En
Uzun Gece, Ahmet
Altan’ın okuduğum ilk kitabı. Bu yüzden eleştirim sadece bu kitapla
sınırlı. Önceki romanlarıyla bağlantı kurmam, kıyaslama yapmam zaten
olanaksız.
Bu yazının okuyucusu
sorabilir ya da düşünebilir: Sayfalarca tutan bir yazıyı kaleme alan
kişi olarak, önceki romanlarını niçin
okumadınız?
Şunun için:
“Ve ilk kez bir roman
okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece “tiksinti”
oldu…” (Fethi Naci, Yüz Yılın Yüz Romanı, sy.
638. ADAM yayınları. İtalikler bana
ait.)
Fethi Naci, Ahmet
Altan’ın Sudaki İz adlı
romanı hakkındaki yazısını bu cümle ile bitirir. Eleştirinin büyük
ustası Fethi Naci’nin bu cümlesi önemli ve ibretliktir. Kolay kolay
hiçbir yazara nasip olmaz. İşte yıllar önce okuduğum bu yazı ve
Ahmet Altan’a nasip olan bu “yargı” yüzünden, Ahmet Altan’ın hiçbir
romanını okuma gereği duymamıştım. Romanı bitirince, önceki
romanlarını okumadığım için bir üzüntü yaşamadım. Yazarın hem edebi
hem de genel kişiliği hakkındaki fikrim de değişmedi.
Romanı okuduktan sonra
hakkında yazmak fikri oluştu ama, tereddüt ettim, değer mi değmez
mi, diye. Bu tereddüt sürerken televizyonda bir program
izledim.
28 Ekim gecesi CNN
Türk televizyonunda Ahmet Hakan, Tarafsız Bölge adlı
programında, En Uzun Gece’nin yazarı
Ahmet Altan’ı konuk etti. Böylece kamuoyu, doğrudan yazarın ağzından
bazı ilk bilgileri öğrenmiş oldu. Danışıklı dövüş şeklinde bir
program olduğu için bilgiler ne kadar sağlıklı bilemeyiz. Yalnız
kamuoyu şunu öğrendi: Ahmet Altan, “kırgın”mış. Nedeni de, kitap
hakkında konuşması gerekenler nedense susmuşlar. O yüzden 28 Ekim
gününe kadar Ahmet Altan’ın kendisi de konuşma gereği duymamış.
Konuşması gerekenler susunca, başka bazı nedenler de söyledi bu
arada “kırgın” Ahmet Altan, konuşmaya ve bu programa katılmaya karar
vermiş. Ben de, Ahmet Altan’ın kırgınlığının giderilmesine az da
olsa katkıda bulunmak için, hazır bekleyen notlarıma başvurdum ve bu
yazı ortaya çıktı.
Tereddüdümü gideren
Ahmet Hakan’a da buradan teşekkür ederim.
Bu sözünü ettiğim
programın içeriği hakkında söyleyeceğim bir şey var: El insaf, pes
doğrusu! İyi pazarlama!
Yazım salt edebiyat
eleştirisi değildir. Bunu belirtmem de yarar var. Çünkü, edebiyat
eleştirisinin dışında da söylenmesi gereken bazı şeyler var. Bunlar
söylendiği taktirde, kitaba yönelik eleştirinin anlamı daha iyi
anlaşılır ve eleştiri, amacına ulaşmış olur.
Romanın adı, En Uzun Gece, 316 sayfa.
1. Baskı: Eylül 2005 ve 500.000 adet. Fiyatı: 5 YTL. Alkım Yayınevi
tarafından yayımlandı.
Romandaki ana
karakterler:
Yelda, Selim ve Taner.
Yazar, romanda daha
çok, Yelda’nın eylemlerine ve anlatımına yer vermiş. Roman bitince,
onun, baş kişi olduğunu anlıyoruz. Yazar bunu istemiş, okuyucu da
zaten böyle anlıyor.
Yelda kim?
Romandan bazı
alıntılar yapayım:
“- Yelda hanım, iktisatçı…” (sy.25)
“…Bir dinsizin hayatını yaşayan gizli bir
dindardı. Kendi hayatındaki her çelişkiyi olduğu gibi bunu da büyük
bir doğallıkla, aslında olması gereken buymuş gibi kabul etmişti.
Allah’la arasında garip bir baba kız ilişkisi kurmuştu, onun
yasakladıklarını yapar, onu kandırır, onu kızdırır, hatta bazen ona
kızar ve onu asla bitmeyecek bir aşkla severdi.” (sy.84)
“…Orta Anadolu’dan koyu dindar, müteahhit
bir babanın kızıydı…”
(sy.107-108)
“…dördü erkek beş kardeşin sonuncusu…” “…Egeli olan annesi…” “…Amerikan Koleji’ne
girmiş…” “…Sınıf birinciliğini hiç bırakmadığı okulun son yılında
bir Amerikan bursu kazanmıştı…” “…Gene annesinin kararlılığı
kazanmış, Yelda Amerika’ya gitmişti…” “Liseyi bitirince Türkiye’ye
dönmemiş, bir başka burs kazanıp orada üniversiteye girmiş, okulun
üçüncü ayında kendisinden çok daha yaşlı bir profesörden hamile
kalmıştı ama onun gibi bir aileden gelen bir genç kızdan
beklenmeyecek bir sükûnetle gidip kürtaj olmuş, bir daha da o
profesörle görüşmemişti.” (Bu alıntıların tümü, sy.
108)
“İktisat fakültesini üçüncülükle bitirdikten
sonra sosyal psikoloji dalında da “ph” derecesi almış ve aynı
üniversitede hoca olarak kalmıştı…” “...sonra yeniden Amerika’ya
dönmüştü. Bir profesörle birlikte “göçün ekonomisi ve sosyal
psikolojisi” üzerine bir kitap yazmış, İngilizceyi çok sevimli bir
aksanla konuşan genç ve parlak bir İtalyan fizikçiyle
evlenmişti.
Kocasından sıkıldığında Amerika’dan da
sıkıldığına karar vererek Türkiye’ye dönüp
yerleşmişti.”
(sy.109)
“…gördüğü ilk örneklerin etkisiyle bütün
erkeklerin kendisinden daha
aptal olduğuna karar verip, kendisine ve zekâsına hayran
kalmıştı.” (sy.111) (Siyah
italikler bana ait.) (Burada kısa bir açıklama: Ahmet Altan bütün
erkeklerin ondan ‘daha aptal’ olduğunu söyleyerek kahramanı
Yelda’nın ‘aptal’ olduğunu söylemiş olmuyor
mu?)
Şimdi de Yelda’nın
kişisel özelliklerine bir bakalım:
“Daha doğuştan kendisine
bağlanmış olan bütün olumlu ayrıcalıkları, güzelliği, zekâsı,
çalışkanlığı, soğukkanlılığı, kendisine en yabancı konuları bile
süratle kavrama yetisi, hiçbir unvan, makam, servet karşısında
sarsılmayan güveniyle insanları etkileme gücü onun ruhunun
derinliklerinde ancak Olimpos tanrıçalarında rastlanabilecek bir
kendini beğenmişliğe dönüyor, bunu saklamasını sağlayacak bir zekâsı
olmasına rağmen kendine duyduğu hayranlık gizlendiği yerde
çocukluğundan beri her gün biraz daha büyüyerek bütün ruhunu sarıyor
ve onun en büyük zaafını oluşturuyordu.
Kendine hayran her insan gibi yaralanmaya
çok açıktı, başkalarının ona yalan söyleyerek onu aptal durumuna
düşürmelerinden delice korkar, erkeklerin kendisinden başka bir
kadını beğenme ihtimalinden bile çılgına döner, sevdiğinin her
hareketinden, her sözünden kuşkular yaratır, kıskançlıklarıyla
inanılmaz azaplar çekerdi. Başkalarında dayanılmaz suçlar gibi
gördüğü davranışları kendine hak görür, bunlara daima kendini haklı
çıkaracak nedenler bulur, zaman zaman yaptıklarından dolayı
kendisini ciddi bir biçimde hırpalasa da daha sonra kendisini de
haklılığına inandırırdı. En
tehlikeli yanı, gerçekten iyi kalpli olması, insanların
dertlerinden etkilenmesi, başkalarının acıları karşısında
duygulanmasıydı, bu iyiliğe sahip olduğu, başkaları için kimseye
göstermeden üzüldüğü için, diğer insanları kıracak, üzecek her
davranışını, bencilliğini “ama ben iyi bir insanım” diye kendine
mazur gösterip, kendini affetmesiydi. Başkalarını yaptıkları için
suçladığı her davranışı kendisi de aynen yapabilir ve suçladığı
insan gibi davrandığının farkına bile
varmayabilirdi.
Sahip olduklarının sağladığı o sert kabuğun
içinde kendine hayranlığın getirdiği hastalıklı bir kırılganlık
barınırdı, o kırılgan yerine dokunulduğunda deliliği andıran biçimde
öfkelenir, cinnet krizine benzer krizler geçirir, kendisini üzeni
cezalandırmak, canını yakmak için kendi varlığını, geleceğini bile
tehlikeye atacak kadar kendinden geçer hatta inanılması zor ama
ölmeyi ve öldürmeyi bile aklından geçirirdi. Bu hastalıklı yapıyı
kurtaran ise onun kıskançlık duygusu kadar güçlü olan sorumluluk
duygusuydu, yaptığı iş ne olursa olsun bunu büyük bir ciddiyet ve
sorumlulukla yapar, işini mutlaka bitirir ve herkesten daha iyi
yapmak için bütün gücünü ortaya koyardı.” (sy. 21-22) (Siyah italikler bana
ait.)
İlginç bir alıntı
daha. Yelda, güneydoğuda araştırma yapan ekibe katılmak için geldiği
Mardin’in bir köyünde, kendileri için hazırlanan barakalarla tanışır
ve Ahmet Altan onun karakterinin bir özelliğini daha bize
verir:
“Barakalara girdiğinde karşılaştığı
sıcaklıkla birlikte gevşeyen gövdesi kayaların arasında kendini
nasıl sıktığını fark ettirtmişti ona. Yeni açılmış kâğıt paketi,
mürekkep, kurşunkalem, naylon mobilya ambalajı ve kahve kokuyordu,
kenarda üst üste konmuş karton kutular duruyordu, duvara yeşil
çuhadan bir pano asılmış, üstüne görevlilerin isimleri ve görev
bölgeleri yazılmıştı, barakanın duvarları bembeyazdı, bütün bunlar ona Amerika’daki
üniversitenin ilk günlerini hatırlatıyordu. Terk edilmiş karanlık
köyün içinde başka bir ülkeye gelmiş gibiydi ve bu ülkeyi tanıyordu,
kendini güvende hissetmişti.” (sy.22) (Siyah italikler bana
ait.)
Bu alıntı hakkında
biraz yazmak istiyorum. Yelda’nın kendisini güvende hissettiği ülke,
‘başka bir ülke’ olduğu için Türkiye değil. Yazar bunu niçin
belirtmemiş acaba? Aklımıza ‘Kürdistan’ ya da Amerika geliyor. Ama
daha çok da Amerika’daki ilk üniversite günlerini hatırladığı için
bu başka ülkenin Amerika olduğu izlenimi çıkıyor. Neyse, diyerek
geçemeyiz. Romancımız Türk sözcüğüne bile
gıcık olan biri olduğu için, bunlar çok önemli. Yelda,
ülkesine yabancılaşmış biri. Bu sonuç çıkıyor ama, bu sonuca nasıl
ulaştığı belli değil, romanda bunun nedenleri ya da anlatımı yok.
Türkiye ne gibi bir kötülük yapmış ki, Yelda ülkesine böylesine
yabancılaşmış bir insan haline gelmiş. Okuyucu bunu bilmek
istiyor.
Yukarıdaki
alıntılarla, yazarın dilinden anlatılan Yelda’nın nasıl bir karakter
olduğunu anlıyoruz. Bir ekleme yapalım yalnız: Leyla’nın, daha
doğuştan kendisine bağlanmış olan bütün olumlu ayrıcalıkları,
bunları da bilmek istiyor okuyucu. Bu ayrıcalıkları kim ve neden bağlamış ona?
