Siyaset22 Nisan 2005 00:00

Aşağı Kültür Kompleksi... - Prof. Dr. Kemal ÖZMEN

''Ulusal ve kültürel aidiyet'' duygusundan kurtulmuş olmanın ''hafifliği içinde'' , bu ''evrenselci aydınlar'', ''Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı'' olmaktan duydukları ''utanç'' a, dahası ''aşağılık kompleksi'' ne, bu kavramı borçlu olduğumuz Adler 'in de bilmediği yeni bir boyut ekleyerek modern ruhbilime katkıda bulunmaktadırlar: ''Aşağı kültür kompleksi!''levitra and diabetes sexual dysfunction in diabetesacheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadacialis 5mg prix en pharmacie http://cialis20mgsuisse.com/5mg/prix-en-pharmacie cialis 5mg prix en pharmacieescitalopram i alkohol nguoiviendong.net escitalopram i alkoholclaritin mazilo claritinekombo claritin mazilobuscopan floridafriendlyplants.com buscopan plusabilify link abilify

Aydın yabancılaşması: Yabancılaşma kavramını tarihsel temelde, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla ortaya koyan Marksist düşünce olmuştur. Kavram, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarını izleyen günlerde Avrupa'da varoluşçuluğun da etkisiyle sanat ve edebiyata da girmiş, giderek toplumsal ve ruhsal bir fenomen olarak toplumbilim, ruhbilim ve felsefede de yankı bulmuştur. 1975'li yıllarda E. Mandel ile G. Novack 'ın Türkçeye ''Marksist Yabancılaşma Kuramı'' diye çevrilen kitabının o yıllarda oldukça ilgi topladığını anımsıyorum. Demokrasi kültürünün, ülkemizde çeşitli nedenlere bağlı olarak ''ideoloji'' duvarını henüz aşamadığı o yıllarda, bu kavram Marksist anlamda ''ücretli emeğin yabancılaşması'' olarak algılanırdı.

Aradan geçen otuz yıl içinde, kavram çeşitlenerek, bugün Türkiye'ye özgü bir ''aydın rahatsızlığı'' nın temel sorunsalı durumuna gelmiştir. Yabancılaşma, bir yandan, daha ''modernizasyon'' unu tamamlamamış bir toplumda, ''Avrupalılık bilinci projesi'' çerçevesinde, ''postmodern sanatçı'' larımız tarafından bireyci bir ''üst değer'' olarak kutsanmakta, öte yandan da, dünya siyaset bilimine ''evrenselci demokrasi'' anlayışını kazandıran ''seçkinci'' -''seçilmiş'' demek daha mı doğru olurdu acaba?- ve ''uluslarüstü'', ''çok kimlikli'' (sözcüğün her anlamıyla) ''Avrupalıdan daha Avrupalı'' bir yazar-gazeteci-sanatçı ''troyka'' sına özgü bir ''ruhsal rahatsızlık'' olarak karşımıza çıkmaktadır.

''Ulusal ve kültürel aidiyet'' duygusundan kurtulmuş olmanın ''hafifliği içinde'' , bu ''evrenselci aydınlar'', ''Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı'' olmaktan duydukları ''utanç'' a, dahası ''aşağılık kompleksi'' ne, bu kavramı borçlu olduğumuz Adler 'in de bilmediği yeni bir boyut ekleyerek modern ruhbilime katkıda bulunmaktadırlar: ''Aşağı kültür kompleksi!''

