İbn Haldun'dan Mülk Dersleri - İhsan Eliaçık
Görülüyor ki her iki düşünür de “şehirde özgürlük”ten yanadır. Böylece insanların ilk doğal hali korunmuş olacak, kendine güvenen, cesur, yaratıcı bireyler toplumsal gelişmenin dinamiği olmaya devam edeceklerdir. Yine İbn Haldun’un “Şehirdeki baskıcı kanunların insanları körelttiği, bezginleştirdiği, yaratıcılığı öldürdüğü, şehirli hadarinin kaypak, kurnaz, ürkek hale geldiği” görüşü Çinli filozof Lautse’nin “Baskıcı ülkelerin insanları riyakar olur” sözüyle de örtüşür.. cialis forum cialis bez recepta cialis bez receptaescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholkamagra link kamagra gel
|
Malum, İbn Haldun’un (öl. 1406) Mukaddimesi’nde en temel kavram “mülk”... Öyle ki tüm Mukaddime “mülkün tabiatına dair” derinlemesine analizdir. Mukaddime’de mülk, kök anlamına uygun olarak “iktidar ve mal” anlamında kullanılır. Mülkün iktidar boyutuna daha fazla değinilirken mal boyutu da ihmal dilmez. Mal-emek-değer arasındaki ilişkileri köklü bir şekilde ele alan İbn Haldun, Karl Marx’ın (öl. 1883) ekonomi politiğini andırır açıklamalar yapar. Öyle ki bilmeyen birisi bu metinleri okuyunca İbn Haldun’u beş yüz yıl öncesinden Marx’ın hocası bile zannedebilir. Malum Marx, Das Capital’e “meta” ile başlar. “Meta dışımızdaki bir nesnedir” tanımıyla başlayan eser tümüyle meta, mal, para, sermaye, emek, değer kavramlarına, bunların birbiriyle ilişkisine ve dönüşümlerine ayrılmıştır. Bunlar aynı zamanda Kur’an kavramlardır; meta, mal, altın ve gümüş/dinar (para), ruûsu’l-emval (sermaye/anapara), sa’y, kesb (emek)… *** İbn Haldun’a göre
amel ve sa’y (emek, çaba, hizmet, mesai, iş,
çalışma) bütün iktisadî faaliyetin temelidir. İbni Haldun’a göre nerede rızk ve gelir varsa orada nüfus çoktur. Rızk nüfusa değil; nüfus rızka tabidir. Diğer bir ifadeyle maddi şartlar manevi şartları belirler (Marx’da alt-yapı üst-yapı). Mülk ve devletten ahlaka varıncaya kadar her türlü toplumsal değeri belirleyen maddi şartlardır. (shf. 990). İbn Haldun, geçim şekilleri ve kazanç yollarını başlıca dört kısma ayırır; 1- Zirâ’a (tarım, çiftçilik/maddi üretim), 2- Sınâ’a (ilim, kültür, el sanatları/manevi üretim) 3- Ticâre’ (alım-satım) 4- İmâre’ (emirlik, yöneticilik) İbn Haldun’da bu sıralama aynı zamanda üstünlük sıralamasıdır da. Ziraat mahiyeti icabı diğer tüm maişet yollarından önce gelir. Zira ziraat/çiftçilik teorik düşünceye ihtiyaç göstermeyen basit, tabiî ve fıtrî bir geçim yoludur. İbn Haldun’a göre çiftçilik genellikle bedâvet aşamasında kalan toplulukların mesleğidir. İlk, en eski ve tabiî olması sebebiyle çiftçilik aynı zamanda Hz. Adem’in de geçim yolu olmuştur. Sanatlar, çiftçilik gibi tabiî/basit değil mürekkep, ilmi, fikir ve nazar (düşünce) gerektiren bir uğraştır. Yani, kafa yorma, el sanatı, zihni uğraş, ilim, kültür ve yetenek gerektiren bir iştir. Bu haliyle sanatlar (sınaî) bedâvet aşamasını geçmiş hadâret aşamasını yaşayan toplulukların geçim yoludur. Bu işlerin piri ise aynı zamanda ilk terzi olan Hz. İdris’tir. Ticaret ise İbn Haldun’a göre ziraat ve sanatlar gibi üretici değil; üretilenleri alıp-satıcı bir meslektir. Bu açıdan ticarette kurnazlık ve hilekarlık çok görülür. İmaret ise geçinmek için siyasi gücü ve idari makamı kullanarak kahren başkasının malına el koymak yoluyla olur. Dolayısıyla İmaret (devlet işi) tabiî bir geçim yolu değildir. İbn Haldun, imaret dediği devlet işlerini tabiî geçim yolu olarak görmez. Devlet işinde çalışan memurları kendi başına iş yapamayan, kadınımsı (acz ve muhannes) insanlar olarak tavsif eder. Başkasının işinde çalışmayı adamlık (erkeklik) nokta-i nazarından iyi bir şey olarak görmez. İbni Haldun’a göre sermayesini korumak ve zengin olmak için devlete yanaşmayanlar, kendi tabiriyle “boyun eğip yaltaklanmayanlar” servet sahibi olamazlar. Çünkü makam mal getirir. Kim iktidar makamlarını ele geçirirse veya iktidarı elinde tutan asabiyet sahiplerine yanaşırsa (yaltaklanırsa) zenginleşir… Öyle anlaşılıyor ki İbn Haldun iktidar sınıfını, siyasi/askeri güçleriyle sırf yöneticilik yaparak geçinen yiyici, asalak bir sınıf olarak görmektedir. (shf. 890-92) İbn Haldun’un bu dört temel geçim
yolundan ilk ikisine iyi, diğer ikisini de kötü baktığı anlaşılıyor.