Olumlu ayrıcalıkları varsa, olumsuz ayrıcalıkları da vardır. Yoksa
Ahmet Altan, insanların bütün karakter özelliklerini ve yetilerini
doğuştan mı aldıklarını söylemek istiyor. Olmaz böyle
şey.
Ahmet Altan daha
ziyade psikolojik anlatımlar yapmış Yelda’ya ilişkin. Bu anlatımlar
da daha çok bir psikiyatrist ya da psikolog diliyle yapılmış. Edebi
dille yapılmaya çalışılan anlatımlar hakkında ise ileriki sayfalarda
duracağız, genel dil hakkında, örnekleriyle.
Selim kim?
Selim Yelda’nın
sevgilisi. Büyük aşkı.
Selim’e ilişkin
romandan yaptığım alıntılar şunlar:
“Eğer insan bir matematik formül olsaydı
Selim’in ruhunu, kişiliğini oluşturan duygularını, düşüncelerini,
davranışlarını, tepkilerini alt alta yazıp topladığınızda ortaya
olumsuz bir sonuç, kötü ve itici bir insan çıkardı. Ama insan matematik bir formül
olmadığından, varlığını oluşturan mayaya esrarengiz bir mucize
katıldığından, onun kötü denilebilecek bütün özellikleri bir araya
geldiğinde ortaya iyi ve çekici bir insan çıkıyordu.”
(sy.13) (Siyah italikler bana ait.)
Bu alıntı, çok
önemlidir. Belki de romanın en önemli parçalarından biridir. Bunun
üstünde biraz durmak istiyorum.
Ahmet Altan’a göre insan, matematik bir
formül değildir.
Bu yargısı bir yanıyla
doğru. Zaten biliyoruz. Zaten biliyoruz derken, insan varlığına
ilişkin neredeyse matematik kesinliğinde yasalar, işleyişler ve
yapılar olduğunu da reddetmiyoruz. İnsan özellikle biyolojik
bakımdan matematik kesinliğinde bir varlıktır. Ruhsal yapısı ve
karakterine ilişkin özelliklerinde de matematik kesinliğinde
işleyişler, süreçler vardır. İnsana ilişkin bilinemeyecek çok şey
yoktur artık günümüzde. Özünde sade ve yalın bir yapısı olan insan,
toplumsal yaşam boyunca karmaşıklaşmıştır ve bu karmaşık yapı çok
ama çok uzun bir süreç sonunda, yeniden o sade ve yalın yapısına
ama, bu kez daha yetkin bir varlık olarak
ulaşacaktır.
Ahmet Altan’ın bu paragrafı bir
zırvadır. Zırvadan da
öte, insanlığın tarihi boyunca bilinçli bir biçimde yaratılmış ve
genel kabul görmüş kavramlara bir saldırı, onların içini boşaltma,
değersizleştirme çabasıdır. Nedir bu kavramlar örneğin? İyi-kötü,
haklı-haksız, zalim-mazlum, güzel-çirkin, dürüst-sahtekâr vb. gibi.
Onlarca örnek verebiliriz.
Neden?
Öyle ya, Ahmet
Altan’ın kahramanı Selim, insanlığın kötü olarak nitelediği bütün
özellikleri bir araya toplayıp kendi şahsında somutlaştırsa da o
kötü bir insan değil, iyi ve çekici bir insandır. Neden? Çünkü,
insanın mayasında esrarengiz bir mucize vardır. Peki bu mucize
nedir? Yanıt yok. Ya da bilmiyoruz. Hemen burada belirteyim, şöyle
bir itiraz gelebilir çünkü. Ve bir polemiğe yol açar. Şöyle: O kadar
da değil. “Ahmet Altan, insanlığın bütün kötü özelliklerinin
Selim’de olduğunu söylemiyor ki!” Bu itiraz gelebilir. Ama anlamsız
bir itirazdır. A. Altan’ın paragrafında siyah italikli sözcükler
dikkatle ele alındığında “Ama insan” ve “onun” sözcüklerini
kastediyorum. Buradaki “ama insan” genel
anlamda insandır. “onun” sözcüğü de iki
anlamlıdır. Türkçe’nin olanakları. Hem, genel olarak insan, hem de
özel olarak roman kahramanı Selim. Yani, Ahmet Altan, Türkçe’nin
gücüyle, insanlık ile Selim’i özdeşleştirmiş oluyor. İnsan=Selim.
Fakat, yazarımız, yine Türkçe’nin gücünden faydalanarak, ben bunu
kastetmedim, diyebilir. O, onun bileceği bir şeydir ve önemi de
yoktur.
Şimdi:
Herhangi bir insanı
ele alarak devam edelim.
Örnek insanımızın
şöyle özellikleri olsun:
Çok yalancı. Sahtekâr ve iki yüzlü. Zalim. Uyuşturucu pazarlamacısı. Kalleş. Muhbir. Hem insana, hem hayvana zorbalık
yapan biri. Çok çıkarcı,
bencil. Güç düşkünü.
Savaş kışkırtıcısı. Vatan haini. Faşist bir
diktatör. Vs.
vs.
Daha fazla uzatmak
anlamsız.
Böyle özellikleri olan
bir insan, nasıl bir insandır?
Kötü demek bile yetmez
böyle bir insana. Her dilde ne kadar kötü sözcük varsa
söyleyebilirsiniz.
Bu örnek insanımız,
herhangi bir insan olabileceği gibi Ahmet Altan’ın roman kahramanı
Selim de olabilir. Ama, sonuçta böyle bir insan ya da Selim, kötü,
olamaz. İyi ve çekici bir insandır. Neden? Çünkü insanın mayasında
esrarengiz bir mucize vardır. Bunu kim söylüyor? Ahmet Altan ya da
akıl hocaları. Esrarengiz mucize ne peki? Yok.
Burada yine şöyle bir
itiraz gelebilir:
Özelliklerini
sıraladığınız örnek insanın, hiç mi iyi yanları
yoktur?
Var
tabii.
İnsanın abartılan
karmaşıklığı da iyi ve kötünün yan yana, iç içe bulunmasındandır.
Konumuz bu değil. Bu konuda da çok şey söylenebilir. Elbette Ahmet
Altan’ın kahramanı Selim’in iyi yanları da vardır. Bunu kimse inkar
edemez. Fakat burada şöyle de bir soru karşımıza çıkar. Peki,
Selim’in iyi yanlarının anlamı ne? Sadece, iyi yan mı, yoksa bu iyi
yan, onun iyi bir insan olmasının temeli mi? Buna Ahmet Altan
romanda yanıt vermiyor. Selim’in iyi yanlarının üstüne
bir de kötü özelliklerini eklediğimizde Selim süper iyi insan
oluyor.
Burada romandan bir
alıntı daha yaparak konuyu daha iyi açmak
istiyorum:
“Selim’in ihanet etmeyeceği bir
duygu ya da kadın yoktu, yalnızca düşüncelerini ihanetin dışında
tutar, işiyle ve
düşünceleriyle ilgili hiçbir yalan söylemez, dahası söyleyemez ama duygular dünyasına girdiği
andan itibaren bir yalancıya, bir sahtekâra, bir haine
dönüşürdü…” (sy.14) (Siyah italikler bana
ait.)
Evet işte bu
kadar.
Ahmet Altan’ın Selim’i
budur.
Selim’in duyguları var ama, hepsine ihanet
eder. İhanet etmeyeceği bir duygu
yoktur.
Şimdi insan=Selim olduğuna
göre, biraz sorular soralım mı? Bu eşitlemeyi yapmaya bile gerek yok
aslında.
Duygular?
Sayalım. Önce güzel ve
iyi duygulardan başlayalım.
Arkadaş sevgisi.
Anne-baba sevgisi, aile sevgisi. Bir sevgiliye duyulan özlem ya da
aşk. Doğa sevgisi. Genel olarak insan sevgisi. İnsanları üzmemeye,
kırmamaya özen göstermek. Doğa sevgisi. Vatan ve ulus sevgisi. Ölüm
karşısında üzüntü duymak. Kimi doğa olayları karşısında, örneğin,
güneşin doğuşu gibi, haz almak. Verilen emek sonucu başarının
verdiği mutluluk. Çalışmayı sevmek. Geleceğe güven. İnsanlığa güven…
Böyle devam edip gidebiliriz. Bunlara, insana güç veren, varlığını
anlamlı kılarak güzelleştiren, pratik yararları da olan olumlu
duygular, diyebiliriz.
Bir de karşıt içeriği
olan duygular vardır. Çirkin, kötü duygular gibi. Bunlar daha
ziyade, nefret yüklü, hem insanın birey olarak kendisine, genel
olarak da insanlığa ve doğaya yönelik duygulardır. Küçümseme;
kendini beğenmenin çığırından çıkmış halleri; sevgisizlik halleri;
insanın, hayata ve insanlara salt kendi penceresinden bakmaya yol
açan duygular; hainlik; ihanet; haksız düşmanlık halleri vs. Bu tür
duygular da özünde insanı kendine yabancılaştıran, küçülten ve
varlığını değersiz kılan olumsuz duygulardır.
Bu kısa açıklamalar
elbette yetersizdir. İyi insan, kötü insan ayrımı, ya da farkı, bu
karşıt duygusal hallerin şu ya da bu düzeyde savaşımı, mücadelesi ve
üstünlük sağlamaları durumunda ortaya çıkar. İnsan, duygu ve
düşünceleriyle eyleme geçen bir varlıktır. İnsanın eylemine yol açan
duygu ve düşünceler arasındaki sınır ve denge asla belirlenemez.
İnsan, duygu ve düşünceleriyle mutlak olarak var olur. Hangisi ön
plandadır, diye bir soruya verilecek yanıtlar, bizi tatmin etmekten
uzaktır ve bunun oranını bulmak gibi bir çaba da boş bir çabadır.
“Duygusal hareket etme”, “Aklını kullan”, “Çok duygusal biri”,
“Duygularıyla hareket eder” vb. gibi öneri ve yargılar, bu
anlamlarıyla alındığında bile, duygu-düşünce birlikteliğini,
karmaşıklığını, iç içeliğini, birbirinden kopmazlığını vurgulamaya
sanırım yeter.
Bu değerlendirmelerden
sonra dönelim Ahmet Altan’ın roman kahramanı Selim’e. Selim,
duygular dünyasında(hem olumlu, hem olumsuz) tam bir yalancı,
sahtekâr ve haindir. O olumlu-olumsuz bütün duygularına ihanet
edebilir. Kökleşmiş duyguları asla yoktur. Olumlu bir duyguya da,
olumsuz bir duyguya da ihanet edebilir ve bunun sonu
yoktur.
Böyle bir şey olabilir
mi?
Nesnel olarak böyle
bir şey olmaz. Ancak, Ahmet Altan gibi bir romancının hayal
dünyasında mümkündür. Ve bu da bir uydurmadır. Ahmet Altan bunları
bilmez mi? Bilmesi lazım. Bir örnek: Selim’in, kökleşmiş bir doğa
sevgisi yok mudur? Selim, doğa sevgisine de mi ihanet eder? Soruları
böyle uzatırsak bir saçmayla karşı karşıya kaldığımızı görürüz,
hatta yalanla. Ahmet Altan, okuyucularına karşı
bile dürüst olmayıp, romanında bol bol yalan söyleyen bir yazar
olduğu için böyle zırvalarla
karşılaşıyoruz.
Ayrıca Selim’e bir
insanda olmayan bu tür özellikler yüklendiği (kökleşmiş
duygularının, ihanet edilemeyecek duyguların da olduğu gerçeği),
Selim uyduruk bir varlık olarak sunulduğu için, roman daha ilk
formasında çöküyor ve En Uzun Gece’yi değil en
uzun palavrayı okumaya başlıyoruz. Ahmet Altan geçmişte, bugün ve
gelecekte insanın özü neydi, ne, ne olacak sorularına bilim dışı,
kendince uydurma yanıtlar verdiği için, Selim, bir karakter bile
olamıyor. Ruhsuz, cansı, yazarının istediği biçimde oynattığı bir kukla
oluyor.
