Tarih/Kültür14 Ekim 2009 00:00
Türk Aydınını Bekleyen Tehlike : Çelebileşmek - Mecit Ünal
Çelebi, ilk köklü reform hareketlerinin başladığı III. Selim-II. Mahmut çağına kadar padişahın kapıkullarından biri durumundadır. En önemli özelliği, belki biraz da ayrıcalığı, entelektüel olması ve medrese dışından yetişmiş bulunmasıdır. Ortaya koyduğu eserler karşılığında padişahın veya kendisini himaye eden paşanın ihsan ettiği dünyalık ile geçinir. Sarayda divan-ı hümayun kâtipliği, vakanüvislik gibi bürokratik görevlerde bulunur. Kadılık, kazaskerlik, elçilik gibi memuriyetlerle “taşra çıktığı” da olur.“Allah’ın adamı” anlamına gelen çelebi’nin ışığı; ancak kendi önünü aydınlatacak kadardır.
|
Işıktan
Aydın, Nurdan Münevver Aydın sözcüğünü, “öğrenimi,
bilgisi ve görgüsü olan kimse” anlamına gelmek üzere Arapça
kökenli “münevver” sıfatının yerine, bu sözcüğün tam ve bire bir
çevirisi olarak, “aydınlatılmış” anlamında kullanıyoruz.
“Münevver” sözcüğü, Arapça “nur” sözcüğünden gelmektedir. Tam çevirisi, Mustafa Nihat Özön’ün “Osmanlıca-Türkçe Sözlük”üne göre, “parlatılmış, aydınlatılmış, ışıklı” demektir. “Münevver”in “öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan kimse” anlamında Türkçe “aydın” kavramının karşılığı olarak kullanılması, Arapça-Farsça kökenli birçok başka kavramsal sözcükte olduğu gibi Türkçeye özgü bir durumdur ve ortaya çıkışını tarihsel olarak, Türk aydınının doğmaya başladığı Tanzimat Dönemi Türkiye’si yıllarına dek götürebilmek mümkündür. Cumhuriyet’ten sonra dilde sadeleşme çalışmalarının Türk Dil Kurumu aracılığı ile yürütülmeye başlanmasıyla birlikte birçok sözcük gibi “münevver” sözcüğü de terk edildi. Ne var ki, çok fazla bir şey açıklamayan kupkuru, birkaç cümlelik bir sözlük bilgisidir bu. Oysa hem tarihsel hem siyasal hem toplumsal ve hem de kültürel olarak aydın sözcüğü, daha, ham halde “münevver” iken de, sonra olgunlaşıp “aydın”da kavramlaştığında da “öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan kimse”den çok daha kapsamlı bir anlam genişliği ve derinliğine sahiptir. Sözcük/kavramın tarih içindeki evrimi, resmettiği kimsenin geçirdiği evrimi de göstermektedir. Nur’dan gelen münevver’in ışık’tan gelen aydın’a dönüşümü süreci, aynı zamanda, aydının oluşumunda Tanrı’nın nurunun yerini bilimin ışığının alması sürecidir. Ancak, Batı için tümüyle bu yolu izleyen süreç, Doğu/Osmanlı Türkiye’si için bilimsel araştırma-çalışma ve tartışma ile değil, az miktarda bu da olmakla birlikte, asıl olarak toplumsal-siyasal mücadele yolunu izleyerek ilerlemiştir. Daha doğrusu, nur’un ışığa dönüşümü, “münevver” ile “aydın”ın ufak tefek farklarla tümüyle aynı anlamda kullanılmasına karşın, ancak Cumhuriyet Türkiye’sinde ulaşılabilen bir sonuçtur. “Allah’ın Adamı”nın Işığı Osmanlı münevverinin tarih sahnesine
çıkmaya başlamasıyla, gerileme ve inkıraz yolundaki
imparatorluğun modernleşme çabalarının milli demokratik
devrimlere dayandığı bir süreçte, imparatorluk toplumunun okumuşu
-entelektüeli de diyebileceğimiz- “çelebi” kavramının bugünkü
kullanımına yakın bir anlama taşınması arasında önemli bir bağ olduğu
kanısındayım. Çelebi, ilk köklü reform hareketlerinin başladığı III. Selim-II. Mahmut çağına kadar padişahın kapıkullarından biri durumundadır. En önemli özelliği, belki biraz da ayrıcalığı, entelektüel olması ve medrese dışından yetişmiş bulunmasıdır. Ortaya koyduğu eserler karşılığında padişahın veya kendisini himaye eden paşanın ihsan ettiği dünyalık ile geçinir. Sarayda divan-ı hümayun kâtipliği, vakanüvislik gibi bürokratik görevlerde bulunur. Kadılık, kazaskerlik, elçilik gibi memuriyetlerle “taşra çıktığı” da olur. “Allah’ın adamı” anlamına gelen çelebi’nin ışığı; ancak kendi önünü aydınlatacak kadardır. Türk Aydınının Mayasındaki Çelebi Yan Ömer Seyfettin, Pembe
İncili Kaftan adlı hikâyesinin kahramanı Muhsin Çelebi ile
cesur, doğruluktan ayrılmayan, ölümden korkmadığı gibi akıllı ve
bilgili olan, Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyen, zayıf ve
yoksulları koruyup gözeten, hali vakti yerinde baba yiğit bir İstanbul
efendisi portresi çizer. Ne var ki, bu tür menkıbelerin anlattıklarının tersine, Osmanlı’nın yükselme döneminde geçen bu hikâyede oldukça idealize edilmiş böyle bir İstanbul efendisinden, akıbetleri Allah’ın dünyadaki gölgesi, peygamberin halifesi bir padişahın iki dudağının arasında bulunan sadrazamların devlet yönettiği bir imparatorlukta süre giden duruma karşı her hangi bir görüş-eleştiri ve eylem beklemek, hikâyenin dünyasında dahi hayaldir. Oysa Türk aydını eylemcidir. Osmanlı münevverini de Cumhuriyet aydınını da yaratan şey, düşüncesini eyleme dönüştürmesidir. Düşüncesinden doğan eylemi ve eyleminden doğan düşüncesi ile bu kendi kendini var ediş diyalektiği, Türk aydınının temel karakteridir. Yaban’dan Tutunamayanlar’a, Türk romanındaki aydın kahramanların yaşadıkları dram, büyük ölçüde, düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır. Romanda da gerçek hayatta da Türk aydını, mayasındaki bu çelebi yanı terk ettiği ölçüde aydınlaşabilmektedir.
|