Emekli
Yargıç Alb. Emin Değer, 2001’de Ankara’nın bir salonunda ikili
anlaşmaların sonuçlarını anlatıyordu.
Orta sıralardan
çelimsiz, iyi giyimli yaşlıca bir kişi, öfkeyle yerinden kalkıp öne
yürüdü;
“Doğru söylemiyorsunuz!” dedi, “Ben o zamanlar
Trakya’da üsteğmendim; doğru dürüst topumuz, tüfeğimiz bile
yoktu!”
Şaşıran Emin Değer kibarlığını bozmadan
“Görüyorsunuz ki yabancıya avuç açmakla da bir yere
varılmıyor!”
diyebildi.
Çelimsiz, iyi giyimli, emekli
subay yanıtı sevmedi ve “Yanlış” diye bağırarak salondan çıkıp
gitti.
“Subaylar silahlarını beğenmeyince korkuya kapılıp
ilerisini gerisini düşünmeden yabancının kanatları altına girmeye mi
yeltenirler?”
diye sordum içimden ve o muhtaçlık
duygusuyla titreyen üsteğmenin modern tüfeksizlikten sızlandığı
yıllarda Cumhuriyeti kuran partinin Ulus Gazetesi’ndeki başyazııyı
anımsadım:
“Son günlerde”
diye başlayan Profesör, “birbiri üstüne Amerika’dan çok iyi haberler
gelmektedir”
diyor ve biatını
bildiriyordu:
“Yirminci yüzyılın, insanlığın müşterek
kaderine inanmış ve bu ülküye en çok hizmet etmiş olarak anılacak
milletleri(n) başında Amerika’nın geleceğini söyleyenlerin
yanılmadıklarına biz de inanmaktayız”
“Amerikasız
tanzim olunacak barış düzeninin” ıstırapları çoğaltacağı endişesiyle
titrediklerini de ekliyordu Profesör!
Hangi nedenlerle
titrediklerini ve hangi somut gerekçelerle Amerika’ya biat ettiklerini
açıklamıyordu Profesör; çünkü yalnızca
inanmaktadır!
Bağımsızlıkla birlikte gelen şanlı yükseliş
yıllarının ardından yalnızca 9-10 yıl geçmişti. Hiç gereği yokken bir
kez daha yabancıya avuç açanlar, Kuzey’den Ruslar gelecek diye tir tir
titremektedirler.
Tıpkı 1912’de, bizi yanınıza alınız
diye İngiltere’ye, Fransa’ya yaltaklanan ve dirsek yiyince Almanya’nın
kumandasına giren anlı şanlı Hasan Cemal Paşa, Enver Paşa ve Talat
Bey’in titredikleri gibi!
Amerika,
Türkiye yönetimini avucuna almış; 300 milyon dolar vermiş; bir iki
savaş gemisi yollamıştı.
Karşılıklı çıkarlara ve uluslararası
barışa hizmet edecek askeri ve ekonomik bir anlaşma değildi imzalanan:
Devletin iç yönetim düzeninin, emniyetinin ve ordunun,
istihbaratın Amerikalı müfettişlerin istekleri doğrultusunda yeniden
yapılandırılmasını da kapsıyordu.
Yalnızca devleti ve
kurumlarını teslim etmiyorlar; aynı zamanda yüzlerce yıl sonra bir
kerecik daha kendi ayakları üstünde doğrulma onuruna ve guruna
kavuşmuş olan halkın ruhunu da teslim ettiler.
Yayılmacı
(modern fetihçi) devleti, ezeli ve ebedi dost olarak belletmek için
propagandaya giriştiler ve CIA’yı da içlerine alarak yalan rüzgârına
yelken tuttular.
Bütün bunlar olurken,
İstiklal Harbinden geçmiş paşalar, Amerikan tezleriyle donansınlar ve
düşman olarak sınıflandırdıkları yurttaşlarına karşı Amerikan
yöntemiyle savaşmayı öğrensinler, diye Türk subaylarını Amerika'ya
yolladılar!
Bir yanda ABD Büyükelçisi Wadsworth, öte
yanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, halk
arasında Amerikan kültürünü yaymak, yerli dostlarını çoğaltmak için
1951’de Ankara’da bir dernek kurdular.
Amerika’nın
kurtarıcılığına ve kollayıcılığına iman eden Ulus Başyazarı Prof.
Nihat Erim’e gelince:
Önce gençlik sonra da subaylar arasında filizlenen
bağımsızlık-özgürlük ve egemenlik isteklerini bastırmak için darbeyle
yönetime el koyan askeri cuntanın başbakanı olarak “Balyoz”
harekâtına girişti ve hep “Balyozcu” olarak
anıldı.
İlk teslim anlaşmasından bu yana geçen 63 yıl,
ilkelerin, doğruların, özgüvenin ve halkçılık ahlakının eriyip gitmesi
için uzunca bir süre.
ABD ve içerdeki kat
be kat çoğalmış olan müttefikleri, yeniliyorlar düzeni ve ordu da
içinde olmak üzere tüm kurumları, siyasal devlet düzenini yeniden
yapılandırıyorlar.
Şimdilik onlar
öndedir; eşkıya devletin ahlaksız saldırısıyla savaşma cefasından
uzakta özgürlüğün tadını çıkarıyorlar!
Bu çarkın geriye
dönmeyeceğinden öyle eminler ki, zerre kadar utanmaları yok!
Ozan - Hekim Ceyhun
Atuf Kansu, “Söylevi Okurken” adlı kitabında Sivas Kongresi’ni
anlatırken
“Kimi delegelerin adamakıllı mandaya yattıkları
sırada”
der ve Mustafa Kemal’in sabırlı, ölçülü; ama
ödünsüz savaşımını anlatır.
O zamanlar “adamakıllı
mandaya yatanlar” 27 yıl sonra, 1946’da mandanın altına yattılar ve 63
yıldır kalkamıyorlar.
Şimdi söyler misiniz; 63 yıldır
yabancıya muhtaçlık duygusuyla yaşatılan, eğitilen bir ordudan,
bağımsızlık ve özgürlükten söz edenleri içinde barındırması
beklenebilir mi?
Not: Bir gazetecinin
nikâhlı eşinin CIA elemanı olduğu bilgisiyle çalkalanıyor ortalık?
Türkiye’deki şirketlerde, devlet kurumlarında, derneklerde hiç ama hiç
CIA elemanı ya da geçici görevlisi yok mu?