Aşağı kültür kompleksi: ''İnsan olmak, kendini aşağı hissetmektir'' diyen Adler, ''Yaşamın Anlamı'' adlı yapıtında ''aşağılık kompleksi'' nin kaynakları konusunda üç etkenden söz etmektedir: Organik zayıflık ya da bozukluk, şımartılmışlık ve yetersiz eğitim. Adler, ''organik lezyon'' ların (doku bozukluğu, hasarı), zamanla ruhsal yapıyı önemli ölçüde etkileyerek, kişiyi ''telafi yasası'' gereği ''olağanüstü işler'' gerçekleştirmeye ya da çeşitli ''nevroz'' lara (ruhsal kaynaklı sinir bozukluğu) ittiğini, çocukluk döneminde, aşırı derecede sevilmenin ve şımartılmanın, kişinin sürekli olarak kendisini ''birisinin gölgesinde'' duyumsamasına yol açarak toplumsal davranışlarını olumsuz yönde etkilediğini, kişinin eğitimindeki kimi ''ihmal'' lerin de ruhsal planda eksiklik duygusu doğurduğunu belirtmektedir. Adler'e göre birey bu temel ''ruhsal bozukluk'' sarmalından kurtulmak için çeşitli ''telafi çabaları'' içine girmekte, bu çabalardan elde edilen sonuçlara göre de tüm ara aşamaları içinde ''dâhilik'' ya da ''akıl hastalığı'' arasında bir ''skala'' da yer almaktadır. Sanırım bizim ''troyka'' da gözlemlenen ''Türk olmak'' ya da ''Türk görünmek rahatsızlığı'' nın doğurduğu ''aşağı kültür kompleksi'' her üç nedenle de ilgili. ''Birey odaklı çok kimliklilik ve Avrupalılık bilinci'' güdülünmesi içinde, bizimkilerin ''oldukları şey'' den yani Adler'in terminolojisiyle söylersek içlerindeki ''üç boyutlu'' derin (inferiorite) aşağılık duygusundan kurtulmak için gösterdikleri ''telafi çabaları'' ( ''dünya vatandaşı'' , ''evrenselci demokrat'' ya da ''mega liberal'' sıfatlarıyla, her fırsatta ülkelerini ve onun insanlarını aşağılamak, sistematik biçimde Cumhuriyet'in temel değerlerine saldırmak ya da onları karalamak, ulusal bilinci, yurtseverliği ''şovenizm'' e ya da ''faşizm'' e indirgemek, demokrasinin iki düşmanı, siyasal İslamı ya da etnik milliyetçiliği ''çok kimliklilik'' ya da ''çoğulluk'' adına çağdaş değerler saymak vb.) onları sonuçta ''dâhi'' yapmadığına göre, her birini ''tüm ara aşamalarıyla'' Adler'in ''ruhsal rahatsızlık skalası'' üzerinde bir yerlere yerleştiriyor demektir.

Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki hiçbir kurum, değer, düşünce, tutum, inanç eleştirilmez, tartışılmaz, dokunulmaz değildir; ancak, bunu yapmanın önkoşulu, ne ''yurtsevmezlik'' ten, ne kendi insanını ve kültür değerlerini aşağısamaktan ne ulusal bilinci ya da ''Türk üst kimliği'' ni reddedip ulusal onur ve çıkarları savunmayı ''Kemalist tortuculuk'' saymaktan, ne de XVIII. yüzyıl Fransız Aydınlanma düşünürlerinin ''dünya vatandaşlığı'' (kozmopolitizm) düşüncesini iki yüz yıl sonra keşfetmekten geçer, kaldı ki, o büyük düşünürlerin hiçbirisi acımasızca eleştirdikleri ülkelerinde ''Fransızlık'' larından utanmış değillerdi.

Avrupalılık bilinci

Bizim ''troyka'', Avrupa kültürü karşısında ''aşağı kültür'' olarak algıladığı ulusal değerleri ''ötekileştirerek'' ''çağdaş ve evrensel aydın'' lığına Avrupalının gözünde ne denli ''meşruiyet'' kazandırmaya çalışırsa çalışsın, yürekten bağlandığı ''Avrupalılık bilinci'' , tek tek Avrupa ülkeleri açısından ne ilginçtir ki, olumsuzlaştırılmış bu değerlerle özdeştir bugün. Nitekim, bugün hiçbir Avrupa Birliği ülkesi, ''Avrupalılık'' adına ulusal kimliğinden, ulusal çıkarlarından vazgeçip Brüksel'in ''uydu ülke'' si olmamıştır, olmayacaktır da; çünkü tüm kurumsal, yapısal özdeşliklere ve ortak kültür paydalarına karşın, ''ekonomik bir Avrupa var, siyasi bir Avrupa yok'' tur; bu sözler, Avrupa Birliği Siyasi Danışma Grubu Başkanı Strauss-Kahn 'a ait.

