|
Her
sohbette, her mecliste ve hatta her köşe başı muhabbetinde
cümle âlemin birleştiği bir nokta var: Dünyanın çivisi çıktı!
Hakikaten de hepimizin şikâyet ettiği kadar var
doğrusu…
Dünyanın neresine baksanız sorunlar yumağı
çıkıyor karşınıza. Çevre sorunları, küresel ısınma ve
sonuçları, açlık ve yoksulluk, lokâl çatışmalar, savaşlar ve
medeniyetler arası gerginlik… Bir gün bu gezegen elimizde
kalacak alimallah!...
Bu sorunların ortaya çıkışında ve
dahi çözümlenemeyişinde küresel bloğun rolü günümüz
şartlarında daha çok tartışılır oldu. Daha önceki
makalelerimizde de belirttiğimiz gibi; klâsik kapitalizm
dönüşüme uğrayarak kendini geliştirdi ve
globalizm(küreselleşme) adını alarak dünya politikalarını
belirlemeye başladı.
İşte tam bu noktada kaçınılmaz
olarak dünyadaki ve özellikle Amerika Birleşik
Devletleri’ndeki örgütlenmeler daha çok tartışılır oldu.
Ülkemizdeki tartışmalar da günden güne bu eksene kaymaktadır.
Hatta, aralarındaki kavga bile, pabucu dama atılan
masonların, her daim üretilen komplo teorilerinin merkezine
oturmasına yetmez oldu.
Herkesin malûmu olduğu üzere,
günümüz dünyasının politik arenasında mutlak söz sahibi
ABD’nin gelenekçi yapısı ve şahinler kanadı, Cumhuriyetçi
Parti çatısı altında faaliyet göstermektedir.
WASP (White Anglo Sakson-Protestan)
olarak adlandırılan beyaz Anglo Sakson kökenli protestan
Hristiyanların, yani Birleşik Devletler’in aslî kurucu
unsurunun yönetimdeki gizli gücü, 2000 yılındaki şaibeli
Başkanlık seçimlerinden bu yana ilgili ülkenin yanı sıra
dünyada da “derin devlet” senaryolarına paralel olarak
irdelenmeye başlandı.
Bir zamanlar üzerinde güneş
batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun modern ve çok
kültürlü vârisi olan ABD’nin Devlet Başkanı Bush’un ve yakın
çevresinin WASP örgütlenmesinin içinde olduğu ve bu kişilerin
Evangelist protestan Hristiyanlar olduğu her fırsatta
dillendiriliyor.
Dünyadaki siyasî sorunlara bu
pencereden mânâ verilme çabası, aslında Ronald REAGAN
döneminden ve onun “Armagedon’a hazırlanmalıyız.”
sözünden beri gündeme getirilen bir
konu.
Evangelistler’in genel özelliklerine bakacak
olursak; ABD’de 50 milyona yakın nüfuslarının olduğunu,
fundamentalist ve geleneklere bağlı Hristiyanlar olduklarını,
protestan kökenli olmalarının yanı sıra; kendilerini Eski
Ahit’te ve Yeni Ahit’te ifadesini bulan Armageddon adlı büyük
ve nihaî savaşa hazırladıklarını görürüz.
Evangelistler, inançları gereği, İsa Mesih’in dünyaya
inerek başlatacağı son büyük savaşta, kutsal ırk olarak kabul
ettikleri Yahudiler’in ve İsa Peygamber’in yanında saf tutarak
ebedî kurtuluşu arzulamaktadırlar. İşin garip yanı; iman
ettikleri bu senaryonun argümanlarını sinema filmlerinde bile
kullanmaları ve hatta dünya siyasetlerini de bu inanca göre
belirlemeleridir.
İsrail’in kurulması ve ABD’nin
bundaki rolü, ABD’nin çocuğu Usame Bin Lâdin’e bağlı
zavallıların gerçekleştirdiği 11 Eylül saldırılarının ardından
Pentagon’un “derhal” uygulamaya koyduğu önleyici vuruş
doktrinine paralel olarak Bush’un “ya bizdensiniz
ya da karşımızdasınız (teröristsiniz)” mealindeki
mantığı, Orta Doğu’daki sıcak gelişmeler, küreselleşmenin
sınır tanımaz hâle getirilmesi ve hayatın her alanına nüfuz
ettirilmesi, genişletilmiş Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika
Projesi, dinler arası diyalog safsatası ve son olarak patlak
veren karikatür krizi bu inanç ekseninde güdülen uzun vadeli
dünya siyasetinin adımları olarak
değerlendirilebilir.
Gözlerimizi ülkemize
çevirdiğimizde polemiklerle ve suçlamalarla dolu bir siyasî
tablo karşımıza çıkıyor. Maliye Bakanı hakkındaki gensorular
ve bitmek tükenmek bilmeyen iddialar, özelleştirme
uygulamalarının şâibeler ve usûlsüzlükler sonucu yargıdan
dönmesi, Güney Doğu’da “fâili meçhul” mihraklarca ve
yerel idarecilerce yürütülen terör faaliyetleri kapsamında
önce Şemdinli’de tezgâhlanarak sonrasında Nevruz Bayramı
vesilesiyle artırılmaya çalışılan yerel kalkışmalar, yargı
organlarıyla diğer kurumlar arasında yaşanan gerginlikler, AB
ile müzakereler ve seçim sathımailline girildiğinin emareleri
gündemin hâlâ sıcak başlıkları…
Bu ortamda hükûmetin
yabancı doktor ithâl etme projesi, okullarına bir deste kâğıt
ve evrak kayıt defteri dahi vermekten imtina eden Millî Eğitim
Bakanlığı’nın özel okullara teşvik yasası girişimi,
yabancıların taşınmaz mal edinimine yönelik çıkarılan yasanın
sonuçları, Cumhurbaşkanlığı tartışmaları ve Büyükanıt Paşa
hakkında verilen savcılık iddianamesi gündemi hâlâ meşgul
ediyor.
