Siyaset5 Kasım 2009 00:00

Ulus Olmak; Olmazsa Olmaz Bilinçleri İçselleştirmek Demektir - Sami Uslu

Bir ülke düşününüz. O ülkede zehirli variller, en zengin bölgesinde toprağa gömülmüş, tepkiler üç gün sonra unutulmuş, gömmeler sürüp gitmiştir. Kimi insanların dillerindeki sözcükler bir zamanlar yasaklanmıştır. Yürürlükteki Türk Ceza Yasasına göre “Türk kara ve hava sahaları ile (Türk) karasuları” Yasanın anlatımıyla “Türkiye sayılarak” “gerçek” ülke kapsamından çıkarılmış, “varsayılan ülke” kapsamına sokulmuştur (m. 8). Böyle bir ülkenin insanlarında yurt bilincinin geliştiği söylenebilir mi?acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacoupons for cialis 2016 coupons for prescription drugs prescription drug cardsmicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg

Ulus Olmak, Olmazsa Olmaz Bilinçleri İçselleştirmek Demektir

Sami Selçuk - Star Gazetesi

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiıe'ıe Üıe Olun
www.acikistihbarat.com

05.11.2009


Bugün suç hukukunun önemli bir kurumundan, “gönüllü vazgeçme”den söz edecektim.

Ama bir dostumdan gelen mektup, utançlara boğdu beni.

“Gönüllü vazgeçme” konusunu sonraya bıraktım.

Mektubun düşündürdükleri üzerinde duracağım.

Konunun önemini vurgulayabilmek için, sanırım ilkin bir halkın ulus olabilmesinin olmazsa olmaz koşullarına değinmek gerek.

Bunun için üç bilinci özümsemesi/içselleştirmesi gerekir, halkın.
 
Birincisi, “yurt bilinci”dir.

Bu bilinç, o halkın üzerinde yaşadığı ülkeyi, yurdu sadece geçimini sağlayan bir toprak parçası olarak algılamasının ötesine geçmesi, o ülkedeki bütün kültürel, doğal varlıkları daha da iyileştirerek ve zenginleştirerek gelecek kuşaklara aktarması demektir.

Bir ülke düşününüz. O ülkede zehirli variller, en zengin bölgesinde toprağa gömülmüş, tepkiler üç gün sonra unutulmuş, gömmeler sürüp gitmiştir. Kimi insanların dillerindeki sözcükler bir zamanlar yasaklanmıştır.

Yürürlükteki Türk Ceza Yasasına göre “Türk kara ve hava sahaları ile (Türk) karasuları” Yasanın anlatımıyla “Türkiye sayılarak” “gerçek” ülke kapsamından çıkarılmış, “varsayılan ülke” kapsamına sokulmuştur (m. 8).

Böyle bir ülkenin insanlarında yurt bilincinin geliştiği söylenebilir mi?

İkincisi, “dil bilinci”dir.

Bir dil düşününüz. İnsanının gülümsemesini yüzde “güllerin açması”na benzetmiş. İnsanını “güle güle” diyerek uğurlamış. Ama insanı bu arı duru Yunus dilini bırakmış, Batının sözcükleriyle selamlaşmaya, insanını uğurlamaya durmuş. İnsanları, bireyin ancak anadilinde düşünebildiğinin ayrımında değil.

Sözgelimi, “tümdengelim”, “tümevarım” denince Türk insanının beyninde ışıkların yanmaya başladığını; buna karşılık, “talil”, “dedüksiyon”, “istikra”, “endüksiyon” denince karanlığı aydınlatmak için sözlüklere bakmak gerektiğini, anadilin yaratıcı dehasının burada gizlendiğini halk göremiyor, demektir bu.

Fransa gibi kimi ülkelerin yabancı dillerin saldırısından “anadil”i korumak için yasal düzenlemeler yaptığından habersiz, demektir.

Bu koşullarda “dil bilinci”nden söz edilebilir mi?

Üçüncüsü, “tarih bilinci”dir.  

Tarih bilinci yoksa eski sarayları, hanları, köprüleri, kiliseleri, camileri, havraları, heykelleri yıkar, yeni binalar yaparsınız. Tarih doğru yazılmaz. Doğru yazılmayınca da “tekerrür eder”.

Gittiğim bir ilimizin biricik ana caddesinde kendine özgü taşlarla yapılmış bir bina vardı. “Ne kadar güzel bir bina!” deyince verilen yanıttan sarsılmıştım, yüzüm kızarmıştı. 1930’ların bir valisi ortaçağdan kalan bir kiliseyi yıkmış, taşlarıyla hükümet konağı yaptırmıştı. Sadece bizim değil, herkesin olan bir tarihi de silmişti yeryüzünden. Hem kahredici, hem de utanç vericiydi bu.  

Acaba valisinde bile tarih bilincinin olmadığı bir halk mıyız biz?

Dostumun yazdıkları bu açılardan çok düşündürücü.

Beş gün önce en büyük bayramımızın, “Cumhuriyet Bayramımızın 86. yılını kutladık.

