|
Önce Meksika, ardından dünyanın birçok ülkesi. Onlar domuz gribiyle
boğuşurken, Türkiye yaz sıcaklarını yaşadığından olsa gerek tehlikeden
nispeten uzaktı. Yine de bir dizi önlem alınmıştı.
Termal
kameralarla ateş ölçümü, öpüşme-tokalaşma yasakları, maskeler,
dezenfektanlar derken Sağlık Bakanlığı olağanüstü basın toplantısıyla
duyurdu kötü senaryoyu.
Ağır senaryoya göre, 21 milyon kişi
domuz gribine yakalanacak, 8,8 milyon kişi poliklinikte, 96 bin kişi
hastanede, 15 bin 500 kişi yoğun bakımda tedavi görecekti.
5 bin 300 kişi
hayatını kaybetme riski ile karşı karşıya
kalacaktı. Hafif
senaryoya göre ise 1,8 milyon kişinin hastalanacağı, 750 bin kişinin
poliklinikte, 7 bin 500 kişinin hastanede, 1200 kişinin yoğun bakımda
tedavi göreceği, 400 kişinin hayatını
kaybedeceği öngörülüyordu. Çok geçmeden, korkulan olmaya başladı, domuz gribi
İstanbul’da patlak verdi. Bu hastalıktan ilk ölüm haberi Ankara’dan
geldi. 29 yaşındaki sağlık
çalışanı Mustafa Güneş, görev yaptığı hastanede H1N1’den hayatını
kaybetti. Türkiye’nin dört bir yanından ‘acı haber’ler geliyordu.
Bununla birlikte tartışmalı domuz gribi aşısı da ekim ayında apar
topar girdi ülkemize. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, her fırsatta
aşıdan başka çare olmadığını anlattı.
Ancak Başbakan Tayyip
Erdoğan, bakanıyla aynı fikirde olmadığını dillendirince aşıdaki
tartışma kızıştı. ‘Vurduralım mı vurdurmayalım mı, güvenilir mi
riskli mi’ endişesi yaşayan halk, iki arada bir derede kaldı.
Bakanlığın sipariş ettiği 43 milyon doz aşıdan sadece 4
milyonu kullanıldı. Domuz gribi aşısını, Glaxo Smith Kline
(GSK), Novartis ve Sanofi Pasteur isimli ilaç
firmaları üretiyor. Bakanlık, 43 milyon doz aşının 25 milyonunu
GSK’dan, 15 milyonunu Novartis’ten, 3 milyonunu ise
Sanofi Pasteur’den aldı.
Ancak Bakanlık son durumu tekrar
gözden geçirerek ihtiyaca göre alım miktarını azalttı. 43 milyon doz aşının 33 milyonunu iptal
ettirdi. Mutasyon riski sebebiyle bir miktar aşı stokta
tutuluyor. Elde bulunan bir miktar aşının da Filistin’e gönderileceği
söyleniyor.
Son rakamlara göre, 1 milyon kişinin domuz gribi geçirdiği
ülkemizde ölü sayısı 458’e ulaştı. Ölüm oranının çok yüksek olduğu domuz gribinde, aşı
yaptırmayan çoğunluk, sadece Bakan ve Başbakan arasında kalmış değil.
Olayın bir diğer boyutu güvenlikle ilgili.
Zira, 1996’ya kadar kendi aşısını üreten
Türkiye, 14 yıldır bu stratejik maddeyi ithal ediyor.
O tarihten bu yana Sağlık Bakanlığı’nın aşı üretimiyle ilgili herhangi
bir politikası yok. Uzmanlara göre, Türkiye kendi aşısını üretmede
aciz duruma getirildi. Şayet domuz gribi aşısını kendimiz üretseydik
belki de bugünkü tartışmalı ortama hiç düşmeyecektik. ABD’de Sanofi Pasteur ilaç firmasının ürettiği
aşının bir bölümü etkisiz olduğu gerekçesiyle toplatıldı. Ardından
Türkiye’nin İngiliz ilaç şirketi GSK’dan aldığı aşının bir partisi
bozuk olduğu için geri gönderildi. Bunun üzerine aşıda
‘yerli malı’ tartışmaları başladı.
Biz de bu vesileyle Türkiye’nin aşı karnesine bakalım istedik.
Türkiye, bugün dışa bağımlı olduğu aşı hususunda köklü bir geçmişe
sahip aslında.
