-I-
ANAYASAL PLANDA DEVLETİN
KORUMASIZ BIRAKILMASI
Avrupa
Birliği’nin istek ve dayatmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
tasfiyesi sürecine girilmiş ve bu süreçte önemli bir yol da alınmış
bulunuyor. Bu süreç, Anayasa maddelerinde yapılan değişikler ve
çıkarılan yasalarla yapılmaktadır.
Üzerinde yaşadığımız bu
topraklara “vatan” diyenler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne pahasına
kurulduğunun bilincinde olanlar, bu sürecin aşamalarını büyük bir
kaygıyla kamuoyunun dikkatine sunmaktadırlar. Ancak, süreç, önceden
en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sinsi bir planın aşama aşama
yaşama geçirilmesi olduğu için, bu aşamaların ayrı ayrı ele
alınması kimi zaman bütünün gözden kaçmasına neden
olabilmektedir.
Ayrıca, özellikle Yeni Türk Ceza
Yasası ile İstinaf Mahkemeleri ile ilgili yasal düzenlemeler bu
çerçevede üzerinde kapsamlı olarak durulmuş değildir. Ne var ki,
hukuk planında bu amaçla gerçekleştirilenlerin tümünü hep birlikte
ele almak da çok kapsamlı bir irdelemeyi gerektirmektedir. Bu
nedenle, üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi amacını
taşıyan yeni hukuksal yapılanmanın kimi ana aşamalarını bu bütünlüğü
açıkça ortaya koyacak biçimde ele alınması daha uygun
olacaktır.
3 EKİM 2001 ANAYASA
DEĞİŞİKLİĞİ
3 Ekim 2001’de kabul
edilen 4709 sayılı ve “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı
Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile yapılan
değişiklikler, bu konuda bir kilometre taşıdır.
Bu değişikliklerin AB
için yapıldığı kanunun gerekçesinde şöyle belirtilmiştir:
“Avrupa
Birliğine tam üyelik sürecinde, ekonomik ve siyasî kriterlerin
karşılanmasının, bu alanda bazı yasal düzenlemelerin yapılmasının ön
şartı olarak Anayasada bazı değişikliklerin yapılması da
kaçınılmazdır.”
“Başlangıç”
metninde yapılan değişiklik:
Anayasa’nın
“Başlangıç” metninde yer alan “Hiçbir düşünce ve mülahazanın”
sözcükleri kaldırılarak yerine “hiçbir faaliyetin”
sözcükleri konulmuştur.
Oysa bu fıkra:
“Hiçbir düşünce ve
mülahazanın”,
“Türk millî
menfaatleri”,
“Türk varlığının
devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”,
“Türklüğün tarihî ve
manevî değerleri”,
“Atatürk
milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve
medeniyetçiliği”
“KARŞISINDA KORUMA
GÖREMEYECEĞİ”
biçimindeydi.
Koruma görememek”
hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma olarak
değerlendirildiği ve bu nedenle de bu sözcüklerin kaldırıldığı, buna
karşılık “faaliyet”in koruma göremeyeceği anlayışına fıkra
metininde yer verilmiş olduğu açıktır. Ancak, bilindiği gibi,
anayasaların “Başlangıç” bölümleri, o anayasaya, başka bir deyişle
de, o devlete temel olan felsefeyi ve ilkeleri belirler, anayasa
hükümlerinin yorumlanmasına ışık tutar.
Ne ki, bu değişiklikle
ortaya çıkan sonuç:
“Herhangi bir düşünce
ve mülahazanın”,
“Türk millî
menfaatleri”,
“Türk varlığının
devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”,
“Türklüğün manevî
değerleri”,
“Atatürk
milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve
medeniyetçiliği”
“KARŞINDA KORUMA
GÖRECEĞİ” olmuştur.
Yeter ki “faaliyet”
söz konusu olmasın!
Anayasamızın herhangi bir
hükmünün;
?ulusal
çıkarlarımız,
?devletimizin ülkesi ve
ulusu ile bölünmezliği,
?Türklüğün tarihî ve
manevî değerleri,
?Atatürkçülük,
?laiklik,
“düşünce ve mülahazası ile”
değerlendirilip yorumlanması başta AB olmak
üzere bazı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki, bu değişikliğe gerek
görülmüştür.
Ancak, bu değişiklikle
yetinilmiş değildir.
13.maddede yapılan
değişiklik:
Yapılan ikinci değişiklik,
“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlığını
taşıyan 13.maddededir.
Bu değişiklikle, maddenin
önceki biçiminde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî
güvenliğin…. korunması” sınırlandırma ölçütüne yer
verilmemiştir.
