Tarih/Kültür2 Ekim 2009 00:00

Kendi Kalemlerinden Batılı Tiplemeler - Somerset Maugham

Roman ve piyeslerin genellikle hayata yabancı olmasının sebebi, yazarlarının –belki de böyle gerektiği için- kahramanlarını, düşünüş ve davranışları bakımından bir bütün olarak yaratmalarıdır. Yazarlar, kahramanlarını çelişkiler içinde göstermeye pek cesaret edemezler. Zira o zaman avama hitap edemezler. Ne var ki, gerçekte büyük çoğunluğumuz, bir takım  insicamsız  değerler manzumesiyiz. acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canada acheter viagra en ligne canadaoxcarbazepine dosage click oxcarbazepin

Kendi Kalemlerinden Batılı Tiplemeler

Somerset Maugham

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
www.acikistihbarat.com

03.10.2009

Somersat Maugham'ın "Muhtaç Bir Dost" Başlıklı yazısı

----------------------------------------------------------------------

Otuz sene var ki etrafımdaki insanları tanımaya çalışıyorum. Onlar hakkında fazla birşey bilmiyorum. Sadece yüzünü inceleyerek bir hizmetçi tutmaktan kaçınırım. Ama tanıdığımız insanları çehrelerinden değerlendirir, çene şekli, gözün bakış tarzı, ve ağız hatlarının biçiminden hükümler çıkartırız. Bu nevi hükümlerimizde isabetlerimizin yanılmalarımızdan fazla olduğunu sanmıyorum.

Roman ve piyeslerin genellikle hayata yabancı olmasının sebebi, yazarlarının –belki de böyle gerektiği için- kahramanlarını, düşünüş ve davranışları bakımından bir bütün olarak yaratmalarıdır. Yazarlar, kahramanlarını çelişkiler içinde göstermeye pek cesaret edemezler. Zira o zaman avama hitap edemezler. Ne var ki, gerçekte büyük çoğunluğumuz, bir takım  insicamsız  değerler manzumesiyiz.

Mantık kitaplarında, sarı rengin tüp biçimli, ya da minnet duygusunun havadan ağır olduğunu söylemenin mantıksızlık olacağı söylenir. Ama insanoğlunun’ben’ini teşkil eden manasızlıklar içinde bazan sarı renk bir at ile araba ve minnettarlık, önümüzdeki haftanın ortası olabiliyor. İşte bu yüzdendir ki, kim bana tanıştıkları şahıslar hakkındaki ilk intibalarının daima doğru çıktığını söylese inanmam...

Bu gibiler ya idraksiz veyahut cahildirler. Kendime gelince, insanlarla daha uzun süreli münasebetlerim beni daha fazla hayretlere sevk ediyor. Benim en eski arkadaşlarım, karakterleri hakkında hiç bir şey bilmediğimi söyleyebileceğim kimselerdir.

Bu sabahki gazetelerden Edward Hyde Burton’un Kobe’de vefat haberini okuyunca bu düşünceler aklıma geldi. Burton tüccardı ve uzun senelerdir ticretini Japonya’da sürdürüyordu. Onu çok az tanıyordum ama, bir defasında beni oldukça hayrete düşürecek bir şey yapmıştı. Hadiseyi kendi ağzından dinlememiş olsaydım onun böyle bir hareketi yapabileceğine asla ihtimal vermezdim. Görünüş ve hareketleri muayyen bir karakter intibaını uyandırdığı için olay daha da şaşırtıcı oldu. “İşte” derdiniz, “eğer sağlam karakterli biri varsa o da Burton’dur” . Burton l.60’ı pek fazla geçmeyen boyu, kır saçı, oldukça buruşuk kırmızı bir yüz ve mavi gözleriyle zayıf ve ufacık bir adamdı.

Kendisini tanıdığım sıralar altmışında olmalıydı. Daima mevkiine ve yaşına uygun gösterişsiz ama muntazam giynirdi.

Büroları Kobe’de olmasına rağmen, Burton sık sık Yokohoma’ya inerdi. Bir defasında orada, gemi beklerken, birkaç gün geçirmem icap etmiş ve British Club’ta Burton’u bana tanıştırmışlardı.

