Devrimci Yol örgütü 80 öncesinin en kitlesel örgütüydü.
Kızıldere'de öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarının devamı olduğu
iddiasındaydı. Mahalle komiteleri, direniş komiteleri gibi yerel
örgütlenmeleri hayata geçirmişti.
80 öncesinde illegal
satılan Devrimci Yol dergisi 100 binlik tirajlara ulaşmıştı.
1978 yılında Ankara merkezli Devrimci Yol örgütünü
pasiflikle suçlayan 'İstanbul kanadı' ilişkilerini askıya alma
kararı aldı.
Peki ne zaman?
Mayıs 1978 de.
Bu tarih anlamlıydı. Çünkü İTÜ Taşkışla binasında yaptıkları
toplantıda ilişkilerini askıya almaya karar vermişler ve bundan
böyle Ankara'dan talimat almayacaklarını ilan edip bir nikah
törenine koşmuşlardı. İstanbul kanadının önde gelen adamlarından
Bülent Uluer, Nihal'le evleniyordu.
Kadıköy Evlendirme
Dairesi önünde fotoğrafçıya poz veren 25 erkek, bir gelin aynı
zamanda yeni kurulacak örgütün kutlamasını yapıyordu. Daha sonra
Türkiye'nin yakından tanıyacağı isimler olan Dursun Karataş, Aslan
Tayfun Özkök, Arslan Şener Yıldırım, Mürsel Göleli, İbrahim Erdoğan,
Sinan Kukul hepsi bu
nikah töreninin davetlileriydi. (Yazar Oya Baydar 'Bir düğün
fotoğrafı' adlı öyküsünde bu günün hikayesini anlatır.)
Ankara'daki merkez ise İstanbul'a tepkiliydi. İlişkilerini askıya
almalarından dolayı İstanbul'dakilere 'Askıcılar' ismini taktılar.
Ama İstanbul kanadı adını kısa bir süre sonra
açıkladı: Devrimci-Sol!
İki örgüt arasında esaslı bir rekabet başlasa da Devrimci-Sol
adını duyurmak ve pasiflikten kurtulmak için sert eylemlere başladı.
Önce bombalamalar ardından suikast eylemleri geldi.
(Bu
arada ilk bombalı pankart da Devrimci-Sol örgütünün icadıydı.
Astıkları pankartın ucuna iliştirdikleri saatli bir bombayla
pankartın saatlerce orada kalmasını sağlıyorlardı.)
Türkiye koşar adım 12 Eylül'e giderken Dev-Sol'un
suikastları hız kesmiyordu. MHP'li Gümrük ve Tekel Bakanı
Gün Sazak ve eski Başbakan Nihat Erim, Dev-Sol'un kurşunlarına hedef
oldular. (Nihat Erim Dragos'taki yazlığında silahlı saldırıya
uğrayarak ölmüştü.)
Nihat Erim 1971'deki ara dönem
hükümetinin başkanıydı ve Mahir Çayan ile 9 arkadaşının öldürüldüğü
operasyonun sorumlusu olarak ilan edilmişti. Kamuoyunda aydın ve
solculara yönelik ünlü 'Balyoz' harekatının mimarı olarak
ünlenmişti. Hemen hemen bütün sol örgütlerin hedefindeydi.
Şimdi burada biraz duralım...
Örgüt kurulduğu günden bu
güne hep intikam eylemleri yaptı. Bununla hem daha fazla taraftar
topladı hem de sansasyon yaratmayı başardı. Ama bu büyük eylemler
örgütü taraftar anlamında güçlendirdiği gibi örgütsel olarak da
darbe yemesine sebep oldu. Her büyük eylemden sonra polis
operasyonları birbiri ardına geldi.
Aslında bu örgüt
için, Mahir Çayan'ın da kabul ettiği türden bir
hataydı. Örgüt kaldıramayacağı büyüklükte eyleme
girişiyordu. Tıpkı Çayan ve arkadaşlarının İsrail
Başkonsolosu Eprahim Elrom'u kaçırıp öldürmeleri gibi. Mahir bunu
'sol bir hata' olarak değerlendirmişti. Ama Dev-Sol bu hatalardan
hiç vazgeçmedi. Hep büyük ve sansasyonel hedeflerin peşinde oldu.
