|
Ahmet Altan
isimli Hayırlı Evlât,
Büyük Selânik isimli bir şâheserle Can
Dündar’ı da, Vamık Volkan’ı da
sollamış; önce yazıyı paylaşalım (tashîfâtı tashîhât benden)…
***
| Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir
görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.
Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.
Mustafa Kemâl, Selânik’te doğmuş,
askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da
ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi Cumhuriyet’i
kurduğunda.
Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu
vardı.
Birincisi “lider” olmak.
İkincisi de, ta
gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından
vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selânik yaratmak.
Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler,
çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak
kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar…
İlk amacına ulaştı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri
oldu.
Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek
yetenekleri vardı ve başardı.
İkincisi ise “zordan” daha zordu.
Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka
bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada
yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.
Onun hayâlindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele
hâlinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın
inançlarına uyuyordu.
Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.
İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin”
kabûl edilmemesine sinirleniyordu.
Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans
ettirdi…
Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.
Onun hayâl ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini
tutmuyordu.
Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği
insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.
Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.
Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle
“Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.
Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen
“eşitliği” istiyorlardı.
Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.
Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.
Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.
Korkunç bir baskı uyguladı.
Kürt liderlerini astı, Müslümanlar’ı gazeteler vâsıtasıyla
“irticacılar” olarak ilân etti, demokratları Meclis’ten attı,
solcuları hapse koydu.
Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına
aldı.
Ve çok istediği Selânik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve
bürokratlarla yarattı.
Artık “Atatürk” olan
Mustafa Kemâl’i memnun edecek göstermelik
bir “Selânik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.
Geride kalan kısımlar da, “yeni Selânikliler’in” esiri durumuna
düştü.
İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sâhip olamadılar.
Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten
dışlandılar.
Bu “Selânikleşme” hareketine “Atatürk İlke ve İnkılâpları” adı
takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilân edildi.
Biz bugün hâlâ Türkiye”de “Selânikliler’le” Anadolulular
mücadelesini yaşıyoruz.
Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna
karşı çıkılıyor” diyorlar.
Samimiler bunu söylerken.
Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini,
hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini
kavrayamıyorlar.
Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler,
demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selânikleşme”
hayâli uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.
Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri,
demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu
olarak yaşanıyor.
Mustafa Kemâl’in çok istediği o “güzel
kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu
buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu,
zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.
İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in
karşı çıkması.
Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız,
solcusuz” olacağını sanıyorlar.
Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz
gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde
yapacak.
|
***
Şimdi ben de kendime uygun bir şekilde bir şeyler yapacağım
Hayırlı Evlât
Ahmetçiğim.
Kürt değilsin ama Kürtçüsün; Kürdiye
hayâlin zamanında seni Milliyet’ten
kovdurmuştu. Kendini üst insan, elit sınıftan
insan olarak gördüğünü beyan edersin ama demokrat ve
solcusun.
Atatürk’ün memleketi “muasır medeniyet
seviyesinin üstüne çıkarmak için” yaptığı her şeye
muhalifsin.
İntihâlden de nasibin var:
Bak, http://www.tumgazeteler.com/?a=657697
adresinde hakkında ne var: Türk romanında son dönemde gündeme gelen
“intihâl” tartışmalarına bir yenisi daha eklendi.
|
Kaçak Yayın dergisinin bu ayki sayısında
Mehmet Ergün imzasıyla yer alan yazıda,
Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası
Gibi romanında Ercüment Ekrem
Talu’nun Kodaman adlı romanından
çalıntı yaptığı iddia ediliyor.
Her iki romandan yapılan
alıntılarla desteklenen iddiaya göre
Altan, romanındaki zaman kesitini,
ilişkiler ağını ve birtakım olayları
Talu’nun romanından almış.
Ercüment Ekrem Talu’nun
Kodaman romanında, II.
Abdülhamit döneminden bir kesit sunuluyor. Romanın bir
yerinde, halkça çok sevilen Müşir Deli Fuat
Paşa’nın Şam’da yaşamaya mecbur edilmesi için
kendisine yapılanlar uzun uzadıya anlatılıyor.
Kodaman’da, Deli Fuat
Paşa’nın rahatını kaçırmak için, padişahın da
desteğiyle, Fehim Paşa çaba gösteriyor.
Altan’ın, aynı dönemi konu alan romanında
da Müşir Deli Fuat Paşa’nın rahatını
kaçırmak için bu kez Rasim Paşa padişah
yardımı alıyor.
İki olay da aynı muhitte geçiyor.
