|
Otuz sene var ki etrafımdaki
insanları tanımaya çalışıyorum. Onlar hakkında fazla birşey
bilmiyorum. Sadece yüzünü inceleyerek bir hizmetçi tutmaktan
kaçınırım. Ama tanıdığımız insanları çehrelerinden
değerlendirir, çene şekli, gözün bakış tarzı, ve ağız
hatlarının biçiminden hükümler çıkartırız. Bu nevi
hükümlerimizde isabetlerimizin yanılmalarımızdan fazla
olduğunu sanmıyorum.
Roman ve piyeslerin
genellikle hayata yabancı olmasının sebebi, yazarlarının
–belki de böyle gerektiği için- kahramanlarını, düşünüş ve
davranışları bakımından bir bütün olarak yaratmalarıdır.
Yazarlar, kahramanlarını çelişkiler içinde göstermeye pek
cesaret edemezler. Zira o zaman avama hitap edemezler.
Ne var ki, gerçekte büyük çoğunluğumuz, bir
takım insicamsız değerler manzumesiyiz.
Mantık kitaplarında, sarı rengin tüp biçimli,
ya da minnet duygusunun havadan ağır olduğunu söylemenin
mantıksızlık olacağı söylenir. Ama insanoğlunun’ben’ini teşkil
eden manasızlıklar içinde bazan sarı renk bir at ile araba ve
minnettarlık, önümüzdeki haftanın ortası olabiliyor. İşte bu
yüzdendir ki, kim bana tanıştıkları şahıslar hakkındaki ilk
intibalarının daima doğru çıktığını söylese
inanmam...
Bu gibiler ya
idraksiz veyahut cahildirler. Kendime gelince, insanlarla daha
uzun süreli münasebetlerim beni daha fazla hayretlere sevk
ediyor. Benim en eski arkadaşlarım, karakterleri hakkında hiç
bir şey bilmediğimi söyleyebileceğim kimselerdir.
Bu
sabahki gazetelerden Edward Hyde Burton’un Kobe’de vefat
haberini okuyunca bu düşünceler aklıma geldi. Burton tüccardı
ve uzun senelerdir ticretini Japonya’da sürdürüyordu. Onu çok
az tanıyordum ama, bir defasında beni oldukça hayrete
düşürecek bir şey yapmıştı. Hadiseyi kendi ağzından dinlememiş
olsaydım onun böyle bir hareketi yapabileceğine asla ihtimal
vermezdim. Görünüş ve hareketleri muayyen bir karakter
intibaını uyandırdığı için olay daha da şaşırtıcı oldu. “İşte”
derdiniz, “eğer sağlam karakterli biri varsa o da Burton’dur”
. Burton l.60’ı pek fazla geçmeyen boyu, kır saçı, oldukça
buruşuk kırmızı bir yüz ve mavi gözleriyle zayıf ve ufacık bir
adamdı.
Kendisini tanıdığım sıralar altmışında
olmalıydı. Daima mevkiine ve yaşına uygun gösterişsiz ama
muntazam giynirdi.
Büroları Kobe’de olmasına rağmen,
Burton sık sık Yokohoma’ya inerdi. Bir defasında orada, gemi
beklerken, birkaç gün geçirmem icap etmiş ve British Club’ta
Burton’u bana tanıştırmışlardı.
Beraberce birç
oynadık. Brici güzel ve cömertçe oynuyordu. Ne oyun sırasında
ve ne de sonra içki içerken fazla konuşmadı ama, söyledikleri
makuldü. Zarif ve tatlı bir nükte sahibiydi. Klüpte
sevildiğini ve ayrıldıktan sonra iyi briçcilerden biri
olduğunu öğrendim. Tesadüfen ikimiz de Grand Hotel’de
kalıyorduk. Ertesi gün beni yemeğe davet etti. Yemekte,
yaşlıca, şişman ve güleç yüzlü karısı ve iki kızıyla tanıştım.
Beraberlik ve sevgiye dayanan bir aile olduğu aşikardı.
Burton’da bana ençok tesir eden hassa, şefkati idi. Latif mavi
gözlerinde hoşnutluk veren birşeyler vardı. Kızgınlık
esnasında yükselteceğini tahayyül edemeyeceğiniz sesi kibar,
tebessümü müşfikti. İşte gerçek insan sevgisinden dolayı sizi
cezbeden bir adam...
