|
Kürt aşiretleri Anadolu'da hep "Devlet"'le pazarlık
içinde oldular. Bu pazarlık hiç bir zaman demokrasi ve refah
adına değil, bölge insanı üzerindeki kontrolleri adına oldu. Bu
1500'lerde Osmanlı Devleti idi, 1900'lerin başında da sonunda da Türk
Devleti.
Devletimizin; Dersim İsyanı'nı bastırırken elinin
ayarını kaçırıp, bugüne kadar gelen kin tohumları ekecek, insanlık adına
utanç verici katliamlara sebep olduğu tarihi bir gerçektir. Fakat bu
ayaklanmanın bir halk ayaklanması olmayıp; Cumhuriyet'in vatandaş
projesi ilerledikçe bölgedeki nüfuzlarını kaybetme tehlikesi ile karşı
karşıya olan ağaların başını çektiği ve emperyal güçlerin bölgedeki
planları ile paralel düşen gerici bir kalkışma olduğu da bir başka
tarihi gerçektir.
Bu tarihi gerçeği; bölge halkının
sırtından beslenen Seyit Rıza gibiler hakkında anlatılan
hiç bir romantik anektod perdeleyemez. "Evlad-ı Kerbelayıh"
demekle Hz. Hüseyin olunmaz. Onurlu ölüm, onurlu yaşamın
şahidi olsaydı; Hitler'i bugün saygıyla anmamız gerekecekti;
unutmayın.
Bugün Öymen'in tarihe geçecek gafı ile
gündeme gelen bu tartışmada; tarihi her türlü nesnel gerçekliğinden
soyutlayıp bize romantik emperyalist kavramlar eşliğinde yeniden
pazarlamaya çalışan neo-liberallerin bakış açısının iki türlü
temsilcisi mevcut; Namuslu olanları, namussuz olanları.
Namussuz olanlar, bir aşiret kalkışmasını halk ayaklanması ile
olarak sunmakta beis görmeyip, zamanın koşullarını ve o bölgede
aşiretlerin bölge halkını sömürmede birincil güç olduğu gerçeğini
perdeleyip, "despot Devlet" imgesi üzerinden ucuz demokratlık
yapıyorlar. Bunları kaale almıyoruz. Namuslu olanlar ise;
kaynaklarını "resmi" kaynaklar olarak göstererek kendilerince bir
kurnazlık yapsalarda, en azından bu ayaklanmanın arkasında farklı
gerçekler olma ihtimaline de değiniyorlar.
Tarihçi Ayşe Hür
namuslu olanlardan. En azından Taraf'ın namus ve entellektüel
standardının üzerinde bir kalem ve mensup olduğu aşireti kızdırmadan
farklı görüş açılarını da yazılarına sindirmeyi biliyor. Bunu yaparken;
istihbarat ve stratejiden yoksun bir safdillikle, "bakın bizim hava
kuvvetleri İngilizler'den yardım almış. Siz kalkmış diyorsunuz ki,
İngilizler bu isyanın arkasında" gibi okuyucusunun tarih ve
istihbarat bilgisini Mehmet Altan'ın seviyesine indiren incilere de imza
atıyor.
Ayşe Hür'ün Dersim İsyanı ile ilgili 11 Kasım 2009'da
Taraf'ta yayınlanan yazısını, yukarıdaki bakış açısı çerçevesinde
şerhimizi koyarak, karşı bakış açısı hakkında bilgilenmeniz maksadı ile
dikkatinize sunuyor ve dimağınızı bu yazının hemen sonrasında yer
verdiğimiz yazılarla durulamanızı öneriyoruz..
Açık İstihbarat
-------------Ayşe
Hür'ün 1937-38'de Dersim'de Neler Oldu Başlıklı Yazısı
-----------------------
DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ .
Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta
yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı
dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü
şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da
hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir
çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim
ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti.
1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı:
“A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden
taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla
kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi
fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata
çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları
derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”
OKŞAMAKLA OLMAZ . “Erkânı Harbiye
Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla
kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir
yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı
itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve
tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”... Bu konuya önümüzdeki
haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime
aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un
mektubuna cevap verirken değineceğim.” Bu hafta, Tayip Erdoğan’ın ‘Tek
devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin’, Vecdi
Gönül’ün ‘Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur
muyduk?’ vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı
tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini,
önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki
tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.
* * *
Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan
bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius’un egemenliğinden dolayı
Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp
Pers ülkesine giden efsanevi ‘On Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan
Xenophon’un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene
olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya
başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan
diye söz edilir. Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme
aldığı Şerefname’de ise “Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan
bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona
Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra,
adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı” satırlarını okuruz. Bütün
bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu sanılır.
Genel
olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’
anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni
kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna
dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni
tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni
soylusuna bağlar.
ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel
açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak
adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi
mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik)
arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve
Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen
içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür,
Nazimiye ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir.
1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput
vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan
sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim
1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları
Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında
bölüştürülmüştür.
PROTO ERMENİLER . Kendilerini Şafi
Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik
kimliği tartışılan bir konudur. ‘Erken Dersimliler’ denilen Kırmanclar
birçok kaynakta ‘proto-Ermeni’ olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre,
Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis,
Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde
yaşatmaya devam etmişlerdir. ‘Geç Dersimliler’ ise Zazaca (Dımıli)
konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve
Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı
Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak
tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler
Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi
gerektiğini savunurlar.
KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı
belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya
‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler)
taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar’ın
Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.