***
12 Eylül darbesi her illegal örgütü olduğu gibi
Devrimci Sol'u da vurdu.
Örgütün hemen hemen tüm kadroları
yakalandı. O yıllarda henüz örgütün lideri olmayan Dursun Karataş
ise Şişli Baran Reklam isimli ajansta yakalandı. (Karataş yıllar
sonra örgüt lideri olarak yazdığı yazılarda hep Mehmet Ali Baran
takma ismini kullandı.)
12 Eylül'de
İstanbul'da açılan en kitlesel dava Dev-Sol ana davası oldu. Tam
1384 sanıklı bu dava halen devam ediyor.
Örgüt 1983
yılına kadar 12 Eylül'ü kabullenmedi. Eylemlerine devam etti. Darbe
sonrası en sarsıcı eylemi ise 1981 yılında öldürdükleri İstanbul
Emniyet Müdür Yardımcısı Mahmut Dikler oldu. Bu eylem herkes
üzerinde şok etkisi yapmıştı.
(O denli ki Dev-Sol bile
kendi yaptığı bu eylemi üstlenmekte tereddüt etti. Başka bir örgüt
adına eylemi üstlenerek biraz olsun hedef şaşırtmak istiyorlardı.
Yine hata yapmışlar ve güçlerinin ötesinde bir eyleme
kalkışmışlardı.)
Bu arada ilginç bir not:
Mahmut
Dikler suikastında istihbaratı veren, Dikler'in Arnavutköy'den
mahalle komşusu ve Dev-Sol'un merkez komite üyelerinden Aslan Tayfun
Özkök'tü. Mahmut Dikler sık sık komşularının oğluyla selamlaşıyordu.
(Tayfun Özkök Galatasaray kürek takımında milli kürekçilik
yapmıştı. Uzun yıllar örgütün üst düzey yöneticiliğinde bulundu.
Yakın bir zamanda ise örgütle ilişkisini kopardığı anda Güney
Kıbrıs'ta yakalandı. Burası tuhaf gelebilir. Örgütle bağını
kesen hemen herkesin başına yakalanma veya operasyon
geliyor. Neden? Aslında bunu anlamak için örgütün illegal
koşullarını iyi okumak gerekir. Örgüt sıkı bir illegal disipline
sahip. Barınma, ulaşım vb. bütün durumlar örgüt disiplininde
yapılıyor. Bu disiplinden kopan üyeler ise kolaylıkla polis takibine
düşüyorlar ve yakalanabiliyorlar.)
***
1983'te örgüt
geriye çekilme kararı aldı. Cezaevlerinde örgütlenmeye devam ederken
bir kısım militanlarını da yurtdışına kaçırmışlardı.
Bunların başında Paşa Güven geliyordu. Örgütün lideri
konumundaydı. Ama yurtdışının rahatlığına alışmış, örgüt kararlarına
uymuyordu. İçeride ise Metris Cezaevi hakimiyeti ele geçiriyordu.
1984 ölüm orucu örgütün var olma mücadelesine dönüştü. 3 örgüt üyesi
tek tip elbise giymemek için açlık grevinde yaşamlarını kaybettiler.
Haydar Başbağ, Abdullah Meral, Hasan Telci uzun süren oruca
dayanamadılar.
Bu arada örgüt cezaevlerinde iyiden
iyiye örgütlülüğünü sağlamıştı. Nasıl ki PKK'nın doğuşu Diyarbakır
cezaevinde olmuştur denirse, Dev-Sol'un doğuşu da Metris Cezaevi'nde
olmuştu.
Burada uygulanan baskılar örgütü dağıtmak
yerine giderek daha etkin bir hale getirmişti.
1988 yılında
örgüt 'Haklıyız Kazanacağız' adını verdikleri savunmalarını okumaya
başladı. Savunma oldukça uzundu. Dursun Karataş tarafından
okunmaya başlanan savunmaya her gün bir başka sanık tarafından devam
ediliyordu. Ama bu savunmanın ilginç yanı sonunda
açıkladıkları bir liste oldu.
