Batılı Tarih Bilimi ve Tarihin Mantığı - Orhan Taftalı
Ama biliyoruz ki bu ‘öğreten tavır'; bu ‘rahibe Teresa sendromu' artık bir gelenek haline dönüşmüştür. Batı kendisi dışındaki halkları, kültür ve medeniyetleri, kendi yöntem ve mantığı doğrultusunda araştırır, kendi kavram ve sıfatlarıyla niteler, tasnif eder ve öylece öğretir. Bizler ne olduğumuzu, kim olduğumuzu hep Batı'dan öğreniriz. “Türkler göçebedir”, “Çinliler tarım toplumudur”, “ılımlı islam” mümkündür gibi nitelemeleri hıristiyan Batı yapar, bizler de öylece öğrenir ve kabul ederiz. Bizim göçebe bir toplum olup olmadığımız yargısı verilirken, bizim ne dediğimizin önemi yoktur. Çünkü doğulu olarak bizdeki akıl, henüz, ‘kendinde şey' durumundadır. new prescription coupons sporturfintl.com online cialis couponscialis coupons printable blog.suntekusa.com discount prescription drug cardcialis manufacturer coupon drug coupon drug coupon cardsymbicort turbuhaler 200 6 cena symbicort symbicort cenacleocin 150 mg read cleocin 300 mg
|
Batı'nın aydınlanma süreci kapsamında, tarih ve tarih
felsefesi üzerine, en etkili ve kalıcı izler bırakan çalışmalardan
birisini Hegel yapmıştır. Aslında, sıradan bilinç açısından da tarih,
gelişmenin, ilerlemenin bir göstergesidir. Genel kanı, insanlığın
bugün dünden daha iyi bir noktada olduğu yönündedir.
Burada, tek tek insanları aşan, bir üst irade, tarihin
ilerlemesi gerektiğine karar verip, onu ilerletmektedir.
İdealist Hegel'e göre, bu irade tin'dir.
BİREYİN EVRİMİ VE TOPLUMSAL EVRİM Hegel'e göre evrim kavramı, genel olarak üç aşağı beş yukarı bilinmesine rağmen, felsefe tarafından irdelenmesi gerekir. Yoksa bir kavram, günlük yaşamda kullanıldığı kadarıyla kalır ve felsefe tarfından irdelenmezse bir bilinmezi ifade eder. Buna göre: evrim , ide'nin kendisini, olması
gereken şey yapmasıdır. Evrim hareketinin amacı ise ‘kendinde şey'in, ‘kendisi için şey' olma durumuna gelmesidir. Bu hareketin devindirici gücü ise, bilindiği gibi çelişki 'dir. (Daha sonraları Marks tarafından dile getirilen: işçi sınıfının, sınıf bilinci kazanması sayesinde, ‘kendisi için sınıf' olması zorunluluğu, bu mantığa dayanır.) İnsan akıl sahibi bir varlıktır. İnsanın aklı, onun
tabiatından gelir. Fakat bu akıl insanda, önce bir potansiyel, bir
nüve olarak vardır. İnsan doğuştan, akıl, zihin, fantezi, irade, anne
sevgisi gibi yetilere sahiptir. Hegel'e göre, birey olarak insanın evrimi, onda
potansiyel biçimde; bir kendinde şey olarak varolan
aklın, süreç içerisinde oluşup, olgunlaşarak, kendi kendini idrâk
etmesidir. Kendinde şey olarak varolan akıl, kendi
kendisini düşüncenin nesnesi yaparak; onun üzerine düşünerek, onu
kendinde şey olmaktan çıkartır ve kendisi için
şey 'e dönüştürür. Bu aynı zamanda bir
bilinçlenme sürecidir. Fakat insanın bir kendinde şey olan aklını, idrak
ederek kendisi için şey'e dönüştürmesi birey açısından önemli bir
aşama olsa bile tarih ve toplum açısından yeterli değildir.
