Siyaset22 Nisan 2005 00:00
Bu Zavallılara Kız(a)mıyorum; Tiksiniyorum – Durmuş Hocaoğlu
Yazılarını okurken elime necâset değmişçsine mîde bulantısına kapıldığım bu zavallılara kızmak istiyorum, ama olmuyor; şu ânda, bende uyandırdıkları his öfkeden de, nefretten de önce, hattâ münhasıran, iğrenmeyle karışık bir acıma; tıpkı, kuyruğunu kaptırdığı kapanda çırpınan, ciyak ciyak öten bir fareye duyduğum his gibi. fusidinezuur voetschimmel click fusidinezuur acnerenovation vejle site renova
AB denen cehennemin yakıcı alevleri yaklaştıkça, Türk kamuoyunun canı da gerçekten yanmaya başladı.
En büyük kesrinin düpedüz "besleme" olduğu her tür şekk ü şüpheden ârî olan AB lobicilerinin feveranlarını ve ağız bozmalarını anlamak mümkün; mümkün, çünkü ilkin, nîmetleriyle nîmettâr, sâyelerinde sâyebân oldukları velî-i nîmetleri, efendileri, vazîfelerini lâyıkı veçhiyle îfâ edemedikleri gerekçesiyle maaşlarını kesebilir, hattâ sâdece maaşlarını kesmekle de kalmayıp, kullanılmış bir paçavra gibi kaldırıp lâhzâda çöp sepetine atabilir, bütün kariyerlerini, şan, şöhret ve isimlerini sıfıra müncer kılabilir, onları nasıl "hiçlik"ten çıkarıp "birşey" yaptıysa, aynı şekilde "hiçlik"e indirebilir.
Ve ikincileyin de yine anlamak mümkün, çünkü, tıynetleri îtibâriyle Türk''ün ism-i şerîfinden dahi allerji kapan ve artık içlerinin bütün alacaları çirkin suratlarını kaplayacak kadar kontrollerini kaybeden bu zavallılar, Türkiye Türkleri''nin - maalesef artık kötü bir "sû-i misâl" teşkîl etmeye başlayan - Kıbrıs Türkleri gibi (haysiyetli bir büyük kitleyi tenzîh ederek söylüyorum) kollektif bir hipnotizma ile esir alınamamış olduğuna, artık sûret-i kat''iyede çekip gittiğine kaanî olunan Türk Millî Rûhu''nun - Isaiah Berlin''in tâbiriyle "Volksgeist"ın - beklenmedik bir biçimde hışımla geri dönebildiğine, zıpkın gibi ayağa kalkabildiğine hayret ve korkudan faltaşı gibi açılmış gözleriyle şâhit olmuş bulunmaktalar.
Ve kezâ, işbu besleme gürûhunun rahatsızlıklarını anlamak yine mümkün; çünkü, edep ve hayâ denen şeyin behresinden nasipsiz bu sözde entellektüel - gerçekte "entel" - süprüntülerin, zekâsızlığı hakkında verdikleri raporlara inanmak aptallığını gösterecek kadar hamâkat çukuruna inmiş olan efendilerinin, son zamanlarda Türk ile konuşmalarının pervâsızlık düzeyine inmiş bulunması, bugüne kadar yeryüzü cenneti diye yutturulmaya çalışılan şeyin, aslında, cehennemde İblis''in bağlanacağı direğin bulunduğu merkez kısmına muâdil olduğunu en sıradan gözlerin bile görebileceği bir berraklıkla orta yere koymuş bulunmakta.
Bu cemiyetin AB''ye git-gide tırmanış gösteren teveccühündeki en büyük sâik ne idi; hâtırlayalım: Çok basitinden, ilk olarak, "iş, aş, ekmek" diye özetleyebiliriz.
Biraz daha açarsak, kurgulanan düz mantığa göre yürütülen ve basbayağı te''sir de eden propaganda faaliyetleri ez cümle şunu söylüyordu: Ey Vatandaş! Burada (yâni kendi ülkende) arayıp da bulamadığın, isteyip de alamadığın ne varsa, orada, yâni AB''de var ve hepsi de seni bekliyor: AB''ye gireceğiz, gelsin paralar, çünkü, Evropalılar çalışıp bize yedirecekler; AB''ye gireceğiz, Avrupa''nın her yanı bizim olacak, çünkü, serbest dolaşım hakkı verilecek, git dilediğin Evropa şehrine postu ser (zâten Parisliler de yollara dökülmüş hasretle seni bekliyor).
AB''ye gireceğiz, git istediğin işi al, zâten Evropalılar da hemen senin lehine işlerinden ferâgat edcekler; AB''ye gireceğiz, burada - yâni kendi vatanında - yaşayamadığın dinî hürriyeti orada - yâni yeni vatanında - kat be kat fazlasıyla yaşayacaksın; zâten Evropalılar da İslâm''ı bekliyor, hattâ çoğu "İsevî Müslüman"...
v.s., v.s. Yalan, dolan, hîle, hud''a, palavra, tümen tümen...
