Tarih/Kültür29 Aralık 2009 00:00

Kürtçe Vernaküler Bir Dil midir? - Dr. Noyan Umruk

Kürtçe vernaküler(1)  bir dil  olmanın ötesine geçemiyor. Bir kültür dili  olma derinliğini  ve gelişmişliğini elde edemiyor. Çünkü yapısı buna elvermiyor. Bir yerde takılıp kalıyor. Bünyesi , kendisini aşmasına imkan vermiyor.  Bu yüzden de,  Şükrü Sekban  gibi çok  görmüş , araştırmış , yaşamış  bir Kürt  entelektüelinin  de samimi  bir şekilde   teslim ettiği gibi, “kültürde ilerleme  sağlama konusunda  yetersiz kalıyor.”   Irak’taki  Süleymaniye  Kırmançasını  bir yazı dili haline  getirip,  diğer  üç dili  de ( Goranice, Lurca ve Kalhurca )  kapsayacak şekilde mekteplerde okutulması  icadını yapan  kim biliyormusunuz?  cialis manufacturer coupon drug coupon drug coupon cardcleocin 150 mg mattnichols.co.uk cleocin 300 mg

Kürtçe "Vernaküler" Bir Dil midir?

Derleme : Dr. Noyan Umruk - Türk Celil

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
www.acikistihbarat.com

29.12.2009


Kürtçenin evrensel bir dil olup olmadığı konusunda önemli bazı düşünürlerin çalışmalarına ve vardıkları sonuçlara bakmak gerekiyor.
 
Önce, Dr. Şükrü Mehmet Sekban.

Kendisi 1881 Ergani doğumlu ve Kürt kökenli bir kişi. İlk tahsilini Ergani Maden’de ve Hozat’ta (İkizdere), orta tahsilini Diyarbakır’da ve lise tahsilini de İstanbul Çengelköy ve Askeri Tıbbiye Okulunda yapıyor.
 
Daha sonraki yıllarda Kürtçü çevrelerle temas kuran Dr. Sekban,1908 yılında İkinci Meşrutiyet’ten sonra kurulan Kürt Terakki ve Teavün Cemiyeti kurucuları arasında bulunuyor.
 
Kürtçülük davasının bir numaralı savunucularından biri oluyor. Ve Kürtçenin resmi lisan olmasını savunuyor. Hoybun komitesinin Bağdat Şubesi reisliğini de yapan Şükrü M. Sekban,  Kürtler hakkında Cemiyeti Akvam’a  bir mektup  gönderiyor… 

Bu ana kadar sergilenen profil  bütünüyle bir Kürt  milliyetçisini anlatıyor…
 
Hatta, o kadar ki,  Şükrü Sekban’ın Türkiye’den ayrılışı hep Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni pekiştirdiği özel günlere denk düşüyor. 

Örneğin 1919 yılındaki istifa ile birlikte Bağdat’a gidiş ve  Türkiye’ye  geldikten sonra Lozan  Antlaşması’nı  müteakiben  tekrar Bağdat’a dönüş.  

Ayrıca tam Aralık 1923’te,  yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihinden kısa bir süre sonra bir mektupla Kürtlere muhtariyet ve Kürtçenin resmi lisan olmasının savunulması girişimi…
 
Sekban’ın, Ankara  Hükümeti’ne  karşıt  bir kişilik  olduğu anlaşılıyor.
 
Peki, daha sonra neler oluyor?
 
Bütün bu dış deneyimlerden  sonra ( Bunun içersine  Kürtçe eğitim  isteminin yakından izlendiği Bağdat yaşamı  da dahildir.) Ortaya  muhteşem bir  Mustafa Kemal  ve  Türkiye  Cumhuriyeti  hayranlığı çıkıyor.
 
“Gazinin önünde tazimle eğiliyorum”

diyor ve bu bağlamda,  Şükrü  Mehmet Sekban  şunları  söylüyor:

“ Bu iki halkın ( Türk ve Kürtlerden bahsediyor)  iktisadi tesanüd, ırk ve din  birliği, müşterek kültür  gibi çeşitli  siyasi ve  milli  birlik faktörleri  dışında  çok kuvvetli, kudretli bir  faktörü  daha vardır. Bu, Gazi’nin yüksek şahsiyetidir.

Gerçekten, devlet idaresinin  en yüksek  kademesinde  Gazi Mustafa Kemal  gibi  bir lidere  sahip olmak, bir  millet için  bir saadet, bir hazinedir. O’nun Türkiye’de  gerçekleştirdiği  reformun  nimetlerinin vüsatini  hiç kimse inkar edemez. Bu  O’nun  hiç solmayacak  ve zamanla  da  muhteşem  vüsatinden  hiç kaybetmeyecek  bir  değerdir. Her sadık insanın  yapacağı gibi, derin  bir saygı  ve hayranlık hissi  içinde,  O’nun  büyük eserleri  ve gelecek nesillere  vaadettiği ümitlerin  genişliği  önünde tazimle eğiliyorum”…
 
Şükrü Sekban  gibi  Kürt entellektüelleri  tarihsel ve  toplumbilimsel  gerçeklerin  gerisinde  olabilecek  aydınlığa sahip kişilerdi. Atatürk dönemi, halkın  bu tür derinliğe  ve hoşgörüye sahip  entelektüel  seçkinler  tarafından  yönlendirildiği bir devirdi.
 
