|
Cartegena Biyogüvenlik Protokolü
“Ulusal Biyogüvenlik Yasa
Taslağı”
Bu noktada altı çizilmesi gereken bir husus var,
kamuoyundan gizlenen son taslakta da GDO’ların ülkeye
girişini, ekilmesini ve tüketilmesini engelleyecek irade
gösterilemedi.
Taslağın amaç ve kapsam başlıklı
maddesinde söz konusu tasarı taslağının amacı
“GDO ve
ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek,
biyogüvenlik sistemi kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili
usul ve esasları belirlemek”
olarak gösterilmişken;
kapsamı ise,
“GDO ve ürünlerinin ile araştırma,
geliştirme, üretim, her türlü çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme,
kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme,
etiketleme ve depolama faaliyetlere ve bu faaliyetlerle ilgili gerçek
kişiler ile kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine dair hükümler”
olarak belirtilmiş. Diğer bir deyişle 4 kısım ve 29 maddeden
oluşan UBYT, yasaklar ve denetim mekanizmaları üzerine değil, GDO ve
ürünleri ile ilgili izin, başvuru, değerlendirme ve karar aşamalarını
içeren bir süreç, bu süreci yürütecek aktörler ve bu alanda faaliyet
gösteren kişilerin hukuki ve cezai sorumlulukları üzerine
kurulmuş.
Taslak,
“GDO ve ürünlerinin ithalatı,
deneysel çevreye bırakılması, çevreye serbest bırakılma amacıyla
piyasaya sürülmesi, kapalı alanda kullanımı veya yem olarak veya
işleme ve tüketim amacıyla piyasaya sürülmesi, kapalı alanda kullanımı
ve transiti”
için alınması gereken izinlerin tesisinde,
Cartegena Protokolü’nde de kabul edilen ve çevre hukukunun
temel ilkelerinden biri olan ihtiyat ilkesinin etkili
olacağını belirtmiş.
Buna göre izin, başvuru, değerlendirme ve
karar aşamalarında görevli ve yetkili olan Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı, Taslağın yürürlüğe girmesi ile vücut bulacak olan Ulusal
Biyogüvenlik Kurulu ve nihai kararı verecek olan Bakanlar Kurulu’nun
bu alanda yapacakları işlemleri ve verecekleri raporları açısından
etkin olması beklenen ihtiyat ilkesine Taslağın geneline
bakıldığında yeterince yer verilmediği de söylenmelidir.
Öncelikle ihtiyat ilkesi kapsamında GDOların
yasaklanması ihtimal dâhilinde iken, taslak genel bir yasaklama bir
yana, yasak faaliyetleri sınırlı sayıda, dar ve tespit edilmesi
oldukça güç alanlarla çerçevelemiş; yine ihtiyat ilkesi
kapsamında çeşitli teknoloji ve yöntemlerin zorunlu kılınması mümkün
iken taslak, kullanılacak yöntemleri gizli bilgi kapsamına alarak GDO
ve ürünleri ile ilgili faaliyette bulunan kişilerin gen transferi
esnasında kullanacakları yöntemi belirlemelerinde sınırsız ve
denetlenemez bir serbesti tanımıştır.
Nihayet
taslağın ihtiyat ilkesinin usule ilişkin görünümlerinden biri olarak
ispat yükünün tersine çevrilmesi yerine, zararın ispatında geleneksel
hukukun ispat kuralları ile sınırlanmış düzenlemeler getirmesi de,
ilkenin ismen yer aldığı ve fakat içerik olarak yerleştirilmemiş
olduğunu göstermektedir. Buna göre iyimser bir değerlendirme ile bile
ancak taslağın izin sürecinde öngördüğü prosedür ve izinlerin on
yıldan daha uzun süreli olamayacağına dair düzenleme göz önüne
alınarak ihtiyat ilkesine kısmen yer verildiği
söylenebilir.
UBYT’daki izin süreci, GDOlar ve bunlarla ilgili
faaliyette bulunabilmek için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na yapılan
başvurunun Bakanlık tarafından kabulü ile başlamakta; (laboratuar,
sera ve tarla testlerini içeren alan denemeleri ile gıda analizleri,
toksitite ve alerji testlerini içeren) risk değerlendirme raporu ve
(GDO ile ürünlerinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkisini
belirleyen) sosyo-ekonomik değerlendirme raporu hazırlanması ile devam
etmektedir.
Söz konusu raporların hazırlanmasında Bilimsel
Danışma Kurulu adı altında bir kurul ve ihtiyaç görülmesi halinde
oluşturulacak başkaca kurullar görev alır. Bu raporlar, önceki
taslaklarda bağımsız idari otorite görünümünde öngörülen ancak son
taslakta ise görüş bildirme ve raporlama faaliyetleri yürütme görevi
verilen Ulusal Biyogüvenlik Kurulu tarafından nihai bir rapora
bağlanarak karar taslağı biçimine getirilir.
Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın teklif
ettiği ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile atanacak üyelerden oluşan
Ulusal Biyogüvenlik Kurulu, karar taslağını ve raporunu Tarım ve
Köyişleri Bakanlığına iletir. UBYT’ya göre Bakanlığın bu raporu ve
görüşünü nihai kararı vermek üzere sunduğu Bakanlar Kurulu, bu
konudaki kararını yayımlayarak geçerlilik kazandıracaktır.
Türk hukuk mevzuatı açısından pek da aşina olunmayan başkaca
süreler öngören Taslağın, söz konusu kararın başvurunun Bakanlığa
verilmesinden itibaren iki yüz yetmiş beş günü geçemeyeceğini
düzenlediği de belirtilmelidir. Diğer yandan en fazla üyeyi atayacak
olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın, aynı zamanda Kurul’un başkan ve
başkan yardımcısını da belirleyecek olması da Ulusal Biyogüvenlik
Kurulu’nun Bakanlık karşısındaki bağımsızlığını etkileyebilecek gibi
görünüyor.
Taslağın belki de en büyük önemi haiz olması gereken
hukuki ve cezai sorumluluğa ilişkin düzenlemelerindeki
yetersizliklerin ve eksikliklerin hemen dikkati çektiğini
söylemeliyiz.
Hukuki sorumluluğa ilişkin maddede, izinsiz
gerçekleştirilen faaliyetler neticesinde meydana gelen zararlar
dışında ‘hatalı GDOlar’ adıyla belirtilen bir kategorinin de
hukuki sorumluluğa neden olduğu ifade edilmiştir.
Taslağın hatalı GDO kavramına getirdiği tanım göz önüne
alındığında kusur sorumluluğuna yaklaştırılmaya çalışılan bir
sorumluluk ilişkisine rastlanılması mümkündür. Bu tanıma göre hatalı
GDO, ‘bütün koşullar göz önüne alındığında haklı olarak
beklenen güvenliği garanti edemeyen GDOlardır.’
Diğer bir
deyişle, GDO’lardan kaynaklanan her tür zararın değil, izinsiz
faaliyetlerin ve beklenen güvenliğin sağlanamamasından kaynaklanan
zararlar hukuki sorumluluk kapsamına alınmıştır. Ayrıca GDOların etki
ve sonuçları konusunda henüz bilimsel belirsizliğin giderilmemiş
olması ve uzun vadede doğacak sonuçların neler olacağı konusunda henüz
kesinlemiş bir veri bulunamayacak kadar yeni olan bu teknolojilerin
riskleri ile karşı karşıya olunmasına karşın, taslakta zarar
görenin GDOların ve ürünlerinden kaynaklanan zararlarının tazmin
edilmesini talep hakkı, zarardan ve zarar vereni öğrenmesinden
itibaren 2 yıl ve her halde zararı doğuran olayın meydana gelmesinden
itibaren otuz yıl ile sınırlanarak hak düşürücü sürelere bağlanmış.
Bu noktada Çevre Kanunu’nun zamanaşımına ilişkin düzenlemede
“Çevreye verilen zararların tazminine ilişkin talepler
zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten
itibaren beş yıl sonra zamanaşımına uğradığının düzenlendiği"
de hatırlatılmalıdır. Taslak ile ilgili olarak üzerinde
ısrarla üzerinde durulması gereken husus, Genetiği değiştirilmiş
organizmalardan ve ürünlerinden kaynaklanan bir zararı olduğu iddia
eden kimsenin, GDO ile ilgili olarak çevre hukukunun kabul ettiği tüm
ilke ve esaslara aykırılık içerecek şekilde bu zararın nedenini
ispatlama yükümlülüğü altında bırakıldığı düzenlemedir. Çevre
hukukunun geleneksel zarar kavramını genişleten yaklaşımı da göz önüne
alınarak riskli faaliyeti yürüterek faaliyet hakkındaki teknik ve
ayrıntılı bilgilere sahip gerçek/ tüzel kişinin bu faaliyet nedeniyle
yararlandığı kâra karşılık bu faaliyetin zararsızlığını ispatlama
yükümlülüğü altında kalması gerekir. Diğer bir deyişle, zarara uğrayanın bu zararının GDO ve
ürünlerinden kaynaklandığını ispatlaması ve zararın nedenini
belirleyebilmesi bilimsel bilgiden ve teknolojik verilerden olduğundan
çoğu zaman imkânsız olduğundan bu alanda faaliyet gösterecek kişilerin
ya izin aşamasında faaliyetlerinin tehlike taşımadığını kanıtlaması
yahut tehlikenin varlığına dair karinelerin önceden tanımlanmış olması
yerinde olacaktır.