İbn Haldun’un hadarî (şehirli) bir
meslek olarak gördüğü sınaî (sanat, zenaat, üretim, bir şey icat
etmek) uğraşlar bugün anlaşıldığı anlamdaki “sanatçı” kavramından çok
daha geniştir. Onun kendi zamanından örnekler vererek anlattığı sanat
kollarından bazıları şunlardır; çifçilik, mimari, marangozluk, dokuma
ve dikiş, ebelik, tıp, kitabet, sahaflık, musiki, hesap vs.
İbn Haldun, hadarî rekabeti ve
ilerlemeyi işte bu sınaî yaratıcılığın gelişmesine bağlamaktadır.
“Sanatlar ancak taliplerinin fazla oluşuyla iyileşir ve
ilerler.” sözünün bugün için anlamı gayet açıktır: “Üretim,
istihdamı ve ihracatı doğurur.” Bunu hangi ülke en iyi yaparsa
kalkınmış ve ilerlemiş olan da odur. Her alandaki sınaî üretim iş
kollarının çoğalmasına sebep olur, işsizlik ortadan kalkar. İyi ve
kaliteli mallar üretince insanlar sizden alışveriş yaparlar.
*** İbn Haldun “umran” kuramını inşa ederken iç içe geçmiş tam on bir mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimelerde ele aldığı konular esas itibariyle şunlardır; Genel Mukaddime; Tarihin doğuşu 1. Mukaddime; Toplumun doğuşu 2. Mukaddime; Ümranın doğuşu 3. Mukaddime; Irkların doğuşu 4/5. Mukaddime; Ahlakın doğuşu 6. Mukaddime; Dinin doğuşu 7. Mukaddime; Medeniyetin (Bedevilik/Hadarilik) doğuşu 8. Mukaddime; Devletin (Mülk ve Asabiyet) doğuşu 9. Mukaddime; Şehirlerin doğuşu 10. Mukaddime; İktisadın (Ekonomi) doğuşu 11. Mukaddime; Bilimin (İlimler) doğuşu ... Öyle görünüyor ki İbn Haldun’un
giriştiği iş bir tarih felsefesi/sosyoloji olmak durumundadır. Nitekim
kendisi, değil İslam aleminin dünyanın ilk sosyoloğu kabul
edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında İbn Haldun
modern sosyoloji akımları içinde toplumsal olarak da bir “yasa”
bulmaya çalışan Comte, Durkheim ve
Marx’a benzer. Bulduğu yasa veya yasalar yer yer bunlarınkiyle
örtüşür. İbn Halduncu söylem daha çok post-modern değil modern söylemle örtüşür. Yakından bakıldığında Comte’nin “metafizik, teolojik, pozitif dönem, üç hal kanunu” kavramları, Marx’ın “alt yapı, üst yapı, sınıf çatışması, emek” vb. kavramlarıyla İbn Haldun’un “mülk, asabiyet, bedevilik, hadarilik, ümran” kavramları aynı mantığın yani toplumsal/tarihsel alanda bir takım “yasaların” bulunduğu, bunların tecrübeyle aranıp bulunabileceği mantığının ürünüdür. Öte yandan “ümranın
kanunlarını bulma” noktasında bir Rönesans aydını gibi düşünen İbn
Haldun Rönesansın sonucu olan “modernitenin insan ahlakı üzerindeki
etkileri” konusunda ise post-modern söyleme yaklaşır.
Bu noktada İbni Haldun “hadariliğin
ahlaki bozulmaya yol açtığı” düşüncesiyle 15. yüzyıl sonrası yükselen
moderniteye (İbni Haldun jargonuyla yeni bir hadarileşme) ilk ciddi
eleştirileri yönelten J.J.
Rousseau’ya
benzer. İbn Haldun hadariliğin, Rousseau da modernitenin sonuçları konusunda hemfikirdir. Ancak her ikisi de bunu bütün kötü sonuçlarıyla beraber bir olgu olarak kabul eder. Bu durumdan kurtulmanın yolu tekrar eski doğal hale dönmektir. Ancak şehirli toplumların tekrar köylüleşmesi de mümkün değildir. Yani medeniyetin tersine çevrilmesi de imkansızdır. Bunun için yapılması gereken şey her ikisine göre de “şehirde doğallığı korumak”tır. Bunu İbn Haldun
Görülüyor ki her iki
düşünür de “şehirde özgürlük”ten yanadır. Keza İbni Haldun’un birinci
mukaddimede anlattığı *** Doğrusu Mukaddime’yi okudukça bu eseri yazan kişinin hangi çağda yaşadığı konusunda insan oldukça şaşırıyor. Evet, bu satırların yazarı 1408 yılında vefat etmiştir! Tam altıyüz sene önce söylenmiş sözlerdir bunlar… İslam dünyasında hadisinden kelamına, tasavvufundan tefsirine; Gazzalî, Eş’arî, Sufî, Selefî, Şiî, Sunnî yüzlerce, binlerce ekol oluşmasına rağmen neden İbn Halduncu bir ekol oluşmamıştır? Meta, mal, emek, altın, gümüş, sermaye, infak, kenz vb. onlarca kavram doğrudan Kur’an’da geçmesine rağmen neden fıkhın muamelat kısmını aşamayarak Kur’an’a dayalı bir ekonomi-politik bu topraklarda yeşerememiştir? İbn Haldun altıyüz sene önce (14. yüzyıl) bunu başlatmıştı, neden devam etmedi, edemedi? İbn Haldun’un fikirleri neden batı toprağında boy attı da, İslam toprağında yeşeremedi? Düşünün…
|