O dönem  aydınlarının  hepsi ,toplumsal  duyarlılığı  ve  inceliği özümsemiş , çok  yönlü  okumuş kimselerdi. Bu pozitif  yönlerinden dolayı  yanlışlarından  dönebilme  becerisini de  gösterebiliyorlardı.

Ama, bu  yanlışlardan dönebilme  özelliği de  spontane  bir şekilde toplumun  birlikteliğini  sağlama  adına  saygın  bir sağduyuya  yönelikti.
 
Gelelim  Şükrü Sekban’ın  Fransızca  yazdığı “Kürt Sorunu“  adlı metindeki   cümlelere:
 
Sayfa 22-23

“… Ben de önceki  sahifelerde  zikrettiğim  mektubunda  özetlediğim  isteklerimiz arasında, bilhassa  öğretimde  Kürt  dilinin  tanınması  üzerinde durmuştum. Bu, son senelere  kadar  hepimiz için  bir idealdi…

Bazıları, Kürtlerin medeniyet  seviyelerinin, eğitim ve öğretimde  onların dili  kullanılmadan  yükseltilemeyeceğine  inanıyorlardı. Bazıları ise, Kürtler dillerini  kullanamazlarsa kolayca eriyip  gideceklerdir düşüncesindeydiler. Bir de dilin bir milleti teşkil etmeye yeteceğini  sananlar vardı….”
 
“Kürtçe  Öğretim ve Eğitimden Elde Edilen Sonuç  Bir Hiç Oldu”
 
Neden mi öyle oldu, işte kanıtı:
 
Sayfa 24

“…Mütarekeden beri   Irak Süleymaniye’de, sekiz seneden beri  de  bu ülkedeki  Kürtçe  konuşan  sancaklarda  tedrisat dili  Kürtçedir. Bu  öğretim ve eğitimden  elde edilen sonuç  ise kati bir hiç mesabesindedir  (derecesindedir). 

Okul öğretmenlerinin mükemmel , okul  kitaplarının kusursuz , öğretim  kadrosunun takdir şevki  ile desteklenen  hükümet  hüsnüniyetinin de  tam olduğunu farz edelim. İyi ama, bu okullardan mezun olanlar ,okul  tedrisi bitince ne okuyacaklar? Hiç!!!  “
 
Kürtçe  konuşan  sancaklarda  öğretim dili olarak  Kürtçe  kullanılmış .  Tıpkı  bugün  Kürtçülerin  Türkiye’de  yeni  Anayasa’ya  koydurtmak istedikleri  Kürtçe eğitim  zorunluluğu gibi…

Demek ki bu  Kürtçe eğitim efsanesi  daha önce uygulanmış. Gelgelelim bu  gerçeği kimse anımsamıyor.

Peki ne elde edilmiş?” Hiç derecesinde” bir netice…

Hem de tartışılmayacak bir  “ kesinlikle”  Yani  Irak’taki  Kürtçe eğitim denemesi  tam bir fiyasko  ile sonuçlanmış .

Çünkü  Kürtçe ,eğitim dili olma  konusunda  gelecek için  ümit vermiyor. Şükrü Sekban’ın  söz konusu ettiği süre boyunca ( ki  en kısasından alınırsa  8 yıldan  bahsediliyor), okul kitaplarının dışında  Kürtçe ile yazılmış  ve  kaynak oluşturulabilecek  sadece  on iki broşür ve kitap  yayınlanabiliyor.
 
Ve Şükrü Sekban  tarafından , bunların da “asla” vurgusuyla  dile getirilen bir kesinlikle “ işe yarar” bir değer  ifade etmediği  itiraf ediliyor. 

Çünkü Kürtçe  üretemiyor. Kürtçe,  ilkokuldan  mezun  olan “zavallılara” daha sonra okunacak eserler  temin etme “ümidi vermiyor.”  Hatta o kadar ki ,” öğretmenler mükemmel, okul kitapları kusursuz,öğretim kadrosu şevk dolu, hükümet  hüsnüniyetin  fevkinde” olsa dahi  yine de sonuç değişmiyor.

Kürtçe vernaküler(1)  bir dil  olmanın ötesine geçemiyor.

Bir kültür dili  olma derinliğini  ve gelişmişliğini elde edemiyor. Çünkü yapısı buna elvermiyor. Bir yerde takılıp kalıyor. Bünyesi , kendisini aşmasına imkan vermiyor.  Bu yüzden de,  Şükrü Sekban  gibi çok  görmüş , araştırmış , yaşamış  bir Kürt  entelektüelinin  de samimi  bir şekilde   teslim ettiği gibi, “kültürde ilerleme  sağlama konusunda  yetersiz kalıyor.”
 
Irak’taki  Süleymaniye  Kırmançasını  bir yazı dili haline  getirip,  diğer  üç dili  de ( Goranice, Lurca ve Kalhurca )  kapsayacak şekilde mekteplerde okutulması  icadını yapan  kim biliyormusunuz? 

İNGİLİZLER  !  

Emperyalizmin duayeni  ve Arap  Lawrence’in  patronu olan  sömürgeciler, Irak’ı  işgal ettikleri  dönemde  kukla bir  Kürt  devleti yaratabilmek  için  oluşturmaya çalıştıkları   bu yapay dili  daha    o zamanlar  mekteplerde  okutmaya başlamışlar.

Peki  sonuç ne olmuş?