Bu sıcak ve tartışmalı gündemde, mevcut
hükûmetin ileri gelenleri de daha fazla sorgulanır oldu.
Çünkü; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesinin
figüranı olmayı peşinen kabul eden ve bunu 1 Mart Tezkeresi
sürecinde de ispatlayan, küreselleşmeyi sermayenin sınır
tanımazlığı olarak benimsemek suretiyle ülkesinin kapılarını
dış dünyaya açan, yüzü AB’ye dönük ve hatta ABD’nin
Medeniyetler Arası Diyalog Projesinde İspanya Başbakanı
Zapatterro ile aktif görev almış Başbakan’ın ve ekibinin
sorgulanması kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Türk siyasî
geçmişinde Adnan MENDERES döneminde başlayan Amerikancılığın
DEMİREL marifetiyle ilerlemesi ve ÖZAL döneminde “küçük
Amerika olma” sevdasına dönüşmesi birer merhaledir ancak;
ülkemizde hiçbir dönemde bu denli bir ABD ve küresel
sermaye politikaları taraftarlığı görülmemiştir.
Etrafındaki gelişmeleri ve dünya çapında
küreselleşmeye muhalefetten oluşan kutupları görmezden gelerek
siyaset üretmek; Türk dünyasını ve potansiyel gücümüzü hiçe
sayarak AB’ye, ABD’ye ve efendisi İsrail’e râm olmak hangi
mantıkla açıklanabilir ki?
Farklı cemaatlerden gelseler
de Millî Görüş kimliğiyle sahaya çıkan ancak sonradan saf
değiştiren neo-İslâmcı akım mensuplarının, yıllarca
“bâtıl” ve “kâfir” diyerek sövdüğü Batı’ya
angaje olmaları, aklıselim sahibi kişilerin hayretle izlediği
siyasî bir vakıadır.
Yukarıda saydığımız gelişmelerin
sonucunda, Dışişleri Bakanı Abdullah GÜL’ün iki yıl kadar önce
bir toplantıda söylediği ve basına da yansıyan, “Biz de Türkiye’nin WASP’ları
olacağız.” demeci dikkatlerden kaçmış; ancak
güncel gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde ciddi manâlar
kazanmaya başlamıştır.
Tüm bu gelişmeler, beyanatlar ve
gidişat alt alta konulup değerlendirildiğinde; aklımızı
kurcalayan ve dillendirmekten çekinsek de millî ve dinî
hassasiyetin gereği sormamız gereken soru şudur:
Acaba ülkemizdeki Müslümanlar içerisinde
Evangelist bir akım mı başlatıldı?
Biz,
Müslüman olmamız hasebiyle, Evangelistler’in ve Musevîler’in
inanışına göre düşman taraftayız ve zamanı geldiğinde (yani
İsa Mesih dünyaya inip de krallığını kurmak için mücadeleye
başladığında) saldırıya mâruz kalacağız. İsa’nın ve
dolayısıyla Yahudiler’in tarafında olan Evangelistler WASP’lar
gibi bizde de bu inancı benimsemiş olup; ebedî kurtuluşa ermek
için ABD ve Yahudi hizmetkârlığına soyunanlar olması mümkün
müdür?
Yoksa; söz konusu kişiler, sadece küreselleşme
rüzgârının etkisiyle, Türkiye’yi dünyada sağlam ve güvenli bir
stratejik zemine oturtma kaygısıyla mı bu yönde politika
üretiyorlar?
Üçüncü bir ihtimâl ise basit siyasî,
ekonomik çıkarların ve iktidar hesaplarının, idarecilerimizin
siyasî rotasına yön verdiğidir.
Bu üç ihtimâl de hayra
alâmet değildir ve bu ihtimallerin tasvibi dahi bizce mümkün
değildir. Ancak, dediğimiz gibi; bu üç ihtimalin en korkuncu,
idarecilerimizin “bir kısmının” Evangelist zihniyeti
benimsemiş olmaları ve bu felsefeyi Amerikan yönetimine
entegre eden Cumhuriyetçi Şahinler gibi Türk siyasetine ve
bürokrasisine ithâl etmeye çalışmaları ihtimâlidir
ki, bu durum onların Müslümanlık anlayışlarının da
değiştiği sonucunu doğurarak; İslâmiyetin içerisine dinler
arası diyalog iddiasıyla böyle sapkın bir akımın sokulmaya
çalışılması tehlikesini beraberinde getirir.
Bu
ürkütücü ve inanasımız gelmeyen ihtimâl, bizi, dünyanın ve
İslâm âleminin yanı sıra Türkiye’nin ve Türk dünyasının da
geleceğinin ipotek altına sokulması riskiyle karşı karşıya
bırakır. Yüce Tanrı, bizi böyle meş’um bir cehalet ve ihanet
riskinden korusun. |