABD’nin kontrolü
ise FED’in elindedir.
İşte o FED, ilk önce ABD’yi II. Dünya
savaşından sonra dünya ekonomisinde en az zarar gören ülke konumuna
getirerek, diğer ülkeler karşısında ekonomik üstünlük sağladı.
Savaş sonrası mali konularda ülkelerin ortak hedefi;
uluslararası para sisteminin düzenli biçimde işlemesini sağlamak,
ülkelerin dış ödeme güçlüklerinin çözümüne katkıda bulunmak ve
uluslararası mali krizlerin" yönetimi oldu.
ABD bu amaçla,
44 devleti 1944 yılının
Temmuz ayında New Hampshire eyaletine bağlı Bretton Woods kasabasında
bir araya getirdi.
Konferansa katılan devletlere yaptırılan
anlaşma sonucunda, Dünya Bankası ile birlikte IMF'nin kurulmasına
karar verildi. En önemli karar ise 1 ons altının (31.1035 gr.)
= 35 dolar'a sabitlenmesi, uluslararası işlem gören doların ise
rezerv para olma özelliği ile tescil edilmesiydi.
Zaten,
ABD'nin Bretton Woods kasabasında oynanan oyunun özün de doların
rezerv para olması vardı. ABD'ye egemen olan sapkınların, o
tarihlerde yaptığı plan anlaşılmadı. Ne de olsa savaşın ağırlaşan
sonuçları ile dünyayı dize getirmişlerdi. II. Dünya savaşı sonrası,
Avrupa ile Asya aç ve işsizdi. Onun için Federal reserve'nin
ABD aracılığı ile istediğini alması çok kolaydı. İstediği ise dünya
ekonomisini dolar ile yönetmekti.
Doları rezerv para
olarak kabul eden ülkeler, dünya bankası aracılığı ile mali
piyasalarını ve dış ticaretlerini kontrol altına alacaklarını
düşündüler.
Elde ettikleri kaynakların kullanımını ise adını
1944 yılında toplantının yapıldığı kasabadan alan
Bretton Woods Sistemi ile Dünya Bankası-IMF yönetecekti. Güya bu
banklardan hisseleri vardı.
Böylelikle 27 Aralık
1945 yılında IMF'nin kuruluşu da tamamlandı. Bu tarihten sonra
ABD dolarını basan Federal reserve, ABD dolarını altın karşısında
sabit tutma taahhüdünü, 1945-1971 yılları arasında hızla
savaş ve petrol ekonomisine dönüştürdü.
Doların karşılığı ise altın olmaktan çıktığı, iyileşmeye başlayan
Avrupa ve Asya ekonomileri tarafından yavaş yavaş anlaşılmaya
başlandı.
ABD doları rezerv para olarak elinde tutma
avantajını kullanarak, ekonomi de dışa yöneldi. Karşılığı olmayan veya
kara para nasıl harcanıyorsa öyle harcanmaya başlandı...
Sonuçta, “1967'deki 3,4 milyar dolarlık dış açık
ve 1971'de 29,7 milyar dolara”, altın stokları ise
tükenme noktasına geldi! Sapkınlar, İNSAN emeği ile dünyanın yeraltı
ve yerüstü kaynaklarını hızla tüketiyorlardı.
Biraz geri
gittiğimizde, yani henüz dünya ekonomisinin yüksek enflasyon ile
tanışmadığı zamanlarda; ABD yasalarına göre dolarının
basılması yine belli miktarda altının desteği ile sağlanıyordu.
FED-Federal reserve, her 1(bir) doların basılması için kırk
sent tutarında garanti vermek zorundaydı...
Fakat
1929 yılında başlayan ve 1931
yılına kadar ABD'de ve dünyada yaşanan yüksek enflasyon, kamu
açıklarının ortaya çıkmasına neden oldu. ABD de ekonomik durum
ağırlaştı. "Ağırlaştırıldı!..." ABD Başkanı Roosevelt de çözüm
olarak ilk önce 1932 yılında altına sabitlenmiş olan
dolar basımını serbest bıraktı.