Bügün, bütün dünyanın Doğu'ya bakışının ve batılılaşma özlemi içindeki Doğu'nun da, kendine bakışının temelinde, Hegel'in andığımız düşüncelerinin önemli bir payı vardır. Üstelik, bu bakış, yine Batı düşünce sisteminin ürünü olan, sağdan ve soldan aynı kapıya çıkıyor. TİN VE TARİH Hegel'in, birey olarak insanın evriminde geçerli
gördüğü mantık, tarihsel ve toplumsal alanda da geçerlidir.
Hegel, bireyin, aklın ve onun düşüncesinin, tin'in ve toplumun özgürleşmesini sağlam ve kendi içinde tutarlı bir mantık çerçevesinde kurar. Lakin burada, cesurca üzerine gidilmediği takdirde gözlerden kaçan hayati bir nokta karşımıza çıkıyor. Yukarda Afrikalı ve Asyalı halklarla, Yunanlı ve Romalı halklar arasındaki farklılıkta, birinci gruptaki halkların özgürlüğü bilmedikleri, özgür olarak varolmadıkları yönündeki iddia, tin'in açılma alanı bakımından, onları doğal olarak ikinci plana atıyor. Ve bu iddiadan sonra, artık kaçınılmaz olarak, özgürlük dünyaya Batı'dan gelmek zorundadır. Belki bundan ötürü, günümüzde de, dünyaya egemen olan politikalar çerçevesinde sağdan ve soldan, özgürlüğün (demokratikleşme, insan hakları, düşünce özgürlüğü, vd.) geleceği yön olarak Batı işaret ediliyor. Batı'nın egemen politik iddiası bu olduğu gibi, batılılaşmak isteyen Doğu'da da, merkez sağ ve sol genel eğilim, ağırlıklı biçimde aynı kanaati sergiliyor. DOĞU VE KÖLELİK Dünyayı tarihsel, toplumsal, medeni ve kültürel
anlamlarda kategorik olarak Batı'nın ikiye böldüğünü
biliyoruz. Batı'nın kastettiği anlamda, özgürlük hakkında bilgisi
olmayan halkların, zaten kategorik ayrıştırmalar, tasnifler
yapabilmesi de mümkün görünmüyor. Doğu kavramı kapsamında Hegel, çoğunlukla Hind
ve Çin, hatta ağırlıkla Hind üzerinde durur. Efendinin yarattığı korku, bilgeliğin zorunlu çıkış noktasıdır. Kendisi de sınırlılık tarafından belirlenen din, belli bir kurtuluş sağlar. Korkuyu içsel olarak yenmenin soyut bir imkanı da doğal figürlere kişilik atfederek, onları yüceltmektir. Doğal figürlerin içeriği iradenin sınırsızlık duygusunu karşılar. Aslında belki Hint bilgeliği, hakikaten despot
zulmüne karşı, içsel bir kurtuluşun sınırlarını zorlamaktan başka bir
şey değildir. Fakat bu konuda Hegel'den ziyade Hintliler'in
ne dediği daha önemli olsa gerek, lakin bunu da, nedense biz
bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki bu ‘öğreten tavır'; bu
‘rahibe Teresa sendromu' artık bir gelenek haline
dönüşmüştür. Batı kendisi dışındaki halkları, kültür ve
medeniyetleri, kendi yöntem ve mantığı doğrultusunda araştırır, kendi
kavram ve sıfatlarıyla niteler, tasnif eder ve öylece öğretir.