Beraberce birç oynadık. Brici güzel ve cömertçe oynuyordu. Ne oyun sırasında ve ne de sonra içki içerken fazla konuşmadı ama, söyledikleri makuldü. Zarif ve tatlı bir nükte sahibiydi. Klüpte sevildiğini ve ayrıldıktan sonra iyi briçcilerden biri olduğunu öğrendim. Tesadüfen ikimiz de Grand Hotel’de kalıyorduk. Ertesi gün beni yemeğe davet etti. Yemekte, yaşlıca, şişman ve güleç yüzlü karısı ve iki kızıyla tanıştım. Beraberlik ve sevgiye dayanan bir aile olduğu aşikardı. Burton’da bana ençok tesir eden hassa, şefkati idi. Latif mavi gözlerinde hoşnutluk veren birşeyler vardı. Kızgınlık esnasında yükselteceğini tahayyül edemeyeceğiniz sesi kibar, tebessümü müşfikti. İşte gerçek insan sevgisinden dolayı sizi cezbeden bir adam...

Burton’un cazibesi yanında tiksindirici hiçbir şeyi yoktu. Kağıt oyunlarından ve kokteylini yudumlamaktan zevk alır, çeşnili bir hikayeyi maksada uygun bir şekilde anlatabilirdi. Gençliğinde atletizmle meşgul olmuştu. Zengindi ve parasını kuruşuna kadar kendisi kazanmıştı. Onu sevmenizin bir sebebi, çok küçük ve zayıf olması, ve himaye hissiyatınızı uyandırması olduğunu zannediyorum. Karıncayı ezmeye tahammül edemeyeceğini hissederdiniz.

Bir ikindi vakti, Grand Otelin salonunda oturuyordum. Bu, mahut  depremden önce idi ve salonda deri koltuklar vardı. Pencerelerden liman bütün kalabalığı ile ayaklar altında idi. Liman Vancouver, San Fransisko veya Shanghay, Hong Kong ve Singapour yoluyla Avrupaya giden büyük yolcu gemileri,menzili belirsiz şilepler, parlak rentkli yelkenleri ve kalkık arkaları ile “Junk”lar ve sayısız “Sampan”larla doluydu. Manzara, işlek ve canlı olmasına rağmen, nedendir bilmiyorum, ruha ihşirah veriyordu. Ona erişmek için sanki kolunuzu uzatmanız kafi idi.

Biraz sonra Burton salona girdi ve gözleri ile beni aradı. Sonra yanımdaki sandalyeye oturdu:

“Bir içkiye ne dersiniz?..”

Ellerini çırparak garsonu çağırdı ve iki şampanya ısmarladı. Garson içkileri getirirken sokakta geçen biri beni görünce el salladı. Ben başımla selamını alırken Burton:

“Turneri tanıyor musunuz?” dedi.
“Kulüpte tanıştık; gurbetçi olduğunu söylediler.”
“Zannederim, buralarda onun gibileri çoktur.”

“İyi briç oynuyor”

“Gurbetçiler genellikle böyledir. Burada geçen sene biri vardı, tesadüf bu ya, adaşımdı. Şimdiye kadar rastaladığım briçcilerin en iyisi idi. Bilmem kendisine Londra’da  rastladınız mı? Adı Lemy Burton’du. Öyle tahmin ediyorum, pek çok tanınmış briç kulübünün üyesi idi.”

“İsim bana aşina gelmiyor.”

“Olağanüstü bir kağıt oyuncusuydu. Sanki kağıtlara karşı bir sevk-i tabiisi vardı; ürkütücü bir sevki tabii... Onunla epey oynamışımdır. Bir süredir Kobede bulunuyordu.”

Burton şampanyasını yudumladı.

“Aslında bu oldukça tuhaf bir hikaye” dedi.

“Kötü biri değildi; onu severdim.Daima temiz ve şık giyinirdi. Bir bakıma kıvırcık saçları, pembe beyaz  yanaklarıyla yakışıklı sayılabilirdi. Kadınların oldukça hoşuna giderdi. Başkalarına zararı yoktu. Sadece havai idi. Bu meyanda, çok tabii, içerdi. Aslında gurbetçiler hep böyledir. Üç ayda bir kendisine para gelir ve kağıt oyunlarıyla buna biraz da kendisi katkıda bulunurdu. Benim epeyce paramı aldı.”


Burton, dostça gülümsedi  Tecrübe ettiğim için biliyorum, briçte letafetle ve cömertçe para kaybedebiliyordu. Çenesini ince eliyle sıvazladı; elinin üzerindeki damarlar kabarmıştı ve eli sanki şeffaftı.

