Tarih/Kültür26 Ağustos 2009 00:00

"En Uzun Gece" : Sahte Bir Roman - İzzet Harun Akçay

En Uzun Gece, Ahmet Altan’ın okuduğum ilk kitabı. Bu yüzden eleştirim sadece bu kitapla sınırlı. Önceki romanlarıyla bağlantı kurmam, kıyaslama yapmam zaten olanaksız. Bu yazının okuyucusu sorabilir ya da düşünebilir: Sayfalarca tutan bir yazıyı kaleme alan kişi olarak, önceki romanlarını niçin okumadınız? Şunun için: “Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece “tiksinti” oldu…” (Fethi Naci, Yüz Yılın Yüz Romanı, sy. 638. ADAM yayınları. İtalikler bana ait.)discount drug coupons lilly coupons for cialis free discount prescription carddiscount drug coupons site printable coupons for cialis

"En Uzun Gece" : Sahte Bir Roman

İzzet Harun Akçay - Berfin Bahar

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
www.acikistihbarat.com

26.08.2009

En Uzun Gece, Ahmet Altan’ın okuduğum ilk kitabı. Bu yüzden eleştirim sadece bu kitapla sınırlı. Önceki romanlarıyla bağlantı kurmam, kıyaslama yapmam zaten olanaksız.

Bu yazının okuyucusu sorabilir ya da düşünebilir: Sayfalarca tutan bir yazıyı kaleme alan kişi olarak, önceki romanlarını niçin okumadınız?

Şunun için:

“Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece “tiksinti” oldu…” (Fethi Naci, Yüz Yılın Yüz Romanı, sy. 638. ADAM yayınları. İtalikler bana ait.)

Fethi Naci, Ahmet Altan’ın Sudaki İz adlı romanı hakkındaki yazısını bu cümle ile bitirir. Eleştirinin büyük ustası Fethi Naci’nin bu cümlesi önemli ve ibretliktir. Kolay kolay hiçbir yazara nasip olmaz. İşte yıllar önce okuduğum bu yazı ve Ahmet Altan’a nasip olan bu “yargı” yüzünden, Ahmet Altan’ın hiçbir romanını okuma gereği duymamıştım. Romanı bitirince, önceki romanlarını okumadığım için bir üzüntü yaşamadım. Yazarın hem edebi hem de genel kişiliği hakkındaki fikrim de değişmedi.

Romanı okuduktan sonra hakkında yazmak fikri oluştu ama, tereddüt ettim, değer mi değmez mi, diye. Bu tereddüt sürerken televizyonda bir program izledim.

28 Ekim gecesi CNN Türk televizyonunda Ahmet Hakan, Tarafsız Bölge adlı programında, En Uzun Gece’nin yazarı Ahmet Altan’ı konuk etti. Böylece kamuoyu, doğrudan yazarın ağzından bazı ilk bilgileri öğrenmiş oldu. Danışıklı dövüş şeklinde bir program olduğu için bilgiler ne kadar sağlıklı bilemeyiz. Yalnız kamuoyu şunu öğrendi: Ahmet Altan, “kırgın”mış. Nedeni de, kitap hakkında konuşması gerekenler nedense susmuşlar. O yüzden 28 Ekim gününe kadar Ahmet Altan’ın kendisi de konuşma gereği duymamış. Konuşması gerekenler susunca, başka bazı nedenler de söyledi bu arada “kırgın” Ahmet Altan, konuşmaya ve bu programa katılmaya karar vermiş. Ben de, Ahmet Altan’ın kırgınlığının giderilmesine az da olsa katkıda bulunmak için, hazır bekleyen notlarıma başvurdum ve bu yazı ortaya çıktı.

Tereddüdümü gideren Ahmet Hakan’a da buradan teşekkür ederim.

Bu sözünü ettiğim programın içeriği hakkında söyleyeceğim bir şey var: El insaf, pes doğrusu! İyi pazarlama!

Yazım salt edebiyat eleştirisi değildir. Bunu belirtmem de yarar var. Çünkü, edebiyat eleştirisinin dışında da söylenmesi gereken bazı şeyler var. Bunlar söylendiği taktirde, kitaba yönelik eleştirinin anlamı daha iyi anlaşılır ve eleştiri, amacına ulaşmış olur.

 

Romanın adı, En Uzun Gece, 316 sayfa. 1. Baskı: Eylül 2005 ve 500.000 adet. Fiyatı: 5 YTL. Alkım Yayınevi tarafından yayımlandı.

 

Romandaki ana karakterler:

Yelda, Selim ve Taner.

Yazar, romanda daha çok, Yelda’nın eylemlerine ve anlatımına yer vermiş. Roman bitince, onun, baş kişi olduğunu anlıyoruz. Yazar bunu istemiş, okuyucu da zaten böyle anlıyor.

Yelda kim?

Romandan bazı alıntılar yapayım:

“- Yelda hanım, iktisatçı…” (sy.25)

“…Bir dinsizin hayatını yaşayan gizli bir dindardı. Kendi hayatındaki her çelişkiyi olduğu gibi bunu da büyük bir doğallıkla, aslında olması gereken buymuş gibi kabul etmişti. Allah’la arasında garip bir baba kız ilişkisi kurmuştu, onun yasakladıklarını yapar, onu kandırır, onu kızdırır, hatta bazen ona kızar ve onu asla bitmeyecek bir aşkla severdi.” (sy.84)

“…Orta Anadolu’dan koyu dindar, müteahhit bir babanın kızıydı…” (sy.107-108)

“…dördü erkek beş kardeşin sonuncusu…”  “…Egeli olan annesi…”  “…Amerikan Koleji’ne girmiş…” “…Sınıf birinciliğini hiç bırakmadığı okulun son yılında bir Amerikan bursu kazanmıştı…” “…Gene annesinin kararlılığı kazanmış, Yelda Amerika’ya gitmişti…” “Liseyi bitirince Türkiye’ye dönmemiş, bir başka burs kazanıp orada üniversiteye girmiş, okulun üçüncü ayında kendisinden çok daha yaşlı bir profesörden hamile kalmıştı ama onun gibi bir aileden gelen bir genç kızdan beklenmeyecek bir sükûnetle gidip kürtaj olmuş, bir daha da o profesörle görüşmemişti.” (Bu alıntıların tümü, sy. 108)

“İktisat fakültesini üçüncülükle bitirdikten sonra sosyal psikoloji dalında da “ph” derecesi almış ve aynı üniversitede hoca olarak kalmıştı…” “...sonra yeniden Amerika’ya dönmüştü. Bir profesörle birlikte “göçün ekonomisi ve sosyal psikolojisi” üzerine bir kitap yazmış, İngilizceyi çok sevimli bir aksanla konuşan genç ve parlak bir İtalyan fizikçiyle evlenmişti.

Kocasından sıkıldığında Amerika’dan da sıkıldığına karar vererek Türkiye’ye dönüp yerleşmişti.” (sy.109)

“…gördüğü ilk örneklerin etkisiyle bütün erkeklerin kendisinden daha aptal olduğuna karar verip, kendisine ve zekâsına hayran kalmıştı.” (sy.111) (Siyah italikler bana ait.) (Burada kısa bir açıklama: Ahmet Altan bütün erkeklerin ondan ‘daha aptal’ olduğunu söyleyerek kahramanı Yelda’nın ‘aptal’ olduğunu söylemiş olmuyor mu?)

Şimdi de Yelda’nın kişisel özelliklerine bir bakalım:

Daha doğuştan kendisine bağlanmış olan bütün olumlu ayrıcalıkları, güzelliği, zekâsı, çalışkanlığı, soğukkanlılığı, kendisine en yabancı konuları bile süratle kavrama yetisi, hiçbir unvan, makam, servet karşısında sarsılmayan güveniyle insanları etkileme gücü onun ruhunun derinliklerinde ancak Olimpos tanrıçalarında rastlanabilecek bir kendini beğenmişliğe dönüyor, bunu saklamasını sağlayacak bir zekâsı olmasına rağmen kendine duyduğu hayranlık gizlendiği yerde çocukluğundan beri her gün biraz daha büyüyerek bütün ruhunu sarıyor ve onun en büyük zaafını oluşturuyordu.

Kendine hayran her insan gibi yaralanmaya çok açıktı, başkalarının ona yalan söyleyerek onu aptal durumuna düşürmelerinden delice korkar, erkeklerin kendisinden başka bir kadını beğenme ihtimalinden bile çılgına döner, sevdiğinin her hareketinden, her sözünden kuşkular yaratır, kıskançlıklarıyla inanılmaz azaplar çekerdi. Başkalarında dayanılmaz suçlar gibi gördüğü davranışları kendine hak görür, bunlara daima kendini haklı çıkaracak nedenler bulur, zaman zaman yaptıklarından dolayı kendisini ciddi bir biçimde hırpalasa da daha sonra kendisini de haklılığına inandırırdı. En tehlikeli yanı, gerçekten iyi kalpli olması, insanların dertlerinden etkilenmesi, başkalarının acıları karşısında duygulanmasıydı, bu iyiliğe sahip olduğu, başkaları için kimseye göstermeden üzüldüğü için, diğer insanları kıracak, üzecek her davranışını, bencilliğini “ama ben iyi bir insanım” diye kendine mazur gösterip, kendini affetmesiydi. Başkalarını yaptıkları için suçladığı her davranışı kendisi de aynen yapabilir ve suçladığı insan gibi davrandığının farkına bile varmayabilirdi.

Sahip olduklarının sağladığı o sert kabuğun içinde kendine hayranlığın getirdiği hastalıklı bir kırılganlık barınırdı, o kırılgan yerine dokunulduğunda deliliği andıran biçimde öfkelenir, cinnet krizine benzer krizler geçirir, kendisini üzeni cezalandırmak, canını yakmak için kendi varlığını, geleceğini bile tehlikeye atacak kadar kendinden geçer hatta inanılması zor ama ölmeyi ve öldürmeyi bile aklından geçirirdi. Bu hastalıklı yapıyı kurtaran ise onun kıskançlık duygusu kadar güçlü olan sorumluluk duygusuydu, yaptığı iş ne olursa olsun bunu büyük bir ciddiyet ve sorumlulukla yapar, işini mutlaka bitirir ve herkesten daha iyi yapmak için bütün gücünü ortaya koyardı.” (sy. 21-22) (Siyah italikler bana ait.)

İlginç bir alıntı daha. Yelda, güneydoğuda araştırma yapan ekibe katılmak için geldiği Mardin’in bir köyünde, kendileri için hazırlanan barakalarla tanışır ve Ahmet Altan onun karakterinin bir özelliğini daha bize verir:

“Barakalara girdiğinde karşılaştığı sıcaklıkla birlikte gevşeyen gövdesi kayaların arasında kendini nasıl sıktığını fark ettirtmişti ona. Yeni açılmış kâğıt paketi, mürekkep, kurşunkalem, naylon mobilya ambalajı ve kahve kokuyordu, kenarda üst üste konmuş karton kutular duruyordu, duvara yeşil çuhadan bir pano asılmış, üstüne görevlilerin isimleri ve görev bölgeleri yazılmıştı, barakanın duvarları bembeyazdı, bütün bunlar ona Amerika’daki üniversitenin ilk günlerini hatırlatıyordu. Terk edilmiş karanlık köyün içinde başka bir ülkeye gelmiş gibiydi ve bu ülkeyi tanıyordu, kendini güvende hissetmişti.” (sy.22) (Siyah italikler bana ait.)