Aşı, Batı’ya
Osmanlı’dan geçti. İlk çiçek aşısını Türkler
üretti, uygulanması için kanun çıkarttı, Çin’deki kolera salgını
için aşı gönderdi. Dahası, bugün ithal
ettiğimiz aşıların bir kısmını veren Sanofi Pasteur’ün kurucusu Louisse
Pasteur’e aşı yapımı konusunda Sultan II. Abdülhamid destek
verdi... Peki, bu başarılı geçmişe neden sahip çıkamadık?
Böylesine stratejik maddeyi bugün niçin dışarıdan alıyoruz?
Halkın güvensizliğinde aşının yerli malı olmamasının etkisi ne
kadar? İLK ÜRETİM HIFZISSIHHA’DA Soruların cevabı biraz geçmişte saklı.
1928’de kurulan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü aşı
üretimine Cumhuriyet’in ilk
yıllarında başlamıştı. Bütün ülkenin aşı ihtiyacını karşılayan kurum, 20.
yüzyılda Çin’de ortaya çıkan kolera salgını için ihtiyaç duyulan
aşıları gönderdi. İlk çiçek aşısını üretti.
Dünyada kuduz aşısını ilk üretenlerin başında
geliyor. Yıllarca tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok,
stafilokok, boğmaca, brucella, nezle, kuduz, verem, tetanos, difteri,
kızıl, karma aşı, tifüs, çiçek, grip gibi birçok aşının üretimini
gerçekleştirdi. Fakat mevzuat gereği çağın teknolojilerine ayak
uyduramayınca 1996’da aşı üretimini durdurdu. BCG aşısının durdurulmasıyla ilgili bir rivayet
şöyle:
“Diyarbakır İl Sağlık Müdürlüğü’nde çalışan bir
görevli 9 günlük bayram tatiline çıkarken elektrik tasarrufu yapmak
amacıyla buzdolabının fişini çıkarmış, içinde Türkiye’nin belki de son
ürettiği aşıları unutarak. Tatil dönüşü, dolaptaki aşıların bozulup
bozulmadığını anlamak için numuneler Hıfzıssıhha’ya gönderilmiş.
Yapılan incelemede nem miktarı fazla çıktığı gerekçesiyle üretime izin
verilmemiş. Medyada da ‘Hıfzıssıhha’nın bozuk aşıları Kürtler üzerinde
deneniyor’ gibi asılsız haberler
çıkmış. Ardından aşılar imha edilerek laboratuvarlar kapatılmış.”
Anlatılanların ne kadarı doğru bilmiyoruz; ama
yetkililerin söylediğine göre, laboratuvarlar kapatılmak yerine
yatırım yapılıp yenileme yoluna gidilseydi dünyada (BCG) verem aşısı
üreten beş merkezden biri Türkiye olacaktı. Bunlara rağmen merkezde
hâlen akrep, difteri ve tetanos antiserumu üretiliyor.
Türkiye’ye gelen ithal aşıların tamamı yine Hıfzıssıhha
laboratuarlarında kontrol ediliyor. Fakat, herhangi bir ‘insan aşısı’
üretilemiyor. Aşı üretiminde en önemli mekanizma olarak ‘siyasi
irade’ gösteriliyor. Uzmanlara göre 1996’dan bu yana Sağlık
Bakanlığı’nın aşı üretimiyle ilgili bir girişimi olsaydı bugün dünyaya
bağımlı hâle gelinmeyecekti.
Burada, 1980’lerde tüm
dünyada baş gösteren neoliberal politikalara bakmakta fayda var. O
tarihlerde Dünya Bankası projeleriyle gündeme gelen sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesi politikasının yansımaları aşı alanında
da kendini gösteriyor.
Türkiye de aşı üretiminin şartlarını
geliştirmek yerine aşı ithal etmeye yönelik bir politika izliyor. Ve
bu süreç 14 yıldır böyle devam ediyor. Aşı üretimi konusunda dışa
bağımlılık fikri devam ettiği sürece bunun aşılması zor. Aşı üretimiyle ilgili girişimler de sonuçsuz
kalmış.
Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Aşı Serum Üretim ve
Araştırma eski Müdürü Dr. Erkan Özcengiz, bu girişimcilerden biri.