Hegel'e göre Tin kendisini Doğu'da da açar, ancak burada özne, şahıs olarak değil, objektiv tözde negatif ve “dibe vuran” olarak görünür. Yani Doğu, Hegel'in gözünde tıpkı bugün olduğu gibi, kaybeden insanlar, kul'lar, köleler coğrafyasıdır. Burada acı çeken tin, kendisini bilgeliğe verir, bir Hint fakiri, kendisine daha fazla acı çektirerek, ruhunu kurtarmaya çalışır. DOĞU VE ÖZGÜR DÜŞÜNCE Kategoriyel aklın, sistematik düşüncesi, batılı
felsefenin temel koşulu olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Doğu'da,
sistematik felsefenin olmadığı iddiası geçerli sayılsa bile,
felsefenin ille de sistematik olması gerektiği koşulunu kim öne
sürebilir? Aslında kendisini halk bilgeliği ve hikmet
biçiminde açan dev bir Doğu felesesinin varolduğunu
biliyoruz. BATI VE ÖZGÜRLÜK Hegel' göre asıl felsefe, öncelikle antik Yunan'da
olmak üzere, Batı'da başlamıştır. Batı halklarının özgürlük istenci, hakiki felsefenin
yeşereceği zemini oluşturmuştur. Çünkü, tarihsel evrim süreci boyunca
özgürlüğün, özgür düşüncenin olmadığı yerde felsefe yeşeremeyecektir.
Tek tek özgür bireyler arasında özgür ilişki biçimlerinin mümkün
olduğu batılı toplumlar, bu nitelikleriyle Doğu'dan ayrılmışlardır.
Özgür ilişki biçimlerinin zirvesinde de, bireyler arasındaki özgür
düşünce alış verişi ve felsefe yer alır. Demek ki, tarih boyunca, durumdan vazife çıkartan kimi batılılar “Doğu özgür değildir öyleyse özgürleştirilmesi gerekir.” İddiasının meşruiyetini, dini ve mistik bir takım inançlara gerek duymaksızın, pekala bu rasyonel çıkarımlardan da edinebilirler. İşte bu nedenle Hegel üzerinde duruyor ve kafamızda
oluşması gereken ve pek üzerinde durmadığımız olası sorulara, zemin
hazırlamaya çalışıyoruz. DOĞU'DA ÖZGÜRLEŞTİRME ÇABALARI Hegel tarafından, Doğu hakkında yapılan çıkarımlar ve geliştirilen mantık, belirttiğimiz gibi, onun öğrencisi Marks tarafından da aynen kabul görür. Ancak Marks'ın, diyalektiği ayakları üzerine oturtması sonucu, ortaya bir fark çıkar: Marks için özgürlüğün kaçınılmaz oluşu, tin'in kendini açmasıyla değil, üretici güçlerin gelişimiyle ilgili bir süreçtir. Dolayısıyla maddi bir veri olan üretici güçlerin gelişimi sayesinde, özgürlük somut, nesnel ve elde edilebilir bir hedef halini alır. Yine bilindiği üzre, bir üretim biçimi olarak
kapitalizmin ortaya çıkması, kendisiyle birlikte bütün sınıfları
ortadan kaldırarak, tüm insanlığı özgürleştirecek olan, işçi sınıfını
doğurmuştur. Her anlamıyla özgürlük, artık uluslararası işçi sınıfının
mücadelesine tabidir. Fakat Ekim devrimi, umalmadık bir atılım olarak, evrensel özgürlüğün öznesi işçi sınıfını, Rusya ve çarlık Rusya'sının egemen olduğu Doğu'da iktidara getirmişti. Marks'ın ve Engels'in tahminlerinin ötesinde, ilk sosyalist devletler birliği, kapitalist Avrupa dışında, toprağa bağlı üretimin ve köylülüğün yaygın olduğu Doğu'da ortaya çıkıyordu. Beri yandan, kapitalist üretim ilişkilerinin belirleyici olmadığı, işçi sınıfının nicel bir yaygınlık göstermediği coğrafyalarda, Lenin denklemi şu şekilde çözüyordu: Devrimin öznel ve nesnel koşullarını oluşturan, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ve yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği, ulusal bir kriz durumunda, işçi sınıfının ideolojisini üstlenen öncü parti, tüm ezilen sınıflarla ittifak kurarak, işçi sınıfı adına devrimi gerçekleştirecektir. Özetlemeye çalıştığımız şekliyle, SSCB bu program çerçevesinde kurulmuş ve özgürlük bilinci bir anda ağırlıklı olarak Batı'dan, Doğu'ya kaymıştı. SSCB bütün dünya işçi sınıfı hareketinin ve evrensel özgürlüğün merkezi olmak iddiasıyla, bilinen tarihini uzun yıllar sürdürdükten sonra... KÜRESELLEŞTİREREK ÖZGÜRLEŞTİREN BATI Sovyet deneyimi, Hazar havzasından, orta Asya içlerine
kadar Doğu'yu içeriyordu. Üstelik bu coğrafyada daha sonra Çin, Kore,
Vietnam gibi ülkeler, ideolojisi Batı'ya fakat uygulaması ne hikmetse
Doğu'ya nasip olan bir özgürleşme mücadelesine giriştiler.