Şimdi tekrar
1970'li yıllara dönecek olursak, ABD dışındaki
biriken-rezerv olan dolarların karşılığında altın stoklarının
yetersizliği konusunda finans dünyası, başta Fransa olmak üzere
Almanya ve Japonya'yı kaygılandırmaya başladı. ABD Başkan Nixon
baskılar artınca, doların altına konvertibilitesini aynen başkan
Roosevelt'in 1932 yılında yaptığı gibi kaldırdı. Tek
fark, yapılan anlaşma uluslararasıydı ve ABD bu anlaşmayı tek
taraflı sona erdirmiştir.
ABD'li sapkın Federal reserve'cilerin
yarattığı bu haksız rekabetin, insanlığı ve onu ürettiği değerleri
tehdit etmesi kaçınılmazdı. Böylesi emek dışı Bretton Woods sistemi
ABD'nin petrol ve savaş oyunları için kullandığı araç haline
dönüştü. Konuya ilişkin, 5 Ocak 2007 günü Kanaltürk de
yayınlana Ceviz Kabuğu programına bağlanan Prof. Dr. Hüseyin BAĞCI
“Dünya üzerinde silah satışı yapan ilk 10 şirketin 8'i
Amerikan menşei, 2'si de Batı menşeidir... 20 yıllık süreçte
Irak'ın silah için Batı'ya verdiği para 320 milyar dolardır”,
dedi. Bu rakamın tüm körfez ülkelerinde ki tutarı ise
aynı yıllarda 2 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir.
Özetleyecek olursam; Federal
reserve'ciler ilk önce, Roosevelt'e 1932 yılında, ABD'de
1929-1931 yılları arasında yaşanan ekonomik krizi bahane ederek,
doları altın karşılığı basılmasını iptal ettirdiler.
Sonrada, ele geçirdikleri ABD ile 44 devleti, II. Dünya
savaşının ağır ekonomik şartlarını kullanarak, 1944 yılında doların
rezerv para olması için karar verdirdiler. Kabul ettirdiler ve 1945
yılında IMF kuruldu!!!
1944 yılında; 100 $. = 1
ONS (31. gr altın) 1 ONS altın, 35.-$ 2010 yılında
(10 Şubat); 100 $. (0.07 sent'tir -basım maliyeti) = 1 ONS
altın 1.075,- $'dır. 1994-1960 yılında; 1
Varil Petrol (159 litre) 2 - 3. $. 2010
yılında (Şubat); 1 Varil Petrol (159 litre) 75 -
80. $.
Günümüzde 100 ABD dolarının
0.07 sent'in karşılığı ise 100 milyonu aşan insan kanı,
I. - II. Dünya savaşı, Vietnam, 11 Eylül, Afganistan, Irak, yarın
İran, Suriye ve Türkiye... diye devam edecek olan dünya terörüdür...
Federal reserve için, 1, 5, 20, 50 ve 100 banknot
doların basım maliyetleri 0.07 senttir.
Bu arada
günümüzün, devlet adamlarına, siyasi ve ekonomik çevrelerine
hatırlatmakta fayda var. Dünya ekonomik krizinin yaşandığı
1929-1931 tarihlerinde, krizden etkilenmeyen ülkelerden
birisi de Türkiye'dir...
Enflasyon % 0.90, büyüme hızı
% 9, 1 Türk Lirası = 0.47
dolar'dır.
Genç Türkiye Cumhuriyeti üstelik Devleti
Aliye'nin borçlarını ödenmekte ve dış yardım almamaktadır!!!
O
dönemler de, emeği ve ürettiği ile yaşayan dış ticaret fazlası bile
olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başında Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.
Türkiye IMF'ye 11 Mart 1947 yılında
üye oldu.