Selim, yalnızca
düşüncelerini ve işiyle ilgili şeyleri ihanetin dışında
tutuyor.
Bu tespit bir kere hiç
inandırıcı değil.
Selim’in işi
ne?
“…ve bir bilim adamı
olarak…” (sy.
280)
“Bazen Mahmut’la birlikte bira içip tarih
tartışmalarına giriyorlar,..” (sy.162.)
Selim akademisyen,
tarihçi. Arkadaşı Mahmut’la bir tarih kitabı yazmaya karar
veriyorlar ve hazırlık yapıyorlar. Okuyalım.
“Bazen Mahmut’la birlikte bira içip tarih
tartışmalarına giriyorlar,
yakın tarihi neredeyse baştan
aşağı yalan olan bir yerde gerçekleri bilmenin ağır yükünü
nasıl taşıyacaklarını, gerçeklerin açıklanmasına izin verilmeyen bir
meslekte dürüst kalabilmeyi nasıl başarabileceklerini
konuşuyorlardı. Birlikte, Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde
yaşanan bütün gerçekleri açıkça ortaya koyan bir tarih kitabı yazma
hayalleri vardı.
Mahmut,
-Nerede bastıracağız bu
kitabı?diyordu.
Selim, “asıl soru o değil,”
diyordu.
-Asıl soru, o kitabı bastırdıktan sonra
nerede yaşayacağız. İnsanları öylesine yalanlarla boğmuşlar ki bizim
söyleyeceğimiz gerçeklere kimse
inanmayacak. Bizim yalan söylediğimizi
düşünecekler. Düşman olacak herkes bize. Bizi burada
yaşatmazlar.” (sy. 162) (Siyah italikler bana
ait.)
Bu satırlar tam bir
ibret vesikasıdır. Lütfen dikkatlice okuyalım ve
düşünelim.
Bu iki kafadar
tarihçi, Selim ve Mahmut, (Bir not: İkisinin adı da Osmanlı
padişahlarının adlarından.) yalan söyleyen yazarın yalan
makinelerine dönüşmüş durumdalar.
Ahmet Altan’ın yalanı,
anlatıcı-yazar olarak; “…yakın tarihi neredeyse baştan
aşağıya yalan olan bir yer..” diyor.
Bu yer
neresi?
Türkiye.
Bir kere, “yakın
tarih” yalan olmaz. Ahmet Altan, ne yazdığını bile bilmiyor. Tarih,
yaşanmış geçmiştir. Yakın, orta, uzak, neyse. Yaşanmışlık, yalan
olamaz. Ancak yaşanmışlığın yazılışı ya da anlatımı olsa olsa yalan
olabilir. Biz Ahmet Altan’ın bunu varsaydığını düşünerek
tartışacağız.
Yakın geçmişin yazılı
tarihi, ülkemizde neredeyse baştan aşağı yalan mıdır? Değildir.
Örnekler vereceğim ve yalan söyleyenin hem Ahmet Altan, hem de
romandaki karakterleri olduğunu göstereceğim.
Yakın geçmişe şöyle
bir gidelim ve tarihsel bazı olayları anımsayalım. Son yüzyıl
mesela!
Osmanlının son
döneminde kapitülasyonlar, Düyun-u Umumiye, Osmanlı
imparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na katılması ve yenilgi, Çanakkale
Savaşı, Mustafa Kemal’in parlaması, Sevr, Kurtuluş Savaşı’nın
başlaması, Anadolu’nun işgali, anti-emperyalist zafer ve
Cumhuriyet’in ilanı, öncesi ve sonrası gerici, emperyalist destekli
iç isyanlar, ekonomik kalkınma, İsmet İnönü dönemi, faşizmin ve
Nazizmin yenilgisi, NATO’ya giriş, Kore Savaşı’na ABD’nin yanında
katılma, “Küçük Amerika” yaratma sevdalısı DP iktidarı, 1960
darbesi, idamlar, Morrison Süleyman Demirel, 1968 anti-emperyalist
gençlik hareketi, 12 Mart 1971 Muhtırası, Nihat Erim ve balyoz
hareketi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, “Umudumuz Karaoğlan”
balonu, ülkücü-devrimci çatışması, 12 Eylül faşist darbesi, bizim
oğlanlar diye nitelenen Kenan Evren ve arkadaşları, en az 500.000
kişinin gözaltına alınması, işkence tezgâhları, küreselleşmenin
şampiyonu Özal, bölücü PKK hareketi, giderek artan yoksulluk, 2001
Ekonomik Krizi, 1 Mart Tezkeresi’nin reddi vs. vs. Bunlar yakın
tarihimize ilişkin başlıca olaylar. Unuttuklarımız olabilir.
Şimdi, tüm bu
konularda, Türkiye’de tarihçiler de dahil, herkes yalan söylemiş,
yalan söylemeyen ve bunun farkına varan ancak ve ancak iki kişi var.
Selim ve Mahmut. Pardon, bir de Ahmet Altan. Yani üç kişi. Bu “üç kişi”yi de lütfen akılda
tutalım. Daha sonraki sayfalarda bu üç kişinin sırrına da vakıf
olacağız. Ve bu iki kafadar tarihçi, 1900-1925 yıllarını kapsayan,
dünya tarihine ilişkin bir tarih kitabı yazacaklar ve tabii ki
Türkiye de yer alacak ve Cumhuriyet öncesi dönem, Kurtuluş Savaşı da
yer alacak bu muazzam tarih kitabında. Öyle gerçekler ortaya
koyacaklar ki, onlara kimse inanmayacak ve herkes
onlara düşman olacak. Dünyanın neresinde böyle tarihçiler ve
böyle yazan yazarlar var bilmiyorum doğrusu. Zor bulunur. Herkes
yalancı, herkes düşman! Sadece Ahmet Altan ve iki roman karakteri,
doğru ve gerçekçi.
Bu zırvalara ve
yalanlara kim inanır? Ahmet Altan’dan başka.
İbretlik satırlar
demiştim. Bir yazar, kalemini ve sözde karakterlerini kullanarak,
okuyucularına, ulusuna ve dünyaya nasıl böyle hacmi olağanüstü büyük
yalanlar söyleyebilir?
Romanın 14. sayfada
çöktüğünü söylemiştim, bu yalanlar ise çöküntünün dumanları gibi.
Böyle uyduruk, gerçek dışı karakterlerle roman mı olur? Ama oluyor
işte. Ahmet Altan, kuklalarını istediği gibi yönetiyor. Kuklalar
karakter olamayacağı için, aslında ve özünde Ahmet Altan kendi
düşüncelerini, yalanlarını ortaya sürüyor.
Ayrıca, Selim’in bu
düşüncelerinin dışında pek bir düşüncesine de
rastlamıyoruz.
Burada biraz da
kadınlara ihanetinden söz edelim. Ne yazmıştı Ahmet Altan, önce onu
hatırlayalım:
“Selim’in ihanet etmeyeceği bir duygu ya da kadın yoktu,..”
(sy.14)
Yani, Selim,
ilişkisinin niteliği ne olursa olsun, bu bir eş, sevgili, arkadaş,
meslektaş, yakın akraba, kardeş, hatta anne bile olabilir. Cümleden
bu çıkıyor. Ahmet Altan, ya Türkçe’yi o kadar çok özensiz,
gelişigüzel kullanıyor ki, kullandığı sözcükleri okuyucunun nasıl
anlayacağını düşünmüyor ya da gerçekten onun karakteri Selim, bu
saydığım tüm kadınlara ihanet edebilecek biri. Hangisi
acaba?
Selim’e ilişkin birkaç
özellik daha:
Oxford mezunu Selim,
uçak kazasında ölen bir diplomatın oğlu. Çok zengin bir kadın olan
Fahrünisa ile evleniyor, daha sonra boşanıyorlar ama,
görüşüyorlar.
Yelda (hiç kimseye
daha doğuştan bütün olumlu ayrıcalıklar bağlanamayacağı için, bu
Yelda da olsa) ve Selim, ikisi de aslında olmayan karakterler
gibi.
Roman ve karakterleri
konusunda aslında söylenecek çok şey var. Ama ana ilke şudur:
Karakterlerin şu veya bu biçimde hayatta karşılığının olması, ve
onların eylemleriyle, iç dünyalarıyla yansıtılarak ete kemiğe
büründürülmesi gerekir. Usta romancının gerçek karakterleri böyle
olur. Yoksa, yarattığı karakterleri onlarda asla olmayacak olumlu ya
da olumsuz vasıflarla sunmak, olsa olsa okuyucuyu avlamaya yönelik,
boş bir çabadır.
Taner:
“-Ben bu ekibin idare amiri ve güvenlik
sorumlusuyum. Adım Taner…”
(sy.24)
“Tabak bardak şakırtıları, kaba gülüşler,
masadan masaya laf atmalarla oluşan uğultuyla kaynaşan salonun
üstüne çöken sigara dumanının içinde Taner ona kendi hayatını
anlattı. Evliydi, iki çocuğu vardı. Yelda evliliğinden ya da
karısından hiç şikâyet etmediğini fark etti. İstanbul’un surlara
yakın o eski ve fakir mahallelerinden birinde bir başkomiserin oğlu
olarak doğmuş, o mahallede büyümüştü, hâlâ o mahallede babasından
kalan o evde oturuyordu. Emniyet Müdürlüğünün bursuyla Siyasal
Bilgiler’de okuduktan sonra polis olmuş, müdür muavinliğine tayin
olmadan bir hafta önce çocukluk arkadaşlarıyla gittiği bir barda
çıkan tatsız kavga nedeniyle istifa etmek zorunda
kalmıştı.
-Hayatımın en şanslı kavgasıydı, diyordu,
şampiyonluk maçını kazanmış gibi oldum, istifa ettikten sonra özel
güvenlik şirketi kurup para kazanmaya başladım.” (sy.104)
Taner hakkında uzun
uzadıya durmaya hiç gerek yok. Çünkü o, romanın olay örgüsünde ve
konusunda, ortalığı kızıştırmak için kullanılan sıradan bir
figür.
Ana karakterler bu
kadar.
Romandaki olay
örgüsü:
“-Bu köy boşaltılmış, köylüler gitmiş… Daha
yeni yeni dönmelerine izin verildi ama köyün çoğu daha geri
gelmedi.
-Çatışmalar sürüyor mu
hâlâ?
-Eskisi gibi değil tabii ama arada bir
civarda çatışmalar oluyor…”
(sy.10)
“-Bu Leopold, sosyal antropolog, adının
Leopold olduğuna bakma, kendisi İspanyol. Günter, adından da
anlaşılacağı gibi Alman, psikiyatrist, Amy, İngiliz doktorumuz,
Jacques Fransız, misyonun şefi ve davranış bilimci, Beatrice,
İtalyan sosyolog.”
(sy.24)
“-Biz olayı soruşturmaya gitmiyoruz Zerrin,
dedi Jacques, biz bu toplumda kadınlara nasıl davranıldığını, töre
cinayetlerinin sosyolojik nedenlerini anlamaya
gidiyoruz…”
(sy.39)
“Avrupa Birliği’nin “töre cinayetlerini”
araştırmak için kurduğu misyona Selim’e haber vermeden başvurup işe
kabul edilmişti…” (sy.168)
Alıntılardan da
anlaşıldığı gibi, Avrupa Birliği, Türkiye’nin güneydoğusuna töre
cinayetlerini araştırmak için bir ekip göndermiştir. Yelda da bu
ekiptedir. Ekibe bağlı Rojda ve Zerrin Kürttür. Ekip Mardin’in bir
köyünde, köyün adı Uçurumköy, yerleşmiştir. Orada küçük bir askeri
birlik de vardır. Başındaki komutan Teğmen
Cafer’dir.