Mehmet Ergün, bunun basit bir esinlenme
olmadığı görüşünde.
Ergün,
Altan’ın başka bir ilişkiler ağı içinde
anlatabileceği hikâyeyi, “kolaylık olsun diye”
Kodaman’daki biçimiyle anlattığı görüşünde.
Ergün’ün iddiaları bununla da
sınırlı değil. Yazıda, aynı zamanda, Kodaman’da
jurnallerle anlatılanların Kılıç Yarası Gibi’de
olgusal olarak sunulduğu öne sürülüyor.
Bu konuda görüşünü
aldığımız Ahmet Altan ise,
Ercüment Ekrem Talu’nun söz konusu
romanından habersiz olduğunu söylüyor. Aslında bu tartışmalar
edebiyatımıza ve Ahmet Altan’a yabancı
değil. Altan’ın daha önce de,
Aldatmak adlı romanı için benzer iddialar ortaya
atılmıştı.
Bu romanın, Arthur
Hailey’in Tekerlekler ve
Alberto Moravia’nın Kıskançlık
romanlarından esintiler taşıdığını öne sürenler olmuştu.
Oysa Mehmet Ergün’ün, önceki
tartışmalar gibi değerlendirilmemesini istediği ve metinlerle
desteklediği iddiası edebiyat dünyasında ses getirecek gibi
görünüyor. Çalıntı, esinlenme, metinler-arasılık gibi kavramların
birbirinden hangi noktada ayrıldığının pek bilinmediği edebiyat
dünyamızda, bu tartışma kaygan bir zeminde dursa da tartışmanın
bundan böyle hangi yönde gelişeceği şimdiden merak konusu.
Cem Kuleli,
İstanbul.
|
Hayırlı
Evlât Ahmet, gene http://www.biroybil.com/showthread.php?p=16127
tıklanınca bak ne görüyoruz; Sırrı Yüksel Cebeci
yerden yere vuruyor seni:
|
TÜRKİYE, bağırsaklarını temizliyormuş! Önce kendi bağırsaklarını
temizlesinler. Yakın tarihle yüzleşmemizi sağlayacaklarmış, gizli
kapaklı hiçbir şey kalmayacakmış, hatta rahmetli
Menderes’e Yassıada’da yapılan işkenceleri
bile bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkaracaklarmış!
“Kürt Tarık” olarak bilinen
Yassıada Komutanı Yarbay Tarık
Güryay’ın yaptığı işkenceleri herhâlde…
Bunları anlatırken öylesine heyecanlanıyor, öylesine
kendilerinden geçiyorlar ki, her biri vatan kurtaran aslan sanki. Bu
vatan kurtaran aslanların başını Ahmet
Altan çekiyor. Halaskârların komutanı o yâni.
Sürekli darbe paranoyası yaşayan Ahmet
Altan, arada bir aynaya bakıyor mu? Aynaya bakmaktan
korkuyorsa, idolü ve her şeyi olan sevgili babasının suratına
bakabiliyor mu?
Bakıyorsa, ne görüyor?
Tipik bir “darbeci suratı”
mı?
AŞAĞIDAKİ yazıyı çerçeveletip Ahmet Altan’a göndermek
isterdim. Çünkü bu yazı, Ahmet Altan’ın babası Çetin
Altan’ın ne yaman bir darbeci oluğunu belgeleyen bir
yazı…
27 Mayıs 1960 darbesinin sabahı, Milliyet
Gazetesi’ndeki köşesinde “Büyük Gün”
başlığıyla yer almıştı. Noktası ve virgülüne dokunmadan aynen
yayınlıyoruz:
“Bütün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün
sevinci ve heyecanı içindedirler.
Çürümüş, sufli politik tertiplerinin şahsi ihtiraslarla
Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek
üzere olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetlerinin medeni bir
şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir
akibetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir
hareket olarak, Milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni
ufuklar açmaktadır.
Kara ve şüpheli günler selamete ermiş ve Türk Silahlı
Kuvvetlerinin şahsında mukedderatına hakim olmuştur.
Silahlı Kuvvetlerimizi tam zamanında ve üstün bir
anlayışla, Milletin kaderini, gitmekte olduğu kötü yoldan bir anda
aydınlığa çıkarmıştır. Her türlü yalan, baskı ve küçük oyunlardan
uzak olarak, Kurucu Meclis’in koyacağı demokratik prensipler
çerçevesinde, yakında serbest seçimlere gidilecektir.