Koca bir “sıfır “ 

Bunları, o deneyimi  yaşamış  Şükrü Sekban söylüyor. Ne kadar manidardır ki, başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın, Kürtçeyi eğitim  dili  haline getirme  safsatası  sömürgeciler tarafından  tekrar ısıtılıp  önümüze konuluyor.
 
Kürtçe, Bir Halkın  Gelişmesini  Sağlıyabilir mi?
 
Şükrü  Sekban; Kürtçenin  ilkokuldan sonra  okunacak  eserler  verme  ümidinin  olmaması, yani yetersizliğinden dolayı  bir kültür ve bilim dili  olma  özelliği kazanamaması  ve  bu yüzden  de bir  kültürel-bilimsel  saha oluşturma yeteneği elde edememesiyle  ilgili olarak  şunları  ifade  etmeye devam ediyor.
 
“…Medeniyet sahasında  çok geri kalmış  bir kavim durumundaki Kürtler, çocuklarını  okutamamak suretiyle  uğradıkları  kaybı, zamanın  en  mübrem  ihtiyaçlarına bile  kafi gelmeyen  bir dil ve  kütüphane  ile nasıl  telafi edebilirler?  Bugünden başlamak  suretiyle , bir asırlık  zaman süresinde , en iyi şartlarla  gelişecek  bir  Kürt dili bile  kültürlü devletlerin  seviyesine ulaşmaya yeterli olmayacaktır…”
 
Ne kadar acı ve bir o kadar da  doğru bir itiraf  değil mi?

Acaba bir dil, zamanın “en  vazgeçilmez”  ihtiyaçlarını bile  dile getirmeye elverişli  değilse, var olan bilim ve kültür yapıtları, aynı yetersizliklere  sahip Kürt diline çevrilerek  Kürtçeye  mal edilebilir mi? 

Ya da başka bir ifade ile, çağın bulunduğu  noktada  milyonlarca sayıdaki,  son  derece  gelişmiş  bir eğitim  diliyle  yazılmamış  kültür ve pozitif  ilimlerle ilgili kitap, ilkokul seviyesinin dışında işlev  görmeye  yetenekli  olmayan  vernaküler  bir dil  olan  Kürt diline  aktarılabilir veya bu  dil ile  bu tür  özgün  kitaplar  yazılarak  bir  kütüphane  oluşuturulabilir mi?
 
Ardından ise şu soru  yanıt  bekliyor: 

Böyle bir  kütüphanenin  var olamayacağı  bir ortamda,  Kürtçe  bir kültür  oluşabilir  ve  kültürde ilerleme sağlanabilir mi?

Bu konulara yıllarını vermiş  ve gerçek bir Kürt aydını olan  Şükrü  Sekban  bunların gerçekleşemeyeceğini  söylüyor.

Hatta  daha da ileri giderek, bir asır gibi bir süre  geçse (hatta  varsayımsal  bir benzetme  ile zaman  diğer kültürler için  dursa diye de düşünebiliriz)  ve  Kürt dili en iyi şartlarda  gelişse bile, bu dilin  kültürlü devletlerin  seviyesine  ulaşılmasını  sağlayamayacağını ileri sürüyor.

Buradaki tesbitte,  “en iyi  şartlarda gelişecek  bir Kürt  dili  bile…”  “Kürt dili o kadar  kısıtlı bir  dildir ki, onun gelişerek geleceği en son nokta  da dahi, bu dil, kültürlü devletlerin seviyesine ulaşmaya yeterli olamayacaktır.”
 
Sekban’ın bu  tesbitleri  ortaya  bir  sonucun çıkmasına neden oluyor. Eğer Kürt kökenliler  kültürel zenginliklerinden  pay almak istiyorlarsa, kaçınılmaz olarak  kültür ve  eğitim dili  olarak yararlanabilecekleri  farklı  bir dile dayanmak  zorundadırlar.

Ana dilleri Kürtçeyi  yerel düzeyde  kullanırlarken , diğer  taraftan  bütün inceliklerine  vakıf oldukları  ve   özümsedikleri  ikinci bir kültür  diline  sahip  olmaları gerkmektedir.
 
Nitekim bugün kitap piyasasında, Kürt dili ile ilgili olarak, çoğu Kürdoloji  enstitülerinde  ısmarlama hazırlanmış  bol miktarda  Kürtçe sözlük ve  nesir anlamında, hikaye kitaplarının  dışında başka bir  türe rastlanılmıyor.

Acaba, Kürdoloji  enstitüleri  tarafından  uydurulmuş  protez  Kürtçe  olmaması  ve Kürt  kökenli  toplumun  çoğunluğu tarafından da  anlaşılabilmesi şartıyla, Kürtçe  yazılmış  ciddi ve  kavramsal ağırlıklı  birkaç eser göstermek mümkün müdür?…
 
Şundan emin olmak lazım, eğer dilin kendi  iç yapısı  gelişmeye  elverişliyse  ve o dil gerçek  bir yazı diliyse, hiçbir baskı  ve olumsuz etken  o dilin  ortaya ürünler koymasını engelleyemez.

Sloganlaştırılan ifadeler içinde

“…yok efendim  o dilin gelişmesine izin vermiyorlarmış da, esasında Kürtçe çok zengin bir dilmiş de  gerekli kültür ortamı olmadığından  kendisini layıkıyla  ortaya koyamıyormuş da…vb.”