Özcengiz, aşı ithalatının sakıncalı bir tercih olduğuna inanıyor. O,
Türkiye’nin kendi aşısını üretmesinden yana. Bunun için, görev yaptığı
dönemde aşı üretim tesisi kurulmasıyla ilgili birçok proje hazırlamış:
“O dönem Refik Saydam bünyesinde büyük bir üretim kampüsü
projesi hazırladık. Temel aşıların üretimini ileri teknolojiyle
gerçekleştirecek ve Türkiye’nin aşı ihtiyacını karşılayacaktık.
Etüt-proje İhalesi Bayındırlık Bakanlığı tarafından yapılmıştı. Hatta
İslam Kalkınma Bankası’ndan 40 milyon dolarlık sermaye bile
bulunmuştu. Ancak proje hayata geçmedi. 2002’de Bayındırlık Bakanlığı
etüt projesini bitirdi. İnşaat aşamasına gelindi. İhale başlasaydı
devam edecekti ve en temel aşılar üretilmeye başlayacaktı.” Özcengiz’e göre, projenin hayata geçmemesinin
sebebi Sağlık Bakanlığı’nın ‘devlet üretim yapmaz, denetim
yapar’ mantığıyla hareket etmesi.
Özcengiz, daha sonra
özerk bir aşı serum enstitüsü kurulması için de yasa tasarısı
hazırlayıp bakanlığa sunmuş. Ancak bu da rafa kaldırılmış.
“Projeler hayata geçseydi bugünkü tartışmalar
olmazdı” diyor Özcengiz:
“Şimdiye kadar istediğimiz
aşıları büyük paralarla alabildik; ama bir an gelir bu aşıları
alamayız. Aşı biyolojik bir üründür ve ülkenizde kendi bilim
insanlarınız tarafından bazen kendi izole ettiğiniz
mikroorganizmalarla üretilmesi önemlidir. Çünkü aşı teknolojisi,
araştırma geliştirme çalışmaları ile gelişir. Buna sahipseniz, yeni
çıkacak tehlikeli mikroorganizmalara karşı aşılar
üretebilirsiniz.” Özel sektör, kârlı bulmadığı için aşı üretimine
yanaşmıyor. Dünya tekellerinin at koşturduğu bir alanda yatırım yapmak
riskli görülüyor.
Aşı sektöründeki altyapı eksikliğinin bir
sebebi de ilaç sanayiindeki yerli sermayenin bu işe girişmemesi.
Devlet politikası, tekelleri destekleme eğiliminde olunca iş daha da
zorlaşıyor. Eski sağlık bakanlarından Yıldırım Aktuna döneminde aşı
üretiminin özelleştirilmesi gündeme gelmiş. Fakat özel sektör, aşı
konusunda yeterli bilgi sahibi olmaması ve yurt dışından destek
görememesi sebebiyle uzak durmuş.
Dünyada aşı merkezleri kamu
sektörü ve özel sektör olarak ayrılıyor.
Özel sektörde
Novartis Vaccines, Merck, Glaxo Smith gibi ilaç tekelleri üretimin
büyük kısmını gerçekleştiriyor. Kamusal aşı üretimi ise Hindistan,
Brezilya, Küba, Çin gibi pek çok merkezde sürüyor. Türkiye’de bebek ve çocuklara rutin koruyucu sağlık
hizmetleri kapsamında difteri, boğmaca, tetanos, verem, hepatit,
kızamık ve çocuk felci aşıları yapılıyor. Yılda 1,3 milyon bebeğin
dünyaya geldiği ülkemizde aşılama yapılmazsa 100 bininin öleceği
belirtiliyor.
Türkiye, temel aşıları Bulgaristan, Hindistan,
Danimarka ve Japonya’dan alıyor. Ancak alım sürecindeki aksamalar
yüzünden sık sık aşı sıkıntısı baş gösteriyor. Bağışıklamada
kullanılan aşıların yüzde 60’ı Sağlık Bakanlığı, yüzde 30’u özel
sektör tarafından ithal ediliyor. Yüzde 10’u ise bağışlardan
sağlanıyor. Bakanlık verilerine göre, aşıya ayrılan para
2005’te 51 trilyon iken 2006’da 113 trilyona çıktı. Bu yıl rutin
aşılara bakanlığın ödediği para 300 trilyon. Domuz gribi için ayrılan
bütçe ise 500 trilyondu.