Ekip, sözde araştırma
yapacaktır ama, bu araştırmalar, birkaç köy ziyaretinden öteye
geçmez. Romanda, bu ekip, varlığı, araştırmaları, yerleştiği köy,
ziyaret edilen köyler ve insanlar, üstün körü anlatılır. Ortada
başından itibaren çökmüş bir roman olduğu için, bu ekip, görevi ve
yöre, yöredeki durum romanda çok iğreti
durmaktadır.
Romanın ana konusu,
Yelda’nın İstanbul’da kalan aşkı Selim’le yaptığı telefon
konuşmaları, kendisinin Taner’le ilişki kurup yatması, Selim’in de
aynı şeyi İstanbul’da eski karısı Fahrünisa ve başka kadınlarla
yapması ve köydeki Heja adlı bir çocuğun faili meçhul bir cinayete
kurban gitmesi ve Selim’in köye, Yelda’ya gelmesi, geldiğinde,
havaalanından birlikte köye giderlerken arabanın bir saldırıya
uğrayıp Selim’in, Yelda’nın kollarında (“Başı yana düştü.”) en uzun
gecenin başlaması. Selim öldü mü, bayıldı mı, belirsiz: Olay örgüsü
kaba olarak bu. Yelda-Selim aşkı!
Acaba gerçekten aşk
mı?
Ahmet Altan kendi
söyleyip, kendi inandığı için ona göre aşk.
Romanda, bol bol sinir
krizleri, karşılıklı bağırmalar, kızmalar, aldatmalar gırla
gidiyor.
Romanda anlatılan aşk,
okuyucu kitlelerini tatmin etmemiş olacak ki, yazarın kendisi
televizyon ve gazete kullanarak yapılan röportajlarda, bu aşkı
anlatıyor. Bol bol izahat yapıyor. Benim aşk anlayışım bu, romandaki
aşkı iyice anlamanız için anlatıyorum,
dercesine.
Ama romanda, Yelda ve
Selim şahsında anlatılanlar aşk değil. Ahmet Altan, hemen hemen ne
kadar değerli, anlamlı ve insani kavram varsa, içlerini boşaltıp,
değersizleştirme, onların yerine kendi anlayışlarını oturtma
çabasındadır. Aşk, meselesi de böyledir.
Biraz aşk, üstüne
yazmak istiyorum. Bunlar benim şahsi görüşlerim olduğu kadar,
sanırım aynı zamanda genel geçer görüşlerdir de. Gerçi aşk sözcüğü
daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır ama, doğa aşkı, yurt aşkı
vs. burada söz konusu edeceğimiz bir erkek ile bir kadın arasındaki
aşktır.
Aşk, bir kadın ve bir
erkek temelinde, birlikteliğinde oluşan en üst düzeyde kristalize
olmuş bir sevgidir. Sevginin en yoğun hali de diyebiliriz buna.
Aslında bu tarif, çok klasikleşmiş bir tariftir. En yoğun hali
derken iki kişilik var
olma durumunu anlamak gerekiyor ve bu var olma durumu çok
özelliklidir, salt bir ya da birkaç özellikle sınırlandırılamaz. Bu
özellikler bağlılık, hoşlanma, isteme, özleme, tutku, dayanışma, iyi
günde kötü günde el ele, omuz omuza olma, sınırsızca paylaşım,
birbirine dürüst, açık, içten ve samimi olma vb. insani halleri
içerir. Hatta bu özelliklere eklemeler de yapabiliriz. Sınırları
geniştir. Ne kadar insani, olumlu anlamda, özellik varsa, bu halleri
bir aşkta görebiliriz. Bu saydığım hallerden birinin bile olmaması
durumunda, gerçek bir aşktan söz etmek olası değildir. İçten olmayan
bir aşk düşünebilir misiniz? Birbirine bağlı olmayan iki kişilik
birlikteliğin adı aşk olur mu? Dayanışma olmadan aşk olur mu? Maddi
ve manevi değerleri paylaşmayan, bireylerinin tek tek bencil olduğu
bir aşk, olabilir mi? Olmaz. Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.
Hatta aşk üstüne sayfalarca yazabiliriz ama, insanlığın üstünde hem
fikir olduğu genel bir kısa özet sanırım yeterlidir. Gerçekte aşk,
yaşam ağacının ana dallarından biridir. Bir başka yazımda aynen
böyle yazmıştım. Aşksız hayat, eksik bir
hayattır.
En Uzun Gece’deki masalsı aşkı (!), burada
alıntılarla açıklamayı gereksiz görüyorum. Bu yazının alıntılarla
şişmesini istemiyorum. Çünkü yazılacak daha başka konular da var
romana ilişkin.
Sadece, şunu
söylemekle yetineyim:
En Uzun Gece’de, Ahmet
Altan’ın bize aşk, diye yutturmaya çalıştığı yaşanmışlık, sadece ve
sadece, hem kendilerine, hem ülkelerine yabancılaşmış iki hastalıklı
tipin, hastalıklı bir ilişkisidir. Sadece budur. Hastalıklı bir
ilişki. Hayatı bilmesek, aşk, denen güzelliğin ne olduğunu, nasıl
yaşandığını bilmesek, görmesek, işitmesek ve yaşamasak neyse! Bu
kadar dengesiz bir yazar olur mu insan? Güzel olan her şeye saldırır
mı? Ve yerine ne olduğu belirsiz, durumları koymaya kalkar mı ve
bunu niçin yapar?
Romandaki olay
örgüsüne birkaç konuya daha değindikten sonra yine
geleceğim.
Konulardan biri
şu:
Ahmet Altan, Türk ve Atatürk sözcüklerine
gıcık olan bir yazar.
‘Gıcık’ sözcüğü bile
yetersiz kalıyor. Birkaç alıntıyla konuyu
açayım.
Yelda ile ekibe
yardımcı eleman olarak katılmış olan Rojda adlı bir Kürt kadını
arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
“Önce kızın ne söylemek istediğini anlamadı
Yelda, sonra birden kavradı. İçi yeniden
sıkıştı.
-Adın ne senin?
-Rojda…
Yelda kendisini ilk kez tanıyan herkesi
şaşırtan garip açıksözlülüğüyle, “Kürt müsün?” diye
sordu.
Kız neşeyle güldü, gururlu bir sesle cevap
verdi.
-Evet, Kürdüm.
Yelda’nın bu sorusunu bu kadar düz ve rahat
sormasından kendince bir sonuç çıkartmış olmalı ki ümitle o da
Yelda’ya sordu:
-Siz?
Yelda gülümsedi.
-Yok, ben Kürt
değilim.
Rojda, açtığı paketten beklediği oyuncak
çıkmayan bir çocuk gibi hayal kırıklığını saklamaya
uğraşarak,
-Olsun, dedi.” (sy.9)
Evet, “Yok, ben Kürt
değilim.” diyebilen, ama ne olduğunu söyleyemeyen, bir Yelda. Yelda
aslında Türk. Ahmet Altan bunu söylemese de Türk. Ama ne Ahmet Altan
ne de Yelda bunu söylemiyor.
Ahmet Altan, Rojda’ya,
gururla, Kürt olduğunu söyletiyor. Üstelik, Yelda’ya, “..,ben Kürt
değilim.” dedirttikten sonra, Rojda’nın hayal kırıklığından söz
ediyor, bu yetmiyor, Rojda, hoşgörü göstererek, “Olsun” diyor. Sanki, Türk’üm demek suç ya da
aşağılık, utanılacak bir durum gibi.
Niçin?
Ahmet Altan’ın kendi
görüşlerinden kaynaklanan bir durum bu. Ahmet Altan’a göre Türk
olmak, Türk’üm demek bu kadar berbat bir durum işte. Burada şu
söylenerek, “Normaldir, kadın Amerikan Koleji’nde okumuş,
Amerikalarda eğitim görmüş, Amerikan hayat tarzı ve kültürünü
benimsemiş, normaldir Türk’üm dememesi.” diye bir itiraz gelebilir.
Hayır. Bu o kadar basit değil. Ahmet Altan kendi tavrını,
yaklaşımını, görüşlerini karakter diye bize yutturmaya çalıştığı
kuklalarıyla ortaya koyuyor. Ayrıca bu tür bir yaklaşım sadece bu
değil.
Bakalım.
“Boğazın hemen ağzında başlayıp Arap
Yarımadasına kadar uzanan, binlerce yıldan beri üstünde çeşitli
dinlerin, medeniyetlerin, kavimlerin yaşadığı, bereketiyle insanları
besleyip o berekete sahip olabilmek için birbirlerini öldürenlerin
savaşlarına sahne olan, Asurlu bilginlerin, Babilli filozofların,
Arap atlıların, Kürt savaşçıların, Haçlı şövalyelerin, Osmanlı
süvarilerin hayallerini hâlâ ruhunda taşıyan efsanevi Mezopotamya
Ovası, topraktan fışkıran mercimek filizlerinin solgun yeşilliğini
örten ve içinde ışıktan altın kabarcıklarının oynaştığı mavimsi bir
buğunun altında, taze bir ot kokusu yayarak kıpırdanıyordu.”
(Sy.
33)
Bu bir diyalog
olmadığı için, işin içinde romandaki kuklalar yoktur ve doğrudan
anlatıcı yazarın düşünceleridir.
Bu paragrafta nedense
Türkler unutulmuş. “Osmanlı süvarilerin” sözcükleri kullanılmış. Türk, sözcüğü yok. Neden
yok? Çünkü Ahmet Altan’ın canı öyle istiyor. Oysa bu coğrafyada
Türkler, Ahmet Altan ve akıl hocaları istese de istemese de ne yazık
ki var ve olacaklar. Herkes var ama, Türkler yok. Osmanlılar var.
Onların devri de bittiği için, imparatorluk yok olduğu için
Türklerden söz etmeye gerek yok. Aynen böyle. Ama Kürtler var. Bir
de kendilerini edebiyatçı ve yazar sayan bu tür zavallılar, bilerek
de kışkırtıcılık yapıyorlar. Sen bu paragrafa Türkleri koymazsan,
adama sormazlar mı, niçin koymadın, amacın ne, kimi kışkırtıyorsun.
Zavallıların edebiyatı işte bu kadar. Romanda birkaç kere “Türkçe”
ve “Türkiye” sözcükleri geçiyor ama, “Türk” sözcüğü yok. Daha
bitmedi devam edelim.
“Yol çukurlarla doluydu, sarsılarak
ilerliyorlar, bazen tekerlek bir taşa denk geldiğinde arabayla
birlikte sallanıyorlardı.
-Gideceğimiz köyün adı ne? dedi
Yelda.
-Civeleksu, dedi
Zerrin.
-Ne garip isim
bu...
-Bütün köylerin isimleri böyle burada,
hepsinin Kürtçe adını değiştirip böyle garip isimler verdiler.”
(sy.38)
Zerrin de Kürt ve
ekibe yardımcı elemanlardan biri.
Evet, böyle diyaloglar
olabilir.
Ama ben, “Civeleksu”
adının niçin garip bir ad olduğunu şahsen anlayamadım. Niçin garip?
Sonra, yazar diğer garip Türkçe köy adlarından birkaç örnek daha
verseydi, belki konuyu daha iyi anlardık, derinlemesine görürdük
garipliği. Bunu da yapmamış. Zerrin’i biraz da konuştursaydı garip
Türkçe adlarını öğrenmiş olurduk.
Ahmet Altan’ın Türk
olan her şeye gıcıklığı, düşmanlığı sürüyor.
Devam
ediyoruz.
Bir Türk subayıyla
nasıl dalga geçiliyor, nasıl hakaret ediliyor onu
göreceğiz.
“Beatrice, “Teymın Ceyfır”ı Yelda’yla
tanıştırdı ama Yelda teğmenin adını anlayamamıştı, sorar gibi baktı
genç subayın yüzüne.
Teğmen kendisine çok yakışan gülümsemesiyle
“Cafer” dedi ama çoktan Yelda’nın zihninde “Ceyfır” olarak vaftiz
edilmişti bile, üstelik bu isim o inanılmaz İngilizcesiyle, dalgacı
gülümsemesine de daha çok yakışıyordu.