Onun için Türkiye’de TEHCİR, MÜBADELE ve
günümüzde de AÇILIM ile devam eden süreçte FED’in rolünü görmek
ve algılamak zorundayız. Yoksa, Türkiye’deki AÇILIM ile Irak’ın
kuzeyinde olanları yalnızca Kürdistan kurma operasyonu olarak görerek
yanılırız…
FED’in “Amerikan dolarını petrol ticaretine yön
veren para birimi olarak muhafaza etme amacı, Irak işgalinin temel
nedenidir. Bu neden, sadece Irak petrolünü kontrol etme amacından daha
önemlidir.” (Prof. Dr. Bülent GÖKAY)
ABD’nin tek
sırrı olan bu gerçek ile son krizde “25 trilyon dolar uçup”
gitti. (Hürriyet Gazetesi 8 Aralık
2008)
Bugünkü ABD, varlığını ve uluslararası mali
piyasalarda gerileyen rekabetini, FED’in karşılıksız doları basması
ile sağlamaya devam etmektedir. Şimdilik tek güvencesi askeri alandaki
üstünlüğüdür. Bunun da tek başına işe yaramadığını, Afganistan ve
Irak’ta gördü.
ABD kamuoyu ise bu kirli oyunun tamamını,
geçen seçimlerde başkan adayı olan Ron PAUL’un hedefleri ile
öğrendi.
Hürriyet Gazetesinin 17 Kasım 2007 tarihindeki
haberine göre Ron PAUL seçim propagandası sırasında,
doların olmayan karşılığı için yeniden “altın standardına geri
dönelim” derken, “ABD Merkez Bankası-FED’in lağvedilmesini”
istedi. Irak’taki ABD askerini çekeceğini ve CIA’da
kapatacağını açıkladı.
Türkiye’de ise henüz bu
gerçeklerden bahseden bir siyasi parti, ekonomist ve liberalleşmiş
aydın yok.
(Açık İstihbarat : Bu yazıyı
11 Şubatta yayınlanan , Açık
İstihbarat uyarıyor : Yeni ABD dolarına Hazır Olun başlıklı
yazımızla beraber okumanızı tavsiye ederiz )
FED’in
ABD’den sonra en güçlü olduğu ülke de hiç şüphesiz ki Türkiye’dir.
Sırasıyla DP, AP, ANAP ve en son AKP’yi iktidara FED
taşımıştır… Türkiye’de biliyorum ki bu gerçek, başta o partilerin
mensupları da dahil olmak üzere fazlaca bilinmiyor…FED şuan tezkereden
sonra bir türlü ANAYASA’yı da TBMM’den geçiremeyen AKP’nin yerine yeni
bir iktidar arayışındadır. Göreceksiniz, AKP hükümetinden sonra
iktidara gelecek olanların ilk işi ANAYASA’yı değiştirmek
olacaktır.
Onun için, günümüzde olanları tehcir-tasfiye,
mübadele-mübadele ve cinayet boyutlarını görmek üzere, bölünmenin
başladığı yıllara gidelim.
I- MORA İSYANI İLE TÜRKLERİN
BALKANLARDAN TASFİYESİ
II. Mahmud’un başdanışmanı
Mehmet Sait Halet EFENDİ 25 Mart 1821 yılında Mora
yarımadasında ortaya çıkan isyanı örgütledi. Halet EFENDİ, Balkanların
kudretli paşası olan Tepedelenli Ali Paşa’yı astırdı, tertibin
farkında olan Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı öldürttü.
SONUÇ
Devleti Aliye olanların sorumlusu
olarak Halet EFENDİ ile Patrik Gregorios’u gördü. Her ikisi
de bedelini canları ile ödedi. Ama aynı yıllarda, daha çok Alevi ve
Sünni kaynaklı ayrımdan dolayı kapanan Yeniçeri Ocağı’nın ardından
1829 yılında bugünkü Yunanistan devleti kuruldu. İsyan sonrası
kurulan Yunan devleti için, ABD Başkanı Georges BUSH Yunan milli
günü-isyan günü münasebeti ile 25 Mart 2006 tarihinde
Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, “gençlerimiz Yunan bağımsızlığı
için savaştı” dedi.