Gerçekten de, ekonomik çıkar, bireysel, toplumsal ve devletler düzeyinde her türlü ideolojik, kültürel ve ahlaki, hatta manevi koşullanmanın üstünde bir olgudur. Oysa, siyasal olgu, ekonomik zorlamalarla ne denli bağıntılı olursa olsun, daha çok ulusal değerler, çıkarlar, kültürel ve manevi yapıyla içi dolan, biçimlenen bir şeydir, Antik Yunan ve Roma kültür birikimi, Hıristiyanlık, Rönesans ve reformasyon, aydınlanma, siyasal devrimler, sanayileşme, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti vb. gibi tüm ortak kültür paydalarına karşın, Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkeler ulusal kimlik ve ''mantalite'' lerini, kültürel farklılıklarını bugüne kadar koruyagelmişlerdir; bugün bir Fransız Fransızdır, İngiliz İngilizdir, Alman da Almandır, İspanyol da İspanyoldur; yarın da, ülkelerin bu farklılıklarını koruyacakları (hem de kıskançlıkla) açıktır. İlerde (belki önümüzdeki çeyrek yüzyıl içinde) Avrupa'nın geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olanın ekonomik olgu değil, bu temel ''ulusallık'' niteliği olacağından kuşkunuz olmasın. Salt ''ekonomik çıkar'' her şeyi belirler sözü doğru olsaydı, Türkiye çoktan Avrupa Birliği üyesiydi. Yuvarlanan kartopu gibi sürekli büyüyen istekler ve kapıya yığılan ''ev ödevleri'' , sorunun temelde ''ekonomi'' dışında olduğunu açıkça göstermiyor mu?

Sonuç

Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde yaşadığımız tüm bu çelişkilerin, açmazların, aymazlıkların, zihinsel kopuşların, derin komplekslerin kökeninde yatan ana neden, Türkiye'nin modernleşme, çağdaşlaşma sürecinin Avrupa Birliği üyeliği süreciyle aynı zamana denk düşmesidir. Bu durum, kimi alanlarda ''müktesebat'' uyumu dışında, Avrupa Birliği'ne aday hiçbir ülke için Brüksel açısından sorun olmamıştır.

Türkiye'de, temelde sanayileşme sürecindeki dinamiklerin ekonomik, ideolojik, düşünsel ve kültürel yetersizliği, dahası çarpıklığı nedeniyle, seksen yılda alınan büyük mesafeye karşın, çağdaşlaşma ve demokratikleşmenin tüm kural ve kurumlarıyla henüz yerleşmiş olduğu söylenemez.

Bu nedenle, Avrupa Birliği süreci, bizim için, öteki üye ya da aday üye ülkelerden farklı olarak bir ''çağdaşlaşma süreci ve projesi'' dir. ''Çağdaşlaşmak'' , bizim için ne ''ulus- devlet'' in yıkılmasının, ne ''yurtseverlik'' ve ''ulusallık'' düşüncesini dışlamanın ne de bireysel ve kültürel planda ''aşağılık duygusu'' na kapılmanın bir gereğidir; Avrupa Birliği ülkeleri, bu kavramların güncelliği ni, vazgeçilmezliği ni pek çok örnek arasından her gün medyaya yansıyan yazı ve görüntüleriyle işleyip duruyor. Irak'ta kaçırılan, öldürülen gazeteci, asker, sivil görevli ardından ulusal reflekslerin nasıl tepki verdiğini kim görmezden gelebilir?

''İnsan olmak kendini aşağı hissetmektir'' , doğru, ancak, bunu aşmanın yolu ''olduğu şey'' i yadsımaktan, yok saymaktan, ''köksüzlük'' ten geçmez. Değişmek, dönüşmek, evrilmek, gelişmek, çağdaşlaşmak için insanın ''olduğu şeye yabancılaşma'' sı gerekmez. Pascal 'ın dediği gibi, ''Yumruğu elden, kol açıklığını koldan, adımı bacaklardan daha büyük kılmak olanaklı değildir'' ; doğru, gerekli de değildir, hele ''aydın'' olmak için bu hiç gerekli değildir.

(21.04.2005, Cumhuriyet)