-Ceyfır daha çok yakışıyor, dedi
Yelda.
Sonra da, “izninizle ben gidip bir duş
alayım,” dedi, “ter içindeyim. Tanıştığımıza memnun oldum, Teymın
Ceyfır. Görüşürüz.”
Tam ayrılacaklarken, “sizin adınız neydi?”
dedi teğmen.
-Yelda.
-Buna bir şey uyduramayacağız, dedi,
şimdilik Yelda olarak kalacak.” (sy.128-129)
Cafer Teğmen, köydeki
askeri birliğin komutanı.
Ahmet Altan’ın kuklası
Yelda, Cafer adını, teymın Ceyfır, olarak değiştiriyor, bir de bu
ismi zihninde vaftiz ediyor, kısacası kafa buluyor, dalga
geçiyor.
Yazar kimliğini
kullanarak, bu kadar kin kusmanın nedeni ne?
Bu kini şu alıntıyla
daha iyi göreceğiz:
“Asker dönerken
omuzlarındaki sarı parlak tenekeden
yıldızı gördü.
“Subay” diye düşündü.” (sy.128) (Siyah italikler bana
ait.)
Hem Ahmet Altan, hem
kuklası Yelda, Teğmen Cafer’in omzundaki rütbe işareti olan yıldıza,
“sarı parlak tenekeden yıldız” diyorlar. İşte kin, burada. Bir Türk
subayının omzundaki yıldız, sarı parlak
teneke!
O yıldız Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin, Türk Ulusu’nun sembollerinden biridir. Niçin
aşağılıyorsun, sarı parlak teneke, diyerek. Bir metalden yapılmış ve
ben hangi metalden yapıldığını şahsen bilmiyorum, önemi de yok.
Metalin niteliğinin, adının önemi hiç ama, hiç yok. Sembolün önemi
var ve anlamı. Ahmet Altan öylesine ucuz, bayat yöntemler kullanıyor
ki, yeter ki aşağılamaya hizmet etsin, hakaret olsun. Teğmen
Cafer’in şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Ulusu da
aşağılanmış oluyor. Ama gerçekte olmuyor, olamaz da. Hiç kimsenin
buna gücü yetmez. Ne Ahmet Altan gibi yazar taslaklarının ne de
emperyalistlerin buna gücü yeter, ne de kukla
Yelda’ların.
Bir alıntı daha.
Çünkü, kin sürüyor. Yelda ile Teğmen Cafer
konuşuyorlar:
“Teğmen o sevimli gülümsemesiyle güldü
gene.
-Denizciler genelkurmay başkanı olamıyor
çünkü.
-Oooo, dedi Yelda,
ihtiraslıyız.
-Bütün teğmenler öyledir… Her teğmen Harbiye’den Napolyon
olarak mezun olur derler…” (Sy.152) (Siyah italikler bana
ait.)
Bu alıntıda da Teğmen
Cafer konuşuyor:
“Sonra yeniden
ciddileşti:
-Seviyorum gerçekten… Bak, eski Roma’da
savaşa giden askerler, “Sezar, ölüme gidenler selamlıyor seni” diye
bağırırlardı… Bu ölüme gidişteki cesareti ve yiğitliği
seviyorum…” (Sy.
154)
Burada da Yelda hanım
konuşuyor:
“Yelda teğmene
takılıyordu.
-Sezar, seni misyonu gözetlemeye gidenler
selamlıyor.”
(Sy.156)
Teğmen Cafer karakteri
de, Ahmet Altan’ın diğer bütün karakterleri gibi, kukla bir
karakter. Hiç ama hiç inandırıcı değil ve bu yüzden çok sırıtıyor.
Bu teğmen oraya aniden gelen biri, görevi de AB misyonunu gözetlemek
ya da istihbarat. Yani özellikli bir subay. Ve bu subay, kukla bir
karakter olduğu için, arkasında da Ahmet Altan gibi bir yazar
taslağı olduğu için üfürüp duruyor. Neymiş, Harbiye mezunları
Napolyon hayranı olurmuş, öyle derlermiş. Ve kendini Sezar gibi
görüyor ve Yelda da kafa geçiyor. Ama hiçbir yerde, bu Türk
subayının Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir sözünü, hayranlığını,
bağlılığını göremiyoruz. Yok. Harbiye’den mezun olmuş gelmiş geçmiş
en büyük komutan unutulmuş. Romandaki gerçek bir Türk subayı olsa
unutmaz, unutulmaz, bir biçimde adı geçer Mustafa Kemal Atatürk’ün.
Ama, Ahmet Altan roman döküntüsünü öyle kalıp, şablon, saçmalık ve
fikirlerle yazmış ki, ona tam da uygun düşen bir kukla bulmuş, adı
da teymın Ceyfır. Napolyon ve Sezar var, Mustafa Kemal Atatürk yok.
Bu, yok sayma da bir yöntem. Öyle bir karakter yaratırsın ki, ona
istediğini söylet. Ve ayrıca yalan da söyletiyor karakterlerine
Ahmet Altan, kendi yalanlarını söyletiyor. Evet, olabilir ve vardır
da, Harbiye mezunları arasında Napolyon hayranları, ama bunu her
teğmen için söylemek kocaman ve olağanüstü bir yalandır. En Uzun
Gece, yalanları ve palavraların bir toplamından oluşmuş, bir
döküntüdür.
Bir de halkla dalga
geçme, alaylar var, biraz da buna göz atalım.
Dalga geçen Ahmet
Altan ve ekibin başı olan Fransız davranış bilimci Jacques. Alıntı
uzun ama, değer:
“Benzinciden çıktıktan sonra, önlerinde
giden kırmızı kamyonun arkasında Yelda hayatında hiç görmediği, bir
daha da görmeyeceği, nasıl yorumlaması gerektiğini kestiremediği bir
resim görmüştü.
Kispetlerini giymiş iki iriyarı, adaleli
güreşçi, yağlı güreşlerin yapıldığı bir çayırlıkta çimenlerin
üzerine, bir dirseklerini çimene, başlarını da ellerine dayayarak
karşılıklı uzanmışlardı. Bu çıplak ve iri pehlivan vücutlarının baş
kısmına ise fotomontajla iki güzel kadının kafası yerleştirilmişti.
Garip bir iğrenti duyan
Yelda hızla kamyonu sollarken,
Jacques, “bu neydi” demişti.
Yelda, “bilmiyorum”, dedi,
“anlamadım.”
Jacques belki o bilir diye Zerrin’e döndü
ama o da “ben de anlamadım, hiç böyle bir şey görmedim”
dedi.
Jacques, Yelda’ya, “biraz kamyonun arkasına
geçebilir misin” dedi, “o kamyonun resmini çekmek
istiyorum.”
Yavaşlayarak kamyonun arkasına geçtiler
yeniden, Jacques birkaç resim çekti.
-Sırf bu resimler için bile ayrı
bir araştırma misyonu kurulabilir, dedi gülerek.” (Sy.95-96)
(Siyah italikler bana ait.)
Vay anasını! Jacques
Efendi’yi duydunuz mu? Davranış bilimcidir
kendileri.
Türkiye’deki herhangi
bir kamyonun arkasına yapıştırılmış bir resim için dahi araştırma
komisyonu kurmaktan söz eden Jacques Efendi, bunu söylemekle şunu
söylemiş oluyor:
Ülkenizdeki hemen
hemen her davranış için bile bir komisyon kurulabilir, her şeyiniz
için. Sonra raporlar yazılır, Avrupa Birliği’ne iletilir,
değerlendirilir ve merak etmeyin, biz size çekidüzen veririz, yola
getiririz. Mantık, eksiksiz olarak budur.
Yıllar önce, üç yıl
kadar Fransa’da Paris’te yaşadım. Paris’e ilk gittiğim günlerde,
Paris sokaklarında gördüğüm dilenci sayısı hiç abartmıyorum İstanbul
sokaklarında gördüklerimden çok daha fazlaydı. Fransızlar ve batı
önce kendilerine baksınlar. Hele bugünlerde Paris ayaklanmaları
nedeniyle, Fransa’nın kendine bakmasında daha fazla yarar
var.
İlk sayfalarda bir
üçlüden söz etmiştim. Bu üçlü
baba Çetin Altan ve oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan’dır. Bu üç kişilik şebeke,
uzun yıllardan beri ABD ve Avrupa hayranıdır ve bu hayranlık artık
işbirlikçiliğe dönüşmüştür. Hatta geçmişe gidersek baba Çetin
Altan’ın o ünlü TİP dönemindeki faaliyetleriyle, son yıllardaki
küreselleşme propandasını yan yana koyduğumuzda insan kendine şunu
sormadan edemiyor. Acaba Çetin Altan o günlerde görevli miydi, yani
“solcu” olduğu dönemlerde. O dönemi bir yana koyalım ve bugüne
bakalım, görüyoruz ki, baba ve oğulları, kutsal üçlü, ABD ve AB’nin
görevlisi gibi çalışmaktadırlar. Baba, medyada, o “keyif veren”
yazılarıyla misyonunu sürdürüyor. Ahmet Altan bu görevi edebiyat
cephesinde yapıyor. Mehmet Altan ise çok yönlü. Siyaset, medya,
eğitim ve geleceğin
hazırlanan politikacılarından, belki de devlet
adamlarından.
Yukarıdaki alıntı
bunları yazdırdı. Dönelim alıntıya.
Israrla vurguluyorum.
Ahmet Altan’ın bu döküntü romanındaki bütün karakterleri kukladır.
Jacques karakteri de öyle. Sözde davranış bilimci. Bilim adamı yani.
Bilim adamı, hangi türden olursa olsun gerçekle dalga geçmez, alay
etmez. Ve bir resim yüzünden araştırma komisyonu kurulmayacağını da
bilir. Şaka mı yapıyor o zaman? Buna siz karar verin. Bence şaka
değil. Kendini aydın ve üstün sanan bir zavallı ve sömürgeci bir
karakter. Ve onun bu yaklaşımına ne Yelda, ne de Kürt kadını Zerrin
hiçbir biçimde tepki vermiyorlar, yani kabulleniyorlar, ya da
yutuyorlar. Burada diyalog sürse olayı tam anlayacağız. Mesela,
resim karşısında garip bir iğrenme duyan Yelda sormayabilir ama,
Kürt olmakla övünen Zerrin de sormuyor. Ne iş Jacques Efendi, o
kadar ayağa düşmedik, diyebilir. Ama susuyor. Susması önemli değil
burada bir bakıma. Onun bir suçu yok. Çünkü kukla. Ahmet Altan izin
verdiğinde konuşabilir. Peki Ahmet Altan niçin izin vermiyor?
Vermez. Çünkü onun da Kürtlerle bir dostluğu ya da sempatisi yok ki.
Onun derdi Türkiye ABD ve AB’ye nasıl bağlanır. İşte devamı gelmeyen
bir diyalogda bile yazar kendini ele veriyor ve tüm halkı böyle
aşağılıyor.
Romandaki olay
örgüsünü ve ana temayı açıklamıştım. Ana tema aşktı. Bu aşk
meselesine bir örnek daha vererek, diğer konulara geçmek
istiyorum.
Biraz uzunca bir
alıntı olacak ama, değer. Yelda ve Selim’in aşkının nasıl bir aşk
olduğunu görmek için:
“Selim bir konuşmalarında “çoktandır canım
Coquille Saint-Jacques çekiyor, burada da bulunmuyor onlardan”
deyince Fahrünisa Fransa’dan bu taraklı deniz hayvanlarından
getirtmiş, aşçısına onları Selim’in sevdiği gibi pişirtmiş, bir şişe
de Selim’in sevdiği beyaz şaraplardan olan Chateau Dick
açmıştı.
Yaşlı bir manolya ağacının geniş gölgesine
sığınmış terasta, beyaz manolyaların hafifçe ekşimsi uçuk kokularına
karışan çim ve deniz kokusunu koklayarak birlikte öğle yemeği yerken
telefon çalmıştı.