13.madde, temel hak
ve özgürlükler için genel sınırlandırma maddesiydi. Nitekim,
değişiklikten önce, 3.fıkrada:
“Bu maddede yer alan
genel sınırlandırma sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için
geçerlidir”
denilmekteydi.
Bu nedenle artık “özel
sınırlandırma nedenleri” geçerli olmuş, yani temel hak ve
özgürlüklerle ilgili bir maddede sınırlandırma nedeni olarak
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî
egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin…..korunması” açıkça
gösterilmemişse herhangi bir hak ve özgürlüğün kullanılmasında bu
ölçüt geçerliliğini yitirmiştir.
Öte yandan, bu
değişikliği, Başlangıç metninde yapılan değişiklikle birlikte
düşünmek gerekmektedir.
14.maddede yapılan
değişiklik:
Yapılan üçüncü değişiklik,
Anayasa’nın 14.maddesinde yer alan ve temel hak ve özgürlüklerin
kullanılmasının:
“dil, ırk, din ve
mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve
görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı”
ile olamayacağı hükmünün kaldırılmış
olmasıdır.
Oysa, devletimizin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve insan haklarına dayanan
demokratik ve laik cumhuriyete en önemli ve ciddî tehdit;
?dil, ırk, din ve mezhep
ayırımı yapanlardan,
?ve devlet yapısını bu
temeller üzerinde değiştirmek isteyenlerden,
gelmektedir.
Bu, yaşamakta olduğumuz
bir gerçektir.
Bu nedenle de, bu
sınırlandırmaya yer verilmemekle “devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik
ve laik cumhuriyet” tanımı ve ölçütü anlamını yitirmekte ve
havada kalmaktadır.
2001 DEĞİŞİKLİĞİNDEN
AKP’NİN ISMARLADIĞI ANAYASA TASLAĞINA
Anayasamızda yapılan
bu ve daha sonraki değişiklikler AB ve AKP iktidarınca yeterli
görülmemiş olacak ki, Prof.Dr.Ergun Özbudun
başkanlığındaki kimi kişilere, herkesin bildiği üzere,
yeni bir anayasa taslağı hazırlattırılmıştır.
Bu taslağın
yasalaştırılması, uygun zaman ve zeminde yeniden gündeme getirilmek
üzere, şimdilik askıya alınmış ve AKP yürürlükteki Anayasa’da bazı
maddelerin değiştirilmesini planlamakla yetinmek zorunda kalmıştır.
Ne var ki, bu taslak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi
sürecinin neleri amaçlamakta olduğunu çok açık ve tartışmasız bir
biçimde gözler önüne sermiş bulunmaktadır.
Taslak’a egemen olan
anlayış:
Taslak’ın “Genel
Gerekçesi”nde Taslak’ın AB ölçütlerine göre hazırlandığı
belirtildikten sonra, 3.maddenin gerekçesinde şöyle
denilmektedir:
“bölünmez bütünlük
ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan
farklılıkları dışlama ya da bastırmanın gerekçesi olarak
kullanılmamalıdır.”
Bu ifadenin ne anlama
geldiğini açıklamaya gerek yoktur!
Ayrıca, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğinin sona ereceği düşünülerek bu
Taslak’ın kaleme alındığı da 5.maddenin gerekçesinde şu sözlerle
ikrar ve itiraf edilmektedir:
“Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye
Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ
ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.”
“Başlangıç” metni artık hukuken geçersiz:
Taslak’ta “Başlangıç”
metni bir paragrafa indirilmiş ve bunun da Anayasa metnine dahil
olmadığı öngörülmüştür. Başka bir deyişle, bu bir paragraflık metnin
de hukuken bir geçerliliği olmadığı belirtilmiştir. Hukuken bir
anlam ifade etmeyen bu kısa paragrafta yer alan bir anlatım da
şudur:
“….Cumhuriyetimizin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî
barış idealine bağlılığımızın ifadesi olarak kabul ve teyid
ederiz.”
Öte yandan; 2001
değişikliğinde “düşünce mülahaza” sözcükleri yerine geçirilen
“faaliyet” sözcüyü de artık böylece hukuken bir anlam ve
değer taşımaz duruma getirilmiştir.
Anayasal
korumadan yoksun bırakılan ulus:
Öncelikle hukukun şu
temel ilkesini burada yinelersek, Taslak’ın ne anlama geldiğini daha
iyi anlayabiliriz:
Bir anayasada ya da yasada yer alan bir
hüküm, sonradan yürürlüğe giren yeni bir anayasada ya da yasada yer
almayacak olursa, artık bu hüküm yürürlükten kaldırılmış, geçerliği
kalmamış demektir. Örneğin; önceki ceza yasasında suç sayılan bir
eyleme sonraki ceza yasasında yer verilmemiş ise, o eylem
kendiliğinden suç olmaktan çıkarılmış olur.
