Senin Allah’ın Var mı Papaz Efendi?-Fatma Sibel Yüksek
Önceki gün Mehmet Ali Birand’ın 32. gün programına Fener Rum Patrikhanesi’nin avukatı Kezban Hatemi, Anayasa Profesörü Serap Yazıcı ve kapatılan DTP’nin milletvekillerinden Sebahat Tuncel ile birlikte katıldık. Dikkatimi çeken, her birinin temsil ettiği kesimler, AKP ve bizzat Başbakan tarafından “açılım politikası” adı altında koruma-kollama altına alınmış olan bu bayanların, Başbakan’a ve partisine belirgin bir öfke duymalarıydı.new prescription coupons free prescription cards discount online cialis couponsfusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnecleocin 150 mg read cleocin 300 mg
Konuklar sadece programda değil, hazırlık sırasında kendi aralarında yaptıkları sohbette de AKP’nin anayasa değiştirme konusundaki basiretsizliğinden, başlattığı iddialı süreçlerin arkasında duramamasından yakındılar.
Kezban Hatemi, şimdiye kadar atılmış olan bütün adımların eğer bir anayasa değişikliği acilen yapılmazsa, AKP’den sonra iktidara gelecek olası bir milliyetçi hükümet tarafından bir gecede ortadan kaldırılabileceğinden endişeliydi.
AKP’nin talimatıyla kapalı kapılar ardında anayasa taslağı hazırlayıp, bunu da daha Türk kamuoyuna açıklamadan ABD’de görücüye çıkarmış olan ekibin mensubu Prof. Serap Yazıcı ise sicilindeki bu nota bakmadan, “yargının siyasallaşmasından” dert yandı. O da Kezban Hanım gibi “AKP’nin basiretsizliğinden” rahatsızdı ve Anayasa’nın acilen değişmesi gerektiğini savunuyordu.
Dünyanın en garabet seçim sistemi sayesinde, 90 bin oy aldığı için terör suçundan yatmaktayken cezaevinden çıkıp milletvekili olan Sebahat Tuncel ise, (İspanya’da Avrupa Parlamentosu’na girmiş olanları bile yaka paça indirdiler) açılım sürecinin duvara toslamasından ve DTP’nin kapatılmasından neredeyse hepten AKP’yi ve Başbakan’ı sorumlu tuttu.
Ortaya çıkan menfi tablodan AKP’yi sorumlu tutma eğilimi basın cenahındaki “açılımcılar” arasında da giderek yaygınlaşıyor.
AKP’nin tutukluk yapmaya başladığını farkeden Cengiz Çandar, “Bunun bir yolu, ‘Açılım’ın ‘özü’ olarak İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da vurguladığı diğer ayağını, yani ‘demokratik standartların yükseltilmesi’ işine hızla girişmek. Daha önce de belirttiğimiz gibi ‘retorik siyasetin yerini hiçbir vakit tutamaz’. Hükümet, açıklamaların ötesine geçerek, ‘demokratik standartların yükseltilmesi’ doğrultusunda somut ve üstelik ‘hızlı’ somut adımların atmaya bir an önce girişmeli” diye akıl verdi…
Oysa hükümet, Çandar’ın yazısının yayımlandığı gün,
“demokratik standartları yükseltmeye” başlamıştı bile…
Nasıl mı?
Haklarını isteyen Tekel işçilerini polise vahşice dövdürerek!
Milletvekillerinin ve yoldan geçmekte olan vatandaşların gözüne biber gazı sıktırarak!
Al sana “demokratik standart”!
Etnik kimlikçiliğe, bölücülüğe, terörist savunuculuğuna bu kadar hoşgörülü ancak hak arayan gariban işçi ile bir de dağda terörist kovalayan askere bu kadar mesafeli olabilen “hükümetimize”, kol kanat gerdiklerinden gelen bu eleştiri bombardımanı da neyin nesi?
Haydi diyelim ki açılım sürecinde bir şeyler yaşandı bitti, ortaya çıkan başarısızlık tablosuna suçlu aranıyor…
Peki Fener Rum Patriği Bartholomos’a ne oluyor?
Daha “Patrikhane açılımı” başlamadı bile… Amerikan CBS televizyonunun ünlü "60 Dakika" programına katılan Patrik, Türkiye'de ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini söyledi ve “Türkiye'de azınlık olarak yaşamak suç değil. Fakat bize ikinci sınıf muamelesi yapılıyor. Haklarımızı Türk vatandaşları gibi kullanabildiğimizi düşünmüyoruz" diye konuştu. Yaşadıkları zorluklara rağmen Türkiye'den ayrılmalarının söz konusu olmadığını belirten Bartholomeos, “Çünkü bu kilise 17 asır önce bu topraklarda kuruldu. Gerçi Türk hükümeti Patrikhane’nin 'nin yok olmasından ya da ülkeyi terk etmesinden memnun olurdu ama bu asla olmayacak" diye konuştu…
“Türk Hükümeti” derken AKP’yi kastediyor…
Allah, Allah…
Muhabbetleri pek iyiydi, araları pek sıkı fıkıydı; acaba kapalı kapılar ardında ne oldu da Patrik hazretleri böyle konuşmaya başladı?
Hazret’in konuşmasındaki en çarpıcı bölüm de şu:
“Başbakan'ı ve birçok bakanı ziyaret ettim, sorunlarımızı anlattım, yardım istedim. Ancak laik olmakla övünen Türk hükümetinden hiçbir yardım gelmedi. Buna rağmen ayakta kalmakta kararlıyız. Burası Kudüs’ün devamıdır ve bizim için en az orası kadar kutsaldır. Zaman zaman çarmıha gerilsek de biz burada kalmayı tercih ediyoruz."
Bartholomeos, CBS muhabirinin, “Peki siz kendinizi çarmıha gerilmiş gibi hissediyor musunuz?" sorusuna da “Evet" cevabını vermiş…
“Kudüs’ün devamı”!!
“Açılım” maceramızın nerelere kadar gidebileceğini kestirmeye başladınız mı? Bakın, Papaz Efendi, İstanbul için “Kudüs’ün devamı” diyor…
Dönelim “Patrik efendi bunu neden yapıyor?” sorusuna…
Acaba kapalı kapılar ardında bir takım çatırdamalar olduğundan mı, yoksa “Kürt açılımında” olduğu gibi duvara toslanmasın diye “işi başından sıkı tutmak” amacıyla mı?
Her halükârda reva değil bu kadar “açılımcı” bir hükümete…
Deneyimli Atina muhabiri Stelyo Berberakis, genç rahip adaylarına sarkıntılık yapan din adamını konu alan bir haberine “Senin Allah’ın var mı Papaz efendi?” başlığını atmıştı…
Şimdi biz, AKP’ye acımaya başlamış olanlar (Ne de olsa Türkiye Cumhuriyeti hükümeti) da aynı soruyu soruyoruz:
“Senin Allah’ın var mı Papaz Efendi?”