Bu alıntı hakkında biraz yazmak istiyorum. Yelda’nın kendisini güvende hissettiği ülke, ‘başka bir ülke’ olduğu için Türkiye değil. Yazar bunu niçin belirtmemiş acaba? Aklımıza ‘Kürdistan’ ya da Amerika geliyor. Ama daha çok da Amerika’daki ilk üniversite günlerini hatırladığı için bu başka ülkenin Amerika olduğu izlenimi çıkıyor. Neyse, diyerek geçemeyiz. Romancımız Türk sözcüğüne bile gıcık olan biri olduğu için, bunlar çok önemli. Yelda, ülkesine yabancılaşmış biri. Bu sonuç çıkıyor ama, bu sonuca nasıl ulaştığı belli değil, romanda bunun nedenleri ya da anlatımı yok. Türkiye ne gibi bir kötülük yapmış ki, Yelda ülkesine böylesine yabancılaşmış bir insan haline gelmiş. Okuyucu bunu bilmek istiyor.

Yukarıdaki alıntılarla, yazarın dilinden anlatılan Yelda’nın nasıl bir karakter olduğunu anlıyoruz. Bir ekleme yapalım yalnız: Leyla’nın, daha doğuştan kendisine bağlanmış olan bütün olumlu ayrıcalıkları, bunları da bilmek istiyor okuyucu. Bu ayrıcalıkları  kim ve neden bağlamış ona? Olumlu ayrıcalıkları varsa, olumsuz ayrıcalıkları da vardır. Yoksa Ahmet Altan, insanların bütün karakter özelliklerini ve yetilerini doğuştan mı aldıklarını söylemek istiyor. Olmaz böyle şey.

Ahmet Altan daha ziyade psikolojik anlatımlar yapmış Yelda’ya ilişkin. Bu anlatımlar da daha çok bir psikiyatrist ya da psikolog diliyle yapılmış. Edebi dille yapılmaya çalışılan anlatımlar hakkında ise ileriki sayfalarda duracağız, genel dil hakkında, örnekleriyle.

Selim kim?

Selim Yelda’nın sevgilisi. Büyük aşkı.

Selim’e ilişkin romandan yaptığım alıntılar şunlar:

“Eğer insan bir matematik formül olsaydı Selim’in ruhunu, kişiliğini oluşturan duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, tepkilerini alt alta yazıp topladığınızda ortaya olumsuz bir sonuç, kötü ve itici bir insan çıkardı. Ama insan matematik bir formül olmadığından, varlığını oluşturan mayaya esrarengiz bir mucize katıldığından, onun kötü denilebilecek bütün özellikleri bir araya geldiğinde ortaya iyi ve çekici bir insan çıkıyordu.” (sy.13) (Siyah italikler bana ait.)

Bu alıntı, çok önemlidir. Belki de romanın en önemli parçalarından biridir. Bunun üstünde biraz durmak istiyorum.

Ahmet Altan’a göre insan, matematik bir formül değildir.

Bu yargısı bir yanıyla doğru. Zaten biliyoruz. Zaten biliyoruz derken, insan varlığına ilişkin neredeyse matematik kesinliğinde yasalar, işleyişler ve yapılar olduğunu da reddetmiyoruz. İnsan özellikle biyolojik bakımdan matematik kesinliğinde bir varlıktır. Ruhsal yapısı ve karakterine ilişkin özelliklerinde de matematik kesinliğinde işleyişler, süreçler vardır. İnsana ilişkin bilinemeyecek çok şey yoktur artık günümüzde. Özünde sade ve yalın bir yapısı olan insan, toplumsal yaşam boyunca karmaşıklaşmıştır ve bu karmaşık yapı çok ama çok uzun bir süreç sonunda, yeniden o sade ve yalın yapısına ama, bu kez daha yetkin bir varlık olarak ulaşacaktır.

Ahmet Altan’ın bu paragrafı bir zırvadır. Zırvadan da öte, insanlığın tarihi boyunca bilinçli bir biçimde yaratılmış ve genel kabul görmüş kavramlara bir saldırı, onların içini boşaltma, değersizleştirme çabasıdır. Nedir bu kavramlar örneğin? İyi-kötü, haklı-haksız, zalim-mazlum, güzel-çirkin, dürüst-sahtekâr vb. gibi. Onlarca örnek verebiliriz.

Neden?

Öyle ya, Ahmet Altan’ın kahramanı Selim, insanlığın kötü olarak nitelediği bütün özellikleri bir araya toplayıp kendi şahsında somutlaştırsa da o kötü bir insan değil, iyi ve çekici bir insandır. Neden? Çünkü, insanın mayasında esrarengiz bir mucize vardır. Peki bu mucize nedir? Yanıt yok. Ya da bilmiyoruz. Hemen burada belirteyim, şöyle bir itiraz gelebilir çünkü. Ve bir polemiğe yol açar. Şöyle: O kadar da değil. “Ahmet Altan, insanlığın bütün kötü özelliklerinin Selim’de olduğunu söylemiyor ki!” Bu itiraz gelebilir. Ama anlamsız bir itirazdır. A. Altan’ın paragrafında siyah italikli sözcükler dikkatle ele alındığında “Ama insan” ve “onun” sözcüklerini kastediyorum. Buradaki “ama insan” genel anlamda insandır. “onun” sözcüğü de iki anlamlıdır. Türkçe’nin olanakları. Hem, genel olarak insan, hem de özel olarak roman kahramanı Selim. Yani, Ahmet Altan, Türkçe’nin gücüyle, insanlık ile Selim’i özdeşleştirmiş oluyor. İnsan=Selim. Fakat, yazarımız, yine Türkçe’nin gücünden faydalanarak, ben bunu kastetmedim, diyebilir. O, onun bileceği bir şeydir ve önemi de yoktur.

Şimdi:

Herhangi bir insanı ele alarak devam edelim.

Örnek insanımızın şöyle özellikleri olsun:

Çok yalancı. Sahtekâr ve iki yüzlü. Zalim. Uyuşturucu pazarlamacısı. Kalleş. Muhbir. Hem insana, hem hayvana zorbalık yapan biri. Çok çıkarcı, bencil. Güç düşkünü. Savaş kışkırtıcısı. Vatan haini. Faşist bir diktatör. Vs. vs.

Daha fazla uzatmak anlamsız.

Böyle özellikleri olan bir insan, nasıl bir insandır?

Kötü demek bile yetmez böyle bir insana. Her dilde ne kadar kötü sözcük varsa söyleyebilirsiniz.

Bu örnek insanımız, herhangi bir insan olabileceği gibi Ahmet Altan’ın roman kahramanı Selim de olabilir. Ama, sonuçta böyle bir insan ya da Selim, kötü, olamaz. İyi ve çekici bir insandır. Neden? Çünkü insanın mayasında esrarengiz bir mucize vardır. Bunu kim söylüyor? Ahmet Altan ya da akıl hocaları. Esrarengiz mucize ne peki? Yok.

Burada yine şöyle bir itiraz gelebilir:

Özelliklerini sıraladığınız örnek insanın, hiç mi iyi yanları yoktur?

Var tabii.

İnsanın abartılan karmaşıklığı da iyi ve kötünün yan yana, iç içe bulunmasındandır. Konumuz bu değil. Bu konuda da çok şey söylenebilir. Elbette Ahmet Altan’ın kahramanı Selim’in iyi yanları da vardır. Bunu kimse inkar edemez. Fakat burada şöyle de bir soru karşımıza çıkar. Peki, Selim’in iyi yanlarının anlamı ne? Sadece, iyi yan mı, yoksa bu iyi yan, onun iyi bir insan olmasının temeli mi? Buna Ahmet Altan romanda yanıt vermiyor. Selim’in iyi yanlarının üstüne bir de kötü özelliklerini eklediğimizde Selim süper iyi insan oluyor.

Burada romandan bir alıntı daha yaparak konuyu daha iyi açmak istiyorum:

Selim’in ihanet etmeyeceği bir duygu ya da kadın yoktu, yalnızca düşüncelerini ihanetin dışında tutar, işiyle ve düşünceleriyle ilgili hiçbir yalan söylemez, dahası söyleyemez ama duygular dünyasına girdiği andan itibaren bir yalancıya, bir sahtekâra, bir haine dönüşürdü…” (sy.14) (Siyah italikler bana ait.)

Evet işte bu kadar.

Ahmet Altan’ın Selim’i budur.

Selim’in duyguları var ama, hepsine ihanet eder. İhanet etmeyeceği bir duygu yoktur.

Şimdi insan=Selim olduğuna göre, biraz sorular soralım mı? Bu eşitlemeyi yapmaya bile gerek yok aslında.

Duygular?

Sayalım. Önce güzel ve iyi duygulardan başlayalım.

Arkadaş sevgisi. Anne-baba sevgisi, aile sevgisi. Bir sevgiliye duyulan özlem ya da aşk. Doğa sevgisi. Genel olarak insan sevgisi. İnsanları üzmemeye, kırmamaya özen göstermek. Doğa sevgisi. Vatan ve ulus sevgisi. Ölüm karşısında üzüntü duymak. Kimi doğa olayları karşısında, örneğin, güneşin doğuşu gibi, haz almak. Verilen emek sonucu başarının verdiği mutluluk. Çalışmayı sevmek. Geleceğe güven. İnsanlığa güven… Böyle devam edip gidebiliriz. Bunlara, insana güç veren, varlığını anlamlı kılarak güzelleştiren, pratik yararları da olan olumlu duygular, diyebiliriz.

Bir de karşıt içeriği olan duygular vardır. Çirkin, kötü duygular gibi. Bunlar daha ziyade, nefret yüklü, hem insanın birey olarak kendisine, genel olarak da insanlığa ve doğaya yönelik duygulardır. Küçümseme; kendini beğenmenin çığırından çıkmış halleri; sevgisizlik halleri; insanın, hayata ve insanlara salt kendi penceresinden bakmaya yol açan duygular; hainlik; ihanet; haksız düşmanlık halleri vs. Bu tür duygular da özünde insanı kendine yabancılaştıran, küçülten ve varlığını değersiz kılan olumsuz duygulardır.

Bu kısa açıklamalar elbette yetersizdir. İyi insan, kötü insan ayrımı, ya da farkı, bu karşıt duygusal hallerin şu ya da bu düzeyde savaşımı, mücadelesi ve üstünlük sağlamaları durumunda ortaya çıkar. İnsan, duygu ve düşünceleriyle eyleme geçen bir varlıktır. İnsanın eylemine yol açan duygu ve düşünceler arasındaki sınır ve denge asla belirlenemez. İnsan, duygu ve düşünceleriyle mutlak olarak var olur. Hangisi ön plandadır, diye bir soruya verilecek yanıtlar, bizi tatmin etmekten uzaktır ve bunun oranını bulmak gibi bir çaba da boş bir çabadır. “Duygusal hareket etme”, “Aklını kullan”, “Çok duygusal biri”, “Duygularıyla hareket eder” vb. gibi öneri ve yargılar, bu anlamlarıyla alındığında bile, duygu-düşünce birlikteliğini, karmaşıklığını, iç içeliğini, birbirinden kopmazlığını vurgulamaya sanırım yeter.