Bu temel ilke / kural
ışığında Taslak’a baktığımızda, 1982 Anayasası’nın “Devletin
temel amaç ve görevleri” başlıklı 5.maddesi Taslak’ta 4.madde
olarak yer almış, ancak 1982 metninde yer alan “Devletin temel
amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü,
ülkenin bölünmezliğini…. sağlamaktır” sözcükleri Taslak’ta
çıkarılmıştır.
Açıkça anlaşılacağı üzere, devletimizin artık
böyle bir amaç ve görevi, anayasal düzeyde, olmayacaktır!
Denilebilir ki,
devletlerin bu amaç ve görevi zaten devlet olmalarının gereğidir, o
nedenle Taslak’ta yinelenmesine gerek duyulmamıştır. Ama o zaman
sormak gerekir: önceki-sonraki yasa ilişkisi genel bir hukuk ilkesi
olduğu bilinmiyor mu idi?
Kaldı ki, 1982
Anayasası’nın Taslak’tan önce yapılan değişikliklere karşın hâlâ
“Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması” başlığı
altında ve hangi hak ve hürriyetin hangi durumlarda
sınırlandırılabileceğini öngören 14/1.maddesinde bulunan
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü…. amaçlayan”
faaliyetler sınırlandırması, Taslak’ta bu konudaki 18/2.maddeye
alınmamıştır. Anlaşılan o ki, Taslak’ı hazırlayanlar, bütün hak ve
hürriyetlerin vatanı ve milleti bölmek amacı ile kullanılabileceği
görüşündedirler!...
Aynı durum, 1982
Anayasası’nın 26.maddesinde düşünce ve kanaat açıklamasına getirilen
sınırlamanın Taslak’ta kaldırılmış olmasında da görülmektedir. 1982
Anayasası’nın 26/2.maddesinde şu hüküm yer almaktadır:
“Bu hürriyetlerin kullanılması…. Cumhuriyetin temel
nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün
korunması….amaçlarıyla sınırlanabilir.”
Taslak’ta
bu maddeye koşut olarak yer verilen ve “İfade hürriyeti”
başlığını taşıyan yine 26.maddede bu sınırlandırma
çıkarılmıştır!...
Taslak’a egemen olan
ve ülkemizi karanlığa gömecek olan öteki maddelerini üzerinde
durmayacağım ama metni hazırlayanların “kadın”ı ne gözle
gördüklerini belirtmeden geçemeyeceğim. Bakın, 46/3.maddede kadınlar
kimlerle bir tutulmuş:
“Küçükler ve
kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar….”
Evet, şimdilik
bu Tasarı askıya alınmıştır ama olanak bulunduğunda Türkiye’nin
nasıl daha da bir kara yazgı ile karşılaşacağı da
besbellidir.
-II-
İKİZ YASALAR
VE
KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU
TASARISI
İKİZ YASALAR
NEDİR?
Kamuoyuna “İkiz
Yasalar” olarak yansıyan düzenlemeler, iki ayrı uluslararası
antlaşmanın TBMM’nde iki ayrı yasayla onaylanmasıdır.
Ekonomik, Sosyal
Ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası
Sözleşme:
Bu sözleşme, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş ve
yürürlük tarihi olarak da, Sözleşme’nin 27.maddesi gereğince 3 Ocak
1976 belirlenmiştir. Türkiye, Sözleşme’ye uzun bir süre katılmamış,
ancak 15 Ağustos 2000’de imzalanmış, 2003 yılında da TBMM tarafından
kabul edilmiş ve 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî
Gazete’de yayınlanmıştır.
Bu Sözleşme’nin
1.maddesinin ilk fıkrası şöyledir:
“Bütün halklar
kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince
halklar, kendi siyasal statülerini özgürce
kararlaştırırlar….”
2.fıkrasında da şöyle
denilmektedir:
“Bütün halklar….
kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler.
Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli
olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.”
Sözleşme’nin yaşamsal
önem taşıyan 2.maddesine geçmeden, bir süre önce Diyarbakır Belediye
Başkanı Osman Baydemir’in, bölgesinin doğal kaynaklarından
yararlanmak hakkının kendilerine ait olduğunu öne sürdüğünü
anımsatmak yerinde olacak.
Sözleşme’nin 2/1.maddesi
de şu hükmü taşımaktadır:
“Bu sözleşmeye
taraf olan her devlet, münferiden ve ekonomik ve teknik plan başta
olmak üzere uluslararası yardım ve işbirliği yoluyla, mevcut
kaynakların azamisini kullanarak, bilhassa yasal düzenleme suretiyle
alınacak tedbirleri de içerecek şekilde her türlü uygun yöntem
vasıtasıyla, bu Sözleşme’de tanınan hakların tam olarak
kullanılmasını aşamalı olarak sağlamak amacıyla tedbirler almayı
taahhüt eder.”
