|
Bugün suç hukukunun önemli bir kurumundan, “gönüllü vazgeçme”den
söz edecektim.
Ama bir dostumdan gelen mektup, utançlara boğdu
beni.
“Gönüllü vazgeçme” konusunu sonraya bıraktım.
Mektubun düşündürdükleri üzerinde duracağım.
Konunun
önemini vurgulayabilmek için, sanırım ilkin bir halkın ulus
olabilmesinin olmazsa olmaz koşullarına değinmek gerek.
Bunun
için üç bilinci özümsemesi/içselleştirmesi gerekir, halkın.
Birincisi, “yurt bilinci”dir.
Bu
bilinç, o halkın üzerinde yaşadığı ülkeyi, yurdu sadece geçimini
sağlayan bir toprak parçası olarak algılamasının ötesine geçmesi, o
ülkedeki bütün kültürel, doğal varlıkları daha da iyileştirerek ve
zenginleştirerek gelecek kuşaklara aktarması demektir. Bir
ülke düşününüz. O ülkede zehirli variller, en zengin bölgesinde
toprağa gömülmüş, tepkiler üç gün sonra unutulmuş, gömmeler sürüp
gitmiştir. Kimi insanların dillerindeki sözcükler bir zamanlar
yasaklanmıştır.
Yürürlükteki Türk Ceza Yasasına göre
“Türk kara ve hava sahaları ile (Türk) karasuları” Yasanın anlatımıyla
“Türkiye sayılarak” “gerçek” ülke kapsamından çıkarılmış, “varsayılan
ülke” kapsamına sokulmuştur (m. 8).
Böyle bir ülkenin
insanlarında yurt bilincinin geliştiği söylenebilir
mi?
İkincisi, “dil bilinci”dir.
Bir
dil düşününüz. İnsanının gülümsemesini yüzde “güllerin açması”na
benzetmiş. İnsanını “güle güle” diyerek uğurlamış. Ama insanı bu arı
duru Yunus dilini bırakmış, Batının sözcükleriyle selamlaşmaya,
insanını uğurlamaya durmuş. İnsanları, bireyin ancak anadilinde
düşünebildiğinin ayrımında değil.
Sözgelimi, “tümdengelim”,
“tümevarım” denince Türk insanının beyninde ışıkların yanmaya
başladığını; buna karşılık, “talil”, “dedüksiyon”, “istikra”,
“endüksiyon” denince karanlığı aydınlatmak için sözlüklere bakmak
gerektiğini, anadilin yaratıcı dehasının burada gizlendiğini halk
göremiyor, demektir bu.
Fransa gibi kimi ülkelerin yabancı
dillerin saldırısından “anadil”i korumak için yasal düzenlemeler
yaptığından habersiz, demektir.
Bu koşullarda “dil
bilinci”nden söz edilebilir mi?
Üçüncüsü,
“tarih bilinci”dir.
Tarih bilinci yoksa eski sarayları,
hanları, köprüleri, kiliseleri, camileri, havraları, heykelleri yıkar,
yeni binalar yaparsınız. Tarih doğru yazılmaz. Doğru yazılmayınca da
“tekerrür eder”.
Gittiğim bir ilimizin biricik ana caddesinde
kendine özgü taşlarla yapılmış bir bina vardı. “Ne kadar güzel bir
bina!” deyince verilen yanıttan sarsılmıştım, yüzüm kızarmıştı.
1930’ların bir valisi ortaçağdan kalan bir kiliseyi yıkmış, taşlarıyla
hükümet konağı yaptırmıştı. Sadece bizim değil, herkesin olan bir
tarihi de silmişti yeryüzünden. Hem kahredici, hem de utanç vericiydi
bu.
Acaba valisinde bile tarih bilincinin olmadığı bir
halk mıyız biz?
Dostumun yazdıkları bu açılardan çok
düşündürücü.
Beş gün önce en büyük bayramımızın, “Cumhuriyet Bayramımızın 86.
yılını kutladık.
Değerli dostum, o gün bir gazetede
“Ankara’daki ilk Genelkurmay Başkanlığımız” başlıklı bir
haber görür. Kurtuluş Savaşının ilk karargâhı, Meteoroloji Genel
Müdürlüğü binasındaki bir odadır. Görmek için Keçiören’deki
“Karargâhtepe”ye gider. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün ana giriş
kapısına “İstiklal Savaşının başlangıcında bu bina Genelkurmay
Başkanlığı olarak kullanılmış ve Atatürk burada çalışmıştır” diye
bir yazı vardır.