Bu değerlendirmelerden sonra dönelim Ahmet Altan’ın roman kahramanı Selim’e. Selim, duygular dünyasında(hem olumlu, hem olumsuz) tam bir yalancı, sahtekâr ve haindir. O olumlu-olumsuz bütün duygularına ihanet edebilir. Kökleşmiş duyguları asla yoktur. Olumlu bir duyguya da, olumsuz bir duyguya da ihanet edebilir ve bunun sonu yoktur.

Böyle bir şey olabilir mi?

Nesnel olarak böyle bir şey olmaz. Ancak, Ahmet Altan gibi bir romancının hayal dünyasında mümkündür. Ve bu da bir uydurmadır. Ahmet Altan bunları bilmez mi? Bilmesi lazım. Bir örnek: Selim’in, kökleşmiş bir doğa sevgisi yok mudur? Selim, doğa sevgisine de mi ihanet eder? Soruları böyle uzatırsak bir saçmayla karşı karşıya kaldığımızı görürüz, hatta yalanla. Ahmet Altan, okuyucularına karşı bile dürüst olmayıp, romanında bol bol yalan söyleyen bir yazar olduğu için böyle zırvalarla karşılaşıyoruz.

Ayrıca Selim’e bir insanda olmayan bu tür özellikler yüklendiği (kökleşmiş duygularının, ihanet edilemeyecek duyguların da olduğu gerçeği), Selim uyduruk bir varlık olarak sunulduğu için, roman daha ilk formasında çöküyor ve En Uzun Gece’yi değil en uzun palavrayı okumaya başlıyoruz. Ahmet Altan geçmişte, bugün ve gelecekte insanın özü neydi, ne, ne olacak sorularına bilim dışı, kendince uydurma yanıtlar verdiği için, Selim, bir karakter bile olamıyor. Ruhsuz, cansı, yazarının istediği biçimde oynattığı bir kukla oluyor.

Selim, yalnızca düşüncelerini ve işiyle ilgili şeyleri ihanetin dışında tutuyor.

Bu tespit bir kere hiç inandırıcı değil.

Selim’in işi ne?

“…ve bir bilim adamı olarak…” (sy. 280)

“Bazen Mahmut’la birlikte bira içip tarih tartışmalarına giriyorlar,..” (sy.162.)

Selim akademisyen, tarihçi. Arkadaşı Mahmut’la bir tarih kitabı yazmaya karar veriyorlar ve hazırlık yapıyorlar. Okuyalım.

“Bazen Mahmut’la birlikte bira içip tarih tartışmalarına giriyorlar, yakın tarihi neredeyse baştan aşağı yalan olan bir yerde gerçekleri bilmenin ağır yükünü nasıl taşıyacaklarını, gerçeklerin açıklanmasına izin verilmeyen bir meslekte dürüst kalabilmeyi nasıl başarabileceklerini konuşuyorlardı. Birlikte, Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan bütün gerçekleri açıkça ortaya koyan bir tarih kitabı yazma hayalleri vardı.

Mahmut,

-Nerede bastıracağız bu kitabı?diyordu.

Selim, “asıl soru o değil,” diyordu.

-Asıl soru, o kitabı bastırdıktan sonra nerede yaşayacağız. İnsanları öylesine yalanlarla boğmuşlar ki bizim söyleyeceğimiz gerçeklere kimse inanmayacak. Bizim yalan söylediğimizi düşünecekler. Düşman olacak herkes bize. Bizi burada yaşatmazlar.” (sy. 162) (Siyah italikler bana ait.)

Bu satırlar tam bir ibret vesikasıdır. Lütfen dikkatlice okuyalım ve düşünelim.

Bu iki kafadar tarihçi, Selim ve Mahmut, (Bir not: İkisinin adı da Osmanlı padişahlarının adlarından.) yalan söyleyen yazarın yalan makinelerine dönüşmüş durumdalar.

Ahmet Altan’ın yalanı, anlatıcı-yazar olarak; “…yakın tarihi neredeyse baştan aşağıya yalan olan bir yer..” diyor.

Bu yer neresi?

Türkiye.

Bir kere, “yakın tarih” yalan olmaz. Ahmet Altan, ne yazdığını bile bilmiyor. Tarih, yaşanmış geçmiştir. Yakın, orta, uzak, neyse. Yaşanmışlık, yalan olamaz. Ancak yaşanmışlığın yazılışı ya da anlatımı olsa olsa yalan olabilir. Biz Ahmet Altan’ın bunu varsaydığını düşünerek tartışacağız.

Yakın geçmişin yazılı tarihi, ülkemizde neredeyse baştan aşağı yalan mıdır? Değildir. Örnekler vereceğim ve yalan söyleyenin hem Ahmet Altan, hem de romandaki karakterleri olduğunu göstereceğim.

Yakın geçmişe şöyle bir gidelim ve tarihsel bazı olayları anımsayalım. Son yüzyıl mesela!

Osmanlının son döneminde kapitülasyonlar, Düyun-u Umumiye, Osmanlı imparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na katılması ve yenilgi, Çanakkale Savaşı, Mustafa Kemal’in parlaması, Sevr, Kurtuluş Savaşı’nın başlaması, Anadolu’nun işgali, anti-emperyalist zafer ve Cumhuriyet’in ilanı, öncesi ve sonrası gerici, emperyalist destekli iç isyanlar, ekonomik kalkınma, İsmet İnönü dönemi, faşizmin ve Nazizmin yenilgisi, NATO’ya giriş, Kore Savaşı’na ABD’nin yanında katılma, “Küçük Amerika” yaratma sevdalısı DP iktidarı, 1960 darbesi, idamlar, Morrison Süleyman Demirel, 1968 anti-emperyalist gençlik hareketi, 12 Mart 1971 Muhtırası, Nihat Erim ve balyoz hareketi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, “Umudumuz Karaoğlan” balonu, ülkücü-devrimci çatışması, 12 Eylül faşist darbesi, bizim oğlanlar diye nitelenen Kenan Evren ve arkadaşları, en az 500.000 kişinin gözaltına alınması, işkence tezgâhları, küreselleşmenin şampiyonu Özal, bölücü PKK hareketi, giderek artan yoksulluk, 2001 Ekonomik Krizi, 1 Mart Tezkeresi’nin reddi vs. vs. Bunlar yakın tarihimize ilişkin başlıca olaylar. Unuttuklarımız olabilir.

Şimdi, tüm bu konularda, Türkiye’de tarihçiler de dahil, herkes yalan söylemiş, yalan söylemeyen ve bunun farkına varan ancak ve ancak iki kişi var. Selim ve Mahmut. Pardon, bir de Ahmet Altan. Yani üç kişi. Bu “üç kişi”yi de lütfen akılda tutalım. Daha sonraki sayfalarda bu üç kişinin sırrına da vakıf olacağız. Ve bu iki kafadar tarihçi, 1900-1925 yıllarını kapsayan, dünya tarihine ilişkin bir tarih kitabı yazacaklar ve tabii ki Türkiye de yer alacak ve Cumhuriyet öncesi dönem, Kurtuluş Savaşı da yer alacak bu muazzam tarih kitabında. Öyle gerçekler ortaya koyacaklar ki, onlara kimse inanmayacak ve herkes onlara düşman olacak. Dünyanın neresinde böyle tarihçiler ve böyle yazan yazarlar var bilmiyorum doğrusu. Zor bulunur. Herkes yalancı, herkes düşman! Sadece Ahmet Altan ve iki roman karakteri, doğru ve gerçekçi.

Bu zırvalara ve yalanlara kim inanır? Ahmet Altan’dan başka.

İbretlik satırlar demiştim. Bir yazar, kalemini ve sözde karakterlerini kullanarak, okuyucularına, ulusuna ve dünyaya nasıl böyle hacmi olağanüstü büyük yalanlar söyleyebilir?

Romanın 14. sayfada çöktüğünü söylemiştim, bu yalanlar ise çöküntünün dumanları gibi. Böyle uyduruk, gerçek dışı karakterlerle roman mı olur? Ama oluyor işte. Ahmet Altan, kuklalarını istediği gibi yönetiyor. Kuklalar karakter olamayacağı için, aslında ve özünde Ahmet Altan kendi düşüncelerini, yalanlarını ortaya sürüyor.

Ayrıca, Selim’in bu düşüncelerinin dışında pek bir düşüncesine de rastlamıyoruz.

Burada biraz da kadınlara ihanetinden söz edelim. Ne yazmıştı Ahmet Altan, önce onu hatırlayalım:

“Selim’in ihanet etmeyeceği bir duygu ya da kadın yoktu,..” (sy.14)

Yani, Selim, ilişkisinin niteliği ne olursa olsun, bu bir eş, sevgili, arkadaş, meslektaş, yakın akraba, kardeş, hatta anne bile olabilir. Cümleden bu çıkıyor. Ahmet Altan, ya Türkçe’yi o kadar çok özensiz, gelişigüzel kullanıyor ki, kullandığı sözcükleri okuyucunun nasıl anlayacağını düşünmüyor ya da gerçekten onun karakteri Selim, bu saydığım tüm kadınlara ihanet edebilecek biri. Hangisi acaba?

Selim’e ilişkin birkaç özellik daha:

Oxford mezunu Selim, uçak kazasında ölen bir diplomatın oğlu. Çok zengin bir kadın olan Fahrünisa ile evleniyor, daha sonra boşanıyorlar ama, görüşüyorlar.

Yelda (hiç kimseye daha doğuştan bütün olumlu ayrıcalıklar bağlanamayacağı için, bu Yelda da olsa) ve Selim, ikisi de aslında olmayan karakterler gibi.

Roman ve karakterleri konusunda aslında söylenecek çok şey var. Ama ana ilke şudur: Karakterlerin şu veya bu biçimde hayatta karşılığının olması, ve onların eylemleriyle, iç dünyalarıyla yansıtılarak ete kemiğe büründürülmesi gerekir. Usta romancının gerçek karakterleri böyle olur. Yoksa, yarattığı karakterleri onlarda asla olmayacak olumlu ya da olumsuz vasıflarla sunmak, olsa olsa okuyucuyu avlamaya yönelik, boş bir çabadır.

Taner:

“-Ben bu ekibin idare amiri ve güvenlik sorumlusuyum. Adım Taner…” (sy.24)

“Tabak bardak şakırtıları, kaba gülüşler, masadan masaya laf atmalarla oluşan uğultuyla kaynaşan salonun üstüne çöken sigara dumanının içinde Taner ona kendi hayatını anlattı. Evliydi, iki çocuğu vardı. Yelda evliliğinden ya da karısından hiç şikâyet etmediğini fark etti. İstanbul’un surlara yakın o eski ve fakir mahallelerinden birinde bir başkomiserin oğlu olarak doğmuş, o mahallede büyümüştü, hâlâ o mahallede babasından kalan o evde oturuyordu. Emniyet Müdürlüğünün bursuyla Siyasal Bilgiler’de okuduktan sonra polis olmuş, müdür muavinliğine tayin olmadan bir hafta önce çocukluk arkadaşlarıyla gittiği bir barda çıkan tatsız kavga nedeniyle istifa etmek zorunda kalmıştı.

-Hayatımın en şanslı kavgasıydı, diyordu, şampiyonluk maçını kazanmış gibi oldum, istifa ettikten sonra özel güvenlik şirketi kurup para kazanmaya başladım.” (sy.104)

Taner hakkında uzun uzadıya durmaya hiç gerek yok. Çünkü o, romanın olay örgüsünde ve konusunda, ortalığı kızıştırmak için kullanılan sıradan bir figür.