Medenî Ve Siyasî
Haklara İlişkin Sözleşme:
Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu’nca 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş, 49.maddesi uyarınca da
23 Mart 1976’da yürürlüğe girmiştir. Bu Sözleşme de Türkiye
tarafından 15 Ağustos 2000’de imzalanmış ve TBMM’nde onaylandıktan
sonra 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de
yayınlanmıştır.
Bunda da ilk
sözleşmenin 1. ve 2. maddeleri aynen tekrar edilmektedir.
27.maddesi ise şu
hükmü taşımaktadır:
“Etnik, dinsel
ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara
mensup olan kişiler, kendi guruplarının diğer üyeleri ile birlikte,
kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine
göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma haklarından yoksun
bırakılmayacaktır.”
İkiz Yasalar Ne
Anlama Geliyor?
Bu Sözleşmeler,
Anayasımız’a göre, iç hukuk hükmündedir. Yani, yasal olarak
bağlayıcıdırlar ve başka bir yasa ile çelişik olduğunda da onların
yeğlenmesi gerekir.
Maddeler o denli
açıktır ki, içeriklerini ayrıca açmaya gerek bulunmuyor. Şu kadarını
söyleyeyim ki, TBMM’nde onaylanıp yayınlandıkları günden bu yana
ülkemizde olup bitenleri anlamak için bu İkiz Yasalar, bir anahtar
görevini görür.
Gerçi, 2.sinin
27.maddesi için Türkiye Sözleşme’ye Lozan Antlaşması’nın
hükümlerine aykırı olmamak çekincesini koymuştur. Ne ki, bu
çekincenin artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Çünkü, Lozan
Antlaşması’na göre, Türkiye’de yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudi olmak
üzere üç azınlık kabul edilmiş, Müslüman azınlık olmadığı
öngörülmüştür.
Oysa, sözüm ona “Kürt sorunu”nun
çözümü gerekçesiyle verilen ödünler ve AB’nin dayatmaları sonucunda
Kürt kökenli Müslüman Türk vatandaşları da, azınlık statüsüne
fiilen sokulmuştur.
Öte yandan, Türkiye’de
sürekli olarak yeni azınlıklar yaratmak sevdasında olduğu, hatta
Alevi vatandaşlarımızı da azınlık gibi göstermeye kalkışması
karşısında, bu sözleşmelerin Türkiye’ye nelere mal olacağını açıkça
ortaya koymaktadır. Şu anda daha bu sürecin başlangıç
aşamasındayız!
KAMU YÖNETİMİ TEMEL
KANUNU TASARISI
Bu girişim, Avrupa
Birliği, IMF ve Dünya Bankası’nın isteği ve yönlendirmesiyle gündeme
gelmiş bulunmaktadır. 2003 yılının Nisan ayında Bakanlar Kurulu’ndan
geçen bu tasarı, Türkiye’nin tüm idarî yapısını alt üst etmekte,
ülkenin yönetimini belirtilen kuruluşların çıkarlarına göre
biçimlendirmektedir.
Buna göre;
1-Bölge
Kalkınma Ajansları kurulmakta,
2-Devletin özel sektör ve sivil toplum
kuruluşları ile ortaklaşa çalışması öngörülmekte,
3-Merkezî
devletin yetkileri ve faaliyetleri “piyasa” lehine
kısıtlanmaktadır.
Geçici hükümlere göre de,
Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Ve Köy İşleri
Bakanlığı ve Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı’nın taşra teşkilatları İl
Öze İdareleri’ne devredilmektedir. Başka bir deyişle, bu bakanlıklar
artık yetkisiz kılınmaktadırlar.
Ayrıca, belediyelere
ve belediye sınırları dışında İl Özel İdareleri’ne Kültür Ve Turizm
Bakanlığı, Çevre Ve Orman Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Ve Çocuk
Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve Gençlik Ve Spor Genel
Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri devredilmektedir.
Kalkınma
Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu Ve Görevleri Hakkında
Kanun
5449 sayılı olan bu
yasa 25 Ocak 2006’da kabul edilmiş ve 8 Şubat 2006 tarihli ve 26074
sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.
Yasanın 3.maddesine
göre bu Ajanslar bölgeler esas alınarak kurulacaktır.
3/3.maddeye
göre de tüzel kişilikli olacaklar ve özel hukuka tabi
bulunacaklardır. Başka bir deyişle, kamu hukuku alanı dışında
bırakılmaktadırlar.
5.madde görev ve
yetkilerini saymaktadır. Bunlardan yalnızca birkaçı
şöyledir:
?Tahsis edilen
kaynakları bölge plan ve programlarına uygun olarak kullanmak ve
KULLANDIRMAK,
?Türk ya da YABANCI
yatırımcıların izin ve ruhsat işlerini tek elden takip
etmek.