II- GREOGARYAN TÜRK ERMENİLERİN
TEHCİRİ İLE ANADOLU’DAN BAĞIMSIZ HRİSTİYANLARIN
TASFİYESİ
Bugünkü AB-D’li sapkınlar, 1830
yıllarında Yunan devletinin kurulması ile toplumsal yaşamda fazlaca
etkisi olmayan Müslümanları Hristiyan yapmak yerine, daha etkin
durumda bulunan Greogaryan Türk Ortodoks Ermenileri,
Protestan ve Katolik yapmak üzere karar verdi.
Böylelikle
1831 yılında Fransa Büyükelçiliğinin girişimi ile Ermeni
Katolik Kilisesi, 1853’te İngiliz ve ABD misyonerlerinin
çabaları ile de Ermeni Protestan Cemaati kuruldu...
Katolik
Cizvitlerin, daha sonra Protestan Misyonerlerin faaliyetleri,
1870'lerden itibaren Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak
komitelerinin kurulması ile bölgede 1877-1878 yılında yaşanan
Osmanlı Rus Savaşı ve Berlin Antlaşması ile gelişen yeni dönemde
Ermeni ıslahatı gündeme taşındı, antlaşma sonrasında da Ermeni
sorunu süreklilik arz eden bir sorun haline dönüştü…
Anadolu’ya Amerika’dan gelen misyonerlerin, Ortodoks
Ermenileri Protestan Ermeni’ye dönüştürme çabalarında açtıkları
kolejler ile etkili oldu.
Osmanlı bölgesinde yaşayan
Ermenilerin eğitim faaliyetleri için, “80 normal lise düzeyinde
kolej, 8 yüksek kolej ve 16 kız okulu” açıldı.
Açılan
okullarda öğrenim gören Ermeni öğrenci sayısının “27 bini”
aştığı tespit edildi.
“1900'lu yıllarda ise Osmanlı
topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000
civarında idi; azınlıkların kendi okulları ile birlikte bu sayı
10.000'e yaklaşmaktaydı.”
OSMANLI döneminde
“Millet-i Sadıka” olarak adlandırılan, günlük hayatta
saygınlığı olan, XIX. yüzyılın sonuna kadar imparatorluk yönetiminde,
“22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa ve 11
profesörü” bulunan Ermenilerin, neden “Türkler bize
soykırım yaptılar” dediğini anlamışınızdır.
Osmanlı
Ermenilerinin Protestan Ermeni’ye dönüşmesi Yusuf HALAÇOĞLU’nun
söylediği gibi “Osmanlı topraklarına 1800’lerin başında gelen
misyonerler” sayesinde
oldu!..
SONUÇ
Mora’da kurulan Yunan
devletinden sonra Türklerin çoğunlukta olduğu Girit adası 1866,
Bulgaristan ise 1908 yılında Osmanlı topraklarından ayrıldı.
Osmanlının doğusunda yaşayan Ermenilerin dinini
değiştirme veya Ortodoks Ermenilerin tasfiye süreci ise
Osmanlı ordusunun 1915-1916 tarihlerinde ülkenin
batısında Alman başkomutan Liman Von Sanders emrinde Çanakkale’de
göğüs göğse çarpıştığı sırada oldu.
Yüz binlerce insan öldü.
Sonra da ülkenin doğusunda “Millet-i sadıka” ile
yaşattıklarının adına “Ermeni soykırımı” dediler... Bu süreç de
1914-1915 yılları arasında yaratılan “tehcir
oyunu” ile son buldu.