Yelda’nın aradığını görünce Selim “izninle”
deyip terastan içeri girmişti.
Yelda çıldırmış gibi “neredesin” diye
bağırıyordu.
Öğlen tatilinde, o gün ofiste kalanlar
barakadaki lokantada yemek yerlerken Yelda’yla Taner, Taner’in arka
taraftaki evine gidip, acele bir şekilde, tam da soyunmadan, uzaktan
gelen çatal kaşık seslerinin cılız yankılarını duyarak
sevişmişlerdi.
Yelda ter içinde barakadan çıktığında kendi
yaptığına şaşmıştı, onların yokluğunun rahatlıkla fark edileceğini
bile bile arka taraftaki odaya gitmek, orada sevişmek ve ter içinde
dışarı çıkmak aklında olan bir şey değildi, yemekten önce Taner’in
odasında konuşurlarken gözü onun dudaklarıyla dişlerine takılmış,
bir zaman onlara başka hiçbir şeyi görmeden bakmış, sonra da gidip
sevişmek istemişti.
Kendi yaptığına kızmıştı. Kendine olan
kızgınlığı hiç beklenmedik biçimde aniden kılık değiştirmişti,
kendisi bir köyde böyle şeyler yapabiliyorsa Selim’in şehirde neler
yapabileceğini düşünmüş, biraz önce o küçük odada nasıl ter içinde
seviştiğini hatırlamış ve Selim’in de aynı şekilde bir yerlerde
sevişmekte olduğuna inanıvermişti. Elleri soğuyup
terlemişti.
Kendini kaybetmiş biçimde kayalıklara
koşmuştu.
Koşarken, hayalinde biraz önceki sevişmeyle
Selim’in bir başkasıyla sevişmesi birbirine karışmıştı. Kayalıklara
vardığında, o anda Selim’in bir kadınla birlikte olduğuna
emindi.
Telefonu çığlık çığlığa “neredesin?” diye
bağırarak açmıştı.
-Ne yapıyorsun sen? Neredesin? Aşağılık
herif bir kadınla birliktesin değil mi?
Selim sessizce kapıyı arkasından kapayıp
bahçeye inmişti.
Sakin bir sesle Yelda’yı yatıştırmaya
çalışıyordu.
-Sahilde yürüyüş yapıyorum
canım.
-Yalan söylüyorsun… Oradan geçen bir adamla
konuştur beni…
Selim bahçeden dışarı
çıkmıştı.
-Şu anda kimse yok
sahilde…
-Ben bekliyorum… Birini bulana kadar
yürü.
Selim etrafına bakarak yokuştan aşağı doğru
yürümüş, sonunda yoldan geçen bir adama
rastlamıştı.
-Bir adam buldum….
-Adama ver
telefonu.
-Deli olduğumu
düşünür.
-Umurumda bile değil ne düşüneceği… Sen beni
delirttin nasılsa, o da seni deli sanıversin… Adama ver
telefonu.
Selim adama yaklaşmış, “affedersiniz”
demişti,
-Acaba saatin kaç olduğunu arkadaşıma
söyleyebilir misiniz?
Elindeki telefonu adama uzatmış adam da
şaşkın bakarak saati söylemişti.
Yelda yatışmıştı.
-Özür dilerim canım, demişti, bir an kendimi
kaybettim.”
(Sy.222-223-224)
Buradan bir başka
alıntıya geçerek tartışmaya devam edelim:
“Yelda, o boynu bükük, ezilmiş haliyle o
sırada ona kıskanılacak bir kadın gibi görünmemişti. Sadece, sevdiği
kadına artık hiç benzemeyen bir kadını sevmeye devam ettiğinden
kuşkulandı bir an, bir gün Yelda geri gelirse, gelen kadın nasıl
biri olacaktı, o zeki, gururlu, hiç kimsenin karşısında eğilmeyen,
gülüşleriyle ona mutluluk veren, dürüst, günahlarından bile masum çıkmayı
başaran, ağladığında bir çocuk gibi ağlayan kadın mı yoksa duygular dünyasının arka
sokaklarında hırpalanmış, horlanmış, kabalıklarla lekelenmiş bir
kadın mı… Kimi bekliyordu? Yelda’yı kaybetmekte olduğunu, geri gelse
bile gelenin başka biri olacağını il kez o gün düşünmüştü.”
(Sy.222. Siyah italik bana ait.)
Memlekette meydan
Ahmet Altan gibilere kalmış ne yazık ki!
Önceki alıntıdan
öğreniyoruz ki, iki kukla da birbirine karşı dürüst değil.
Dürüstlükten başka her şey var. Yelda kuklası, gidip Taner
kuklasıyla yatıyor, daha teri kurumadan, Selim kuklasını arıyor ve
azarlıyor. Ve Ahmet Altan da bunu bize, kuklalarının derin ve
karmaşık ruh halleri deye yutturmaya
çalışıyor.
Hayatta böyle haller
olmaz mı? Olur.
Ama yazar, bu halleri
anlatırken yazdığına, çizdiğine dikkat eder. Bir iç tutarlılık
gerekir. İki kukla da kendilerinin dürüst olmadığını biliyor, kukla
oynatan Ahmet Altan da biliyor bunu, ama ona rağmen, dürüst
oluyorlar. Bu nasıl oluyor.
Yukarıdaki alıntıda
görüldüğü gibi. Ahmet Altan sözcük ve kavramların sabit anlamlarına
savaş açmış. Bütün çabası sözcük ve kavramlara saldırmak, içlerini
boşaltmak, tahrif etmek, ters yüz etmek. Bunu da bilerek yapıyor.
Görevi gereği bunu böyle yapıyor. Görevinin ne olduğunu yukarıda
söylemiştim.
Yelda ve Selim
kuklalarının arasında ne güven, ne saygı, ne de dürüstlük var.
Olamaz zaten. Kuklalar ruhsuzdur. Canlı değildirler, mekaniktirler.
Ve bu tür şeylere rağmen, aşk, oluyor bunun
adı.
Burada şunu da
söylemeliyim. Gerçi bu bilinen bir gerçek ama tekrar da olsa
söylemekte yarar var. Sözcükler ve kavramlar, soyuttur.
Genellemedir. Tek başlarına ele alındıklarında bir anlam ifade
etmezler. Sadece vardırlar. Bu, dilsel bir olaydır. Sözcük ve
kavramlar, içeriğine uygun hallerde bir anlam kazanırlar. Örneğin,
dürüstlük, bir kavramdır. Ve bir anlamı, içeriği vardır ama, kâğıt
üstünde bu kavramın bir anlamı yoktur. Anlam veren, ona güç veren ya
da sahici kılan hayattaki karşılığıdır. Bunlar da insanlardır.
Dürüst insanlar oldukları için, dürüst davranışlar oldukları için,
insan ve insanlara dürüst, denir, dürüstlükten söz ederiz. Dürüst
bir insanın, peki hayatında dürüst olmayan davranışları olmaz mı?
Dürüstlükten saptığı anlar olmaz mı? Olur. Ama bunlar bir özellik
haline geldiğinde, dürüstlük kavramından söz edemeyiz. Yüzde yüz
saf, dürüstlükten bu anlamda söz edemeyiz. Dürüstlük en kısa
ifadesiyle, gerçeğin dile getirilmesidir. Her şart altında anlamı
budur. Gerçeğin ifadesi.
Aşk da böyle
işte.
Aşk sözcüğü, ya da
kavramı durup dururken, herkesin istediği gibi o yöne, bu yöne
çekebileceği bir sözcük ve kavram değildir. Anlamı ve içeriğine
ilişkin, önceki sayfalarda söz etmiştim.
Eğer Yelda ve Selim,
kısa sürecek bu ayrılıkta, aralarındaki çelişkiler ve çatışma ne
olursa olsun, eğer gerçekten birbirlerini seviyorlarsa, aşksa
aralarındaki ilişkinin adı ne yapmalıydılar?
Her ikisi de nedeni ne
olursa olsun cinsel güdü ve arzularını gemlemeliydiler. Ayrılık,
özlemi körüklemeli ve kendilerine hakim olmalıydılar. O zaman roman
kendini belki kurtarabilirdi.
Ama ne oluyor, hemen
ipi koparıyorlar, Yelda, “hayatındaki en önemsiz erkek” (sy.236)
Taner’le defalarca yatıyor. Nasıl oluyor bu? Ahlak, haya, ar, namus,
bundan vazgeçtik, hiç yüz de mi yok. Yok işte. Kukla olursan yüzün
de olmaz. Olsa olsa kukla yüzü gibi olur. Seni oynatan kişinin
istediği kadar.
Selim de aynı yolun
yolcusu ve Yelda’dan daha azgın:
“…Atlayıp oraya gitmeyi de düşünmüştü ama
Yelda’yı başka bir erkekle birlikte gülerken görme ihtimali onu bu
fikrinden vazgeçirmişti.”
(Sy.279), diye düşünen Selim, başka bir şey daha düşünüyor. “…Birine âşık olmak istiyordu.
Bütün kadınlara “buna âşık olabilir miyim” diye bakıyor, onu
Yelda’yla kıyaslıyordu…” (Sy.279)
Selim ipini koparıp
önüne gelenle yattığı gibi neler de düşünüyor. Yelda’yı başka bir
erkekle gülerken görmeye bile tahammül edemeyen kukla Selim, bütün
kadınlara da, yanlış okumadınız bütün kadınlara, potansiyel sevgili
gözüyle bakıyor.
Neresinden ele alsak,
dökülen bir roman. Her sayfasında, her paragrafında dökülüyor.
“Bütün kadınlar” deyince, bu “bütün” sözcüğünün içine kimler
giriyor, Ahmet Altan, bunu bilmiyor mu? Biliyor ama, onun
sözcüklerle, kavramlarla başı hiç hoş değil, o kendi özgün dilini
kuruyor aklı sıra, tabii hepsinin içini boşaltarak,
değersizleştirerek. Ahmet Altan’ın yanılgılarını koyup, ona doğruyu
göstermek gibi bir niyetim yok. Amacım, bu roman döküntüsünün ne
olduğunu anlatma çabasıdır.
Cinsellik aşktaki en
güçlü öğelerdendir.
Ama, Ahmet Altan,
bunun da içine okuyor. Nasıl okuduğunu da
görüyorsunuz.
Ahmet Altan’ın tek bir
felsefesi var: Aldatmak! Kim olursan ol, ne olursan ol, aldat! Yeter
ki aldat! AŞK
ALDATMAKTIR.
Bütün bunları Ahmet
Altan’ın külahımıza anlattığını düşünerek
geçiyoruz.
Birkaç şey daha var
çünkü yazılacak.
Romanın Edebi
yönü:
Ahmet Altan’ın En Uzun Gece’si, edebi
olarak vasatın altındadır.
Romandaki anlatıcı:
Yazar.
Karakterlerini bazen
doğrudan kendi anlatıyor, bazen de iç monolog ve bilinç akımı
tekniğini kullanıyor. Karakterlerin eylemleri ve diyaloglar da,
romanın genel yapısının önemli unsurları.
Roman 320 sayfa ama
aslında bu kadar olmaması gerekir. Dikkatli bir okuyucu, aynı anlam
ve içerikteki paragraflarla, cümlelerle çok sık karşılaşacaktır.
Sanırım ticari kaygılarla roman bu kadar
şişirilmiş.
Usta bir yazar
romanında kullandığı her sözcük ve her cümlenin hesabını yapar.
İşlevi olmayan bir sözcük bile olmamalıdır. Ahmet Altan edebiyatın
bu değişmez yasalarından biri olan işlevselliğe hiç riayet etmemiş.
Yaz babam yaz! Tavrı böyle.
Örneğin:
“Rojda çıktıktan sonra üstüne
kalın bir battaniye serili olan yatağının
üstüne oturdu, yatağın başucunda bir duvar oyuğunun içinde eriyip
ufacık kalmış bir mumla bir kibrit duruyordu.” (Sy.12)
(Siyah italikler bana ait.)