Ana karakterler bu kadar.

 

Romandaki olay örgüsü:

“-Bu köy boşaltılmış, köylüler gitmiş… Daha yeni yeni dönmelerine izin verildi ama köyün çoğu daha geri gelmedi.

-Çatışmalar sürüyor mu hâlâ?

-Eskisi gibi değil tabii ama arada bir civarda çatışmalar oluyor…” (sy.10)

“-Bu Leopold, sosyal antropolog, adının Leopold olduğuna bakma, kendisi İspanyol. Günter, adından da anlaşılacağı gibi Alman, psikiyatrist, Amy, İngiliz doktorumuz, Jacques Fransız, misyonun şefi ve davranış bilimci, Beatrice, İtalyan sosyolog.” (sy.24)

“-Biz olayı soruşturmaya gitmiyoruz Zerrin, dedi Jacques, biz bu toplumda kadınlara nasıl davranıldığını, töre cinayetlerinin sosyolojik nedenlerini anlamaya gidiyoruz…” (sy.39)

“Avrupa Birliği’nin “töre cinayetlerini” araştırmak için kurduğu misyona Selim’e haber vermeden başvurup işe kabul edilmişti…” (sy.168)

Alıntılardan da anlaşıldığı gibi, Avrupa Birliği, Türkiye’nin güneydoğusuna töre cinayetlerini araştırmak için bir ekip göndermiştir. Yelda da bu ekiptedir. Ekibe bağlı Rojda ve Zerrin Kürttür. Ekip Mardin’in bir köyünde, köyün adı Uçurumköy, yerleşmiştir. Orada küçük bir askeri birlik de vardır. Başındaki komutan Teğmen Cafer’dir.

Ekip, sözde araştırma yapacaktır ama, bu araştırmalar, birkaç köy ziyaretinden öteye geçmez. Romanda, bu ekip, varlığı, araştırmaları, yerleştiği köy, ziyaret edilen köyler ve insanlar, üstün körü anlatılır. Ortada başından itibaren çökmüş bir roman olduğu için, bu ekip, görevi ve yöre, yöredeki durum romanda çok iğreti durmaktadır.

Romanın ana konusu, Yelda’nın İstanbul’da kalan aşkı Selim’le yaptığı telefon konuşmaları, kendisinin Taner’le ilişki kurup yatması, Selim’in de aynı şeyi İstanbul’da eski karısı Fahrünisa ve başka kadınlarla yapması ve köydeki Heja adlı bir çocuğun faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi ve Selim’in köye, Yelda’ya gelmesi, geldiğinde, havaalanından birlikte köye giderlerken arabanın bir saldırıya uğrayıp Selim’in, Yelda’nın kollarında (“Başı yana düştü.”) en uzun gecenin başlaması. Selim öldü mü, bayıldı mı, belirsiz: Olay örgüsü kaba olarak bu. Yelda-Selim aşkı!

Acaba gerçekten aşk mı?

Ahmet Altan kendi söyleyip, kendi inandığı için ona göre aşk.

Romanda, bol bol sinir krizleri, karşılıklı bağırmalar, kızmalar, aldatmalar gırla gidiyor.

Romanda anlatılan aşk, okuyucu kitlelerini tatmin etmemiş olacak ki, yazarın kendisi televizyon ve gazete kullanarak yapılan röportajlarda, bu aşkı anlatıyor. Bol bol izahat yapıyor. Benim aşk anlayışım bu, romandaki aşkı iyice anlamanız için anlatıyorum, dercesine.

Ama romanda, Yelda ve Selim şahsında anlatılanlar aşk değil. Ahmet Altan, hemen hemen ne kadar değerli, anlamlı ve insani kavram varsa, içlerini boşaltıp, değersizleştirme, onların yerine kendi anlayışlarını oturtma çabasındadır. Aşk, meselesi de böyledir.

Biraz aşk, üstüne yazmak istiyorum. Bunlar benim şahsi görüşlerim olduğu kadar, sanırım aynı zamanda genel geçer görüşlerdir de. Gerçi aşk sözcüğü daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır ama, doğa aşkı, yurt aşkı vs. burada söz konusu edeceğimiz bir erkek ile bir kadın arasındaki aşktır.

Aşk, bir kadın ve bir erkek temelinde, birlikteliğinde oluşan en üst düzeyde kristalize olmuş bir sevgidir. Sevginin en yoğun hali de diyebiliriz buna. Aslında bu tarif, çok klasikleşmiş bir tariftir. En yoğun hali derken  iki kişilik var olma durumunu anlamak gerekiyor ve bu var olma durumu çok özelliklidir, salt bir ya da birkaç özellikle sınırlandırılamaz. Bu özellikler bağlılık, hoşlanma, isteme, özleme, tutku, dayanışma, iyi günde kötü günde el ele, omuz omuza olma, sınırsızca paylaşım, birbirine dürüst, açık, içten ve samimi olma vb. insani halleri içerir. Hatta bu özelliklere eklemeler de yapabiliriz. Sınırları geniştir. Ne kadar insani, olumlu anlamda, özellik varsa, bu halleri bir aşkta görebiliriz. Bu saydığım hallerden birinin bile olmaması durumunda, gerçek bir aşktan söz etmek olası değildir. İçten olmayan bir aşk düşünebilir misiniz? Birbirine bağlı olmayan iki kişilik birlikteliğin adı aşk olur mu? Dayanışma olmadan aşk olur mu? Maddi ve manevi değerleri paylaşmayan, bireylerinin tek tek bencil olduğu bir aşk, olabilir mi? Olmaz. Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Hatta aşk üstüne sayfalarca yazabiliriz ama, insanlığın üstünde hem fikir olduğu genel bir kısa özet sanırım yeterlidir. Gerçekte aşk, yaşam ağacının ana dallarından biridir. Bir başka yazımda aynen böyle yazmıştım. Aşksız hayat, eksik bir hayattır.

En Uzun Gece’deki  masalsı aşkı (!), burada alıntılarla açıklamayı gereksiz görüyorum. Bu yazının alıntılarla şişmesini istemiyorum. Çünkü yazılacak daha başka konular da var romana ilişkin.

Sadece, şunu söylemekle yetineyim:

En Uzun Gece’de, Ahmet Altan’ın bize aşk, diye yutturmaya çalıştığı yaşanmışlık, sadece ve sadece, hem kendilerine, hem ülkelerine yabancılaşmış iki hastalıklı tipin, hastalıklı bir ilişkisidir. Sadece budur. Hastalıklı bir ilişki. Hayatı bilmesek, aşk, denen güzelliğin ne olduğunu, nasıl yaşandığını bilmesek, görmesek, işitmesek ve yaşamasak neyse! Bu kadar dengesiz bir yazar olur mu insan? Güzel olan her şeye saldırır mı? Ve yerine ne olduğu belirsiz, durumları koymaya kalkar mı ve bunu niçin yapar?

Romandaki olay örgüsüne birkaç konuya daha değindikten sonra yine geleceğim.

Konulardan biri şu:

Ahmet Altan, Türk ve Atatürk sözcüklerine gıcık olan bir yazar.

‘Gıcık’ sözcüğü bile yetersiz kalıyor. Birkaç alıntıyla konuyu açayım.

Yelda ile ekibe yardımcı eleman olarak katılmış olan Rojda adlı bir Kürt kadını arasında şöyle bir diyalog geçiyor:

“Önce kızın ne söylemek istediğini anlamadı Yelda, sonra birden kavradı. İçi yeniden sıkıştı.

-Adın ne senin?

-Rojda…

Yelda kendisini ilk kez tanıyan herkesi şaşırtan garip açıksözlülüğüyle, “Kürt müsün?” diye sordu.

Kız neşeyle güldü, gururlu bir sesle cevap verdi.

-Evet, Kürdüm.

Yelda’nın bu sorusunu bu kadar düz ve rahat sormasından kendince bir sonuç çıkartmış olmalı ki ümitle o da Yelda’ya sordu:

-Siz?

Yelda gülümsedi.

-Yok, ben Kürt değilim.

Rojda, açtığı paketten beklediği oyuncak çıkmayan bir çocuk gibi hayal kırıklığını saklamaya uğraşarak,

-Olsun, dedi.” (sy.9)

Evet, “Yok, ben Kürt değilim.” diyebilen, ama ne olduğunu söyleyemeyen, bir Yelda. Yelda aslında Türk. Ahmet Altan bunu söylemese de Türk. Ama ne Ahmet Altan ne de Yelda bunu söylemiyor.

Ahmet Altan, Rojda’ya, gururla, Kürt olduğunu söyletiyor. Üstelik, Yelda’ya, “..,ben Kürt değilim.” dedirttikten sonra, Rojda’nın hayal kırıklığından söz ediyor, bu yetmiyor, Rojda, hoşgörü göstererek, “Olsun” diyor. Sanki, Türk’üm demek suç ya da aşağılık, utanılacak bir durum gibi.

Niçin?

Ahmet Altan’ın kendi görüşlerinden kaynaklanan bir durum bu. Ahmet Altan’a göre Türk olmak, Türk’üm demek bu kadar berbat bir durum işte. Burada şu söylenerek, “Normaldir, kadın Amerikan Koleji’nde okumuş, Amerikalarda eğitim görmüş, Amerikan hayat tarzı ve kültürünü benimsemiş, normaldir Türk’üm dememesi.” diye bir itiraz gelebilir. Hayır. Bu o kadar basit değil. Ahmet Altan kendi tavrını, yaklaşımını, görüşlerini karakter diye bize yutturmaya çalıştığı kuklalarıyla ortaya koyuyor. Ayrıca bu tür bir yaklaşım sadece bu değil.

Bakalım.

“Boğazın hemen ağzında başlayıp Arap Yarımadasına kadar uzanan, binlerce yıldan beri üstünde çeşitli dinlerin, medeniyetlerin, kavimlerin yaşadığı, bereketiyle insanları besleyip o berekete sahip olabilmek için birbirlerini öldürenlerin savaşlarına sahne olan, Asurlu bilginlerin, Babilli filozofların, Arap atlıların, Kürt savaşçıların, Haçlı şövalyelerin, Osmanlı süvarilerin hayallerini hâlâ ruhunda taşıyan efsanevi Mezopotamya Ovası, topraktan fışkıran mercimek filizlerinin solgun yeşilliğini örten ve içinde ışıktan altın kabarcıklarının oynaştığı mavimsi bir buğunun altında, taze bir ot kokusu yayarak kıpırdanıyordu.” (Sy. 33)

Bu bir diyalog olmadığı için, işin içinde romandaki kuklalar yoktur ve doğrudan anlatıcı yazarın düşünceleridir.

Bu paragrafta nedense Türkler unutulmuş. “Osmanlı süvarilerin” sözcükleri kullanılmış. Türk, sözcüğü yok. Neden yok? Çünkü Ahmet Altan’ın canı öyle istiyor. Oysa bu coğrafyada Türkler, Ahmet Altan ve akıl hocaları istese de istemese de ne yazık ki var ve olacaklar. Herkes var ama, Türkler yok. Osmanlılar var. Onların devri de bittiği için, imparatorluk yok olduğu için Türklerden söz etmeye gerek yok. Aynen böyle. Ama Kürtler var. Bir de kendilerini edebiyatçı ve yazar sayan bu tür zavallılar, bilerek de kışkırtıcılık yapıyorlar. Sen bu paragrafa Türkleri koymazsan, adama sormazlar mı, niçin koymadın, amacın ne, kimi kışkırtıyorsun. Zavallıların edebiyatı işte bu kadar. Romanda birkaç kere “Türkçe” ve “Türkiye” sözcükleri geçiyor ama, “Türk” sözcüğü yok. Daha bitmedi devam edelim.