?Türk ya da YABANCI
GİRİŞİMCİLERİ desteklemek,
?Uluslararası programların
tanıtımını yapmak ve proje geliştirmek.
Hemen söylemek gerekir ki,
bu programlar AB tarafından kotarılan programlardır.
Ajanslar’ın
birer Yönetim Kurulları olacaktır. 11.maddeye göre bunların
görevleri arasında şunlar bulunmaktadır:
?Mal alımı, satımı,
kiralanması,
?Hizmet alımı,
?Personelin işe alınması
ve çıkarılması.
27.maddeye
göre ise, Ajans;
1-Kamu Malî Yönetimi Ve
Kontrol Kanunu,
2-Devlet İhale
Kanunu,
3-Kamu İhale
Kanunu
hükümlerine tabi değildir.
Geçici 3.madde ise son
derece önemli:
“Türkiye-Avrupa Birliği
Malî İşbirliği kapsamında yürütülen bölgesel programların;
bölgelerde yürütülmesi ve koordinasyonu amacıyla oluşturulan proje
birimlerinin yürütmekte olduğu iş ve işlemler, buna ilişkin hak ve
yükümlülükler ile her türlü taşınır mallar, kuruluş kararnamesinin
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç bir ay içinde ilgili
ajansa devredilir.”
CHP’nin yasanın iptali
için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş olmasına karşın bazı bölgelerde
bu Ajanslar kurulmaya başlanmıştır.
Ajanslar’ın ne anlama
geldiğini biraz daha açmadan önce Bitlis, Hakkari ve Van’da
Kalkınma Kurulları’nda hangi kuruluşların yer aldığı
aydınlatıcı olacaktır.
Bitlis:
Tatvan Belediyesi, Ahlat Belediyesi,
Adilcevaz Belediyesi, Ticaret Ve Sanayi Odası, Bitlis Ziraat Odası,
Bitlis Esnaf Ve Sanatkârlar Odaları Birliği, Bitlis Eğitim Kültür Ve
Sosyal Yardımlaşma Derneği, Bitlis Müteahhitler Derneği, Bitlis Genç
İşadamları Derneği.
Hakkari:
Hakkari Esnaf Ve Sanatkârlar Odaları
Birliği, Hakkari Ziraat Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Yüksekova
Ticaret Ve Sanayi Odası, Şemdinli Esnaf Ve Sanatkârlar
Odası.
Van:
Erciş Belediyesi, Gürpınar Belediyesi, Özalp
Belediyesi, Ticaret Ve Sanayi Odası, Van Esnaf Ve Sanatkârlar
Odaları Birliği, Van Ticaret Borsası, Doğu Anadolu Kalkınma Birliği,
Van Organize Sanayi Bölgesi, Van Aktif Sanayici Ve İşadamları
Derneği, Yarınlar İçin Van Düşünce Platformu
Derneği.
Devletin yetkileri ve
kamu malları üzerinde artık bunlar ve benzerleri söz sahibi
olacak!...
Böylece merkezî devlet
yönetiminin görev ve yetkileri sınırlandırılarak yerel yönetimlere
devredilmiş olmaktadır. Buna karşılık yerel yönetimlerin görev ve
yetkilerinin sınırlandırılamayacağı hükme bağlanmıştır.
Yasaya göre; merkezî yönetim, yerinden yönetim ilkesini
kısıtlayıcı yasal düzenleme yapamayacak, yerel yönetim alanında
ayrıca bir teşkilât kuramayacak ve harcama
yapamayacaktır.
Bölücüler ne kadar
sevinseler azdır!
-III-
YENİ TÜRK CEZA YASASI’NIN
VE
İSTİNAF
MAHKEMELERİ’NİN
İÇERDİĞİ
TEHLİKELER
Anayasa’da yapılan ve
yapılması düşünülen değişikliklerin, İkiz Yasalar’ın her halkın
kendi kaderini belirme hakkını tanımasını ve öngördüğü öteki
hükümlerin, merkezî devlet yetkilerinin yerel yönetimle ve Türk ve
yabancı özel sektöre devri ile ilgili yasal düzenlemenin Türkiye’yi
nasıl bir uçuruma doğru sürüklemekte olduğu kendiliğinden ortadadır.
Ama bunlara bir de dil ve benzeri konularda verilen ödünleri,
iktidarın izlediği teslimiyetçi politikayı, özelleştirmelerle kamu
varlıklarının bunların çoğunun askerî ve ekonomik stratejik
kuruluşlar olduğu göz ardı edilerek yabancılara peşkeş çekilmesini
ekleyin!...