Görüldüğü gibi bir
cümlede, tam dört kez “bir”
kullanılmış.
Özensiz bir yazım.
Buradaki dört “bir” daha azaltılabilir, hatta hiç kullanılmayabilir
bile. Ahmet Altan, birçok cümlesinde bunu yapıyor. Bir cümleyi yeni
baştan üstünde düşünerek yazma denemelerine belli ki girmemiş.
Girmiş olsa bu fazlalıkların olmaması
gerekiyor.
Başka bir
örnek:
“-Hangisi… Ha, tabanca mı? Tabanca işte…
Buralarda bir tehlike yok
artık, gerçi, ama ne olur ne olmaz… Tedbirli olmak
iyidir.” (Sy.35) (Siyah italikler bana
ait.)
Bu cümlede de artık, gerçi, ama gibi hemen hemen aynı anlama
gelen sözcüklerin birlikte ve peş peşe kullanılması beceriksizlik
değil de nedir? Bu üç sözcükten biri yeterli, hatta hiçbiri
kullanılmayıp başka bir sözcük bile
kullanılabilirdi.
Başka bir örnek
daha:
“Geldikleri köy kaldıkları köyden çok daha büyük ve
bakımlıydı, köyün yanından bir dere akıyor, köy kavak ağaçlarıyla
çevreleniyordu.” (Sy.42) (Siyah italikler bana
ait.)
Burada da özenli bir
yazım yapılsaydı “köy” sözcüğü rahatlıkla
ikiye inerdi.
Bir yazar aklına
geldiği gibi yazarsa, yazdıklarını ciddi bir biçimde gözden
geçirmezse bu tür fazlalıklara, işlevsiz sözcüklerin tekrarına çok
sık düşer. Ve bu özensizlik yapıtın edebi değerini sürekli
hırpalar.
Bir örnek
daha:
“Simsiyah ovanın durağan karanlığı üstünde o
güne dek hiç görmediği bir yıldız kalabalığı kıpır kıpırdı,
gümüşi bir parıltıyla aydınlanan gökyüzünün
yıldızların ağırlığına dayanamayıp kalın kadifeden bir halı gibi yeryüzüne doğru
yumuşak bir salıntıyla düşeceğini sanıyordu
insan.” (Sy.56) (Siyah italikler bana
ait.)
Burada da aynı cümlede
dört tane “bir” kullanılmış. Yine aynı özensizlik ve
beceriksizlik.
Şu örneğe
bakalım:
“Bu kaza, onların ilişkisini bir bakıma daha başlarken bitirmiş, bir bakıma bir daha kopmamak üzere
sağlamlaştırmıştı…” (Sy.67) (Siyah italikler bana
ait.)
Şuraya bakın. Kısacık
bir cümlede iki tane “bir bakıma”, üç “bir”, iki de “daha” var. Daha
ne diyeyim.
Ayrıca bu beş alıntı
kitabın ilk sayfalarına ait. Kitap boyunca bu beceriksizliğin çok
örnekleri var.
Ahmet Altan kaç roman
yazmış bilmiyorum. Çok ilgilendirmiyor. Ama sürekli kalem oynatan
bir yazar, belki başlangıçta bu tür beceriksizlikler olabilir, fakat
zamanla bunların giderilmesi gerekir. Gidermiyorsa demek ki ya
beceremiyor, ya da eylemini ve okurlarını ciddiye almıyor demektir.
Bu tür gereksizliklerden kaçınmak zor değil
ki!
Kitap saçma, son
derece kötü, basmakalıp benzetmelerle dolu. Tasvirlerde de aynı
durumla karşılaşıyoruz.
Ahmet Altan’ın bu
kitabı için bazıları şiirsel bir dil kullandığını bile iddia
ettiler.
Bir romanda şiirselik
olmalıdır ve zorunludur da bir bakıma. Türkçe buna uygundur. Şiirin
en has örnekleri vardır dilimizde.
Burada birkaç kısa
örnek vereyim.
Aşık Veysel’den iki dize:
“Uzun ince bir
yoldayım
Gidiyorum gündüz gece”
Ve Nazım Hikmet’in şu
dizeleri:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve
hür
ve
bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim…”
İşte Türk şiiri bence
bu.
Roman ve öykülerde de
aynı türden bir şiirsellik yakalanabilir ve vardır ve mümkündür de.
Bunun için yazar, hayatın, edebiyatın, dilin ve tüm sanatların bütün
olanaklarından faydalanmalı, düşünen, araştıran ve yaratan biri
olmalıdır. Kötü, saçma, basmakalıp benzetmelerin edebi metinlere bu
şiirselliği veremeyeceği açıktır. Dili zorlamak, düşünmeden,
gelişigüzel yazmak, edebi olsun diye dili anlamsızca ve saçma bir
biçimde zorlamak, süs peşinde koşmak, bütün bunlar hiçbir zaman
şiirsellik sağlamaz. Edebi metinler, yazarın kendisine aittir, o
sorumludur, bu yüzden bu metinler doğal, kendiliğinden ortaya çıkan
metinler değildirler. Bir yaratıdır onlar. Ama her edebi metin bir
biçimde ve zengin bir tarzda doğal da olmalıdır. Doğaldan kastım,
doğadan çıkma, gelme anlamında değil, hayatın kendisi zaten kendi
yasalarıyla doğal bir akış içindedir. Edebi metinler de bu doğal
akış içinde doğal bir öz ve biçim taşımalıdırlar. Kastım bu. Burada
bir örnek vermek istiyorum. Örneğin, bahar başladığında erik
ağaçlarının tomurcuklanması, sonra yeşillenmesi, çiçeklenmesi doğal
bir olaydır ve biz bunun şiirsel olduğunu söyleriz. Neden? Çünkü,
güzel bir olaydır, doğuştur ve doğaldır. Şimdi, bir erik ağacının
tomurcuklanması, yeşillenmesi, çiçeklenmesi olduğu gibi bu biçimde,
düz bir anlatımla da yazılabilir, edebi bir biçimde de yazılabilir.
Ama fazla zorlamaya da gerek yoktur, süse ihtiyaç çok yoktur.
Anlatmak istediğim sanırım anlaşılmıştır. “Erik ağacının müthiş
çiçeklenmesi” dersek mesela, burada “müthiş” sözcüğü fazla olur,
gerekmez. Bunun yerine başka bir sözcük bulunabilir, bulunmalıdır
da, bulma gereği yoksa, “Erik ağacı çiçeklendi” demek bile
yeterlidir. Bir de yazar, ilk yazan ve çizen kendisi olmadığı için
milyonlarca roman ve öykü yazıldığı için ve bütün yazarlar da
sonuçta var olan gerçeklikten yola çıktıkları için, sayılamayacak
kadar benzer cümleler, benzetmeler ve betimlemeler de
yapmaktadırlar. Bu yüzden, genel olarak dünya edebiyatında bir
basmakalıplık sorunu da vardır. Ve her yazar oturup yazmaya
başladığında bu basmakalıplık gerçeğini bilerek ve ondan uzaklaşmaya
çalışarak yazmalıdır. Sadece konuların ve kurguların değişik olması
da yetmez, edebi metini kurtarmaz. Basmakalıp olmamaya özen
göstermek gerekir.
Bu açıklamalar
ışığında söylersek Ahmet Altan benzetme ve betimlemelerde, hem çok
basmakalıp, hem de çok kötü ve saçma. Bunun örneklerini de
açıklamalı olarak vermek istiyorum.
“Kalkıp pencereyi açtı, yükselmekte olan
güneşin ilk ışıklarıyla belirginleşen kayalıkların uzun siyah gölgeleriyle
çizgilenmiş fosforlu bir pembelikle parlayan tepelerden esen
serin rüzgâr onu ürpertti…”
(Sy.19) (Siyah italikler bana ait.)
Bu kötü değil ama,
basmakalıp bir betimleme. Yeni bir şey değil.
“…o sesi daha ilk duyduğu
anda hücresinin kapısında celladını
gören bir idam mâhkumu gibi içi acıyla…” (Sy.20) (Siyah
italikler bana ait.)
Bu benzetme de
basmakalıp ve yeni bir şey değil.
“…Baraka ona bir uzay merkezi gibi
görünüyor, başı
dönüyordu…” (Sy.27.) (Siyah italikler bana
ait.)
Burada başı dönen
Yelda, uzay merkezine benzetilen köydeki
baraka.
Barakanın uzay
merkezine benzetilmesi çok saçma ve kötü. Ahmet Altan kafadan
sallamış. Baraka ve uzay merkezi arasında nasıl bir bağ olabilir?
Ben doğrusu çıkaramadım.
“Yatağına yatıp, ihtiyarlık günlerini hayal
ederek uyumuştu.
Ama uykuları bilinci kadar çabuk ikna
olmuyor, öyle kolayından yatışmıyordu, bütün gece kâbuslarla,
titremelerle, hıçkırıklarla geçmişti.” (Sy.32) (Siyah italikler bana
ait.)
Sıradan, basmakalıp
bir anlatım. Bunu herkes yazar. Yelda, ekibe gönüllü katılan biri.
Köye daha yeni gelmiş. Ve daha ilk günden ağlayıp, sızlamaya
başlıyor. Çok inandırıcı da değil. Ahmet Altan, abartı’yı kullanıyor
ama, çok aceleci ve zamansız. Daha ilk günden olmaz. Hadi oldu
diyelim, sıradan bir anlatımla yapıyor üstelik. Şiirsel bir roman,
diye yazanlara, düşünenlere duyurulur. Abartı, yerinde
kullanılmadığında çok sırıtır. Aşağıdaki örnek de
böyle.
“Başka bir zaman olsa belki aldırmaz yürürdü
ama sabahın mutluluk ve sevinç veren
garip büyüsü onu her
zamankinden daha dost canlısı ve yumuşak bir ruh haline sokmuştu,
zaten o köyde kaldığı sürece çevrenin, iklimin, kokuların, güneşin,
yağmurun, aydınlığın, karanlığın, soğuğun ve sıcağın insan ruhu üzerindeki inanılmaz
etkilerini, bulutların ve ışıkların her
kıpırtısıyla duygularının da
dalgalanacağını, ovanın üstündeki parıltılı buğu
gibi içinin kıpırdanıp duracağını keşfedecekti.” (Sy.34) (Siyah
italikler bana ait.)
Bu, önemli bir cümle.
Ahmet Altan’ın yazarlık yeteneğinin ne kadar alt düzeyde olduğunu
gösteren çarpıcı örneklerden biri.
Burada Yelda ile doğa
arasındaki ilişki betimlenmiş. Ama cümlenin sonundaki “keşfedecekti”
cümlesi öncelikle çok havada kalıyor. Yazar, karakterinin, daha
doğrusu kahramanının keşfini çok önceden söylüyor bize. Bu keşfi
yapacağı yazarın kafasında kalmalı ve daha sonraki süreç içinde bu
keşif gösterilmeliydi. Ahmet Altan bu kitabında bunu sık sık
yapıyor. Karakterini hep kendisi anlatıyor, geçmişini, o anını ve
geleceğini. Geleceği bu biçimde anlatılmaz. Ancak sezdirilebilir.
Gelecek, kitabın ileriki sayfalarında zamanla ortaya
çıkar.
Gelelim, bu cümlenin
sıradanlığına ve kötülüğüne, hatta
saçmalığına.
“…sabahın mutluluk ve sevinç veren garip
büyüsü…”
Bu garip büyü nedir?
Yanıt: Yeni günün başlaması, aydınlığın güzelliğidir. Tamam. Ama
işte bu anlatım da bilmem kaç bin yazar tarafından aynı biçimde
yazılmıştır. Basmakalıplık dediğim budur. “Garip” sözcüğüdür bu
basmakalıplığı veren. Oysa “garip” sözcüğü olmasa, daha yalın bir
anlatım olacaktır. Elbette ki, “sabahın mutluluk ve sevinç veren
büyüsü”, de bilmem kaç bin yazar tarafından yazılmış ya da
düşünülmüştür. Olsun. Böyle sonsuz sayıda anlatım da vardır, edebi
metinlerde. Bunlar edebi metinleri zayıflatmaz. Zayıflatan, edebiyat
adına, çiğnene çiğnene sakız olmuş sözcük ve benzetmeleri
kullanmaktır.