“Herhalde bu yüzden meteliksiz kaldığı zaman ve biraz da adaşım olması hasebiyle bana gelmiş olsa gerek. Birgün büroma gelerek benden iş istedi. Oldukça şaşırmıştım. Bana evinden artık  para gönderilmediğini ve çalışmak istediğini söyledi. Yaşını sordum...”

“Otuzbeş” dedi.

“Peki, şimdiye kadar ne gibi  işler yaptınız?”

“Pek birşey yapmadım” dedi.

Gülmeden edemedim.

“Kusura bakma, şu anda birşey yapamam” dedim.

“Şöyle bir otuz beş sene sonra gelip beni gör, o zaman birşeyler düşünürüz.”

"Olduğu yerde kalakalmıştı. Rengi de üçmüştü. Bir lahza tereddüt ettikten sonra, bir süredir kağıt oyunlarında şansının yaver gitmediğini söyledi. Briçle iktifa etmeyip pokere başlamış; onda da kaybetmiş, meteliksiz kalmıştı. Otel ücretlerini de ödeyememişti. Otelciler artık veresiye kalmasına müsaade etmiyorlardı. Durumu feci idi. Eğer bir iş bülamazsa, intihar etmekten başka çaresi yoktu.”

“Bir müddet ona baktım. Feci durumunu görebiliyordum. İçkiyi mutad dozundan fazla içmekteydi ve elli yaşlarında gösteriyordu. Kadınlar onu bu haliyle görselerdi pek beğenmezlerdi.”

“Peki kağıt oynamaktan başka birşey bilmez misin?’ diye sordum.”
“Yüzmeyi bilirim’ dedi.”
“Yüzmek mi?”

Kulaklarıma inanamamıştım, öylesine sersemce bir cevaptı ki...

“Üniversite takımında yüzerdim...”

“Ne demek istediğini bir nebze olsun anlar gibi oldum. Üniversitedeki tali başarılarıyla öğünen pek çok kimseye rastlamıştım.”

“Gençliğimde ben de iyi bir yüzücüydüm” dedim.

“Birden aklıma birşey gelmişti...”

Hikayesine ara vererek Burton bana döndü. 

“Kobe’yi biliyor musunuz?”

diye sordu.

“Hayır” dedim.

“Bir defasında uğramıştım ama sadece bir gece kaldım”

“O halde Shioya klübünü bilmezsiniz Delikanlılık çağımda oradan başlayarak gemici feneri önünden dönmüş ve Tarumi koyuna kadar yüzmüştüm  Mesafe üç milden fazladır ve fener civarındaki akıntıdan ötürü yüzmek zordur. Neyse, genç adaşıma hadiseyi anlattım ve kendisinin de bu mesafeyi yüzmesi halinde iş vereceğimi söyledim.”
“Hüsrana uğradığını görebiliyordum. ‘Yüzücü olduğunu söylüyorsun’ dedim.”


“Durumum iyi değil’ diye cevapladı”.

“Bir şey söylemedim. Umursamazlıktan geldim. Bir an bana baktı ve “kabul” kabilinden başını salladı”:

“Pekala’ dedi. ‘Ne zaman yüzmemi istiyorsunuz?”

“Saatime baktım. Onu biraz geçiyordu:
“Yüzme süresi bir saat bir çeyreği pek geçmez sanıyorum. Yarımda arabamla  Koy’a gelip seni bulurum. Sonra kulübe götürürüm, üstünü değiştirirsin, sonra da beraberce öğle yemeği yeriz.”
“Oldu” dedi".

“El sıkıştık; kendisine iyi şanslar diledim ve ayrıldım O sabah işlerim çok sıkışıktı. Dolayısıyla, Tarumi koyuna yarımda ulaşmak için epey  zorluk çektim. Ama acele etmeme gerek yokmuş;  zira  Burton ortalıkta görünmedi...”

“Son anda vaz mı geçti yoksa” diye sordum.

“Yoo, vazgeçmedi. Başlamasına başlamıştı ama sefahat ve içki onu yıkmıştı. Fener civarındaki akıntılar onun üstesinden geleceği cinsten değildi. Cesedini üç gün sonra bulabildik.”

Bir an birşey söylemedim. Adeta bir şok geçirmiştum. Sonra Burton’a şu soruyu sordum:

“Ona böylesi şartlı bir iş teklif ettiğinizde boğulacağını biliyor muydunuz?”

Gülümser gibi yaptı ve bana o nazik ve riyasız mavi gözleriyle baktı. Eliyle çenesini kaşırken:

“Şey” dedi, “ O sıralar büromda verilecek iş yoktu da...”








www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2009