Değerli dostum, o gün bir gazetede “Ankara’daki ilk Genelkurmay Başkanlığımız” başlıklı bir haber görür. Kurtuluş Savaşının ilk karargâhı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü binasındaki bir odadır.
Görmek için Keçiören’deki “Karargâhtepe”ye gider. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün ana giriş kapısına “İstiklal Savaşının başlangıcında bu bina Genelkurmay Başkanlığı olarak kullanılmış ve Atatürk burada çalışmıştır” diye bir yazı vardır.

Binada sözüm ona onarım yapılmaktadır. Pencereler yenilen mektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın “Genelkurmay Başkanlığı” olarak kullandığı, 118 gün Kurtuluş Savaşının planlarını yaptığı odaya çıkar. Kapısı üzerinde “Atatürk’ün çalışma odası”

yazılıdır.  

Görünüm içler acısıdır.

Yapılan onarım değil, düpedüz değişikliktir. Kaş yaparken göz çıkarılmış, o günün el, göz izlerini doksan yıldır taşıyan pencereler sökülmüştür. Atatürk’ün üzerinde planlar yaptığı, buyruklar yazdığı, mürekkepler döktüğü, çizdiği, yorgun gözlerle baktığı çalışma masası ortada yoktur. 1919 yılından kalma perdeler, öbür eşyalarla birlikte odanın bir köşesine özensizce yığılmış, üzerlerine gelişi güzel naylonlar örtülmüştür.

Çalışmalar sırasında çıkan toz, toprak eşyaların üzerine yağmaktadır. Toz duman içinde duvarlarda asılı kimi haritalar, tablolar dikkati çekmektedir.

Hiç kuşkusuz, insanı üzen, iç karartıcı bir durumdur bu.

Bu odayı biliyorum. Heyecan duyarak, ıslak gözlerle O’nun koltuğuna oturdum. Saygıyla, minnetle dirseklerimi masasına dayadım.

Fransız Ulusal Meclisine gidenler, ilk Başkanın kullandığı kürsüyü görebilirler. Senatosuna gidenler, V. Hugo’nun o günden bu yana korunan koltuğuna oturabilirler. Her gidişimde sergilenen nesnelerin değiştiğini gördüğüm Carnavalet Müzesine uğrayanlar, birçok şeyin yanı sıra Danton’ların, Saint-Just’lerin, Robespierre’lerin başlarını koparan o ilkel giyotin aygıtıyla karşılaşırlar.

1984’te ziyaret ettiğim Fransız Yargıtay Başkanı Bayan Simon Rozès, odasındaki halının, masanın 1790 yılından bu yana olduğu gibi korunup kullanıldığını söylemişti, bana.

Lenin’in mumyalı bedenini müzesinde herkes görmektedir, bugün. Bolşoy Tiyatrosunda Lenin’in, Stalin’in koltuklarına kurulur, opera, bale gösterilerini seyredebilirsiniz.

Dönemler, rejimler değişebilir. Ama tarihin akışı sürer,  “yaşanan olaylar, yaşanmamış durumuna getirilmez” (factum imfectum fieri nequit).

Tanrı, doğa, sık sık “Atatürk”ler armağan etmiyor toplumlara; her toplum da Kurutuluş Savaşı gibi bir destanı yaşamıyor.

Unutmayalım. Atatürk’ü bir Türk anası doğurdu. O da Anafartalar, Sakarya, Dumlupınar destanlarını yazdı tarihe. Cumhuriyeti kurdu. Geleceğimizi belirledi.

Ona, arkadaşlarına çok şey borçluyuz.

Her tarihsel dönemin kültürel malvarlıkları gibi O’nun odası, çalışma masası, koltuğu, diviti, hokkası sadece bizim değil, gelecek kuşakların, tarihin, bütün insanlığın da malvarlığıdır. Tıpkı Hugo’nun koltuğu, Fransız Ulusal Meclisinin ilk Başkanının kürsüsü, 1789 Devriminin giyotini, 1790 Yargıtayı Başkanının halısı, koltuğu vb... gibi.

Onlar üzerinde hiçbirimizin ne mülkiyet hakkı vardır, ne de yararlanma hakkı. Sadece hepimizin koruma ödevi vardır. O kadar.

Onları titreyen ellerle korumak zorundayız.

Eğer koruyamazsak gelecek kuşaklara, insanlığa hesap veremeyiz.

Tarih bilincimiz gelişmediğinden ulus da olamayız.

Lütfen boş övgü söylevlerini bırakalım, gerçeğe dönelim.

Kendimize gelelim.

İlkin bu üç bilinci kazanmaya davranalım.

Bu üç bilinci kazandığımız gün, ancak o gün ulus olabiliriz. Bir de bunlara “hukukun üstünlüğü bilinci”ni katabilirsek, işte o zaman uygar bir ulus ve devlet düzeni de yaratmış oluruz.
Gerisi boş söz. 



 

Açık İstihbarat @ 2009