Vatandaşların vakur bir anlayışla aynı milletin çocukları
olduklarını hatırlamaları, Hukuk ve İnsan Haklarının koyduğu esaslar
içinde, hür bir memlekette yaşayabilmek için birbirlerine kardeşce
davranmaları bugün her zamandan ziyade milli bir vazife
olmuştur.
Artık hiçbir partinin rozeti kanun dışı bir imtiyazın
sembolü olmayacaktır. Güzel vatanımızda eşit ve hür olarak insanca
yaşamanın saadetini paylaşacağımız dakikalar yakındır.
Kinsiz, baskısız ve zindansız kardeşce bir sevginin
memleket üzerinde esas saadetini duyuyor ve bu büyük günü candan
alkışlıyoruz.
Nefretlerin, kıskançlıkların ve ahlaksızlıkların uğursuz
bulutları dağılmaktadır. Bütün vatandaşların bu yeni devrin
kapısından bir tek vücut halinde girmeleri ve her türlü şahsi
duyguların üzerinde, memleket menfaatlerini düşünmeleri en kutsal
vazife olmuştur.
Hakiki hürriyetin saati çalmıştır. Atatürk’ün
inkilaplarına bağlı olarak demokratik bir memlekette Türklüğün
şerefine yakışan bir nizamın temelleri atılmaktadır.
Yaşasın Türk milleti yaşasın Türk
Ordusu…”
|
***
Akşam Gazetesi yazarı Oray Eğin de
gazetesindeki köşesinde âileni çok sert eleştirdi,
bilirsin. Siz Altanlar’ın hep moda olanı takip ettiğinizi, kimi zaman
sağcı kimi zaman solcu kimi zaman cemaatçi kimi zaman Kürtçü olduğunuzu
söyledi.
Sizin âilece Türkiye’nin entellektüel dünyasında bir kara
bulut olduğunuzu yazdı; buyurun okuyun:
| En güzel tâbir Yalçın
Küçük’ten gelmişti, ‘küfür romanları’
demişti Ahmet Altan’ın bugün romancı
olarak anılmasını sağlayan edebiyat parçalamalarına dâir.
Bugün ‘azizlerin içindeki orospu’yu, ‘orospuların içindeki
azize’yi keşfetme turlarına çıkan, ‘kadın
memelerine vatanı satan’ Ahmet
Altan o yıllarda edebiyatta epey politikti. Bugün
gazetelerde yapmaya çalıştığına benzer provokasyonları kitaplarında
yapmak için uğraşıyordu.
Sebebi çok basitti. 12 Eylül dönemiydi, solculuk demode olmuştu.
Türkiye yeni bir açılımın eşiğindeydi, Özal’ın
‘vizyonu’ yükselen değerdi ve Uğur
Mumcu’nun tâbiriyle ‘âile boyu
döneklik’ kültürü edinmiş bir âilenin isyankâr oğluydu.
Bir insanın yazmış olmaktan utanacağı kadar amatör ve zavallı bir
roman olan ‘Dört Mevsim Sonbahar’dan tutun da
‘Sudaki İz’e edebiyat macerasının tek ama tek bir
amacı vardı: Solculara ve solculuğa küfretmek. Devrim yapma
hayaliyle hayatlarını kaybeden binlerce insanla dalga geçmek ve
kendisini onlar üzerinden aklamak.
Vizyona adapte olmak, kendisini bir ‘burjuva’
olarak göstermek. Kısacası göz kırpmak ve 80'lerin ‘yükselen
değeri’ olarak kabul edilmek.
70’lerde de babası aynıydı. Gençleri gaza getirir, o evinin
balkonunda viski içerek ölen binlerce insanı izlerdi. 70’lerde
devrimcilik modaydı çünkü 12 Mart gerçekleştiği zaman nasıl
askerlere şakşakçılık yaptığı o yılların gazetelerinde belgeli
olarak duruyor.
Askerin gelmesini, hükûmeti devirmesini alkışlamıştı
Çetin Altan kendi darbe günlüklerinde…
O yüzden şimdi hiç kimse kalkıp da Altan âilesinin darbeye karşı
aldığı tavırları falan anlatmasın.
Neyin mücadelesini vermişler, neye direnmişler, neyi feda
etmişler ki?
Babası 12 Mart’a alkış tutmuş, oğlu 12 Eylül olur olmaz solcu
geçmişine küfretmiş ve Özal’a yaranmış.
Cumhurbaşkanı’nı ayakta alkışlayan,
iktidar sofrasında kadeh tokuşturan onlar. Hangi demokrasi
mücadelesinden bahsediyorsunuz, tek amaçları ceplerini doldurmak ve
kendilerine rant sağlamaktı.