Ne var ki, Dale Carnegy''nin de belirttiği gibi, bir cemiyetin bir kısmı sürekli, tamâmı belirli bir müddetle mukayyet olarak aldatılabilir; ama tamâmı sürekli olarak aldatılamaz.
Nitekim, şimdi artık, görülmeye başlandı ki, bütün bunlar, vicdânını satmış ve esâsen çoğu da câhil-i ekber olan AB lobicilerinin tırnak ucu kadar dahi bir kıymetten mahrum, fasa Şso palavralarıdır; artık, görülmeye başlandı ki, bütün bunlar birer illüzyondur; artık, görülmeye başlandı ki, Evropa, Türk''e hiçbir şey vermeden her şeyini alacaktır: AB, Timothy Garton Ash''ın tâbiriyle ["For a Pax Europeana"., The Guardian., 14.04.2005], "Süleyman''ın imparatorluğunun kalbine elini uzatmıştır"; yâni, O''nun devletini çekip elinden alacaktır; O''nu, bin yıldır tek başına, hiç kimsesiz tek başına, adını verdiği, hiç kimsesiz tek başına, bin yıldır her belâya göğüs gererek, her bedeli ödeyerek hürriyet ve istiklâlini koruduğu kendi vatanında ekalliyete indirecektir; O''nun topraklarından iri lokmalar gibi bir Ermenistan, bir Kürdistan, bir Klikya, bir Pontus ve ilââhir çıkaracaktır; yâni hâsılı, paramparça olmuş, nâmûsu pâyimâl edilmiş, "eti kemiğinden sıyrılmış" ve bütün bunlara mukabil de, en fazla "güçlendirilmiş ortaklık" gibi değersiz bir statü ile kapı kulluğuna ve AB''nin tetikçiliğine indirgenmiş ve artık adı da herhâlde Türkiye olarak kalamayacak olan bir Türkiye!!!. Bir musîbetin bin nasîhatten evlâ olduğu hükmü muktezâsınca, işte şimdi, Türkler bunu görmeye başladılar ve bu da Türk''ün barışmaz düşmânı, AB''nin âzad kabûl etmez paryalarının, kapı kullarının kumdan şatolarını sarsıyor; bu zavallıların, kapana düşmüş fare gibi çıkardıkları ciyaklamalarını, etlerinden et koparılmışçasına gırtlaklarından saldıkları canhıraş feryadlarını, küfürlerini, pisliklerini, çirkefliklerini anlıyorum; çünkü herşeylerini kaybedebilirler.
Yazılarını okurken elime necâset değmişçsine mîde bulantısına kapıldığım bu zavallılara kızmak istiyorum, ama olmuyor; şu ânda, bende uyandırdıkları his öfkeden de, nefretten de önce, hattâ münhasıran, iğrenmeyle karışık bir acıma; tıpkı, kuyruğunu kaptırdığı kapanda çırpınan, ciyak ciyak öten bir fareye duyduğum his gibi.
En büyük kesrinin düpedüz "besleme" olduğu her tür şekk ü şüpheden ârî olan AB lobicilerinin feveranlarını ve ağız bozmalarını anlamak mümkün; mümkün, çünkü ilkin, nîmetleriyle nîmettâr, sâyelerinde sâyebân oldukları velî-i nîmetleri, efendileri, vazîfelerini lâyıkı veçhiyle îfâ edemedikleri gerekçesiyle maaşlarını kesebilir, hattâ sâdece maaşlarını kesmekle de kalmayıp, kullanılmış bir paçavra gibi kaldırıp lâhzâda çöp sepetine atabilir, bütün kariyerlerini, şan, şöhret ve isimlerini sıfıra müncer kılabilir, onları nasıl "hiçlik"ten çıkarıp "birşey" yaptıysa, aynı şekilde "hiçlik"e indirebilir.
Ve ikincileyin de yine anlamak mümkün, çünkü, tıynetleri îtibâriyle Türk''ün ism-i şerîfinden dahi allerji kapan ve artık içlerinin bütün alacaları çirkin suratlarını kaplayacak kadar kontrollerini kaybeden bu zavallılar, Türkiye Türkleri''nin - maalesef artık kötü bir "sû-i misâl" teşkîl etmeye başlayan - Kıbrıs Türkleri gibi (haysiyetli bir büyük kitleyi tenzîh ederek söylüyorum) kollektif bir hipnotizma ile esir alınamamış olduğuna, artık sûret-i kat''iyede çekip gittiğine kaanî olunan Türk Millî Rûhu''nun - Isaiah Berlin''in tâbiriyle "Volksgeist"ın - beklenmedik bir biçimde hışımla geri dönebildiğine, zıpkın gibi ayağa kalkabildiğine hayret ve korkudan faltaşı gibi açılmış gözleriyle şâhit olmuş bulunmaktalar.