Tehcir
sırasında, Katolik ve Protestan yapılan kolejli Ermeniler tehcire
tabii tutulmadı!.. Fakat yıllar sonra olanların farkında varan
Protestan Ermeni Hrant DİNK’i öldürdüler…Bugün
Hrant’ın ve diğer tüm aydınların katili kim sorusunu arayanlar
ile hepimiz Hrant’ız diyenlerin bu gerçeği bilmesinde çok fayda
var.
III- KARAMANLI TÜRK HRİSTİYANLARIN MÜBADELESİ İLE
ANADOLU’DAN ULUSAL BİLİNCİN VE LAİKLİĞİN TASFİYESİ
Tehcirden sonra sıra Karamanlı Türk Ortodokslara
geldi.
Kurtuluş savaşında Aydın bölgesinin komutanı olan
Mehmet Şefik Bey’in yazdığı “İstiklal
Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali” adlı yapıtta, Ege’de
demografik yapısıyla ilgili olarak, Ayvalık bölgesinde 1800 lü
yılların son çeyreğine kadar bu bölgede Rumların olmadığını belirtir.
Bölgedeki yaşlı tanıkların anlatımlarından yola çıkılarak hazırlanan
eserinde ise
“gerçekten de bilinenin aksine Rumlar Batı
Anadolu’ya ancak 1838 Balta Limanı Antlaşması sonrası gelen
İngilizlerin kurdukları büyük çiftliklerde çalıştırılmak için
getirilmiş ve buralarda”,
yerleşmediklerini
söyler…
Mehmet Şefik Bey, Türkçe konuşan bütün Rumların
“fizyonomi ve adat bakımından da” komşuları Müslüman Türklerin
benzeri olduğunu belirtirken (M. Şefik, I.Cilt, s.8.), bu
Rumların, Orta Anadolu Rumları gibi esasen Türk olan Ortodokslar
olduğu tespitinde de bulunur.
Şefik Bey’e göre bu konuda
“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım asırdaki
Tanzimatçılığı, Anadolu Türk Hıristiyanlarının Yunanlılığa
döndürülmesi işinde Türk tarihi huzurunda suçludur (
M. Şefik, I.Cilt, s.9.).”
Anadolu’da 19. yüzyıl
sonlarına kadar bir kelime Rumca bilmeden gelen Türk Ortodokslara
karşı Fener Rum Kilisesi öncülüğünde Yunanlılaştırma gayretleri
vardır.
Hatta Yunanistan’dan Rumca öğretmek için
Antalya’ya gelen Nikolaidis, Antalya’da yaşayanların “bir kelime
Rumca bilmediğini” itiraf eder.
Fakat Türk Ortodoks
Ermenileri kadar başarılı olmaz.
Çünkü, aslen Türk olan Papa
Eftim Yunan-Patrikhane ve batı işbirliği ile geliştirilen
“ayrılıkçı” politikalara karşı çıkar ve Türk Ortodokslarını
1918’den itibaren yayınladığı bildiriler ile uyarır!... Papa
Eftim’in yayınladığı ilk bildiri de anlatmak istedikleri, yağmacı
zihniyetin oyun sahasına dönüşen günümüz Türkiye’sine de hitap eder.
Eftim’in bildirisi hala alınması gereken dersler ile
doludur.
Papa Eftim yayınladığı bildiri de,
“Avrupa müdahalesi ve bilhassa son zamanlarda Yunan
taarruzları neticesinde Anadolu’nun Müslümanları gibi biz
Hristiyanları da müteessir ve mutazarrır oluyorlar… Anadolu’da hiçbir
Hristiyan yoktur ki; şu umumi felaketin kendilerine ait kısmın yegane
müsebbibinin İstanbul Patrikhanesi olduğuna getirmemiş olsun. Türk
Hükümetinin geçmişinde kiliselere bir müdahalesi olmamış iken İstanbul
Patrikhanesi mübarek İsa Mesih’imizin emri hilafına ruhaniyetine ve
mezhebimize şerre alet ederek, Türk olduğumuz halde Elenizm-Yunan
propagandası ile iğfal edilerek güya aslen Yunanlı imiş ve aslına rücu
edermiş gibi ekalliyet hukuku iddiasıyla mezhebi millete karıştırarak,
bir taraftan bizi Yunan amaline alıştırmak...” sureti ile
“Avrupa’ya karşı hükümetimizden müşteki sıfat ve vaziyetiyle
göstermeye kalkıştılar…
Mesela İstanbul Patrikhanesi’nin bize
Türklüğümüzü unutturmak için aldığı bunca tedbirler hiç kar etti mi?