Tam 1200 kişilik ölüm
listesini mahkeme hakiminin yüzüne okumaya başladılar.
Kenan Evren'den başlayarak 12 Eylül sorumlularının neredeyse
tamamını ölümle cezalandıracaklarını açıkladılar. Ve çok kısa
bir süre içinde ilan ettikleri listenin büyük bir çoğunluğuna
saldırılar düzenlediler. Bu arada firarlar da peşi sıra gelmeye
başladı. Hemen hemen örgütün bütün ileri kadroları birer ikişer
cezaevinden kaçmayı başardı. Dursun Karataş, Sinan Kukul, Bedri
Yağan, Aslan Tayfun Özkök, Aslan Şener Yıldırım gibi örgütün üst
düzey yöneticileri cezaevinden kaçtılar. İntikam eylemleri de asıl o
zaman başladı...
Özal ve Bush'u Çırağan'da
tarayacaklardı
1989 1 Mayıs olayında
arkadaşlarını öldüren trafik polisi Kazım Çakmakçı ilk intikam
eylemi oldu.
Ardından MİT Müsteşar yardımcısı Hiram Abbas
(Mahir Çayan'ın öldürüldüğü Kızıldere operasyonuna
katılmıştı), Korgeneral İsmail Selen, Tuğgeneral Temel Cingöz,
Oramiral Kemal Kayacan, Cumhuriyet Savcısı Yaşar Ünaydın, MİT eski
müsteşarı Adnan Ersöz, terörle mücadele komiserlerinden Aydın Barış
ve daha nice önemli görevde bulunan kişiler Dev-Sol kurşunlarına
hedef oldular.
1990 yılında başlayan bu eylemler 1991 12
Temmuz'una kadar sürdü. 12 Temmuz'da örgüt büyük bir operasyon yedi.
Peki ne olmuştu? George Bush (Baba Bush) Türkiye
ziyaretine hazırlanıyordu. Dev-Sol ise suikast hazırlığı içindeydi.
Suikast planları James Bond filmlerini aratmayacak türdendi. Merhum
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Bush onuruna Çırağan Sarayı'nda bir yemek
verecekti.
Dev-Sol militanları ise Boğaz'ın
kıyısından balık adam elbiseleri ile deniz dibinden gelerek saraya
çıkacak ve masayı tarayacaklardı. Bu fantastik planları tutmadı. CIA
bu eylemi haber almıştı.
Teknik takip henüz Türk
polisinin çok kullandığı bir yöntem değildi. ABD Başkanı gelmeden 2
gün önce düğmeye basıldı. 8 ayrı hücre evine operasyon düzenlendi ve
örgütün birçok üst düzey kadrosu ölü ele geçirildi. Yani Dev-Sol bir
kez daha altından kalkamayacağı bir işe soyunmuştu.
Bunu
şunun için anlatıyorum. Örgütün devamı olan DHKP-C'nin Sabancı
eylemine bakarak şaşırmak mümkün ama tarihindeki diğer eylemlerin
inanılmazlığı da dikkate alınırsa Sabancı eylemi daha net
anlaşılabilir.
(Örneğin Sinan Kukul Amerikalı bir subayı
infaz etmiş ve bunu basına duyurmuştu. Amerika'dan yalanlama geldi.
'Öldürülen kişi askerimiz değil tesisimizde çalışan bir çaycıdır'
şeklinde. Ama aynı Sinan Kukul öldürdüğü Albay'ın cebinden kimlik
kartını da almayı unutmamıştı. Ertesi gün gazetelere bu kimlik
fakslandı.)
Operasyonlar o tarihten sonra da örgütün peşini
bırakmadı. 16-17 Nisan'da Dursun Karataş'ın eşi Sabahat Karataş'ın
da aralarında bulunduğu çok sayıda militan hücre evlerinde ölü
olarak ele geçirildi. Örgüt artık geriliyordu.
'Sen ajansın' diye birbirlerini
kurşunladılar
CEZAEVİNDEN Dursun Karataş'la
beraber kaçan Bedri Yağan, Karataş'a karşı isyan başlattı. Ve örgüt
yönetimine el koyduğunu açıkladı. Tabii biraz gecikmeli olarak!