“Yol çukurlarla doluydu, sarsılarak ilerliyorlar, bazen tekerlek bir taşa denk geldiğinde arabayla birlikte sallanıyorlardı.

-Gideceğimiz köyün adı ne? dedi Yelda.

-Civeleksu, dedi Zerrin.

-Ne garip isim bu...

-Bütün köylerin isimleri böyle burada, hepsinin Kürtçe adını değiştirip böyle garip isimler verdiler.” (sy.38)

Zerrin de Kürt ve ekibe yardımcı elemanlardan biri.

Evet, böyle diyaloglar olabilir.

Ama ben, “Civeleksu” adının niçin garip bir ad olduğunu şahsen anlayamadım. Niçin garip? Sonra, yazar diğer garip Türkçe köy adlarından birkaç örnek daha verseydi, belki konuyu daha iyi anlardık, derinlemesine görürdük garipliği. Bunu da yapmamış. Zerrin’i biraz da konuştursaydı garip Türkçe adlarını öğrenmiş olurduk.

Ahmet Altan’ın Türk olan her şeye gıcıklığı, düşmanlığı sürüyor.

Devam ediyoruz.

Bir Türk subayıyla nasıl dalga geçiliyor, nasıl hakaret ediliyor onu göreceğiz.

“Beatrice, “Teymın Ceyfır”ı Yelda’yla tanıştırdı ama Yelda teğmenin adını anlayamamıştı, sorar gibi baktı genç subayın yüzüne.

Teğmen kendisine çok yakışan gülümsemesiyle “Cafer” dedi ama çoktan Yelda’nın zihninde “Ceyfır” olarak vaftiz edilmişti bile, üstelik bu isim o inanılmaz İngilizcesiyle, dalgacı gülümsemesine de daha çok yakışıyordu.

-Ceyfır daha çok yakışıyor, dedi Yelda.

Sonra da, “izninizle ben gidip bir duş alayım,” dedi, “ter içindeyim. Tanıştığımıza memnun oldum, Teymın Ceyfır. Görüşürüz.”

Tam ayrılacaklarken, “sizin adınız neydi?” dedi teğmen.

-Yelda.

-Buna bir şey uyduramayacağız, dedi, şimdilik Yelda olarak kalacak.” (sy.128-129)

Cafer Teğmen, köydeki askeri birliğin komutanı.

Ahmet Altan’ın kuklası Yelda, Cafer adını, teymın Ceyfır, olarak değiştiriyor, bir de bu ismi zihninde vaftiz ediyor, kısacası kafa buluyor, dalga geçiyor.

Yazar kimliğini kullanarak, bu kadar kin kusmanın nedeni ne?

Bu kini şu alıntıyla daha iyi göreceğiz:

“Asker dönerken omuzlarındaki sarı parlak tenekeden yıldızı gördü. “Subay” diye düşündü.” (sy.128) (Siyah italikler bana ait.)

Hem Ahmet Altan, hem kuklası Yelda, Teğmen Cafer’in omzundaki rütbe işareti olan yıldıza, “sarı parlak tenekeden yıldız” diyorlar. İşte kin, burada. Bir Türk subayının omzundaki yıldız, sarı parlak teneke!

O yıldız Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk Ulusu’nun sembollerinden biridir. Niçin aşağılıyorsun, sarı parlak teneke, diyerek. Bir metalden yapılmış ve ben hangi metalden yapıldığını şahsen bilmiyorum, önemi de yok. Metalin niteliğinin, adının önemi hiç ama, hiç yok. Sembolün önemi var ve anlamı. Ahmet Altan öylesine ucuz, bayat yöntemler kullanıyor ki, yeter ki aşağılamaya hizmet etsin, hakaret olsun. Teğmen Cafer’in şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Ulusu da aşağılanmış oluyor. Ama gerçekte olmuyor, olamaz da. Hiç kimsenin buna gücü yetmez. Ne Ahmet Altan gibi yazar taslaklarının ne de emperyalistlerin buna gücü yeter, ne de kukla Yelda’ların.

Bir alıntı daha. Çünkü, kin sürüyor. Yelda ile Teğmen Cafer konuşuyorlar:

“Teğmen o sevimli gülümsemesiyle güldü gene.

-Denizciler genelkurmay başkanı olamıyor çünkü.

-Oooo, dedi Yelda, ihtiraslıyız.

-Bütün teğmenler öyledir… Her teğmen Harbiye’den Napolyon olarak mezun olur derler…” (Sy.152) (Siyah italikler bana ait.)

Bu alıntıda da Teğmen Cafer konuşuyor:

“Sonra yeniden ciddileşti:

-Seviyorum gerçekten… Bak, eski Roma’da savaşa giden askerler, “Sezar, ölüme gidenler selamlıyor seni” diye bağırırlardı… Bu ölüme gidişteki cesareti ve yiğitliği seviyorum…” (Sy. 154)

Burada da Yelda hanım konuşuyor:

“Yelda teğmene takılıyordu.

-Sezar, seni misyonu gözetlemeye gidenler selamlıyor.” (Sy.156)

Teğmen Cafer karakteri de, Ahmet Altan’ın diğer bütün karakterleri gibi, kukla bir karakter. Hiç ama hiç inandırıcı değil ve bu yüzden çok sırıtıyor. Bu teğmen oraya aniden gelen biri, görevi de AB misyonunu gözetlemek ya da istihbarat. Yani özellikli bir subay. Ve bu subay, kukla bir karakter olduğu için, arkasında da Ahmet Altan gibi bir yazar taslağı olduğu için üfürüp duruyor. Neymiş, Harbiye mezunları Napolyon hayranı olurmuş, öyle derlermiş. Ve kendini Sezar gibi görüyor ve Yelda da kafa geçiyor. Ama hiçbir yerde, bu Türk subayının Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir sözünü, hayranlığını, bağlılığını göremiyoruz. Yok. Harbiye’den mezun olmuş gelmiş geçmiş en büyük komutan unutulmuş. Romandaki gerçek bir Türk subayı olsa unutmaz, unutulmaz, bir biçimde adı geçer Mustafa Kemal Atatürk’ün. Ama, Ahmet Altan roman döküntüsünü öyle kalıp, şablon, saçmalık ve fikirlerle yazmış ki, ona tam da uygun düşen bir kukla bulmuş, adı da teymın Ceyfır. Napolyon ve Sezar var, Mustafa Kemal Atatürk yok. Bu, yok sayma da bir yöntem. Öyle bir karakter yaratırsın ki, ona istediğini söylet. Ve ayrıca yalan da söyletiyor karakterlerine Ahmet Altan, kendi yalanlarını söyletiyor. Evet, olabilir ve vardır da, Harbiye mezunları arasında Napolyon hayranları, ama bunu her teğmen için söylemek kocaman ve olağanüstü bir yalandır. En Uzun Gece, yalanları ve palavraların bir toplamından oluşmuş, bir döküntüdür.

Bir de halkla dalga geçme, alaylar var, biraz da buna göz atalım.

Dalga geçen Ahmet Altan ve ekibin başı olan Fransız davranış bilimci Jacques. Alıntı uzun ama, değer:

“Benzinciden çıktıktan sonra, önlerinde giden kırmızı kamyonun arkasında Yelda hayatında hiç görmediği, bir daha da görmeyeceği, nasıl yorumlaması gerektiğini kestiremediği bir resim görmüştü.

Kispetlerini giymiş iki iriyarı, adaleli güreşçi, yağlı güreşlerin yapıldığı bir çayırlıkta çimenlerin üzerine, bir dirseklerini çimene, başlarını da ellerine dayayarak karşılıklı uzanmışlardı. Bu çıplak ve iri pehlivan vücutlarının baş kısmına ise fotomontajla iki güzel kadının kafası yerleştirilmişti. Garip bir iğrenti duyan Yelda hızla kamyonu sollarken, Jacques, “bu neydi” demişti.

Yelda, “bilmiyorum”, dedi, “anlamadım.”

Jacques belki o bilir diye Zerrin’e döndü ama o da “ben de anlamadım, hiç böyle bir şey görmedim” dedi.

Jacques, Yelda’ya, “biraz kamyonun arkasına geçebilir misin” dedi, “o kamyonun resmini çekmek istiyorum.”

Yavaşlayarak kamyonun arkasına geçtiler yeniden, Jacques birkaç resim çekti.

-Sırf bu resimler için bile ayrı bir araştırma misyonu kurulabilir, dedi gülerek.” (Sy.95-96) (Siyah italikler bana ait.)

Vay anasını! Jacques Efendi’yi duydunuz mu? Davranış bilimcidir kendileri.

Türkiye’deki herhangi bir kamyonun arkasına yapıştırılmış bir resim için dahi araştırma komisyonu kurmaktan söz eden Jacques Efendi, bunu söylemekle şunu söylemiş oluyor:

Ülkenizdeki hemen hemen her davranış için bile bir komisyon kurulabilir, her şeyiniz için. Sonra raporlar yazılır, Avrupa Birliği’ne iletilir, değerlendirilir ve merak etmeyin, biz size çekidüzen veririz, yola getiririz. Mantık, eksiksiz olarak budur.

Yıllar önce, üç yıl kadar Fransa’da Paris’te yaşadım. Paris’e ilk gittiğim günlerde, Paris sokaklarında gördüğüm dilenci sayısı hiç abartmıyorum İstanbul sokaklarında gördüklerimden çok daha fazlaydı. Fransızlar ve batı önce kendilerine baksınlar. Hele bugünlerde Paris ayaklanmaları nedeniyle, Fransa’nın kendine bakmasında daha fazla yarar var.

İlk sayfalarda bir üçlüden söz etmiştim. Bu üçlü baba Çetin Altan ve oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan’dır. Bu üç kişilik şebeke, uzun yıllardan beri ABD ve Avrupa hayranıdır ve bu hayranlık artık işbirlikçiliğe dönüşmüştür. Hatta geçmişe gidersek baba Çetin Altan’ın o ünlü TİP dönemindeki faaliyetleriyle, son yıllardaki küreselleşme propandasını yan yana koyduğumuzda insan kendine şunu sormadan edemiyor. Acaba Çetin Altan o günlerde görevli miydi, yani “solcu” olduğu dönemlerde. O dönemi bir yana koyalım ve bugüne bakalım, görüyoruz ki, baba ve oğulları, kutsal üçlü, ABD ve AB’nin görevlisi gibi çalışmaktadırlar. Baba, medyada, o “keyif veren” yazılarıyla misyonunu sürdürüyor. Ahmet Altan bu görevi edebiyat cephesinde yapıyor. Mehmet Altan ise çok yönlü. Siyaset, medya, eğitim  ve geleceğin hazırlanan politikacılarından, belki de devlet adamlarından.

Yukarıdaki alıntı bunları yazdırdı. Dönelim alıntıya.