Burton’un cazibesi yanında
tiksindirici hiçbir şeyi yoktu. Kağıt oyunlarından ve
kokteylini yudumlamaktan zevk alır, çeşnili bir hikayeyi
maksada uygun bir şekilde anlatabilirdi. Gençliğinde
atletizmle meşgul olmuştu. Zengindi ve parasını kuruşuna kadar
kendisi kazanmıştı. Onu sevmenizin bir sebebi, çok küçük ve
zayıf olması, ve himaye hissiyatınızı uyandırması olduğunu
zannediyorum. Karıncayı ezmeye tahammül edemeyeceğini
hissederdiniz.
Bir ikindi vakti, Grand
Otelin salonunda oturuyordum. Bu, mahut depremden önce
idi ve salonda deri koltuklar vardı. Pencerelerden liman bütün
kalabalığı ile ayaklar altında idi. Liman Vancouver, San
Fransisko veya Shanghay, Hong Kong ve Singapour yoluyla
Avrupaya giden büyük yolcu gemileri,menzili belirsiz şilepler,
parlak rentkli yelkenleri ve kalkık arkaları ile “Junk”lar ve
sayısız “Sampan”larla doluydu. Manzara, işlek ve canlı
olmasına rağmen, nedendir bilmiyorum, ruha ihşirah veriyordu.
Ona erişmek için sanki kolunuzu uzatmanız kafi
idi.
Biraz sonra Burton salona girdi ve gözleri ile
beni aradı. Sonra yanımdaki sandalyeye oturdu:
“Bir
içkiye ne dersiniz?..”
Ellerini çırparak garsonu çağırdı ve iki
şampanya ısmarladı. Garson içkileri getirirken sokakta geçen
biri beni görünce el salladı. Ben başımla selamını alırken
Burton:
“Turneri tanıyor musunuz?” dedi.
“Kulüpte tanıştık; gurbetçi olduğunu
söylediler.” “Zannederim, buralarda onun gibileri
çoktur.”
“İyi briç
oynuyor”
“Gurbetçiler genellikle
böyledir. Burada geçen sene biri vardı, tesadüf bu ya,
adaşımdı. Şimdiye kadar rastaladığım briçcilerin en iyisi idi.
Bilmem kendisine Londra’da rastladınız mı? Adı Lemy
Burton’du. Öyle tahmin ediyorum, pek çok tanınmış briç
kulübünün üyesi idi.” “İsim bana aşina gelmiyor.”
“Olağanüstü bir kağıt
oyuncusuydu. Sanki kağıtlara karşı bir sevk-i tabiisi vardı;
ürkütücü bir sevki tabii... Onunla epey oynamışımdır. Bir
süredir Kobede bulunuyordu.”
Burton şampanyasını
yudumladı.
“Aslında bu oldukça tuhaf bir hikaye”
dedi.
“Kötü biri değildi; onu severdim.Daima temiz ve
şık giyinirdi. Bir bakıma kıvırcık saçları, pembe beyaz
yanaklarıyla yakışıklı sayılabilirdi. Kadınların oldukça
hoşuna giderdi. Başkalarına zararı yoktu. Sadece havai idi. Bu
meyanda, çok tabii, içerdi. Aslında gurbetçiler hep böyledir.
Üç ayda bir kendisine para gelir ve kağıt oyunlarıyla buna
biraz da kendisi katkıda bulunurdu. Benim epeyce paramı
aldı.”
Burton,
dostça gülümsedi Tecrübe ettiğim için biliyorum, briçte
letafetle ve cömertçe para kaybedebiliyordu. Çenesini ince
eliyle sıvazladı; elinin üzerindeki damarlar kabarmıştı ve eli
sanki şeffaftı.
“Herhalde bu yüzden
meteliksiz kaldığı zaman ve biraz da adaşım olması hasebiyle
bana gelmiş olsa gerek. Birgün büroma gelerek benden iş
istedi. Oldukça şaşırmıştım. Bana evinden artık para
gönderilmediğini ve çalışmak istediğini söyledi. Yaşını
sordum...”
“Otuzbeş” dedi.
“Peki, şimdiye kadar ne
gibi işler yaptınız?”