Ne var ki, Türkiye’nin
özellikle korumasız bırakılarak bölünüp tasfiyesi ile sonuçlanacak
bir başka olumsuzluk da Yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer alan
bazı hükümlerdir. 301.madde değiştirilerek “Türklüğe hakaret”in suç
olmaktan nasıl çıkarıldığı herkesçe bilindiği için burada bu madde
üzerinde bir kez daha duracak değilim. Ama öncelikle, bu yasanın
305. ve 76-77.maddelerinin üzerinde konumuz açısından içerdiği
tehlikeleri belirtmekle yetineceğim. İstinaf Mahkemeleri ise,
Türkiye’nin hukuk birliğini bozarak bölgesel hukuk düzenleri
oluşmasına yol açacaktır.
YENİ TÜRK CEZA
YASASI
Yasayı Kimler
Hazırladı?
Ama önce, bir geçeğin
altını çizmek gerek: Türkiye’de bu kadar çok tanınmış Ceza Hukuku
profesörü varken neden bu yasanın üç doçente hazırlattırıldığını
araştırdığımızda karşılaşacağımız durum şudur:
Yasayı hazırlayanlardan
Doç.Dr.Âdem Sözüer ile Doç.Dr.Ahmet Gökşen, Recep Tayyip
Erdoğan hakkında İstanbul Belediye başkanı iken kimi başka
kişilerle birlikte Üsküdar 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin E.2002/265
sayısı ile görülen davada, bilirkişi olarak 6 Ekim 2003 tarihli ve
sanıkların lehine rapor vermişlerdir. Mahkeme, 2003/413 sayılı ve 1
Aralık 2003 tarihli kararı ile Erdoğan’ın
dokunulmazlığının kaldırılması istemini TBMM Başkanlığı’na bildirmiş
bulunmaktır.
(Sanıklara yüklenen suçlar ise şöyledir:
“zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmî evrak ve
kayıtlarda sahtecilik ve cürüm işlemek için teşekkül
oluşturmak”.)
Doç.Dr.İzzet
Özgenç hakkında ise, Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında,
Eyüp C.Başsavcılığı’nın “kamu kurumunu dolandırmak,
dolandırıcılığa iştirak, cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak,
ihalelere fesat karıştırmak, hizmet sebebiyle emniyeti
suistimal”
savları ile yürüttüğü hazırlık
soruşturması sonucunda öteki kimi kişilerle birlikte Hz.2001/1790 ve
12 Mart 2002 tarihli Ek Takipsizlik kararı verilmiş bulunmaktadır.
(İzzet Özgenç şu anda profesör olarak YÖK Başkan
Vekilidir.)
Demek ki, bu üç doçentin
de Erdoğan ile şu ya da bu biçimde bir ilişkisi
bulunmaktaydı.
Şunu da anımsatayım: Yeni
bir ceza yasası hazırlamak görevi bu üç kişiye verildiği tarihte,
Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer başkanlığında bir yeni ceza yasası
hazırlanmış, hatta bu taslak Adalet Bakanlığı tarafından kitap
olarak bastırılmış bulunuyordu!...
Vatanın
Bağımsızlığı, Toprak Bütünlüğü, Rejimi Adalet Bakanına
Emanet
Şimdi önce Yeni Türk Ceza
Yasası’nın 305.maddesini
okuyalım:
“Temel millî
yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle,
yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak
kendisi veya başkası için maddî yarar sağlayan vatandaşa ya da
Türkiye’de bulunan yabancıya, üç yıldan on yıla kadar hapis ….
hükmolunur.
…..
Suç savaş hali
dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet
Bakanının iznine tabidir.
Temel millî yararlar
deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve
Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri
anlaşılır.”
Demek ki, bu maddede
öngörülen suç, bir düşünce açıklaması değildir. Belirtilen amaç veya
nedenle “fiil”de, yani eylemde bulunmaktır. Üstelik, bu fiili
işleyen kimse, bunu maddî çıkar karşılığında yapacaktır. Bu da
yetmezmiş gibi, bu maddî çıkarı yabancı kişi veya kuruluşlardan
sağlayacaktır.
Böyle biri yakalandığında,
bütün kanıtlar da onun suçluluğunu açıkça ortaya koysa, Adalet
Bakanı izin vermezse yargılanamayacaktır!
Söz gelimi, yabancı
vakıflardan ya da AB fonlarından para alarak bu eylemlerde
bulunanların yargılanabilmeleri Adalet Bakanı’nın iki dudağının
arasından çıkacak söze bağlı olmaktadır.
PKK İle Mücadele
Edenler Uluslararası Ceza Mahkemesine
Gelelim 76. ve 77.maddeye. Maddelerin yer
aldığı Kısım başlığı şöyle:
Uluslararası Suçlar”.
Bu, bu suçları işlediği öne sürülenlerin Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nde yargılanmaları demek.