Bugün gelinen noktada, SSCB sonrası Batı, daha önce kaldığı yerden devam etmeyi esas alarak, kendi hedefleri doğrultusunda, özgürlüğü, yine idealist Hegel anlayışına yakın bir tanımla ifade ediyor. Yaklaşık son yirmibeş yıldan beri, neo-liberalizmle başlayıp, neo-con'lara kadar uzanan süreçte kapitalist Batı medeniyetinin kendisini yeniden üretme çabasıyla, birçok doktrin, ideoloji ve –izm üretme çabasına tanık oluyoruz. Batı, siyasetten, ekonomiye, sanattan, sosyolojiye kadar, birçok yaşam alanını emperyalist – kapitalist hedefler doğrultusunda restore etmeye ve böylece kapitalizmin iç çelişkilerinden kaynaklanan yıkım süreçlerini geciktirmeye çalışıyor. Bu amaç doğrultusunda, başta özgürlük, insan hakları ve demokrasi gibi kavramlar olmak üzere, birçok batılı değerin, yine Batı tarafından biçim ve içerik olarak yeniden tanımlanmaya çalışıldığını gözlüyoruz. Bu kavramlar, emperyalizmin özgün bir evresi olarak tanımlayabileceğimiz globalizm çerçevesinde, uluslararası sermayenin birer tahakküm imkanı olarak, yeryüzünün en ücra köşelerine kadar dayatılıyor. En ücra köşelerde, Afgan dağlarında bile, sermayeye bağlanmamış tek bir bireyin bile kalması istenmiyor. Bu çıplak gözle görülen hakikatleri sıralamam gerekmiyor. Ancak, 21.yüzyıl başında bizim için ilginç olan:
aradan geçen yüzyıllara rağmen, dünyada her şeyin değiştiği, tarihin
ilerlediği, insanlığın geçmişle kıyaslanamayacak bambaşka noktalara
geldiği iddialarına rağmen, teknolojik bilgi ve iletişim olanaklarına
rağmen, Batı'nın Doğu'ya bakışında, bir milim ilerlemenin,
zerre kadar değişikliğin gözlenemiyor oluşudur. Batı mantığının, şunu açıkca söylemesi
gerekir: evet tarih ilerler, fakat sadece Batı tarihi ilerler.
Burada belki tarih anlayışını, yeni baştan gözden
geçirmek gerekebilir. Acaba tarih, ilkel istasyonlardan kalkıp,
gelişmiş istasyonlara giden bir tren gibi algılanabilir mi?
1 G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie, I. S. 40. Frankfurt am Main 2003 2 G. W. F. Hegel, age. S. 40 3 G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte. S. 58. Stuttgart 2002 4 G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie, I. S. 42. Frankfurt am Main 2003 5 G. W. F. Hegel, age. S. 118 7 G. W. F. Hegel. age. S. 121 8 G. W. F. Hegel. age. S. 122
|