Yaşadığımız çağa gündelik yaşamımıza yansıyan
teknolojik kolaylıkların da etkisiyle cilalı sözlerle adlandırmalar
yapıldığını duyar dururuz.”İletişim”, “bilgi”, “uzay” gibi
adlar kulaklarımıza sık çalınanlardan birkaçıdır.
Kuşkusuz bu bağlamdaki kimi yanlışlar tarih yapılırken
değil de yazılırken anlaşılacaktır.Günün birinde tarih yazanların şu
günlerde yapılmakta olan tarihi “korku
çağı” olarak adlandırmaları şaşırtıcı olmayabilecektir.
Bilginin sıradan ayrıntı sayıldığı, bilgiden çok
korkuyla kamuoyu oluşturmanın kolaylaştığı bu dönemde aklınıza
gelebilecek hemen her olgu ya da gelişme “korku” öğesine
dönüş(türül)ebiliyor.
Gündemden ve gerçeklerden kopartılmış
toplumların güncel “domuz gribi”
gerekçesiyle konuya odaklanması ve bu odaklanışın da korku üzerinden
yönlendirilişi tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önündedir bu
günlerde.
Hastalık biçim değiştirip daha hastalandırıcı ve
öldürücü olur mu yoksa bu gidişini koruyarak zamanla etkisini
yitirir mi?
Aşı
kitlesel olarak mı yapılmalı , yoksa yalnızca
risk gruplarına mı uygulanmalı?
Aşılar
güvenli midir yoksa bilinen ya da bilinmeyen yan etkileri var
mıdır?
Beklenen olumsuz gelişme gerçekleşirse Türkiye’de
öteden beri yetersiz olduğu bilinen yoğun bakım koşul ve olanakları
yeterince geliştirilmiş durumda mıdır?
Sayıları çoğaltılabilecek bu türden soruların ortak
özelliği “belirsizlikler” ve “bilinmezlikler” içeriyor
oluşlarıdır.
Geçtiğimiz günlerde (20.10.2009) bir televizyon
kanalında (Habertürk) konuyla ilgili sağlıklı ve kapsamlı bilgi
veren, gösteriden çok toplumu aydınlatmayı hedefleyen bir
meslekdaşımı izlerken başka bilgiler de edinme olanağı bulmuş
oldum.
Son
çeyrek yüzyılda hemen her alanı etkileyen bazı gelişmeler doğal
olarak sağlık ortamını da etkisi altına almış
durumdadır.
Aşı üretimi gibi son derece önemli ve duyarlı
bir alan da başka birçoğu gibi çok uluslu şirketlerin etkisi
altındadır.
Geçmişte bağımsız ve böylelikle daha nesnel olduğu
tartışmasız olan kurullarca verilen aşı üretim onayları artık
üretici şirketlerin egemen olduğu kurullarca verilmektedir. Doğaldır
ki; üreten ürettiğini satacaktır ve elbette bu yolla parasal kazanç
sağlamış olacaktır. Bu durum gözönüne alındığında aşı üretim
onaylarının ve kullanıma sokuluş işlemlerinin kolaylaştırılmış
olması, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta
sayılmalıdır.
Özellikle, son dönemde öne çıkan domuz gribi durumun
göreceli olarak ivedilik içermesi nedeniyle de ; söz konusu
hastalığa korunma sağlayacak aşının kolayca onay almasına
şaşırılmamalıdır.
Ülkemizde son günlerde “korku
toplumu” yaratma doğrultusunda önemli adımlar atılmaktadır. Bu
korku ortamında aşı konusunun konuşulması ve bu bağlamda yönlendirme
yapılması da kolaylaşmaktadır.
Böylelikle, bir yandan toplumun aşıyı kabullenmesi
kolaylaştırılırken, diğer yandan da söylentiler, kaygılar ve
kuşkular korku yaratması pahasına dile getirilebilmektedir.
Öğrenildiğine göre, ülkemize gelecek aşılar üç üretici
kaynaktan sağlanacaktır. Yine bilindiği kadarı ile bu üreticilerden
birisi çok daha güvenilir bir konumda diğer ikisi son dönemdeki
acelenin de etkisi ile hızla onay almış
üreticilerdir.