Bunların hepsi  laf-ı güzaftır. Özünde zenginlik olan bir dil  ne yapar eder, bir yerden  zincirlerini kırar. Tıpkı “Türkçenin” olduğu gibi…
 
Şükrü Sekban’ın  görüşleri devam ediyor:
 
Sayfa 25 

“…Latin alfebesine dayanan  Türk harflerinin  kabulü , maarifin en seri şekilde  yapılanması  ve bütün Türkiye çapında  yayılmasını intaç eden  amillerden  biri oldu .

Gece okullarının  açılmasıyla sürdürülen muhteşem kampanya da,  memleketteki  okuma- yazma  bilmeyenlerin  sayısını  hatırı sayılır nisbette  azalttı. Bütün bu temel reform  ve ulaşılmak  istenilen hedef  bize, öğretimde  Kürt dilinin  kullanılmasını temelli olarak  unutturdu. Netice ümit edilen gibi oldu. Kürt halkı da  kültürden nasibini alıyordu. Zaten bütün mücadelelerimizin , didinmelerimizin   tek hedefi vardı. Kürdü cehaletten ve fakirlikten kurtarmak…  Namuslu insanlar olarak itiraf edelim ki, bu aşikar olaylar karşısında bizim, Kürt halkının  kendi diliyle  eğitim zarureti  hususundaki  inancımız  artık iflas etmiştir. Netice olarak, bu konudaki halk akidesi iflas edince, ihyası da düşünülemez…”
 
Şükrü Sekban, namuslu  bir aydın  olarak  Mustafa Kemal’in  maarif devriminin  ne kadar muhteşem  sonuçlar doğurduğunu   büyük  bir hayranlıkla dile getirirken, aynı zamanda  dolaylı olarak  başka bir gerçeğe de değinmiş oluyor. O da, Türk dilinin  bu hayranlık uyandıran dönüşümlere  adaptasyon kabiliyetidir.

Bir tarafta ( Irak’taki uygulamada  görüldüğü gibi) ilkokul seviyesinin  ötesine geçemeyen ve  gelişmeye açık  olmayan  vernaküler  Kürtçe, diğer taraftan ise  Latin harflerine geçiş gibi son derece riskli ve zor  bir devrimle anında bütünleşebilen, okuma- yazma kampanyalarında da sür’atle sonuçlar alınmasına imkan sağlayabilen  canlı ve üretken   bir dil olan Türkçe…
 
Bu arada haliyle  o zengin Türkçe sayesinde  oluşan kültür  patlamasından  ulusun  bir parçası olarak  görülen  Kürt kökenli toplum da  nasibini alıyor. 

Devrim süreci  boyunca elde edilen sonuç o kadar  olağanüstü oluyor ki , Irak deneyimini de yaşamış olan  Şükrü Sekban , bütün bu gelişmeler karşısında  “ Kürt diliyle  eğitimin zorunluluğu konusundaki  inancının da artık  iflas  ettiğini”  ilan etmekten  kendini alamıyor. 

Ancak bu olanlardan bir gocunma duymuyor.  Çünkü Türk ve Kürtlerin  ortak coğrafyadan  çıktıklarına, bir ulus oluşturabilecek  homojenliğe  sahip  olduklarına inanıyor. Bu ulusun  kültür dili  yapısal  elverişliliğinden  dolayı  Kürtçenin,  Türkiye’nin yerel   diyalekleri  halinde  kalmasında  bir sakınca görmüyor.
 
Bugünkü  Kürt Aydınlarının Hepsi  Türkçenin Ürünü.
 
Kürt aydınları bütün düşünce dünyalarının  zenginliğini  ve hatta  siyasi Kürtçülüklerini bile  Türkçe gibi gelişmiş bir dile borçludurlar.

Türkçe öğrenim görmeselerdi hallri nice olurdu?

Şimdi sormak lazım: Kürtçe kursları neden bomboş kaldı?

Dolup dolup  taşsaydı  ne işe yarayacaktı? 

Gelecekte nereye varılacaktı? 

Ne  okuyabileceklerdi? 

Kürtçe bir kütüphane yok ki!  

Yüzyılların açığını nasıl kapatacaklardı?  

Büyük olasılıkla,  geçenlerde ölen  Kürt yazar rahmetli  Mehmet  Uzun’u  kanser yapan  da  Kürtçenin  içinde bulunduğu bu açmazdı. Çünkü o,  bu konuda çok zorladı  ve zorlandı, ama beklediğini bulamadı.
 
Dr. Mehmet Şükrü Sekban, 1933  yılında Fransızca  yazdığı “Kürt Sorunu- Azınlıkların  Problemleri”  adlı kitabıyla bugün izlenilen bir filmin eski  versiyonunun sundu.

Konu ile ilgili olarak  görüşlerinin üzerinde  durulması gereken ikinci değerli kişi  Prof. Dr. Mehlika  Aktok Kaşgarlı’dır.
 
Kendisi eğitimini Batıda yapmıştır. Batının  literatür ve  metodolojisine  hakim bir bilim  insanıdır.  Bunun yanında  Batı  diplomasisinin , sosyal bilimleri  ve  özellikle de oryantalizmin  siyasi inceliklerini  kendi  çıkarları adına  nasıl  kullandığını da  iyi bilmektedir. 

Son on yılını  Türkiye’de geçirmiş, Doğu ve Güneydoğu  Anadolu da  çok sayıda incelemelerde bulunmuştur.  “Sınır toplumları“  diye nitelediği  coğrafyada,  Erzurum,  Kars,  Ağrı,  Erzincan, Van, Muş,  Bitlis,  Siirt, Diyarbakır,  Urfa,  Adıyaman, Tunceli,  Bingöl ve Malatya’da çalışmaları olmuştur.
 