Israrla vurguluyorum. Ahmet Altan’ın bu döküntü romanındaki bütün karakterleri kukladır. Jacques karakteri de öyle. Sözde davranış bilimci. Bilim adamı yani. Bilim adamı, hangi türden olursa olsun gerçekle dalga geçmez, alay etmez. Ve bir resim yüzünden araştırma komisyonu kurulmayacağını da bilir. Şaka mı yapıyor o zaman? Buna siz karar verin. Bence şaka değil. Kendini aydın ve üstün sanan bir zavallı ve sömürgeci bir karakter. Ve onun bu yaklaşımına ne Yelda, ne de Kürt kadını Zerrin hiçbir biçimde tepki vermiyorlar, yani kabulleniyorlar, ya da yutuyorlar. Burada diyalog sürse olayı tam anlayacağız. Mesela, resim karşısında garip bir iğrenme duyan Yelda sormayabilir ama, Kürt olmakla övünen Zerrin de sormuyor. Ne iş Jacques Efendi, o kadar ayağa düşmedik, diyebilir. Ama susuyor. Susması önemli değil burada bir bakıma. Onun bir suçu yok. Çünkü kukla. Ahmet Altan izin verdiğinde konuşabilir. Peki Ahmet Altan niçin izin vermiyor? Vermez. Çünkü onun da Kürtlerle bir dostluğu ya da sempatisi yok ki. Onun derdi Türkiye ABD ve AB’ye nasıl bağlanır. İşte devamı gelmeyen bir diyalogda bile yazar kendini ele veriyor ve tüm halkı böyle aşağılıyor.

Romandaki olay örgüsünü ve ana temayı açıklamıştım. Ana tema aşktı. Bu aşk meselesine bir örnek daha vererek, diğer konulara geçmek istiyorum.

Biraz uzunca bir alıntı olacak ama, değer. Yelda ve Selim’in aşkının nasıl bir aşk olduğunu görmek için:

“Selim bir konuşmalarında “çoktandır canım Coquille Saint-Jacques çekiyor, burada da bulunmuyor onlardan” deyince Fahrünisa Fransa’dan bu taraklı deniz hayvanlarından getirtmiş, aşçısına onları Selim’in sevdiği gibi pişirtmiş, bir şişe de Selim’in sevdiği beyaz şaraplardan olan Chateau Dick açmıştı.

Yaşlı bir manolya ağacının geniş gölgesine sığınmış terasta, beyaz manolyaların hafifçe ekşimsi uçuk kokularına karışan çim ve deniz kokusunu koklayarak birlikte öğle yemeği yerken telefon çalmıştı.

Yelda’nın aradığını görünce Selim “izninle” deyip terastan içeri girmişti.

Yelda çıldırmış gibi “neredesin” diye bağırıyordu.

Öğlen tatilinde, o gün ofiste kalanlar barakadaki lokantada yemek yerlerken Yelda’yla Taner, Taner’in arka taraftaki evine gidip, acele bir şekilde, tam da soyunmadan, uzaktan gelen çatal kaşık seslerinin cılız yankılarını duyarak sevişmişlerdi.

Yelda ter içinde barakadan çıktığında kendi yaptığına şaşmıştı, onların yokluğunun rahatlıkla fark edileceğini bile bile arka taraftaki odaya gitmek, orada sevişmek ve ter içinde dışarı çıkmak aklında olan bir şey değildi, yemekten önce Taner’in odasında konuşurlarken gözü onun dudaklarıyla dişlerine takılmış, bir zaman onlara başka hiçbir şeyi görmeden bakmış, sonra da gidip sevişmek istemişti.

Kendi yaptığına kızmıştı. Kendine olan kızgınlığı hiç beklenmedik biçimde aniden kılık değiştirmişti, kendisi bir köyde böyle şeyler yapabiliyorsa Selim’in şehirde neler yapabileceğini düşünmüş, biraz önce o küçük odada nasıl ter içinde seviştiğini hatırlamış ve Selim’in de aynı şekilde bir yerlerde sevişmekte olduğuna inanıvermişti. Elleri soğuyup terlemişti.

Kendini kaybetmiş biçimde kayalıklara koşmuştu.

Koşarken, hayalinde biraz önceki sevişmeyle Selim’in bir başkasıyla sevişmesi birbirine karışmıştı. Kayalıklara vardığında, o anda Selim’in bir kadınla birlikte olduğuna emindi.

Telefonu çığlık çığlığa “neredesin?” diye bağırarak açmıştı.

-Ne yapıyorsun sen? Neredesin? Aşağılık herif bir kadınla birliktesin değil mi?

Selim sessizce kapıyı arkasından kapayıp bahçeye inmişti.

Sakin bir sesle Yelda’yı yatıştırmaya çalışıyordu.

-Sahilde yürüyüş yapıyorum canım.

-Yalan söylüyorsun… Oradan geçen bir adamla konuştur beni…

Selim bahçeden dışarı çıkmıştı.

-Şu anda kimse yok sahilde…

-Ben bekliyorum… Birini bulana kadar yürü.

Selim etrafına bakarak yokuştan aşağı doğru yürümüş, sonunda yoldan geçen bir adama rastlamıştı.

-Bir adam buldum….

-Adama ver telefonu.

-Deli olduğumu düşünür.

-Umurumda bile değil ne düşüneceği… Sen beni delirttin nasılsa, o da seni deli sanıversin… Adama ver telefonu.

Selim adama yaklaşmış, “affedersiniz” demişti,

-Acaba saatin kaç olduğunu arkadaşıma söyleyebilir misiniz?

Elindeki telefonu adama uzatmış adam da şaşkın bakarak saati söylemişti.

Yelda yatışmıştı.

-Özür dilerim canım, demişti, bir an kendimi kaybettim.” (Sy.222-223-224)

Buradan bir başka alıntıya geçerek tartışmaya devam edelim:

“Yelda, o boynu bükük, ezilmiş haliyle o sırada ona kıskanılacak bir kadın gibi görünmemişti. Sadece, sevdiği kadına artık hiç benzemeyen bir kadını sevmeye devam ettiğinden kuşkulandı bir an, bir gün Yelda geri gelirse, gelen kadın nasıl biri olacaktı, o zeki, gururlu, hiç kimsenin karşısında eğilmeyen, gülüşleriyle ona mutluluk veren, dürüst, günahlarından bile masum çıkmayı başaran, ağladığında bir çocuk gibi ağlayan kadın mı yoksa duygular dünyasının arka sokaklarında hırpalanmış, horlanmış, kabalıklarla lekelenmiş bir kadın mı… Kimi bekliyordu? Yelda’yı kaybetmekte olduğunu, geri gelse bile gelenin başka biri olacağını il kez o gün düşünmüştü.” (Sy.222. Siyah italik bana ait.)

Memlekette meydan Ahmet Altan gibilere kalmış ne yazık ki!

Önceki alıntıdan öğreniyoruz ki, iki kukla da birbirine karşı dürüst değil. Dürüstlükten başka her şey var. Yelda kuklası, gidip Taner kuklasıyla yatıyor, daha teri kurumadan, Selim kuklasını arıyor ve azarlıyor. Ve Ahmet Altan da bunu bize, kuklalarının derin ve karmaşık ruh halleri deye yutturmaya çalışıyor.

Hayatta böyle haller olmaz mı? Olur.

Ama yazar, bu halleri anlatırken yazdığına, çizdiğine dikkat eder. Bir iç tutarlılık gerekir. İki kukla da kendilerinin dürüst olmadığını biliyor, kukla oynatan Ahmet Altan da biliyor bunu, ama ona rağmen, dürüst oluyorlar. Bu nasıl oluyor.

Yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi. Ahmet Altan sözcük ve kavramların sabit anlamlarına savaş açmış. Bütün çabası sözcük ve kavramlara saldırmak, içlerini boşaltmak, tahrif etmek, ters yüz etmek. Bunu da bilerek yapıyor. Görevi gereği bunu böyle yapıyor. Görevinin ne olduğunu yukarıda söylemiştim.

Yelda ve Selim kuklalarının arasında ne güven, ne saygı, ne de dürüstlük var. Olamaz zaten. Kuklalar ruhsuzdur. Canlı değildirler, mekaniktirler. Ve bu tür şeylere rağmen, aşk, oluyor bunun adı.

Burada şunu da söylemeliyim. Gerçi bu bilinen bir gerçek ama tekrar da olsa söylemekte yarar var. Sözcükler ve kavramlar, soyuttur. Genellemedir. Tek başlarına ele alındıklarında bir anlam ifade etmezler. Sadece vardırlar. Bu, dilsel bir olaydır. Sözcük ve kavramlar, içeriğine uygun hallerde bir anlam kazanırlar. Örneğin, dürüstlük, bir kavramdır. Ve bir anlamı, içeriği vardır ama, kâğıt üstünde bu kavramın bir anlamı yoktur. Anlam veren, ona güç veren ya da sahici kılan hayattaki karşılığıdır. Bunlar da insanlardır. Dürüst insanlar oldukları için, dürüst davranışlar oldukları için, insan ve insanlara dürüst, denir, dürüstlükten söz ederiz. Dürüst bir insanın, peki hayatında dürüst olmayan davranışları olmaz mı? Dürüstlükten saptığı anlar olmaz mı? Olur. Ama bunlar bir özellik haline geldiğinde, dürüstlük kavramından söz edemeyiz. Yüzde yüz saf, dürüstlükten bu anlamda söz edemeyiz. Dürüstlük en kısa ifadesiyle, gerçeğin dile getirilmesidir. Her şart altında anlamı budur. Gerçeğin ifadesi.

Aşk da böyle işte.

Aşk sözcüğü, ya da kavramı durup dururken, herkesin istediği gibi o yöne, bu yöne çekebileceği bir sözcük ve kavram değildir. Anlamı ve içeriğine ilişkin, önceki sayfalarda söz etmiştim.

Eğer Yelda ve Selim, kısa sürecek bu ayrılıkta, aralarındaki çelişkiler ve çatışma ne olursa olsun, eğer gerçekten birbirlerini seviyorlarsa, aşksa aralarındaki ilişkinin adı ne yapmalıydılar?

Her ikisi de nedeni ne olursa olsun cinsel güdü ve arzularını gemlemeliydiler. Ayrılık, özlemi körüklemeli ve kendilerine hakim olmalıydılar. O zaman roman kendini belki kurtarabilirdi.

Ama ne oluyor, hemen ipi koparıyorlar, Yelda, “hayatındaki en önemsiz erkek” (sy.236) Taner’le defalarca yatıyor. Nasıl oluyor bu? Ahlak, haya, ar, namus, bundan vazgeçtik, hiç yüz de mi yok. Yok işte. Kukla olursan yüzün de olmaz. Olsa olsa kukla yüzü gibi olur. Seni oynatan kişinin istediği kadar.

Selim de aynı yolun yolcusu ve Yelda’dan daha azgın:

“…Atlayıp oraya gitmeyi de düşünmüştü ama Yelda’yı başka bir erkekle birlikte gülerken görme ihtimali onu bu fikrinden vazgeçirmişti.” (Sy.279), diye düşünen Selim, başka bir şey daha düşünüyor. “…Birine âşık olmak istiyordu. Bütün kadınlara “buna âşık olabilir miyim” diye bakıyor, onu Yelda’yla kıyaslıyordu…” (Sy.279)

Selim ipini koparıp önüne gelenle yattığı gibi neler de düşünüyor. Yelda’yı başka bir erkekle gülerken görmeye bile tahammül edemeyen kukla Selim, bütün kadınlara da, yanlış okumadınız bütün kadınlara, potansiyel sevgili gözüyle bakıyor.