Konya Selçuk Üniversitesi
Veterinerlik Fakültesi’nden Prof. Dr. Osman Erganiş bu rakamın çok
altındaki miktarla tesis kurulabileceğini söylüyor.
“En
fazla 100 milyon avroluk bir bütçeyle aşı tesisi kurulabilir. Burada
Türkiye’nin 10 yıllık aşısı üretebilir.”
diyor. Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi
Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Serdar Diker de 800 trilyonla çok sayıda aşı
üretim tesisi kurulabileceği gibi bunun başka olumlu gelişmelere yol
açabileceğini vurguluyor:
“Kendi tesisimizde, yeni çıkan
hastalıklara karşı bile aşı üretimi yapabiliriz. Bu sayede başka
sektörler canlanır. Örneğin, aşı üretiminde gerekli 200 milyon tane
embriyolu yumurta memleketin tavukçuluğunu ayağa kaldırır. Dolumu
yapacağımız şişenin üretimini yapan sektör kazanır.” Peki, böyle bir tesis kurulsa burada çalışacak
yeterli teknik eleman var mı?
Elbette var. Her yıl biyoloji,
moleküler biyoloji, biyokimya, biyomühendislik, veterinerlik ve tıp
fakültelerinden aşı araştırma, geliştirme ve üretim aşamasında
çalışabilecek on binlerce mezun çıkıyor.
Dolayısıyla teknik
eleman konusunda Türkiye’nin eksiği olduğunu düşünmek ciddi bir
yanılgı olur. Çünkü 11 yıl önce aşı üretiliyordu bu ülkede. Dünyada
kendi aşısını üreten Macaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Hindistan,
Pakistan, Küba, Endonezya, Tayland gibi ülkelere bakıldığında,
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum daha net anlaşılıyor. Bologna Üniversitesi’nden Biyomühendis Emrah Altındiş, aşının
toplum sağlığını ilgilendiren stratejik önemine değiniyor ve göz ardı
edilen bir gerçeği dile getiriyor:
“Asla olmasını
istemeyiz ama bir savaş durumunda Türkiye ilaçsız ve aşısız
kalacak.”
Prof. Dr. Serdar Diker de bu görüşe
katılıyor.
Türkiye’ye uygulanacak herhangi bir ambargoda
çocuklarımıza vuracak kızamık aşısı bulamayabiliriz:
“Dünya giderek kaosa sürükleniyor. İklimler değişiyor,
küresel ısınma artıyor. 2090 senesinin ısı haritalarını
incelediğimizde Kanada’nın ikliminin Arabistan iklimine döneceği
söyleniyor. Biz de 20-30 yıl içinde Arabistan iklimine sahip olacağız.
O zaman kim bilir ne tür hastalıklar çıkacak. Fakat bunun için
devletin bir politikası yok. Aşı için de geçerli bu.” Konunun uzmanlarına göre, yerli aşının önemi, kendi
ülkemizin mikroplarına karşı aşı yapılması yönünde de kendini
gösteriyor.
Çünkü dünyanın farklı coğrafyalarında aynı bakteri
veya virüsün farklı suşları (soyları) bulunuyor. Aşı üreten özel
şirketlerin önceliği, Kuzey Amerika ve/veya Avrupa’da yaygın suşların
aşısının yapılması. Türkiye ise Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslar
ile doğrudan ilişkisinden ötürü farklı suşlara sahip.
Dolayısıyla kendi toplumunu koruyacak aşıları kendi
imkânlarıyla üretmesi gerekiyor.
VBR Aşı Biyolojikler
Araştırma Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Dr.
Erkan Özcengiz, aşının stratejik açıdan önemine değiniyor:
“Mikroorganizmaların biyoterör amacıyla
kullanımının söz konusu olduğu günümüzde aşılar da en önemli korunma
araçlarıdır. Bu nedenle ulusal aşı üretimi bir ülkenin olmazsa
olmazıdır.” Anlaşılan o ki, Türkiye kendi aşısını
üretme-geliştirme potansiyeli ve bütçesine sahip. Eksik olan sadece
siyasi irade. Dolayısıyla aşı üretimi iktidarın alacağı kararlara
bağlı. Bir tarafta aşıya verilen milyonlarca para, diğer yanda
iyileştirme bekleyen tesisler. Yerli aşı üretimine geçirilirse dünyada
ortaya çıkan daha büyük salgınlarda ülkemizdeki bugünkü tartışmalar
olmayacak. Ancak süreç devam ederse daha birçok hastalık için dışarıya
bağımlı kalacağız. Aşı
Osmanlı’dan Batı’ya nasıl geçti? Lale Devri’nde Edirne’de yaşayan İngiliz
İmparatorluğu Sefiri Edward Montegue’nün eşi Lady Mary Wortley
Montegue, 1718 yılında Londra’ya döner. Britanya adası o yıllarda
kıtaları dahi aşan ve toplu ölümlere sebep olan çiçek hastalığı salgınıyla
boğuşmaktadır.