İşte Türk tabiiyetimiz ve lisanımız olduğu bakidir. Halis Türk ve Türk
evlatları olduğumuz adet, töre, kültür ve ahvalimizle ispat
etmekteyiz”
der.
Fakat, 15 Mayıs 1919 tarihine
gelindiğinde İzmir limanındaki gemiler de, valilik balkonunda ABD
bayrağı vardır. İşgal devam eder.
Tarih yazılırken,
dönemin fotoğraflarında dahi, Yunan bayrağı görünür, ABD
bayrağı görünmez. Kurtuluş Savaşı başlar,
9 Eylül
1922 tarihine gelindiğinde İzmir limanından ayrılanların bindiği
teknelerde yine görünmeyen ABD bayrağı vardır. Ama savaş bitmemiştir.
İşgal güçleri, 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan
Mudanya Ateşkes Antlaşması ile meydanda kaybettikleri savaşı bu sefer
Kasım ayında Lozan’da masaya taşımaya karar verir.
ABD
Hükümeti Lozan’a hazırlıklıdır. Hazırlıklı olduğunu da Mudanya
Ateşkesinden 9 gün sonra, 30 Ekim 1922 tarihinde Lozan
konferansına katılan itilaf devletlerine yolladığı muhtıranın 5.
maddesinde;
“Problemin en olumlu çözümü, Küçük Asya ile
Yunanistan’daki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların mübadelesi
olabilecektir” (GÜRÜN Kamuran (1986),
Savaşan
Dünya ve Türkiye, Bilgi Yayınları, İSTANBUL. s.
407) , cümlesi ile anlaşılmaktadır.
Lozan’da 22 Kasım 1922 günü
başlayan görüşmelerde 30 Ocak 1923 günü verilen iki karardan
birisi, Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve
Protokole ilişkin Türk Ortodoks Hristiyanlar ile Yunanistan’da
yaşayan Yunan uyruklu Müslümanların mübadele-değiş tokuş kararı
vardır.
Karar; henüz 22 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan
Lozan görüşmelerinin devam ettiği 1 Mayıs 1923 tarihinde
uygulanmaya konur.
Yunanistan’ın Rumca öğretmek istediği, Papa
Eftim için ATATÜRK’ün “Milli mücadele yıllarında bize bir ordu
kadar yardım etti” sözü ile daha anlamlı kılınan Türk Ortodokslar
zorunlu olarak Yunanistan’a yollanır.
Türk Hristiyanlar,
“ahlak, adalet ve lisanımıza uygun olmayan topraklarda
yaşayamayız, yaşamamıza imkan yoktur” feryatlarını kimseye
duyuramazlar.
Ama aralarında din değiştiren, “Katolik
Rumların, mübadele dışında kalmasına yettiğini hatırlatmak
isteriz” (Doç. Dr. Engin BERBER).
Evet aynı
durum, 1914-1915 tarihlerinde uygulanan “tehcir”
kararında Ermeni Protestan ve Katolikler için de
geçerliydi.
SONUÇ
ABD’nin planladığı zorunlu
mübadele ile 1 Mayıs 1923-1927 tarihleri arasında ANADOLU’da
yüzlerce yıldır yaşayan, Kurtuluş Savaşı’na destek veren bir milyonu
aşkın Türk Ortodoks Hristiyan, yalnızca inançları yüzünden
Yunanistan’a gitti. Daha doğrusu, Türk olarak Kurtuluş Savaşına
verdikleri destekten dolayı cezalandırıldılar.