Kendisinin Sayın  Yaşar Kalafat’la birlikte  hazırladığı  “Türko- Kürtler’de  Uygarlık ve Ağızlar  Hakkında Düşünceler”  adlı kitapta ileri sürdüğü  görüşlerle, Dr. Şükrü Sekban’ın yukarıda  dile getirilen  bazı tesbitler  arasında önemli  ölçülerde  örtüşmeler  bulunmaktadır…
 
Sınır Toplumları Siyasi  Oyunların  Piyonu Olurlar.
 
Sayın Kaşgarlı’nın  Kürt diye tanımlanan  toplumları da  içersine dahil ettiği “ sınır toplumları”  ile ilgili açıklamalarına  bir göz atalım ! O, bu konuda şunları söylüyor:
 
“Fransa ile Almanya arasında Alsas-Loren  yöresi ile, Avusturya ile  İtalya arasında  bulunan  Trentino- Alto Adice  yöresi  halkları…

Anadolu, İran, Irak arasında göçer  veya  yerleşik  bir kısım Kürt  toplumlarıyla  benzerlikler hatta müşterek  nitelikler arzetmektedir. Sınır toplumları, 2 ,3, 4  bazen daha çok  krallık , imparatorluk , cumhuriyet vs. gibi merkezi  yönetime  geçebilmiş  toplumların  siyasi sınırlarında oluşur.
 
Ancak bu siyasi sınırlar  tarih akışı içerisinde durağan değildir.  Savaşlara, politik anlaşmalara göre değişir. Bu nedenle  sınır toplumları  aynı coğrafi yörelerde  değişik devletlere tabi olurlar… Sınır toplumlarının menşei  hetorojen, yani  çeşitli etnik  gruplara  mensup olan  klan, aşiret, boy halinde kalırlar. Devlet yapısına geçemezler. Hangi ülke  sınırında oluşmuşlarsa , o ülkenin genetik yapısıyla kaynaşırlar ve erirler. Sınır toplumları, oluştukları  yörede sorun çıkarırlar.”idantite”, “mensubiyet”, “kimlik”, “özdeşleşme”  hissinden yoksun olmaları, siyasi oyunlara kurban edilmelerine de neden olur…"
 
Gelelim bu toplumların dilleri ile  ilgili görüşlere …Sayın Kaşgarlı hoca devam ediyor:
 
“…Bu günkü  Trentino-Alto  Adice yöresi  halkının  Avusturya sınırına  yakın  oturanları  Almancaya yakın, ancak  İtalyanca ile  karışık  Germen  ağız  ve  lehçelerinin kelime haznesinin  ağır bastığı  bir yöresel  vernaküler dil  kullanırlar”
 
Bu bölüm çok önemli:
 
“…(bunların) İtalyan sınırına yakın  oturanları ise, aksine  İtalyan  kuzey  lehçesine yakın olan,  yine Germen ağız ve lehçeleriyle  karışık  bulunan  yöresel  bir vernaküler  “ağız”  kulanırlar.

Kendilerine özgü  bir  alfabeleri  olmadığı gibi ,edebiyat dilleri de  gelişmemiştir. İlkel yöresel terimlerden  oluşan  atasözü, şarkı gibi sözlü, irticalen gelişen bir anlatımları vardır. Mahalli gelenek  ve  törelerle yetinirler… Bunlar Germen  toplumlarından  askeri  marşlara benzeyen , kolay  öğrenilen, kolay akılda tutulan şarkıları , melodileri almışlardır. İtalyanlardan  ise kıvrak  güney toplumları  danslarına benzeyen  toplu daire şeklinde dizilerek  oynanan  tarantella rakslarını benimsemişlerdir…”
 
Her şey ne güzel özetlenmiş ,resim ancak  bu kadar uyar.

Ana hatlarıyla”sınır toplumlarında “etnik harman söz konusudur deniyor. 

O yüzden  Kürtçüler  vazgeçsinler  bu “ata” arama ve tarih  yaratma sevdasından !

Zaten  dillerindeki  diyalekt  çeşitlilikleri  de bu  harman  oluştan  kaynaklanıyor. Hangi  sınırın içersinde  sınır  toplumu  olarak  yaşanılıyorsa o dil  ağır basıyor  ve o toplumla  genetik alanda  karışma, iç  içe geçme  söz konusu oluyor.

Bu anlamda  Dr. Şükrü Sekban ne diyordu?…

”saf  Türk  olan Türkmen  ile Kürdü  ayırt etmek çok güçtür.” 

Çünkü tarihsel  süreç içersinde  Türk Devletlerinin  sınır toplumları olmadan dolayı  Türkmen ile  önemli oranda  bir karışmışlık  söz konusu olmuştur.
 
Türk ve Kürt  Deyim ve Atasözleri:
 
Yazar, “Gotne Peşye Kurda” (Kürt Atasözleri) adlı  risale ile ilgili  eleştirilerinin bir  bölümünde  şunları yazılıyor:
 
“… Kürt atasözü  olarak  ne duymuşlarsa  derlemişler. Derledikleri  sözleri ne  ilmi bir  süzgeçten geçirmişler , ne de yüzyılların  ötesinden  gelen  Türk atasözleri  ile karşılaştırmışlar .  Hata  üsüne hata  yapılmış . Bu kitapçıkta  verilen atasözlerin  pekçoğu Türkçeden tercümedir. Bazıları  olduğu gibi, bazıları da  kelime değiştirerek  verilmiştir.  Deyimler atasözleri ile  karıştırılmış, ayrı bir sınıflama yapılmıştır.
 