Örneğin organik tarım yapmakta olan çiftçi,
GDO’lu tarım yapılan komşu tarladan gen kaçışı yaşandığını ve bu
nedenle de zararı doğduğunu ispatlama güçlüğü çekeceği gibi bebek
formüllerinde yahut başkaca bir gıda ürününde kullanılan GDO’nun insan
sağlığında yarattığı etkinin bu üründen kaynaklandığının tespit
edilmesi oldukça güçtür.
Zarar göreninin zararını ispat etmesi
gerektiğini belirten Taslaktaki 15. maddenin devamında GDO’ların sebep
olduğu zararlardan kaynaklanan davalarda re’sen araştırma ilkesi
uygulanır denilmek suretiyle bir hukuki karmaşa, belirsizlik ve
çelişki yaratılmıştır.
İlgili düzenlemelerin yeniden ve bu
çelişkileri giderecek biçimde yeniden ele alınmaya muhtaç olduğu
açıktır. Cezai hükümlerde ise hapis cezası yanı sıra adli para
cezasına yer veren Taslak idari para cezası ve faaliyetten men
yaptırımları ve güvenlik tedbirleri ile desteklenmiş yaptırımlar
sistematiği sunmuştur. Taslaktaki cezaların Ceza Kanunu’nun ilgili
maddeleri ile uyum gösterdiği de belirtilmelidir.
Ulusal
Biyogüvenlik Yasa Taslağı ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir
diğer husus ise, son yıllarda ulusal kamu yönetimindeki
hâkimiyetini geliştiren neo-liberal politikaların kamu gücünün piyasa
lehine daraltılmasına ilişkin gidişatının bir başka örneğini
oluşturacak düzenlemeler içermesidir.
Biyogüvenliğin
sağlanması ile ilgili etkinliğini bu Tasarının kanunlaşması ile
arttırması beklenen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Taslak
kapsamındaki görevlerinden önemli bir kısmını ‘piyasaya yaptırabilme’
yetkisi ile donatılmış olması bu kanımızı güçlendirir
niteliktedir.
Bakanlığın Biyogüvenliğin sağlanması için ülke
içinde gerekli denetleme, kontrol, izleme ve raporlama işlemlerini
yapmak dışında yaptırmak yetkisi ve risk değerlendirme ve
sosyo-ekonomik değerlendirme dâhil her tür değerlendirmeyi her başvuru
için yapmak ve yaptırmak yetkisine sahip olması da bu kapmamda ele
alınabilir örneklerdendir. Biyogüvenliğin sağlanmasında Tasarı’nın en
yetkili kıldığı Bakanlığın böylesi bir alanda yetkilerini
paylaşmasının pek çok olumsuz sonuca neden olacağı
açıktır
Birleşmiş Milletler Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesi’nin uygulanabilmesi amacıyla hazırlanan
, Türkiye’de
24.1.2004 tarihinden beri yürürlükte bulunuyor. Son
günlerde yoğun biçimde tartışılan (UBYT) da bu protokol ve biyolojik çeşitlilik
sözleşmesinin uygulanmasına yönelik bir çalışmanın ürünü. Bu
taslak, Türkiye’nin de resmi düzeyde katıldığı Rio Kalkınma zirvesinin
çocuklarından sayılabilir. Şu aralar bakanlık görüşlerine açılan
taslağın bu konuda hazırlanan ilk taslak olmadığı söylenmelidir. Ancak
geçmiş yıllarda daha bürokratların önündeyken tartışılan ve kamuoyuyla
paylaşılan taslak, bu kez kamuoyundan sır gibi gizleniyor.
Biyogüvenlik konusunda basına yansıyan tartışmalar, daha önceki
taslaklara referansla yapılıyor. Kamuoyu ‘fil’i tarif etmeye
çalışıyor. UBYT’nin ne getirip ne götüreceği tartışmasını ise
yasa yapıcılar yakından takip etmiş olmalı ki beş yıldır dillendirilen
kimi eleştirileri bu son taslağa kısmen işlemişler. Ancak, nihayetinde
UBYT, adı ile müsemma bir şekilde, genetiği değiştirilmiş organizmalar
ile ilgili ticari faaliyette bulunan şirketlerin el kitabı
görünümünden çıkarılması ve Cartegena Protokolü ile daha uyumlu ve
öncekilerden farklı olarak Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO)
ile ilgili yürütülecek faaliyetlerde daha ayrıntılı bir usul öngörür
hale getirilmesi için üzerindeki sır perdesinin kalkması gerekiyor.
|