Kızılbaş Kürtlerin
yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin
Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete
vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi
kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı
isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran
1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı
İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu
olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve
Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci
Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan
ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu
genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa,
1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin
Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir
askerdi.
1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve
önerilerini 1935’te hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan
İsmet İnönü 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da
katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı
açıkladı. Programa göre, Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak,
askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik
kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak,
ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna
getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu,
eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen
boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse
oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre
‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere
dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı.
İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde
kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş
kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında
evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin
içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı.
Aslında
daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini
güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir
azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit
Rıza ve yandaşlarıydı.
KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI .
Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe
yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi
anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk
tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir
(haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide,
servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli
mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena
hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’
çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla
kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar
gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2)
Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan
aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir
yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu
evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis
bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere
verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün
kazandığı elinden alınacaktır.
HALVORİ TOPLANTISI .
Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran,
Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından
‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle’
yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te
toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını
iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim
nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!”
diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam
ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori
toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek
şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit
Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat
inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak
suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de
çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını
istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini,
devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir
cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek
çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin
davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir.
Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman
manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir...” (12 Kasım 1937,
Tan)
BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin
Munzur’un iki yakasından birbirine bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye
sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze
yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük bir isyan’ olarak
gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile
Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül’de
İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal
Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş,
ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar
yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve
Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha
Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza’nın aşiretine
sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza
ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de, bazılarına göre 10
Eylül’de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya
giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi önderlerinden Baytar Nuri
Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.
YARGILANMALAR .
Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da
başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın
Tan gazetesinden izleyelim: “Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada
Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta
Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete
karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı.
Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. “Başına
şapka koydun da adam mı oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir
Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre
aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler.
Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su
için yemininden dönmez!”
Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği
Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de
şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi
teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve
isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: “Reisler, kabile
halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın geldi,
demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:” Şahidin
ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme ayın
22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza İtiraf Ediyor
Tunçeli isyanı
maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede
bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler,
karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu,
Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı
yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate
değer taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin
60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında
Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek
mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de
suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23
Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza ve Avenesinin
Muhakemesi
Tunceli isyanı maznunlarının bugün de
muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan
hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada
verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine
karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra
devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1937, Tan)
Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de
devam edildi.
Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine
mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını
okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin
ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni
maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede
muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları
istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri
bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937,
Tan)
Dersim Şakilerinin Sorgusu
Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir
vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le
şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit
Rıza’nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça
satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok
kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini,
hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin
(savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin
beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi
(açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1937, Tan)
Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor
Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da
geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu
seyahat esnasında Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri
de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye
Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali
Çetinkaya’nın da bu seyahat esnasında Atatürk’ün beraberlerinde
bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında
Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım
1937, Tan)
Büyük Şefin Seyahati
Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine
Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa
Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Akıbeti
Seyit Rıza,
Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine
ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58
suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i
idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların
geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer
yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı
aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık
ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu
Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz
edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular
da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937,
Tan)
Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı
Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk
defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz
karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top
ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere,
askerlere iltifatlarda bulundular. (...)
Atatürk maiyetlerinde
Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay,
Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde
Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden
geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi
üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin
yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından
kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski
adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk
dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini
tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre
uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.
Atatürk köprünün
fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında
mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza
merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden
yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce
Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır.
Kasaba
methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep
çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden
bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında
kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı
tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır.
Atatürk Pertek
Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını
çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında
ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır... (18 Kasım
1937, Tan)
SEYİT RIZA’NIN İDAMI. O döneme Malatya
Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü
Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya
gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını
isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma el koyan
İhsan Sabri Çağlayangil’e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak
göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne
iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye
indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı, bölge komutanı
Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı.
Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta
hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve
boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür.
Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap
yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme
vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de
yakıldı...” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları,
1990, s. 45-55.)
Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni
yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri
devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır.
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay
sonra Dersim’de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay
kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği
1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2
Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi
üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50
haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit
uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen
aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde
Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972,
s. 432 ve devamı)
Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü
operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış,
devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür
ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da içine almıştı. 31
Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtında,
Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’, ‘dağlı’ diye
nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’,
‘temizlenmiş’, ‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki
harekâtın bilançosu ise şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954
kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478)
Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.
VE SÜRGÜNLER . ‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü
Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ,
Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine
serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla
Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış
konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek
ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet
İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir. Halbuki, dağlara
sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge
olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir.
ÇAĞLAYANGİL’İN
KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI” . Dersim müşkilesine son
verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana
posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman
Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le
emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı.
Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra,
sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in
evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de
duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın
dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum:
KANLI BİR
HAREKET . “.....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme
etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı.
Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları
size teslim etmeye karar verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim
olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var.
Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu
üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç
kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki:
‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu
hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize
zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim
olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama
siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda
olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için,
size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya
mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat
hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür
parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde
tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların
lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi.
Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi
söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu
zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi
zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir
hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve
Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça
gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son
zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık
hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü
İran’da....” (Kayıt burada bitiyor.)
Eğer Çağlayangil’in
dedikleri doğruysa ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere nasıl itiraz
edeceğiz?
Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir
kopyasını Internet sayfasına koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip
henüz bunu halledemedi. İsteyenlere kaydı göndermeye çalışacağım. Ama
ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.)
Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde
Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972,
M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim
Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı,
Celal Bayar’ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları,
İstanbul, 1996; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu,
Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve
Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet Bayrak, Alevilik
ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.
|