Lady Montegue, belki bütün
Britanya İmparatorluğu’nun değil fakat o an için Kraliyet Ailesi’nin
nefes almasını sağlayacak bir formülle yurduna dönmüştür. Lady, eşinin
sefaret görevi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tabiplerin çiçek
hastalığına çare bulduğunu keşfetmiştir. Önce arkadaşı Sara’ya bir
mektupla dönemin ölümcül hastalığı ‘çiçek’ten’ ölenleri sorar.
Çaresinin
Osmanlı’da bulunduğunu yazar. Dünya tıp tarihine aşı
ile ilgili ilk kayıtlardan birini de bu mektupla düşmüş olur.
Edirne’de saraylarda çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığına
şahit olan Montegue, İngiltere’yi bu hastalıktan kurtaran formülü de
götüren isimdir. Hastalığı geçiren insanların kollarından sıvı alınıp
güneşte kurutulduğunu, kuruyan sıvının da sulandırılarak iğneyle
cildin çizilip üzerine damlatıldığını anlatır mektupta. Lady, eşinin
görevi bittiğinde, varilasyon adı verilen yöntemle yapılan aşıları
ülkesi İngiltere’ye götürür.
Aşının ilk defa Osmanlı’dan
Batı’ya geçişi bu şekildedir. Aşı ile tedaviyi
geliştirenlerin Türkler olduğunu kanıtlayan ilk belge Lady
Montegue’nün mektubudur. Türkiye’nin yıllık aşı ihtiyacı
Tetanos veya difteri-tetanos (erişkin) 6
milyon Difteri-tetanos (çocuk) 2 milyon
Difteri-tetanos-boğmaca 8 milyon BCG (verem aşısı) 4
milyon Kızamık 4 milyon Çocuk felci (Polio) 10
milyon Çocuk felci (Polio) 20 milyon (kampanyalar için)
Hepatit B 4-6 milyon Kuduz 300-400 bin Türkiye’nin yıllık ortalama
50-60 milyon doz aşıya ihtiyacı var. Türkiye’de aşının
tarihçesi 1801: Jenner metoduna göre çiçek aşısı
uygulaması başladı. 1885: Çiçek aşısı uygulaması için Osmanlı’da
kanun çıkarıldı (dünyada ilk). 1885: Kuduz aşısı bulundu (Fransızlar buldu). 1886: Kuduz aşısının üretilip uygulanması için
Fransa’ya Pasteur’ün laboratuvarına eğitime gidildi. 1887: Ocak ayı başında kuduz aşısı Osmanlı’ya
getirildi. Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’de ilk kuduz aşısı
üretildi. 1892: İlk çiçek aşısı üretim evi kuruldu. 1927: Verem aşısı üretimi başladı. 1937: Kuduz serumu üretilmeye başladı. 1940: Çin’deki kolera salgınına karşı aşı
gönderildi. 1942: Tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi
başladı. 1947: Biyolojik Kontrol Laboratvuarı kuruldu. BCG
aşısı üretimine geçildi. 1948: Boğmaca aşısı üretimi başladı. 1950: İnflüenza laboratuvarı, WHO tarafından
‘Uluslararası Bölgesel İnflüenza Merkezi’ olarak tanındı. İnflüenza
aşısı üretimine geçildi. 1965: İlk kez kuru çiçek aşısı üretimi yapıldı. 1976: Kuru BCG aşısının deneysel üretimi başladı.
1983: Kuru BCG aşısı üretimine geçildi. 1991: Üretilen aşı ve serumların kalitesinin
artırılması ve üretilemeyen aşılarla birlikte ihraç edilmesi DPT
yatırım programına girdi. 1998: BCG aşı üretim laboratuvarlarında üretime son
verildi.
|