Neresinden ele alsak, dökülen bir roman. Her sayfasında, her paragrafında dökülüyor. “Bütün kadınlar” deyince, bu “bütün” sözcüğünün içine kimler giriyor, Ahmet Altan, bunu bilmiyor mu? Biliyor ama, onun sözcüklerle, kavramlarla başı hiç hoş değil, o kendi özgün dilini kuruyor aklı sıra, tabii hepsinin içini boşaltarak, değersizleştirerek. Ahmet Altan’ın yanılgılarını koyup, ona doğruyu göstermek gibi bir niyetim yok. Amacım, bu roman döküntüsünün ne olduğunu anlatma çabasıdır.

Cinsellik aşktaki en güçlü öğelerdendir.

Ama, Ahmet Altan, bunun da içine okuyor. Nasıl okuduğunu da görüyorsunuz.

Ahmet Altan’ın tek bir felsefesi var: Aldatmak! Kim olursan ol, ne olursan ol, aldat! Yeter ki aldat! AŞK ALDATMAKTIR.

Bütün bunları Ahmet Altan’ın külahımıza anlattığını düşünerek geçiyoruz.

Birkaç şey daha var çünkü yazılacak.

 

Romanın Edebi yönü:

Ahmet Altan’ın En Uzun Gece’si, edebi olarak vasatın altındadır.

Romandaki anlatıcı: Yazar.

Karakterlerini bazen doğrudan kendi anlatıyor, bazen de iç monolog ve bilinç akımı tekniğini kullanıyor. Karakterlerin eylemleri ve diyaloglar da, romanın genel yapısının önemli unsurları.

Roman 320 sayfa ama aslında bu kadar olmaması gerekir. Dikkatli bir okuyucu, aynı anlam ve içerikteki paragraflarla, cümlelerle çok sık karşılaşacaktır. Sanırım ticari kaygılarla roman bu kadar şişirilmiş.

Usta bir yazar romanında kullandığı her sözcük ve her cümlenin hesabını yapar. İşlevi olmayan bir sözcük bile olmamalıdır. Ahmet Altan edebiyatın bu değişmez yasalarından biri olan işlevselliğe hiç riayet etmemiş. Yaz babam yaz! Tavrı böyle.

Örneğin:

Rojda çıktıktan sonra üstüne kalın bir battaniye serili olan yatağının üstüne oturdu, yatağın başucunda bir duvar oyuğunun içinde eriyip ufacık kalmış bir mumla bir kibrit duruyordu.” (Sy.12) (Siyah italikler bana ait.)

Görüldüğü gibi bir cümlede, tam dört kez “bir” kullanılmış.

Özensiz bir yazım. Buradaki dört “bir” daha azaltılabilir, hatta hiç kullanılmayabilir bile. Ahmet Altan, birçok cümlesinde bunu yapıyor. Bir cümleyi yeni baştan üstünde düşünerek yazma denemelerine belli ki girmemiş. Girmiş olsa bu fazlalıkların olmaması gerekiyor.

Başka bir örnek:

“-Hangisi… Ha, tabanca mı? Tabanca işte… Buralarda bir tehlike yok artık, gerçi, ama ne olur ne olmaz… Tedbirli olmak iyidir.” (Sy.35) (Siyah italikler bana ait.)

Bu cümlede de artık, gerçi, ama  gibi hemen hemen aynı anlama gelen sözcüklerin birlikte ve peş peşe kullanılması beceriksizlik değil de nedir? Bu üç sözcükten biri yeterli, hatta hiçbiri kullanılmayıp başka bir sözcük bile kullanılabilirdi.

Başka bir örnek daha:

“Geldikleri köy kaldıkları köyden çok daha büyük ve bakımlıydı, köyün yanından bir dere akıyor, köy kavak ağaçlarıyla çevreleniyordu.” (Sy.42) (Siyah italikler bana ait.)

Burada da özenli bir yazım yapılsaydı “köy” sözcüğü rahatlıkla ikiye inerdi.

Bir yazar aklına geldiği gibi yazarsa, yazdıklarını ciddi bir biçimde gözden geçirmezse bu tür fazlalıklara, işlevsiz sözcüklerin tekrarına çok sık düşer. Ve bu özensizlik yapıtın edebi değerini sürekli hırpalar.

Bir örnek daha:

“Simsiyah ovanın durağan karanlığı üstünde o güne dek hiç görmediği bir yıldız kalabalığı kıpır kıpırdı, gümüşi bir parıltıyla aydınlanan gökyüzünün yıldızların ağırlığına dayanamayıp kalın kadifeden bir halı gibi yeryüzüne doğru yumuşak bir salıntıyla düşeceğini sanıyordu insan.” (Sy.56) (Siyah italikler bana ait.)

Burada da aynı cümlede dört tane “bir” kullanılmış. Yine aynı özensizlik ve beceriksizlik.

Şu örneğe bakalım:

“Bu kaza, onların ilişkisini bir bakıma daha başlarken bitirmiş, bir bakıma bir daha kopmamak üzere sağlamlaştırmıştı…” (Sy.67) (Siyah italikler bana ait.)

Şuraya bakın. Kısacık bir cümlede iki tane “bir bakıma”, üç “bir”, iki de “daha” var. Daha ne diyeyim.

Ayrıca bu beş alıntı kitabın ilk sayfalarına ait. Kitap boyunca bu beceriksizliğin çok örnekleri var.

Ahmet Altan kaç roman yazmış bilmiyorum. Çok ilgilendirmiyor. Ama sürekli kalem oynatan bir yazar, belki başlangıçta bu tür beceriksizlikler olabilir, fakat zamanla bunların giderilmesi gerekir. Gidermiyorsa demek ki ya beceremiyor, ya da eylemini ve okurlarını ciddiye almıyor demektir. Bu tür gereksizliklerden kaçınmak zor değil ki!

Kitap saçma, son derece kötü, basmakalıp benzetmelerle dolu. Tasvirlerde de aynı durumla karşılaşıyoruz.

Ahmet Altan’ın bu kitabı için bazıları şiirsel bir dil kullandığını bile iddia ettiler.

Bir romanda şiirselik olmalıdır ve zorunludur da bir bakıma. Türkçe buna uygundur. Şiirin en has örnekleri vardır dilimizde.

Burada birkaç kısa örnek vereyim.

Aşık Veysel’den iki dize:

“Uzun ince bir yoldayım

  Gidiyorum gündüz gece”

Ve Nazım Hikmet’in şu dizeleri:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine

                   bu hasret bizim…”

İşte Türk şiiri bence bu.

Roman ve öykülerde de aynı türden bir şiirsellik yakalanabilir ve vardır ve mümkündür de. Bunun için yazar, hayatın, edebiyatın, dilin ve tüm sanatların bütün olanaklarından faydalanmalı, düşünen, araştıran ve yaratan biri olmalıdır. Kötü, saçma, basmakalıp benzetmelerin edebi metinlere bu şiirselliği veremeyeceği açıktır. Dili zorlamak, düşünmeden, gelişigüzel yazmak, edebi olsun diye dili anlamsızca ve saçma bir biçimde zorlamak, süs peşinde koşmak, bütün bunlar hiçbir zaman şiirsellik sağlamaz. Edebi metinler, yazarın kendisine aittir, o sorumludur, bu yüzden bu metinler doğal, kendiliğinden ortaya çıkan metinler değildirler. Bir yaratıdır onlar. Ama her edebi metin bir biçimde ve zengin bir tarzda doğal da olmalıdır. Doğaldan kastım, doğadan çıkma, gelme anlamında değil, hayatın kendisi zaten kendi yasalarıyla doğal bir akış içindedir. Edebi metinler de bu doğal akış içinde doğal bir öz ve biçim taşımalıdırlar. Kastım bu. Burada bir örnek vermek istiyorum. Örneğin, bahar başladığında erik ağaçlarının tomurcuklanması, sonra yeşillenmesi, çiçeklenmesi doğal bir olaydır ve biz bunun şiirsel olduğunu söyleriz. Neden? Çünkü, güzel bir olaydır, doğuştur ve doğaldır. Şimdi, bir erik ağacının tomurcuklanması, yeşillenmesi, çiçeklenmesi olduğu gibi bu biçimde, düz bir anlatımla da yazılabilir, edebi bir biçimde de yazılabilir. Ama fazla zorlamaya da gerek yoktur, süse ihtiyaç çok yoktur. Anlatmak istediğim sanırım anlaşılmıştır. “Erik ağacının müthiş çiçeklenmesi” dersek mesela, burada “müthiş” sözcüğü fazla olur, gerekmez. Bunun yerine başka bir sözcük bulunabilir, bulunmalıdır da, bulma gereği yoksa, “Erik ağacı çiçeklendi” demek bile yeterlidir. Bir de yazar, ilk yazan ve çizen kendisi olmadığı için milyonlarca roman ve öykü yazıldığı için ve bütün yazarlar da sonuçta var olan gerçeklikten yola çıktıkları için, sayılamayacak kadar benzer cümleler, benzetmeler ve betimlemeler de yapmaktadırlar. Bu yüzden, genel olarak dünya edebiyatında bir basmakalıplık sorunu da vardır. Ve her yazar oturup yazmaya başladığında bu basmakalıplık gerçeğini bilerek ve ondan uzaklaşmaya çalışarak yazmalıdır. Sadece konuların ve kurguların değişik olması da yetmez, edebi metini kurtarmaz. Basmakalıp olmamaya özen göstermek gerekir.

Bu açıklamalar ışığında söylersek Ahmet Altan benzetme ve betimlemelerde, hem çok basmakalıp, hem de çok kötü ve saçma. Bunun örneklerini de açıklamalı olarak vermek istiyorum.

“Kalkıp pencereyi açtı, yükselmekte olan güneşin ilk ışıklarıyla belirginleşen kayalıkların uzun siyah gölgeleriyle çizgilenmiş fosforlu bir pembelikle parlayan tepelerden esen serin rüzgâr onu ürpertti…” (Sy.19) (Siyah italikler bana ait.)

Bu kötü değil ama, basmakalıp bir betimleme. Yeni bir şey değil.

“…o sesi daha ilk duyduğu anda hücresinin kapısında celladını gören bir idam mâhkumu gibi içi acıyla…” (Sy.20) (Siyah italikler bana ait.)

Bu benzetme de basmakalıp ve yeni bir şey değil.

“…Baraka ona bir uzay merkezi gibi görünüyor, başı dönüyordu…” (Sy.27.) (Siyah italikler bana ait.)

Burada başı dönen Yelda, uzay merkezine benzetilen köydeki baraka.

Barakanın uzay merkezine benzetilmesi çok saçma ve kötü. Ahmet Altan kafadan sallamış. Baraka ve uzay merkezi arasında nasıl bir bağ olabilir? Ben doğrusu çıkaramadım.

“Yatağına yatıp, ihtiyarlık günlerini hayal ederek uyumuştu.

Ama uykuları bilinci kadar çabuk ikna olmuyor, öyle kolayından yatışmıyordu, bütün gece kâbuslarla, titremelerle, hıçkırıklarla geçmişti.” (Sy.32) (Siyah italikler bana ait.)