“Pek birşey
yapmadım” dedi.
Gülmeden edemedim.
“Kusura bakma, şu anda birşey yapamam” dedim.
“Şöyle bir otuz beş sene sonra gelip beni gör, o
zaman birşeyler düşünürüz.”
"Olduğu yerde kalakalmıştı. Rengi de
üçmüştü. Bir lahza tereddüt ettikten sonra, bir süredir kağıt
oyunlarında şansının yaver gitmediğini söyledi. Briçle iktifa
etmeyip pokere başlamış; onda da kaybetmiş, meteliksiz
kalmıştı. Otel ücretlerini de ödeyememişti. Otelciler artık
veresiye kalmasına müsaade etmiyorlardı. Durumu feci idi. Eğer
bir iş bülamazsa, intihar etmekten başka çaresi
yoktu.”
“Bir müddet ona baktım. Feci
durumunu görebiliyordum. İçkiyi mutad dozundan fazla
içmekteydi ve elli yaşlarında gösteriyordu. Kadınlar onu bu
haliyle görselerdi pek beğenmezlerdi.”
“Peki kağıt
oynamaktan başka birşey bilmez misin?’ diye sordum.”
“Yüzmeyi bilirim’ dedi.” “Yüzmek
mi?”
Kulaklarıma inanamamıştım, öylesine sersemce
bir cevaptı ki...
“Üniversite takımında
yüzerdim...”
“Ne
demek istediğini bir nebze olsun anlar gibi oldum.
Üniversitedeki tali başarılarıyla öğünen pek çok kimseye
rastlamıştım.”
“Gençliğimde ben de iyi bir
yüzücüydüm” dedim.
“Birden aklıma birşey
gelmişti...”
Hikayesine ara vererek Burton
bana döndü.
“Kobe’yi biliyor musunuz?”
diye sordu. “Hayır” dedim.
“Bir
defasında uğramıştım ama sadece bir gece
kaldım”
“O halde Shioya klübünü bilmezsiniz
Delikanlılık çağımda oradan başlayarak gemici feneri önünden
dönmüş ve Tarumi koyuna kadar yüzmüştüm Mesafe üç milden
fazladır ve fener civarındaki akıntıdan ötürü yüzmek zordur.
Neyse, genç adaşıma hadiseyi anlattım ve kendisinin de bu
mesafeyi yüzmesi halinde iş vereceğimi söyledim.” “Hüsrana
uğradığını görebiliyordum. ‘Yüzücü olduğunu söylüyorsun’
dedim.”
“Durumum iyi değil’ diye
cevapladı”. “Bir şey söylemedim.
Umursamazlıktan geldim. Bir an bana baktı ve “kabul”
kabilinden başını salladı”:
“Pekala’ dedi. ‘Ne
zaman yüzmemi istiyorsunuz?”
“Saatime baktım. Onu biraz
geçiyordu: “Yüzme
süresi bir saat bir çeyreği pek geçmez sanıyorum. Yarımda
arabamla Koy’a gelip seni bulurum. Sonra kulübe
götürürüm, üstünü değiştirirsin, sonra da beraberce öğle
yemeği yeriz.” “Oldu” dedi".
“El sıkıştık; kendisine iyi
şanslar diledim ve ayrıldım O sabah işlerim çok sıkışıktı.
Dolayısıyla, Tarumi koyuna yarımda ulaşmak için epey
zorluk çektim. Ama acele etmeme gerek yokmuş; zira
Burton ortalıkta görünmedi...”
“Son anda vaz mı geçti
yoksa” diye sordum.
“Yoo, vazgeçmedi. Başlamasına
başlamıştı ama sefahat ve içki onu yıkmıştı. Fener civarındaki
akıntılar onun üstesinden geleceği cinsten değildi. Cesedini
üç gün sonra bulabildik.”
Bir an birşey söylemedim.
Adeta bir şok geçirmiştum. Sonra Burton’a şu soruyu
sordum:
“Ona böylesi şartlı bir iş teklif
ettiğinizde boğulacağını biliyor
muydunuz?”
Gülümser gibi yaptı ve bana o nazik
ve riyasız mavi gözleriyle baktı. Eliyle çenesini
kaşırken:
“Şey” dedi, “ O sıralar büromda
verilecek iş yoktu da...”
|