Binada sözüm ona onarım yapılmaktadır.
Pencereler yenilen mektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın “Genelkurmay
Başkanlığı” olarak kullandığı, 118 gün Kurtuluş Savaşının planlarını
yaptığı odaya çıkar. Kapısı üzerinde “Atatürk’ün çalışma odası”
yazılıdır.
Görünüm içler acısıdır.
Yapılan onarım değil, düpedüz değişikliktir. Kaş yaparken göz
çıkarılmış, o günün el, göz izlerini doksan yıldır taşıyan pencereler
sökülmüştür. Atatürk’ün üzerinde planlar yaptığı, buyruklar yazdığı,
mürekkepler döktüğü, çizdiği, yorgun gözlerle baktığı çalışma masası
ortada yoktur. 1919 yılından kalma perdeler, öbür eşyalarla birlikte
odanın bir köşesine özensizce yığılmış, üzerlerine gelişi güzel
naylonlar örtülmüştür.
Çalışmalar sırasında çıkan toz, toprak
eşyaların üzerine yağmaktadır. Toz duman içinde duvarlarda asılı kimi
haritalar, tablolar dikkati çekmektedir.
Hiç kuşkusuz, insanı
üzen, iç karartıcı bir durumdur bu.
Bu odayı biliyorum.
Heyecan duyarak, ıslak gözlerle O’nun koltuğuna oturdum. Saygıyla,
minnetle dirseklerimi masasına dayadım.
Fransız Ulusal
Meclisine gidenler, ilk Başkanın kullandığı kürsüyü
görebilirler. Senatosuna gidenler, V. Hugo’nun o günden bu
yana korunan koltuğuna oturabilirler. Her gidişimde sergilenen
nesnelerin değiştiğini gördüğüm Carnavalet Müzesine uğrayanlar, birçok
şeyin yanı sıra Danton’ların, Saint-Just’lerin, Robespierre’lerin
başlarını koparan o ilkel giyotin aygıtıyla karşılaşırlar.
1984’te ziyaret ettiğim Fransız Yargıtay Başkanı Bayan
Simon Rozès, odasındaki halının, masanın 1790 yılından bu yana olduğu
gibi korunup kullanıldığını söylemişti, bana.
Lenin’in mumyalı bedenini müzesinde herkes
görmektedir, bugün. Bolşoy Tiyatrosunda Lenin’in, Stalin’in
koltuklarına kurulur, opera, bale gösterilerini seyredebilirsiniz.
Dönemler, rejimler değişebilir. Ama tarihin akışı sürer,
“yaşanan olaylar, yaşanmamış durumuna getirilmez”
(factum imfectum fieri nequit).
Tanrı, doğa, sık sık
“Atatürk”ler armağan etmiyor toplumlara; her toplum da Kurutuluş
Savaşı gibi bir destanı yaşamıyor.
Unutmayalım. Atatürk’ü bir
Türk anası doğurdu. O da Anafartalar, Sakarya, Dumlupınar destanlarını
yazdı tarihe. Cumhuriyeti kurdu. Geleceğimizi belirledi.
Ona,
arkadaşlarına çok şey borçluyuz.
Her tarihsel dönemin kültürel
malvarlıkları gibi O’nun odası, çalışma masası, koltuğu, diviti,
hokkası sadece bizim değil, gelecek kuşakların, tarihin, bütün
insanlığın da malvarlığıdır. Tıpkı Hugo’nun koltuğu, Fransız Ulusal
Meclisinin ilk Başkanının kürsüsü, 1789 Devriminin giyotini, 1790
Yargıtayı Başkanının halısı, koltuğu vb... gibi.
Onlar
üzerinde hiçbirimizin ne mülkiyet hakkı vardır, ne de yararlanma
hakkı. Sadece hepimizin koruma ödevi vardır. O kadar.
Onları
titreyen ellerle korumak zorundayız.
Eğer koruyamazsak gelecek
kuşaklara, insanlığa hesap veremeyiz.
Tarih bilincimiz
gelişmediğinden ulus da olamayız.
Lütfen boş övgü söylevlerini
bırakalım, gerçeğe dönelim.
Kendimize gelelim.
İlkin
bu üç bilinci kazanmaya davranalım.
Bu üç bilinci
kazandığımız gün, ancak o gün ulus olabiliriz. Bir de bunlara
“hukukun üstünlüğü bilinci”ni katabilirsek, işte o zaman uygar bir
ulus ve devlet düzeni de yaratmış oluruz. Gerisi boş
söz.
|