Örnekler:
 
Kırmanca atasözü .  “Agır bı erde  dıkeve hışk u ter  hıhevra dışewıtin”   Türkçe çevirisi: “Yer  tutuşur , yaşla birlikte  kuru da yanar.  Gerçek karşılığı,  Kurunun yanında yaş da yanar.”
 
Kırmanca atasözü: “Agır u pişo lı cem hev. Türkçe çevirisi:  Ateş ve  yanık bez bir  arada olmaz.  Gerçek karşılığı:  Ateşle barut bir arada olmaz”
 
Kırmanca atasözü: “Agıl  ne lı bejneye bı seriye . Türkçe çevirisi: Akıl boyda değil baştadır. Gerçek karşılığı:  Akıl yaşta değil baştadır.”
 
Kırmanca atasözü: “Emre  leglege  çu bı   tegtege . Türkçe çevirisi :  Leyleğin ömrü laklaka ile geçer.” 

Karşıtlığı aynı….
 
Sayın Kaşgarlı’nın  “sınır toplumlarının”  genel özelliklerinin , Kürt  kökenli  toplumu  ne  kadar  andırdığı esas  üzerinde durulması  gereken nokta, dilsel  değişimlere ilişkin hususların ortaya çıkardığı çağrışımlardır.
 
Trentino-Alto  Adice  bölgesinin  Avusturya sınırına  yakın olan  halkı  Almancaya  yakın ama İtalyanca  ile karışık , aynı  zamanda  da  Germen ağız  ve  lehçelerinin  kelime haznesine  dayanan  yöresel vernaküler  bir dil  anlaşılıyor.  Aynı bölgenin  İtalya sınırına yakın  olanları ise  Kuzey  İtalya  lehçelerine yakın olup,  içersinde  yine  Germen ağız  ve lehçelerinin  karışık olduğu  daha farklı  bir  vernaküler  ağız  kullanılıyor.
 
Bu toplumun  etnik  yapısının  Germen  ve Latin  kabilelerinin  karışımından oluştuğu  belli  olsa da,  Antik Germen  lehçe  ve  ağızlarının belirleyici olmasıyla ilgili olarak  bu toplumun  ağırlıklı  etnik  unsurunun  Germen özelliği olduğu söylenebilir.

Bu, aynı  Kırmança ve  özellikle de Zazaca da,  bugünkü Türkçe’de  kullanılmayan  eski  Türkçe  kelimelerin  varlığının  ortaya çıkarılmasından  dolayı,  onların  Turanilik  bağlantısının  kanıtlanmasına benziyor.


Fakat etnik ağırlık  ne olursa olsun, bu halkın  kulandığı dilin  yöresel bir  vernaküler “ağız”  olduğunun  aksini  ileri  sürmek  mümkün değildir.
 
Nitekim bugün sömürgeci güçlerin Kürt kökenli toplumu  kışkırttığı gibi, 2. Dünya Savaşı’na  girerken  de kuzey İtalya’daki  bu toplum ,eski  Germen  kabilelerine  dayandıkları iddiasıyla  “bağımsızlık serüveni”  doğrultusunda  tetiklenmiştir.

Ancak devrin  İtalya hükümeti , yörede konuşulan  iki vernaküler dili  sadece “konuşma dili”  olarak kabul etmiş  ve  Güney Tiroller  bölgesine  hiçbir  siyasi otonomi  tanımamıştır.
 
Görüldüğü gibi İtalyan  hükümeti  o iki “ağız”ı  “konuşma dili”  yani  vernaküler diller  olarak  ilan edebilirken, Kürtçenin  neden  vernaküler bir dil olmanın ötesine taşınarak , AB-D  tarafından  eğitim dili olması  doğrultusunda dayatmalar günümüzde  konu oluyor?
 
Prof. Dr.  Mehlika Aktok Kaşgarlı’nın  ifadesine göre sınır  toplumlarının alfebeleri de  yoktur ve edebiyat  dilleri gelişmemiştir.

Sadece sözlü  ve irticalen   söyledikleri  iletişim yapıları vardır. Bu ifadelerden  sınır toplumlarının dilinin   yazı diline pek uygun  olmadığı  anlaşılıyor. Yine  aynı  bilim insanımıza göre,  Kürtler de “sınır toplumu”  sınıfına  uygun  halk  oluşumları olarak  değerlendirildiklerinde,  onların da aynı  yapısal  kategoriye dahil olmaları gerekiyor…

Nitekim Sayın Mehlika  Aktok Kaşgarlı’yı destekleme  anlamında  ünlü Kürdolog  ve dilbilimci  Goishi  Kojima da  konuyla ilgili  olarak şöyle bir açıklama getiriyor:
 
“Kırmançi  bir eğitim dili  olarak  kullanılabilir mi? 

Hayır!  Okulda öğretilemez. Eğer  Kırmançi  lehçelerinden  bir tanesini  seçerek  öğretmeye kalkarsanız, önce  Türkçeyi  öğretmeniz gerekir. 

Konuşulan Kırmançi  ile  yazılan  Kırmançi  arasında  büyük farklar vardır…

Zazaca’nın ise yazılı biçimi hiç bilinmemektedir….”
 