Belirsizlik ve bilinmezlikler denince, H1N1 virüsünün
bugünkü doğasını değiştirip daha hastalandırıcı ve öldürücü dönüşüm
geçirmesi olasıdır. Bugün geliştirilen ve kullanıma sunulan
aşıların bu dönüşüm durumundaki koruyuculukları
da bir başka bilinmez olarak ortaya çıkmış
olacaktır.
Dolayısı ile, bugün alımından söz edilen 40 milyon doz
aşının böylesi bir soydeğişim (mutasyon) sonrası koruyuculuğu
tartışmalı olacaktır. Diğer bir deyişle bunca harcamanın boşa
gitmesi söz konusu olabilir. Diğer yandan, olumlu senaryonun söz
konusu olması durumunda, mevcut aşı mutasyona uğramış virüse karşı
da koruyucu olabilir. Bu durumda da, dışalım yoluyla edinilen
aşıların üeticilerce kendi toplumlarını önceleyen bir kullanıma
yönlendrilmesi ise aşısız kalınması anlamına
gelebilir.
İşte,
tam bunlar konuşulurken aynı kanalda geçen bir altyazı bilgisi
“domuz gribi” ve “aşısı” çevresinde yoğunlaşan
tartışmalara da ışık tutacak türdendi : “Ege bölgesinde
geçtiğimiz yıl pamuk ekim alanları % 29 oranında daraldı.”
Yine, geçen haftanın bir gazete köşe
yazısına(Cumhuriyet, Şükran SONER, 17.10.2009) göre
Türkiye’de buğday, arpa, kuru fasulye, mercimek ve nohut gibi tarım
ürünlerinin üretimi de hatırı sayılır düzeyde azalmıştı. Belli ki;
bu geleneksel ve en iyi bildiğimizi sandığımız alanda bile dışa
bağımlı duruma gelmiştik. Çok değil, 15-20 yıl önce bile dünyanın
gıda üretim bakımından kendine yeten yedi ülkesinden biri olmakla
övünç duymaz mıydık?
“Aşıyla bu konunun
ilintisi var mıdır?” diye sorulabilir!
İlgisiz gibi görünen bu iki konudaki yetersizlikler bir
ortak payda oluşturuyor. “Üret(e)meyen Türkiye!”
“Üretmekten vazgeçen Türkiye!” de
denilebilir.
Türkiye üreten, kendi aşısını yapabilen ve gereğinde
başkalarını da üretme potansiyeli olan bir ülke olabilseydi domuz
gribi üzerinden de bir korku toplumu yaratmaya gerek kalır
mıydı?
Bu
noktada yöneten olmak da oldukça güçtür. Başkalarının etkisi ve
güdümü altındasınız. Diğer yandan da toplum önlem ve koruma
beklentisi içinde. Önlem almadı, koruma yapmadı dedirtmek
istemezsiniz doğal olarak!
Son
günlerde domuz gribi ve aşısı çevresinde odaklanan her türden akıl
yürütme, yorum yapma ve bir şeyler yapıyor görünmenin önemli
nedenlerinden biridir bu toplumsal baskı.
Her
nedense pek çok konuya vurgu yapan kişi ya da kurumlar işin bu
yanına neredeyse hiç değinmemekteler.
Domuz
gribi ve aşısı çevresinde yoğunlaşan sorunlar sakın “üretemeyen
Türkiye” kaynaklı olmasın!
“Nedensellik” bağı kurma alışkanlığı
hekimliğin olmazsa olmazıdır. Dolayısı ile, hekimler yalnızca
hastalıklarla uğraşırken değil yaşamın başka alanlarında da bu
yararlı alışkanlıktan yararlanmalıdırlar.
Ancak,
her nedense domuz gribi ve aşısına ilişkin tartışmalarda bir çok
dernek konuya ilişkin açıklama yapma yarışına girmişken aynı
çevrelerin işin bu yanına kayıtsız kalıyor olmaları
nasıl açıklanmalı?
Not :
Bu yazıda 20.10.2009 tarihinde Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın
sunduğu “Teketek” izlencesine konuk olan Prof.Dr. Osman Şadi YENEN
hocanın sözlerinden
esinlenilmiştir.