76.madde
“Soykırım”, 77.madde de “İnsanlığa Karşı Suçlar”
başlıklarını taşıyor. Her ikisinde de zamanaşımı süresinin söz
konusu olmadığı öngörülmüş.
76.maddeye göre;
“Bir planın icrası suretiyle millî, etnik,
ırkî veya dinî bir gurubun tamamen veya kısmen yok edilmesi
maksadıyla, bu gurupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden
birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur.”
77.maddeye göre de;
“Aşağıdaki fiillerin siyasal, felsefî, ırkî
veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan
doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç
oluşturur.”
Her iki madde de kasten
öldür ve yaralama eylemleri bu türden sayılmış. Bu eylemler tek bir
kişiye karşı işlenmiş olsa bile 76.maddedeki maksatla ve
77.maddedeki saiklerle ve bir plan doğrultusunda işlenmiş olması da
buna dahil.
Şimdi şöyle düşünelim:
Cumhurbaşkanının ve başbakanın kendi anlatımlarına göre “Kürt
sorunu”nu çözmek için hazırlanan bir askerî plan gereğince
silahlı çatışmalarda bu maksat ve saikle bir PKK militanını öldüren
veya yaralayan bir asker ya da polis, bu suçu işlemiş sayılabilir
mi?
Hemen “Olmaz öyle şey” demeyin.
Anımsayın: Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere TSK mensupları PKK’ya karşı çete kurmakla
suçlanmaya kalkışılmadı mı?
Ergenekon soruşturması nedeniyle, tutuklanan asker
ve polis kişilerin hemen tümü PKK ile aktif mücadele yapanlar değil
mi? PKK’nın sonunu getirmek amacıyla yapılan silahlı mücadeleye
kimlerin karşı çıktığını da bir düşünün!
Hele, 76.maddenin bir (c) fıkrası var ki,
önlem olarak köy boşaltmalarını gerçekleştirenler için rahatlıkla
söz konusu olabilecektir:
“Gurubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi
sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.”
İşte, bu da soykırım suçu sayılıyor.
Tüm bu söylenenler
“varsayım” ya da “vehim” denebilir. Ne var ki, 7 Mayıs 2004
tarihinde Anayasa’nın 38.maddesinin son fıkrası değiştirilmiş ve
vatandaşın suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemeyeceği hükmü
kaldırılarak madde şöyle olmuştur:
“Uluslararası
Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç
olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye
verilemez.”
Başka bir deyişle, 76 ve
77.maddelerdeki suçları işlediği öne sürülen kişinin La Haye’deki bu
mahkemede yargılanabileceği öngörülmüştür.
Buna koşut olarak da Yeni
Türk Ceza Yasası’nın 18/2.maddesine şu hüküm konulmuştur:
“Uluslararası
Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak
üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye
verilemez.”
Sıra şimdi ilgili
sözleşmenin imzalanmasında…
Söylediklerimi “varsayım”
ya da “vehim” olarak düşünenler varsa, şimdi şu soruları
yanıtlamalıdırlar:
Türkiye’de kim, kimler ya
da hangi kuruluş üyeleri soykırım suçunu işlemekle La Haye’deki
savcı tarafından suçlanabilir?
Bu Anayasa değişikliğinin
yapılması ve ceza yasasına bu maddenin konulması ne için?
Bu soruları yanıtlarken,
AB’nin ve onun yerli işbirlikçilerinin TSK’ne karşı yürüttükleri
karalama kampanyasını aklınızdan çıkarmayın.
İSTİNAF
MAHKEMELERİ: TÜRK HUKUK BİRLİĞİNE DARBE
Ulusal bir devletin en
başta gelen koşulu hukuk birliğidir. Bu nedenle de, Cumhuriyet
kurulur kurulmaz bu amaçla devrimci uygulamalar yapılmıştır. Federal
devletlerde ise, federal hukuk düzenin yanı sıra her federe devletin
kendine özgü bir hukuk düzeni bulunur.
Bu gerçeğin ışığında gelişmelere
baktığımızda önce şunları görürüz: Birincisi, Yeni Türk Ceza
Yasası, eskisinden apayrı bir dünya görüşünün sonucudur.
İkincisi, yeni birtakım suçlar ve cezalar öngörmüştür.
Üçüncüsü, bazı hükümleri içinden çıkılmaz, çelişkili ve hatta
uygulanması olanaksız niteliktedir. Örnek vermek gerekirse, kasden
yaralama suçunun ihmalî davranışla işlenmesinden söz edilmektedir.
Kasıt ve ihmal aynı eylemde nasıl bağdaşabilirse!