Mehlika Aktok Kaşgarlı dil  konusundaki açıklamalarını şöyle  sürdürüyor:
 
“…Gerçek dil, kullanılan  hazır  geniş bir kelime hazinesi olan  yazılı eğitim dilidir.”
 
Ömrünü  Kürtçeye  Adayan Bir Bilim  Adamının  İtirafları.
 
Kürtçenin kelime hazinesi  çoğunlukla  başka dillere ait midir?

Bu konuda  yapılmış  çok sayıda  araştırma  bunun öyle olduğunu söylüyor.

Sayın Ahmet Buran, Yusuf Ziyaeddin  Paşa’nın  Kürtçe- Türkçe sözlüğünde  yer alan 5900 kelimenin  %22 ‘sinin  Farsça, %20’sinin  Arapça ,% 17’sinin  Türkçe,  %8’inin  özel isim ve %33 ‘ünün  de  Süryanice , Rumca, Ermenice, İtalyanca, Rusça, Yunanca , Fransızca vb. kökenli olduklarını saptamıştı.
 
Ünlü Kürdolog  Minorsky

“Ben de  Kürtçeye bir ömür  sarf ettim . Yıllardır bu dil üzerinde çalışıyorum. Ancak eldeki  bütün kelimeler  Türkçe, Farsça, Ermenice, Süryanice, Rumca  vb.  dillerden alınma veya bozma çıktı. Menşeini tesbit edemediğim sadece  164 kelime kaldı. Bunların da, aranırsa  menşeini  bulmak mümkün …” 

Rus  Konsolos Aleksandre  Jaba’nın  hazırlanmasına öncülük  ettiği sözlükte  de, sekiz bin  küsur  kelime arasında sadece 300 kelime Kürtçe  olarak  saptanabilmiştir.
 
Kürtçe Kursları Neden Kapandı?
 
Çünkü burada söz konusu  edilen  özgün bir kelime hazinesi .

Gidilecek, Iraklı Kürtler arasında  konuşulan  Soraniceden  birçok kelime alıp  sözlük  hazırlanacak, ama  bunların hiçbirisini  Anadolu’daki  Kürt  kökenli  vatandaşımız anlamayacak.

Tabii ki, o zaman da Kürtçe kursları sinek avlamaya mahkum olacak. Ya da farklı anlamlara gelen  kelimeleri  bir araya getirerek  protez  kelimeler  oluşturulacak. 

Örneğin; “ alın yazısı”  sözcüğü yoksa, Kürtçe  “alın” demek  olan “çare” ile “yazı”demek  olan “nıvız”ı  birleştirilecek ve kürtçe kelime “çarenıvız” ,“alın yazısı” denilecek! 

Ya da lügatında “sömürücü” sözcüğü  mevcut değilse ki  ( çağdaş terim  ve kavramlardan biri olduğundan dolayı  bunun diyalektik aşamaya varamayan bir dilde  bulunmaması  gayet normal) , “ked” ile “hvar” ı  kaynak yapıp  “kednvar= emek yedi” , yani  sömürücü kelimesini türetilecek ve de bu kelimeler,  Kürt  kökenli toplumca  anlaşılamadığıy  için Kürtçe  kurslarının kapısına kilit vurulacak.

Ama hala Kürtçe eğitim dili olsun denilecek….
 
Kaşgarlı’ya göre, bir dilin gerçek dil olabilmesi  için  ikinci şart neydi? 

Cümle teşkil ve ifade  şeklinin başka dile  ait  olmaması.

Yani bazen Türkçe’nin, bazen Farsça’nın  veya Osmanlıca’nın  gramer kurallarını  uygulamayacak  ve tek tip  bir gramere  sahip olacak.
 
Peki, kürtçe  bu standarda sahip mi?  Hayır!
 
“… İletişim ağızları  olmaları nedeniyle Kürt ağızlarının  gramer koşullarını tesbit etmek çok zordur. Kürt ağızları bazen Orta Asya dillerinde  olduğu gibi   “ heceleri birbirine  bağlı” olabilir.

Mesela,”arkadaşım” örneğinde olduğu gibi….Bazen,  özellikle  Doğu Anadolu’da  göçer ve yerleşik  Kürt aşiretleri  Farsça’dan ziyade  Osmanlıca’dan  esinlenmiştir…

Farsçadaki “yapmak”  anlamına gelen “kırın”fiili  de Türkçe’de  birçok  ismin  önüne gelerek  çekime tabi  tutulabilmektedir….” Duakırın= dua etmek”,  “perçekırın= parçalamak”, (buradaki parçe,yani parça Türkçe, kırın ise Farsça’dır.” “Çırkırın=yırtmak, çotkırın= çift sürmek, ( buradaki  çot, yani  çift Türkçe, kırın ise Farsçadır) vs… Kürt ağızlarında Farsça’dan  evvel  Osmanlıca’dan gelen “an”  takısı çoğulluk  ifade eder…”
 
Görüldüğü gibi  nasıl oluyor da, Kürtçe  gramer diye ileri sürülen  yapı içersinde  Farsça’nın , Osmanlıca’nın,  Orta Asya dillerinin  gramer kuralları  birlikte yer alabiliyor. Hatta çok ilginç bir örnek  olarak ,yukarıda da gösterildiği  şekliyle ,Farsça fiili, Türkçe  kelimelerle  iç içe  geçmiş  bir durumda  kullanılabiliyor…
 
Her dilden biraz  demlenmiş,  yamalı bohça gibi  karmakarışık ,gramersiz  bir dilin yazı dili  de  eğitim dili de olabilmesi mümkün mü?
 