Ve 11 Kasım
2008 Hürriyet gazetesinde yer alan bir habere göre AKP’li Milli
Savunma Bakanı Vecdi GÖNÜL, “Mübadele olmasa, Milli Devlet
Olabilir miydik?” sorusu ile milli devlet olmayı mübadeleye
bağladı.
Aslında ATATÜRK’ün en büyük hatalarımdan biri dediği
mübadele olduğu için, ne milli devlet, ne de laik devlet olamadık.
AB-D’li sapkınlar planını çoktan yapmışlardı. Binlerce yıldır birlikte
yaşayan Türkleri inançları için birbirinden ayırmıştık. Bugüne
bakarak, bugün için sorulması gereken soru,
-Türkü
Hristiyan olduğu için kendi topraklarından tasfiye-mübadele eden bir
ülke, laiklik ve ulus temelinde yükselen bir devlet kurabilir mi?
IV- AÇILIM İLE DEVAM EDEN, İSLAM’I
PROTESTANLAŞTIRARAK, İSLAM’IN TASFİYESİ…
Tarihi
olarak aradan çok kısa bir zaman geçti.
AİHM 2 Şubat
2010 günü karar verdi. Türk nüfus cüzdanlarında din hanesinin
kaldırılmasını istedi.
AİHS’ye göre, “kimliklerde din
ibaresi bulunması İNSAN HAKKI İHLALİ” idi. AİHM'in “din hanesi
kalksın” kararına ilişkin başbakan ERDOĞAN, “anormal
değil” dedi.
AİHM’nin bu kararı, küçük Asya’da oynanan
oyunların farkında olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1928
Anayasasında, “Devletin dini İslam dinidir” şeklinde yer
alan ikinci maddesini kaldırarak, 1937 yılında
kabul edilen Anayasanın ikinci maddesine bu sefer “Türkiye
Cumhuriyeti'nin Laik bir Devlet” olduğunun nedenlerini hatırlattı.
ATATÜRK, Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği dinsizlik değil, din
üzerinde kazanç sağlayan, siyaset yapan, görüldüğü gibi toplumların
yapısını bozan, tehcir ve mübadele olarak bilinen tasfiye süreçlerinin
yaşanmaması için kabul etti.
Zaten, 30 Kasım 1925
tarihinde 677 sayılı kanun ile tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması
kabul edilmesinin nedeni Türk milletinin inanç sisteminin korunmasına
yönelikti.
Korunmak istenen yalnızca Sünni İslam değil,
insanların kabul ettiği tüm dinlerdi.
Fakat, egemenlikleri için
dini inançları kontrol altında tutma konusunda deneyimli olan AB-D’li
sapkınlar dün Anadolu’nun asli unsurlarından olan, Türk ve Ermeni
Ortodokslar ile yaşanan acılar, yüzyılların birlikte yaşama kültürü
olmasına rağmen yaşatmışlardır.
Bugünün Türkiye’sinde,
benzer ilişki ve adı konulmayan “savaş” bu sefer de
Protestanlaştırılmak istenen İslam aracılığı ile sözde Kürdistan
kurmak üzere yeniden yaratılmıştır.
AB-D’li sapkınlar,
F. GÜLEN’in ışık evlerinde ve okulları aracılığı ile eğittikleri
Müslümanları, işlerine yarayacak şekilde tarihte Ermenileri
Protestanlaştırdıkları gibi Protestanlaştırmak üzere en üst düzeyde
eğitti ve eğitmeye de devam ediyor...
Bugün nasıl
ABD’de okuyanların çoğu, F. GÜLEN cemaatine ait okullardan
seçiliyorsa, 1830-1914 yılları arasında ABD’de okuyacak olanlar da din
değiştiren Protestan Ermeniler arasında
seçiliyordu!!!