Yukarıdaki cümlede “…insan ruhu üzerindeki
inanılmaz etkileri…”, bu da çok kullanılmış ama, daha çok da
acemi yazarlar tarafından kullanılmıştır.
Nedir ki, doğanın
insan ruhu üzerindeki inanılmaz etkileri?
Doğa insan ruhu
üzerinde güçlü ve kalıcı etkiler yapıyorsa, ki yapar, bu etkiler
inanılmaz etkiler değildir, doğal ve olması gereken etkilerdir. Bu
etkileri, inanılmaz, olarak nitelemek, laf cambazlığı ve salatadan
ibarettir. İnsan doğanın içinde doğanın bir parçasıdır ve doğayla
olan ilişkisinde sürekli, hiç durmayan bir etkileşim vardır. Bu
etkileşim ve etkiler, inanılır etkilerdir. İnanılmaz etkiler, peki
olabilir mi? Olur. Doğa doğa olmaktan çıkarsa, insan ruhu üzerinde
önceden bilinmediği, yaşanmadığı için inanılır gibi görünmeyen
etkileri olabilir. Şöyle örnek verebilirim: Yerel ya da evrensel
ölçekte, diyelim ki denizler kurudu ya da ağaçlar yok oldu. Bu
dönüşüm işte insan ruhu üzerinde o güne kadar bilinmediği ve
görülmediği için inanılır gibi gelmeyen, etkiler yapar, değişim ve
dönüşümlere neden olur. Yoksa verili bir doğada, günümüz doğasında
inanılmaz etkilerden söz etmek, dediğim gibi abartıya bulanmış,
yazdığı metni güçlü kılmaya çalışan bir yazarın laf cambazlığı ve
bayat salatasıdır. Ve gerçek değildir ayrıca. Doğru değildir. Ama bu
da sorun değil. Ahmet Altan için gerçek, doğru nedir ki? Her şey
önemsizdir. Bu söylediklerim “bulutların ve ışıkların her
kıpırtısıyla duygularının da dalgalanacağını…” tespiti için
de geçerlidir. Ama ne yazık ki Ahmet Altan istiyor, diye her
kıpırtıyla duygular dalgalanmaz.
“…Kavak ağaçlarının solgun
parıltısının yansıdığı meydanda kısık
gözlerindeki kuşkunun karanlığı üstlerine sinmiş gibi gözüken bu
erkek kalabalığı uğursuz bir sırrın önüne
çekilmiş gizemli bir perde gibi duruyordu…” (Sy.42)
(Siyah italikler bana ait.)
Üffff, ne edebiyat
ama. Hep aynı basmakalıp, abartıya bulanmış sıradan
anlatımlar.
Şimdi bu alıntıdaki
benzetmeye dikkat!
“Akşamüstü Mahmut’un “hadi gidip bir yerde
güzel bir yemek yiyelim” önerisini, “yorgunum” diye reddetti,
üniversiteden çıkıp İstanbul’un kalabalık trafiğine karıştı, akşama
yağacak yağmuru haber veren bulutlar, yolun iki yanındaki, dalları
bahar yapraklarıyla kabarmış iri araçların gölgesini artırıyor,
asfalt simsiyah gözüküyordu, uzun araba sırasının kırmızı stop
lambaları, sabırsız korna sesleri bir ateş böcekleri ordusunun
cehennem saldırısını
düşündürüyordu Selim’e…” (Sy.49-50) (Siyah italikler bana
ait.)
Ateş böcekleri,
doğanın en güzel, en hoş kısa ömürlü yaratıklarındandır. İstanbul
trafiğinin bir kesitinin, ateş böcekleri ordusunun cehennem
saldırısına benzetilmesi çok kötü ve saçma. Başka bir şey
diyemiyorum. Oysa, yoğun trafikten kalkarak ne bağlantılar
kurulabilir, ne hoş ve güzel anlatımlar yapılabilir. Ahmet Altan
aklına eseni yazınca işte böyle oluyor ve yazdığı da şiirsel oluyor
ne yazık ki!
En basmakalıp
betimleme ve benzetme örneklerinden bir tane
daha:
“Günlük konuşmalarla, şakalarla,
takılmalarla, kendisini avutacak çalışmalarla, zoraki gülüşlerle
bugüne dek başka insanlardan saklamayı başardığı o derin acı, ortaya
çıkabilmek için kendine bir yol arayan büyük bir
yeraltı nehri gibi yaratacağı zayıf bir noktayı
bulabilmek için sürekli olarak o sahte davranışların çeperlerine
vuruyor, onların dayanma gücünü zayıflatıyordu. Varlığının özünü ele
geçirerek oradan kanserli bir hücre gibi
bütün ruhuna yayılan, kendine
olan güvenini kemiren bu aşağılanmışlık duygusu artık sadece ruhunu
değil, ağrılarla, kasılmalarla, seyirmelerle sarsılan bedenini de
zorluyordu.” (Sy. 70) (Siyah italikler bana
ait.)
Siyah italiklerle
belirttiğim benzetmeler çok bayat. Defalarca kullanılmıştır ve artık
yeter. Burada da hiç gitmiyor.
“Bütün bunların gerisinde,
insanın ulaşmasının tanrısal bir emirle yasaklandığı o karanlık,
zihnin dumansı bir yapıya sahip olduğu belirsiz bölgede, gölgeleri
bilincinin alt kısımlarına yansıyan gizemli bir şeyler kıpırdıyor,
beklenmedik bir anda ani bir karara dönüşebilecek olan düşüncemsi
karaltılar uçuyordu ki onları hissetmek bile ürküntüyle karışık
heyecanlı bir ürperti veriyordu ona…” (Sy. 72.) (Siyah
italikler bana ait.)
Ancak edebiyat bilinci
olmayan okuyucuyu cezbedecek, uf amma derin bir anlatım dedirtecek
bir paragraf. Ahmet Altan, kafadan atıyor ve bu tür anlatımların
edebiyat olmadığını o da biliyor aslında ama, işi o.
Atış!
“…Telefon ettiğine pişman oldu, “keşke
aramasaydım” diye düşündü, bu konuşmalar onun Selim’e olan tutkulu
sevgisini azaltmıyor ama onu Selimden
uzaklaştırıyordu, bir yanıyla koparken bir yanıyla
daha sıkı bağlanmak onun neredeyse bütün varlığını çatırdatıyor,
tamponundan zincirlerle bir duvara bağlanmış bir yarış arabasında
gaza basar gibi sonunda bir parçasının kopacağı duygusuna
kapılıyordu.” (Sy.81.) (Siyah italikler bana
ait.)
“Ruhunun en derinlerindeki
herkese ve her şeye yabancı o yalnız ve hastalıklı gizli
evren, doğasında
derin bir iç değişikliği olduğunu hissediyor, kuşatılmış, yakında teslim
alınacağını bilen kibirli bir şehir gibi kendini yakmadan önce son
saldırılarını yapıyordu…” (Sy.115) (Siyah italikler bana
ait.)
Hem kötü benzetmeler,
hem de hiçbir bilimsel temeli olmayan uyduruk ruh çözümlemeleri. İç
içe.
Bu kadar örnek
yetmeli. Şunu söyleyebilirim. Belki her sayfa değil ama, kitap 22
bölümden oluşuyor, her bölüm böylesine basmakalıp, kötü, uyduruk,
şişirme, özensiz benzetme, betimleme ve çözümlemelerle dolu.
Sayılamayacak kadar özürlü cümleler var. Hepsini sıralamaya kalksam
sayfalar tutar ve bu yazının amacını da aşar. Bu kadar örnek
yeterli.
Hiç kimse, bize Ahmet
Altan’ın usta bir yazar olduğunu, şiirsel bir dil kullandığını
lütfen söylemesin.
Her şey ortada. Yoksa
kitabı okumadan mı yapılıyor bu saptamalar. Ya
da…
SONSÖZ:
En
Uzun Gece, edebi değer
açısından vasatın çok altında bir romandır.
Yetkin edebiyat
eleştirmenleri bu romanı objektif bir biçimde ele alıp
incelediklerinde varacakları sonuç, belki de benim vardığım sonuçtan
daha ağır olacaktır.
Bu romanda, ticari
kaygılar kadar, yazarın kendi kişisel kaygıları da ön
plandadır.
Bir romanın 500.000
basması, satması onun edebiyat şaheseri olduğu anlamına gelmez. Bunu
herkes bilir.
Her şeyden önce
yazarın kendisi, hem kendine, hem de okuyucularına karşı
samimiyetsizdir. Dünya görüşü ve insanlığa bakışı da bizi çok
ilgilendirmez. Ama edebiyat, sorumluluk isteyen, ciddi bir eylemdir.
Var olan bir toplumsal ve bireysel gerçeklikten yola çıkıyorsan,
mümkün olduğu kadar objektif, dürüst ve çok yönlü olmak gerekir.
Yalan söylemeyi kendine rehber ilke edinmiş olan bir yazarın romanı,
baştan çökmüş demektir. Ne kurgusu, ne konusu, ne karakterleri
inandırıcı olamaz. Ortaya, her yönüyle dökülen bir roman denemesi
çıkar.
Yazarların kurgu, olay
örgüsü, değişik konular ve karakterler aracılığıyla büyük ölçüde
kendilerini yansıttıkları da bir gerçektir. Yazar ve yapıtı arasında
nesnel, kopmaz bir bağ vardır.
Edebiyat tarihinde
kimi yazarların, edebiyatın olanaklarını kullanarak ne kadar
samimiyetsiz davrandıklarına ilişkin sayısız örnek vardır. Bu,
günümüzde artık en üst düzeyde bir yozlaşmaya tekabül
etmektedir.
Ahmet Altan okumuş,
eğitim görmüş, dünyadan haberdar olan biridir.
En Uzun Gece,
gerçeklikten söz eden bir üründür.
Ama gerçeklikten yola
çıkan her yazarın şöyle bir yemini de
olmalıdır:
“Gerçeğe, sadece gerçeğe bağlı
kalacağım!”
Bu, yeminin de
ötesinde, gerçekçi bir yazar için ilk ilkedir.
Toplumsal ve bireysel
gerçeklikten yola çıkan bir yazar, zaman zaman subjektif yanılgılara
düşmez mi? Düşer. Bilinci, yaşam tarzı ve koşullar ile kısıtlanmış
olabilir. Bu başka bir şeydir, samimiyetsiz ve yalancı olmak başka
bir şeydir.
Ama bir yazar,
milletin ve dünyanın gözlerinin içine baka baka, hem kendi, hem de
karakterleri yalan söylüyorsa, ortaya çıkan metin, edebi değer
burada artık önemsizdir, gerçek bir roman olamaz. İşte Ahmet
Altan’ın En Uzun Gece’si, bu
anlamda gerçek bir roman değil, sahte
bir romandır.
Bu
yargımı en başta, bu biçimde söyleyip geçmem olmazdı. Bu ülkede, bu
kitabın neredeyse şiirsel bir roman olduğunu söyleyenler ve buna
inanan binlerce roman okuru var. Yaptığım onca alıntıyla ve
açıklamalarımla bu iddianın tümüyle uydurma ve yanlı olduğunu
göstermeye çalıştım.
Bu yazı yine de birçok
yönden eksik bir çalışmadır. Daha söylenmesi, yazılması gereken çok
şey vardı. Ama benim açımdan yapmam gerekeni yaptığım, edebiyat
severleri uyardığım ve bu sahteliğe dikkat çektiğim için, bu sahte
romanla işim kalmamıştır.
Son
cümleler…
Fethi Naci, ne
demişti:
“Ve ilk kez, bir roman okuduktan sonra
duyduğum tek duygu sadece “tiksinti”
oldu…”
Evet: Tiksinti
sürüyor.
(Kasım 2005)