En büyük özellikleri ise ne modaysa onun peşinden gitmek…
Önce solculara küfretmek, sonra
Özalcılık, sonra dönemin modasına uygun olarak
Kürtçülük, şimdi Fethullahçılık ve
Siyasal İslâmcılık…
Bugün Türkiye’de gerçek bir darbe havası olsa, asker de gerçekten
darbe yapmaya niyetli olsa, kamuoyunda bir darbe beklentisi olsa
baba-âbi-kardeş-torun-damat hep bir ağızdan en büyük darbeci
olurlardı. Babasının 12 Mart’ta yaptığı gibi darbeye alkış tutarlar,
askerî müdahalenin öneminden bahsederlerdi…
Ama şimdi moda askere vurmak, onlar da modaya uyuyor… Hadi
vursunlar, ama en acıklı olanı ne biliyor musunuz?
Çok ama çok câhiller… Altan âilesini Türkiye’nin düşünce
hayatından çıkarın ve ne eksilir, hiç hesapladınız mı?
‘Bayburt’a tenis kortları açılsın’ gibi absürt fikirler ve
‘bir kadın memesine vatanı satarım’ türü ucuz
pornografi dışında literatüre ne katkıları var?
O profesör oğlan dünyanın herhangi bir üniversitenin ancak
kantincisi olabilir… Diğerinin gazeteciliği geçmişte de, bugün de
ortada… Babasının tek ama tek yeteneği Türkçe’yi çok iyi
kullanması…
Gerisi koca bir boş ve düşünce akımlarına yönelik bir
‘ikoncan’ olma çabası… Ne ama ne modaysa onun
peşinden gittiler, bugün de gitmeye devam ederler.
Dün küfür romanı yazarlar, yarın alenen küfür ederler…
Yazık ki düzeyleri de çok düşüktür; sokak diliyle entellektüel
mücadeleye kalkışma çabalarından olsa gerek.
Bu âilenin Türkiye’nin düşünce hayatı üzerinde oluşturduğu kara
buluta isyan ediyorum.
Bir câhili düzeltelim
Adam profesör olmuş ama gerçekten câhil… Bu okumuş olanı bir de…
Önce dedi ki ‘Dünyanın neresinde askerî mahkeme
var’, yanıtı Genelkurmay
Başkanı’ndan aldı. Google’lasa öğrenir oysa. Hadi
bilgisayar kullanamıyor, bari kulağına kalem sokan çantacısına
sorsaydı…
Tipik bir ‘Hem dersini çalışmamış hem de şişman
herkesten’ durumu.
Dansöz; şimdi kıvırıyor… ‘Askerî mahkeme hiçbir yerde
yok’ diye tutturdu rezil oldu ya, şimdi de diyor ki
‘Dünyanın bir tek ülkesinde Askerî Yargıtay var mı, onu
söyleyin’ diyor…
Al sana yanıtı: Amerika Birleşik
Devletleri!
|
***
Hayırlı Evlât Ahmet,
Halkı şeyhlerin, şıhların, kör cehâletin ve onları kullanan
emperyalistlerin elinden kurtarıp, Peyami
Safâ’nın tâbiriyle Arab’ın eşeğinden inip Garb’ın
trenine bindiren, bunu yaparken de Attilâ
İlhan’ın tâbiriyle uluslaşarak Batılılaşmak
için çabalayan, yâni Garb’ın teknolojisini ve iyi yönlerini alarak ama
millî mânevî değerleri muhafaza ederek, câhil bırakılmış bir ümmetten
çağdaş bir millet ortaya çıkarmak için hayatını harcayan…
Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe’ye tercüme edilmesi
konusundaki düşüncesini ilk kez 14 Ağustos 1923’te gündeme getiren,
1925’te TBMM’nin komisyon çalışmaları sonucunda Elmalılı Hamdi
Yazır’a bu görevi veren, onun hazırladığı ve 1936’da
neşredilen Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli’ne vücut buldurtan…
Vatanın her köşesini dolaşıp, askerî dehâsını politika
ve beynelmilel münâsebetlerde de defâlarca sergileyen…
Ulu Önder’e ettiğin lâflara benim cevabım
şöyle olacak:
Aslında sana bir müjde verebilirim Hayırlı Evlât
Ahmet, sen bu yolda devam et, istediğin
gerçekleşmeyecek ama senin psikanalizini bu millet ta Selânik’ten gelerek
yapacak!
Muhterem pederinle eğer görüşürsen, viskilerinizi yudumlarken bunları
bir düşün, e mi?
İstinye – 24 Ocak 2010
Pazar
|