Örgüt tam anlamıyla ikiye bölündü.
Birbirlerine kurşun
atmalar, ajan suçlamaları havada uçuştu. (Bu süreçte o denli tirajik
olaylar yaşandı ki amca yeğen başka tarafta yer alıp birbirlerine
kurşun atmaktan çekinmediler. Örgütün yöneticilerinden Faruk
Ereren'in karısı Latife Ereren ajan olduğu gerekçesiyle öldürüldü.
Hem de eşi Faruk'un onayıyla.).
Örgüt bu bölünmenin
ardından yoluna partileşerek devam etme kararı aldı. 1994'te DHKP-C
kuruldu. Partileşen örgüt bu kez kuruluşunu yine
sansasyonel bir eylemle duyurma kararı aldı.
Açlık grevi
döneminin Adalet Bakanı Mehmet Topaç, politikadan sonra Ankara
Selanik Caddesi'nde bir avukatlık bürosu işletiyordu. Örgüt
militanları telefonda öldürülen arkadaşları Murat Gül adına randevu
aldılar ve Bakan Topaç'ı ofisinde kurşun yağmuruna tuttular.
Akla takılan sorular
DEV-SOL'UN
eylemleri alt alta yazılsa herhalde birkaç ciltlik kitap olur.
Sadece en önemlilerini bile saysak sayfalara sığmıyor. Bitmek
tükenmek bilmeyen bir intikam hırsı ve kararlılıkla işe soyundular.
Ama hep iddialı ve sarsıcı eylemlere yöneldiler. En zayıf oldukları
anda büyük bir eylemle güç toplamaya ve silahlı propaganda yoluyla
taraf toplamaya çalıştılar.
İşte şimdilerde çok tartışılan
Sabancı eylemi de aslında örgütün zayıf olduğu günlerde geldi. Örgüt
bölünme yaşamış ve birçok önemli adamını kaybettiği bir anda çok
büyük bir eyleme kalkışmıştı. Türkiye'nin en büyük sanayici ailesine
saldırı düzenlemişlerdi. Hem de en güvenli iş kulesi olarak bilinen
Sabancı Center'da...
Peki söylendiği gibi bu eylemde derin
devletin parmağı var mıydı? Can Dündar'ın iddia ettiği gibi Abdullah
Çatlı bu işin içinde yer almış mıydı?
Örgütün özetlemeye
çalıştığım tarihine bakınca buna evet demek zor gözüküyor. Hiram
Abas bu eylemden küçük değildi, yine Nihat Erim suikastı
küçümsenecek cinsten olamazdı. Devrimci sol çılgınlık gibi gözüken
onlarca eyleme cesaret etmiş bir örgüttü. Üstelik Abdullah Çatlı
örgütün uzaktan yakından ilişki kurmak şöyle dursun yakaladığı ilk
fırsatta öldüreceği biriydi. Sık sık örgüt dergilerinde onu hedef
alan yazılar yayınlanıyordu.
Ama şunu da kabul etmek gerekir.
Örgüt aynı zamanda çok sayıda da muhbiri bünyesinde (her örgüt gibi)
barındırdı. Farkına vardıklarını acımadan infaz ettiler. Ama
birçoğuna da engel olamadılar.
Sadece Mustafa Duyar üzerinden
örgütü analiz etmeye kalkmak, yanlış sonuçlara sürükler. Örgütün
geçmiş nizamına bakmak bunu anlamak için yeterli.
Ancak şu ev ödevlerini de yapmak
zorunlu:
1- Örgüt, Sabancı suikastından sonra kesin
bir düşüşe geçti mi?
2- Mustafa Duyar'ı öldürmek için Nuriş
çetesine kim para vermiş olabilir?
3- Yeşil bu organizasyonun
neresinde?
4- Mustafa Duyar cezaevinde nasıl evlendi ve baba
oldu?
5- Sabancı ailesi oğlunun adını Özdemir koyan Mustafa
Duyar'ın görüşme talebine ne cevap
verdi?