Gerçek bir dil olmayla  ilgili  olarak   yapılan yorumlar içinde ne deniliyor?

Dili kendine özgü bir ses  düzeni oluşmamışsa,  yani  ses düzeni  yöreden yöreye değişiyorsa, başka  bir ifade ile  ortak bir ses kimliği  de    oluşturulamıyorsa ,  bu durumda büyük yapısal  değişiklikler de söz konu olabilecektir. Böyle bir durumda ise, içe kapanık   yapılarda konuşulan  dilin  de o bölgeye  özgü  bir durumda  kalması söz konusu olabilecektir…

Örneğin,  ücra  bir köşede birbirine yakın  üç-beş  dağ köyünde oluşmuş  ve yöresinde kalmış bir diyalekt  sadece bölgesine mahsus olarak kalabilecektir.
 
En önemli etmen…Kaşgarlı’ya göre bir dil,

“kendine ait  ve dilin  özelliklerini  koruyan  bir  alfabeye  sahip değilse"  gerçek dil sınıfına girmiyor.
 
Peki,”kendine ait  ve dilin özelliklerini korumak “ hangi  anlama geliyor? 

Bir kere o dilin  iç bütünlüğnü   sağlıyabilecek  canlı  bir  sistemin olması gerekiyor.

O  sistem  içersinde  ortak bir ses  düzeninin  bulunması da olmazsa olmaz bir koşul  olarak ortaya çıkıyor. Yine o sistem bünyesinde, bu özgün ses  düzeninin de  belirleyici  olduğu  kendine özgü  yeterli bir kelime  hazinesinin var  olması  kaçınılmaz oluyor.

Ayrıca, bütün bunları  belli bir standart  çerçevesinde çalıştırarak  ortaya  ürünler çıkarabilecek  toparlayıcı  bir  kurallar  bütünlüğü de  gerekiyor ki , bunun da tek  tip  ve özgün  bir gramer yapısı gerçekleştiriliyor.
 
İşte bütün  bunlar var ise alfabe   ortaya çıkabiliyor. Çünkü  alfabe  bir tamamlayıcı  unsur  olarak  devreye giriyor. Son  olarak da,  alfabenin oluşmasıyla birlikte yazı  diline  geçilebiliyor.

Böylelikle  o dil, eğitim ve kültür dili  haline  gelebiliyor. Diğer taraftan , Prof.Dr.  Mehlika Aktok  Kaşgarlı’nın da  vurguladığı gibi, ” yazılı eğitim  diline geçememiş bir dil  gerçek  dil  sayılmıyor.”  Demek ki,ancak gerekli şartlara haiz bir dilin alfabesi  olabiliyor ve alfabesi  olmayan  bir dil de  yazı diline geçemediği için  gerçek bir dil olarak  kabul edilmiyor…
 
O zaman soralım:  

Kürtçülerin yeni Anayasa’da  eğitim dili  olarak  güvence  altına almaya çalıştıkları  Kürtçe, bir eğitim  dili olabilir mi?  Yoksa, yukarıda anlatılanlar  çerçevesinde  vernaküler  bir dil  olarak kalmaya mahkum mudur?
 
Evet, sonuç:  Kürtçe vernaküler bir dildir.
 
Deniliyor ki alfabe varmış!
 
Bu konuda gene yine Mehlika Aktok Kaşgarlı’ya dönelim:
 
“…Batı literatürüne göre, Kırmanci ağızlarının yazılı metinleri vardır.

Ancak Türkiye’de mukim Kırmanci şivelerini konuşanlar böyle yazılı metinlerin varlığını bilmemektedir.

Aslında yazılı Kırmanci, 19 yüzyılda kaleme alınmış prefabrik bir lehçedir. Kırmanci ağızları konuşan Kuzey Kürt Türkleri bu prefabrik dili sun’i bir dil olduğu için anlamazlar.  Yazılı Kırmanci uyduruk bir dildir. Bu itibarla Kırmanci ağızlarını konuşanlar bu yapay yazılı dili aynı yörede yaşalar bile anlamazlar, benimsemezler. Çünkü dil, yaşayan kendine özgü hususlarla gelişen veya kaybolan canlı bir olaydır. Bu itibarla kendi niteliklerini kendi kendine tayin eder.”
 
Sırası gelmişken, son olarak çok önemli bir konuyu daha dile getirmekte yarar var.
 
Sayın Mehlika Aktok Kaşgarlı diyor ki,

” Bugün tarih sahnesinde yer alan, kimliğini, kişiliğini kesin olarak ifade eden Fransa, Almanya,  Türkiye vb. gibi uluslar kişiliklerini erken Ortaçağ’da kazanmışlardır (IV –X  yüzyıl).”Ve de o zamanlardan beri yeryüzünün bu coğrafyalarında yaşayanlara, bütün dünya Fransız, Alman ya da Türk demiştir…
 
*Sn. Eser Özaltındere’nin çalışmasından esinlenerek özetlenmiş ve derlenmiştir.
 
(1)Vernaküler Dil: Basit iletişime yönelik, kelime hazinesi kısıtlı, doğal ihtiyaçları karşılama amacını taşıyan bir konuşma dilidir.
 



 

Açık İstihbarat @ 2009