Ve kezâ, işbu besleme gürûhunun rahatsızlıklarını anlamak yine mümkün; çünkü, edep ve hayâ denen şeyin behresinden nasipsiz bu sözde entellektüel - gerçekte "entel" - süprüntülerin, zekâsızlığı hakkında verdikleri raporlara inanmak aptallığını gösterecek kadar hamâkat çukuruna inmiş olan efendilerinin, son zamanlarda Türk ile konuşmalarının pervâsızlık düzeyine inmiş bulunması, bugüne kadar yeryüzü cenneti diye yutturulmaya çalışılan şeyin, aslında, cehennemde İblis''in bağlanacağı direğin bulunduğu merkez kısmına muâdil olduğunu en sıradan gözlerin bile görebileceği bir berraklıkla orta yere koymuş bulunmakta.
Bu cemiyetin AB''ye git-gide tırmanış gösteren teveccühündeki en büyük sâik ne idi; hâtırlayalım: Çok basitinden, ilk olarak, "iş, aş, ekmek" diye özetleyebiliriz.
Biraz daha açarsak, kurgulanan düz mantığa göre yürütülen ve basbayağı te''sir de eden propaganda faaliyetleri ez cümle şunu söylüyordu: Ey Vatandaş! Burada (yâni kendi ülkende) arayıp da bulamadığın, isteyip de alamadığın ne varsa, orada, yâni AB''de var ve hepsi de seni bekliyor: AB''ye gireceğiz, gelsin paralar, çünkü, Evropalılar çalışıp bize yedirecekler; AB''ye gireceğiz, Avrupa''nın her yanı bizim olacak, çünkü, serbest dolaşım hakkı verilecek, git dilediğin Evropa şehrine postu ser (zâten Parisliler de yollara dökülmüş hasretle seni bekliyor).
AB''ye gireceğiz, git istediğin işi al, zâten Evropalılar da hemen senin lehine işlerinden ferâgat edcekler; AB''ye gireceğiz, burada - yâni kendi vatanında - yaşayamadığın dinî hürriyeti orada - yâni yeni vatanında - kat be kat fazlasıyla yaşayacaksın; zâten Evropalılar da İslâm''ı bekliyor, hattâ çoğu "İsevî Müslüman"...
v.s., v.s. Yalan, dolan, hîle, hud''a, palavra, tümen tümen...
Ne var ki, Dale Carnegy''nin de belirttiği gibi, bir cemiyetin bir kısmı sürekli, tamâmı belirli bir müddetle mukayyet olarak aldatılabilir; ama tamâmı sürekli olarak aldatılamaz.
Nitekim, şimdi artık, görülmeye başlandı ki, bütün bunlar, vicdânını satmış ve esâsen çoğu da câhil-i ekber olan AB lobicilerinin tırnak ucu kadar dahi bir kıymetten mahrum, fasa Şso palavralarıdır; artık, görülmeye başlandı ki, bütün bunlar birer illüzyondur; artık, görülmeye başlandı ki, Evropa, Türk''e hiçbir şey vermeden her şeyini alacaktır: AB, Timothy Garton Ash''ın tâbiriyle ["For a Pax Europeana"., The Guardian., 14.04.2005], "Süleyman''ın imparatorluğunun kalbine elini uzatmıştır"; yâni, O''nun devletini çekip elinden alacaktır; O''nu, bin yıldır tek başına, hiç kimsesiz tek başına, adını verdiği, hiç kimsesiz tek başına, bin yıldır her belâya göğüs gererek, her bedeli ödeyerek hürriyet ve istiklâlini koruduğu kendi vatanında ekalliyete indirecektir; O''nun topraklarından iri lokmalar gibi bir Ermenistan, bir Kürdistan, bir Klikya, bir Pontus ve ilââhir çıkaracaktır; yâni hâsılı, paramparça olmuş, nâmûsu pâyimâl edilmiş, "eti kemiğinden sıyrılmış" ve bütün bunlara mukabil de, en fazla "güçlendirilmiş ortaklık" gibi değersiz bir statü ile kapı kulluğuna ve AB''nin tetikçiliğine indirgenmiş ve artık adı da herhâlde Türkiye olarak kalamayacak olan bir Türkiye!!!. Bir musîbetin bin nasîhatten evlâ olduğu hükmü muktezâsınca, işte şimdi, Türkler bunu görmeye başladılar ve bu da Türk''ün barışmaz düşmânı, AB''nin âzad kabûl etmez paryalarının, kapı kullarının kumdan şatolarını sarsıyor; bu zavallıların, kapana düşmüş fare gibi çıkardıkları ciyaklamalarını, etlerinden et koparılmışçasına gırtlaklarından saldıkları canhıraş feryadlarını, küfürlerini, pisliklerini, çirkefliklerini anlıyorum; çünkü herşeylerini kaybedebilirler.
Yazılarını okurken elime necâset değmişçsine mîde bulantısına kapıldığım bu zavallılara kızmak istiyorum, ama olmuyor; şu ânda, bende uyandırdıkları his öfkeden de, nefretten de önce, hattâ münhasıran, iğrenmeyle karışık bir acıma; tıpkı, kuyruğunu kaptırdığı kapanda çırpınan, ciyak ciyak öten bir fareye duyduğum his gibi.
(22.04.2005 , Yeniçağ Gazetesi)