Kasdı aşan
yaralama suçunda, yani yaralamak kasdıyla (öldürme kasdı olmaksızın)
işlenen bir eylem sonucu mağdur ölmüşse, cezayı arttırıcı neden
olarak yaralama dolayısı ile hayatî tehlike, yüzde sabit eser, çocuk
yapma yeteneğinin kaybolması gösterilmektedir.
Bir kimsenin
hayatı tehlikeye girmeden ölmesi olanaklı imiş gibi; ölünün yüzünde
sabit iz kalması önem taşırmış gibi!
Fuhuş suçunda fahişelerin tedavi ve
terapi altına alınması öngörülmektedir, fahişelik nasıl
iyileştirilecekse!
Dolayısı ile, bir kere 80
yıldır oluşan Yargıtay içtihatlarının büyük bir bölümünün artık bir
anlamı kalmamıştır. Yargıçlar, bu içtihatlara bakarak değil, yeni
baştan hüküm kuracaklardır.
5235 sayılı ve 26 Eylül
2004 tarihli yasa ile istinaf mahkemelerinin kurulması
kararlaştırılmış, buna koşut olarak da 5271 sayılı ve 4 Aralık 2004
tarihli Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 272-285.maddeleri bu mahkemelerle
ilgili olarak düzenlenmiştir.
AB’nden gelen istek üzerine İstinaf
Mahkemelerinin öncelikle Diyarbakır, Ankara ve Erzurum’da kurulması
kararlaştırılmıştır.
Aslında, Yasa gereğince bu
mahkemeler 1 Haziran 2007’ye kadar faaliyete geçmeleri gerekiyordu
ama maddî nedenlerle bu gerçekleştirilememiş bulunuyor.
Bu mahkemelerin kurulması AB’nin
dayatmasıdır. O kadar ki, Diyarbakır İstinaf Mahkemesi’nin
binası AB fonları ile yaptırılmaktadır ve inşaatın girişinde de bu
durumu bildiren bir yazı bulunmaktadır.
Ne var ki, AB, kendisi için bu mahkemeleri
gerekli görmemekte ve hatta bazı durumlarda sakıncalı bile
görmektedir.
Örneğin; Avrupa Birliği Değerlendirme Komitesi
2001’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yönünden bu mahkemelerin
uygulamada kaos yaratacağı, uygulama birliğini bozacağı sonucuna
varmış bulunduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de üç
ayrı kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin âdil yargılama
ile ilgili 6.maddesinin 1.fıkrasının sözleşmeci devletlerin istinaf
mahkemeleri kurmalarını zorunlu kılmadığını belirtmiştir.
(Gilles Duterte (Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Genel Direktörü): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından
Alıntılar; Avrupa Konseyi yyn., 2005, s.216)
Bu yeni düzenleme ile
Bölge Adliye Mahkemeleri (İstinaf) tarafından verilen 5 yıldan fazla
özgürlüğü kısıtlayıcı (hapis) cezalarla ilgili ya da 5.000 TL para
cezasını geçmeyen kararların Yargıtay incelenmesine ve denetimine
tabi olmadan kesinleşeceği öngörülmüş bulunmaktadır. Bu, tüm ceza
davalarının %80’nin Yargıtay denetimine tabi olmaması
demektir.
Yukarıda sıralanan gerçeklerle birlikte
düşünüldüğünde, Türkiye’nin değişik bölgelerinde aynı hukuksal durum
için değişik ve hatta çelişkili kararların verilecek olduğunu ve bu
kararların tüm mahkemelerin üstünde ve onların kararlarının denetim
yeri olan Yargıtay’dan geçmeyerek kesinleşecek olduğunu kestirmek
hiç de güç değildir. Böylece ülkede hukuk birliği yok edilmekte,
“Yargıtay’ın yetkileri bölgelere dağıtılmaktadır. Yargı
erki bölgesel hale getirilmekte, öngörülen modelle federalizmin
yargı ayağı hayata geçirilmektedir.” (Ömer Faruk Eminağaoğlu:
“İstinaf Ve Yargıtay”; Cumhuriyet, 5 Nisan 2005)
Bir yanlış anlamayı
önlemek için şu da belirtilmelidir ki, Bölge İdare Mahkemeleri’nin
İstinaf Mahkemeleri ile bir ilgisi yoktur. Çünkü bu mahkemelerin
verdikleri kararların temyiz incelenmesi Danıştay’da
yapılmaktadır.
* * *
Türkiye’nin gittikçe ivme
kazanan adımlarla nasıl parçalanmaya doğru sürüklendiği konusunda
söylenecek daha çok şey var. Burada yalnızca Anayasa’da yapılan bazı
değişiklikler ve gerçekleştirilen yasal düzenlemelerden yalnızca
birkaçına değinerek karşı karşıya bulunduğumuz yıkıma bir parça
olsun dikkati çekmek istedim.