Bugün de yaptıkları katliamları
Türklerin üzerine atan, bir telaş ile soykırımı tanıyalım diyerek
roman yazdıran, yazdırılan romana Nobel ödülü verenler ve laik Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasını değiştirilmesini isteyenlerin hepsi F. GÜLEN
merkezli yapılanmadan çıkmaktadır.
ABD’li sapkınların
uğraşları ile Protestanlaştırılmak istenen Ermenilerin bugünkü sayısı
yalnızca Türkiye’de 500 kişi ile sınırlı kalırken. Yaşadıkları
topraklardan kopartılan milyonlarca Türk Ortodoks Hristiyan ise
ERENEROL ailesi tarafından temsil
edilmektedir...
SONUÇ
Bugün için, yine
AB-D’li sapkınlarca AÇILIM adı ile planlanan ve bir türlü
masaya konulamayan AÇILIM, dünün Greogaryan Türk Ortodoks
Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk
Hristiyanların MÜBADELESİNDEN farksızdır.
Aynı
yöntemlerle bugün İSLAM’ı TASFİYE ediyorlar…
Türkiye’de
teslimiyete varan sessizliğin ve derin PASLAŞMANIN tek nedeni budur…
Bir taraf İslam’ı ılımlaştırmayı kabul ederken, diğer tarafta
güya laikliğin önünde tek engel olarak gördüğü radikal İslam’a karşı
tedbir alıyor. Her iki TARAF’ın da bilmesi gereken, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bizlere verdiği bilinçte, hiçbir ayrım yok, yasalar
önünde eşitlik var, inançların korunması ve inançlar üzerinden oyun
oynanmasına karşı durmak vardır!..
Her iki TARAF’ta bu ilkeden
ayrıldığı takdirde kazanan yine kan emici sapkınlar olacaktır.
Nasıl Küçük Asya’ya Greogaryan Türk Ortodoks
Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk
Hristiyanların MÜBADELESİ acılar getirdiyse, aynı durum AÇILIM
ile de devam edecektir.
AB-D’li sapkınlar, acı ve kanla
besleniyorlar.
Öldürdükleri İNSAN sayısı yüz milyonları aştı.
Bilinmesi gereken Mora isyanı ile 25 Mart 1821 yılında
başlayan sürecin devam ettiğidir.
Unutmayın, bu ülkeyi en iyi
tanıyan devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’e bile Lozan’da sonradan
pişmanlık duyacağı Karamanlı Türk Ortodoks Hristiyanların mübadelesine
engel olamadı.
Ama bu türden oyunlara karşı duracak Türkiye
Cumhuriyeti’nin temellerini attı.
İşte, o bilinçle görüyor ve
yazıyorum.
Küçük Asya’da DİNLE OYUN OYNATMAYIN!..
Tanrı inancınız için, tarikata, cemaate ve sapkınlara
ihtiyacınız yok. Yoksa bir gün bir AB-D’li sapkın, F. Gülen cemaatine
mensup kişileri kastederek Georges BUSH’un itiraf gibi, FED’in
karşılıksız doları için, “gençlerimiz savaştı” diyecektir.
10 Şubat
2010
Saygılarımla
(*)
Federal Reserve Banks (FED) 1913 yılında ABD Dolarını basma
yetkisi aldı, ABD başkanı ve kongreden bağımsız hareket eden merkez
bankası yetkilerini kullanan fakat resmi olmayan özerk bir
kuruluştur. Ortak olan bazı bankalar: FED Bank of New York,
National Bank, First National Bank, Chase National Bank, National Bank
of Commerce of New York City, City Bank, Chase Manhatten Bank, J.P.
Morgan ve bu bankaları kontrol eden işte birkaç kişi ve kuruluş:
Rockefeller, Rothschilds, Lazard Freres, Kuhn-Loeb, Warburg Co.,
Lehmann Brothers.
|