Sıradan, basmakalıp bir anlatım. Bunu herkes yazar. Yelda, ekibe gönüllü katılan biri. Köye daha yeni gelmiş. Ve daha ilk günden ağlayıp, sızlamaya başlıyor. Çok inandırıcı da değil. Ahmet Altan, abartı’yı kullanıyor ama, çok aceleci ve zamansız. Daha ilk günden olmaz. Hadi oldu diyelim, sıradan bir anlatımla yapıyor üstelik. Şiirsel bir roman, diye yazanlara, düşünenlere duyurulur. Abartı, yerinde kullanılmadığında çok sırıtır. Aşağıdaki örnek de böyle.

“Başka bir zaman olsa belki aldırmaz yürürdü ama sabahın mutluluk ve sevinç veren garip büyüsü onu her zamankinden daha dost canlısı ve yumuşak bir ruh haline sokmuştu, zaten o köyde kaldığı sürece çevrenin, iklimin, kokuların, güneşin, yağmurun, aydınlığın, karanlığın, soğuğun ve sıcağın insan ruhu üzerindeki inanılmaz etkilerini, bulutların ve ışıkların her kıpırtısıyla duygularının da dalgalanacağını, ovanın üstündeki parıltılı buğu gibi içinin kıpırdanıp duracağını keşfedecekti.” (Sy.34) (Siyah italikler bana ait.)

Bu, önemli bir cümle. Ahmet Altan’ın yazarlık yeteneğinin ne kadar alt düzeyde olduğunu gösteren çarpıcı örneklerden biri.

Burada Yelda ile doğa arasındaki ilişki betimlenmiş. Ama cümlenin sonundaki “keşfedecekti” cümlesi öncelikle çok havada kalıyor. Yazar, karakterinin, daha doğrusu kahramanının keşfini çok önceden söylüyor bize. Bu keşfi yapacağı yazarın kafasında kalmalı ve daha sonraki süreç içinde bu keşif gösterilmeliydi. Ahmet Altan bu kitabında bunu sık sık yapıyor. Karakterini hep kendisi anlatıyor, geçmişini, o anını ve geleceğini. Geleceği bu biçimde anlatılmaz. Ancak sezdirilebilir. Gelecek, kitabın ileriki sayfalarında zamanla ortaya çıkar.

Gelelim, bu cümlenin sıradanlığına ve kötülüğüne, hatta saçmalığına.

“…sabahın mutluluk ve sevinç veren garip büyüsü…”

Bu garip büyü nedir? Yanıt: Yeni günün başlaması, aydınlığın güzelliğidir. Tamam. Ama işte bu anlatım da bilmem kaç bin yazar tarafından aynı biçimde yazılmıştır. Basmakalıplık dediğim budur. “Garip” sözcüğüdür bu basmakalıplığı veren. Oysa “garip” sözcüğü olmasa, daha yalın bir anlatım olacaktır. Elbette ki, “sabahın mutluluk ve sevinç veren büyüsü”, de bilmem kaç bin yazar tarafından yazılmış ya da düşünülmüştür. Olsun. Böyle sonsuz sayıda anlatım da vardır, edebi metinlerde. Bunlar edebi metinleri zayıflatmaz. Zayıflatan, edebiyat adına, çiğnene çiğnene sakız olmuş sözcük ve benzetmeleri kullanmaktır.

Yukarıdaki cümlede “…insan ruhu üzerindeki inanılmaz etkileri…”, bu da çok kullanılmış ama, daha çok da acemi yazarlar tarafından kullanılmıştır.

Nedir ki, doğanın insan ruhu üzerindeki inanılmaz etkileri?

Doğa insan ruhu üzerinde güçlü ve kalıcı etkiler yapıyorsa, ki yapar, bu etkiler inanılmaz etkiler değildir, doğal ve olması gereken etkilerdir. Bu etkileri, inanılmaz, olarak nitelemek, laf cambazlığı ve salatadan ibarettir. İnsan doğanın içinde doğanın bir parçasıdır ve doğayla olan ilişkisinde sürekli, hiç durmayan bir etkileşim vardır. Bu etkileşim ve etkiler, inanılır etkilerdir. İnanılmaz etkiler, peki olabilir mi? Olur. Doğa doğa olmaktan çıkarsa, insan ruhu üzerinde önceden bilinmediği, yaşanmadığı için inanılır gibi görünmeyen etkileri olabilir. Şöyle örnek verebilirim: Yerel ya da evrensel ölçekte, diyelim ki denizler kurudu ya da ağaçlar yok oldu. Bu dönüşüm işte insan ruhu üzerinde o güne kadar bilinmediği ve görülmediği için inanılır gibi gelmeyen, etkiler yapar, değişim ve dönüşümlere neden olur. Yoksa verili bir doğada, günümüz doğasında inanılmaz etkilerden söz etmek, dediğim gibi abartıya bulanmış, yazdığı metni güçlü kılmaya çalışan bir yazarın laf cambazlığı ve bayat salatasıdır. Ve gerçek değildir ayrıca. Doğru değildir. Ama bu da sorun değil. Ahmet Altan için gerçek, doğru nedir ki? Her şey önemsizdir. Bu söylediklerim “bulutların ve ışıkların her kıpırtısıyla duygularının da dalgalanacağını…” tespiti için de geçerlidir. Ama ne yazık ki Ahmet Altan istiyor, diye her kıpırtıyla duygular dalgalanmaz.

“…Kavak ağaçlarının solgun parıltısının yansıdığı meydanda kısık gözlerindeki kuşkunun karanlığı üstlerine sinmiş gibi gözüken bu erkek kalabalığı uğursuz bir sırrın önüne çekilmiş gizemli bir perde gibi duruyordu…” (Sy.42) (Siyah italikler bana ait.)

Üffff, ne edebiyat ama. Hep aynı basmakalıp, abartıya bulanmış sıradan anlatımlar.

Şimdi bu alıntıdaki benzetmeye dikkat!

“Akşamüstü Mahmut’un “hadi gidip bir yerde güzel bir yemek yiyelim” önerisini, “yorgunum” diye reddetti, üniversiteden çıkıp İstanbul’un kalabalık trafiğine karıştı, akşama yağacak yağmuru haber veren bulutlar, yolun iki yanındaki, dalları bahar yapraklarıyla kabarmış iri araçların gölgesini artırıyor, asfalt simsiyah gözüküyordu, uzun araba sırasının kırmızı stop lambaları, sabırsız korna sesleri bir ateş böcekleri ordusunun cehennem saldırısını düşündürüyordu Selim’e…” (Sy.49-50) (Siyah italikler bana ait.)

Ateş böcekleri, doğanın en güzel, en hoş kısa ömürlü yaratıklarındandır. İstanbul trafiğinin bir kesitinin, ateş böcekleri ordusunun cehennem saldırısına benzetilmesi çok kötü ve saçma. Başka bir şey diyemiyorum. Oysa, yoğun trafikten kalkarak ne bağlantılar kurulabilir, ne hoş ve güzel anlatımlar yapılabilir. Ahmet Altan aklına eseni yazınca işte böyle oluyor ve yazdığı da şiirsel oluyor ne yazık ki!

En basmakalıp betimleme ve benzetme örneklerinden bir tane daha:

“Günlük konuşmalarla, şakalarla, takılmalarla, kendisini avutacak çalışmalarla, zoraki gülüşlerle bugüne dek başka insanlardan saklamayı başardığı o derin acı, ortaya çıkabilmek için kendine bir yol arayan büyük bir yeraltı nehri gibi yaratacağı zayıf bir noktayı bulabilmek için sürekli olarak o sahte davranışların çeperlerine vuruyor, onların dayanma gücünü zayıflatıyordu. Varlığının özünü ele geçirerek oradan kanserli bir hücre gibi bütün ruhuna yayılan, kendine olan güvenini kemiren bu aşağılanmışlık duygusu artık sadece ruhunu değil, ağrılarla, kasılmalarla, seyirmelerle sarsılan bedenini de zorluyordu.” (Sy. 70) (Siyah italikler bana ait.)

Siyah italiklerle belirttiğim benzetmeler çok bayat. Defalarca kullanılmıştır ve artık yeter. Burada da hiç gitmiyor.

Bütün bunların gerisinde, insanın ulaşmasının tanrısal bir emirle yasaklandığı o karanlık, zihnin dumansı bir yapıya sahip olduğu belirsiz bölgede, gölgeleri bilincinin alt kısımlarına yansıyan gizemli bir şeyler kıpırdıyor, beklenmedik bir anda ani bir karara dönüşebilecek olan düşüncemsi karaltılar uçuyordu ki onları hissetmek bile ürküntüyle karışık heyecanlı bir ürperti veriyordu ona…” (Sy. 72.) (Siyah italikler bana ait.)

Ancak edebiyat bilinci olmayan okuyucuyu cezbedecek, uf amma derin bir anlatım dedirtecek bir paragraf. Ahmet Altan, kafadan atıyor ve bu tür anlatımların edebiyat olmadığını o da biliyor aslında ama, işi o. Atış!

“…Telefon ettiğine pişman oldu, “keşke aramasaydım” diye düşündü, bu konuşmalar onun Selim’e olan tutkulu sevgisini azaltmıyor ama onu Selimden uzaklaştırıyordu, bir yanıyla koparken bir yanıyla daha sıkı bağlanmak onun neredeyse bütün varlığını çatırdatıyor, tamponundan zincirlerle bir duvara bağlanmış bir yarış arabasında gaza basar gibi sonunda bir parçasının kopacağı duygusuna kapılıyordu.” (Sy.81.) (Siyah italikler bana ait.)

Ruhunun en derinlerindeki herkese ve her şeye yabancı o yalnız ve hastalıklı gizli evren, doğasında derin bir iç değişikliği olduğunu hissediyor, kuşatılmış, yakında teslim alınacağını bilen kibirli bir şehir gibi kendini yakmadan önce son saldırılarını yapıyordu…” (Sy.115) (Siyah italikler bana ait.)

Hem kötü benzetmeler, hem de hiçbir bilimsel temeli olmayan uyduruk ruh çözümlemeleri. İç içe.

Bu kadar örnek yetmeli. Şunu söyleyebilirim. Belki her sayfa değil ama, kitap 22 bölümden oluşuyor, her bölüm böylesine basmakalıp, kötü, uyduruk, şişirme, özensiz benzetme, betimleme ve çözümlemelerle dolu. Sayılamayacak kadar özürlü cümleler var. Hepsini sıralamaya kalksam sayfalar tutar ve bu yazının amacını da aşar. Bu kadar örnek yeterli.

Hiç kimse, bize Ahmet Altan’ın usta bir yazar olduğunu, şiirsel bir dil kullandığını lütfen söylemesin.

Her şey ortada. Yoksa kitabı okumadan mı yapılıyor bu saptamalar. Ya da…

 

SONSÖZ:

En Uzun Gece, edebi değer açısından vasatın çok altında bir romandır.

Yetkin edebiyat eleştirmenleri bu romanı objektif bir biçimde ele alıp incelediklerinde varacakları sonuç, belki de benim vardığım sonuçtan daha ağır olacaktır.

Bu romanda, ticari kaygılar kadar, yazarın kendi kişisel kaygıları da ön plandadır.

Bir romanın 500.000 basması, satması onun edebiyat şaheseri olduğu anlamına gelmez. Bunu herkes bilir.

Her şeyden önce yazarın kendisi, hem kendine, hem de okuyucularına karşı samimiyetsizdir. Dünya görüşü ve insanlığa bakışı da bizi çok ilgilendirmez. Ama edebiyat, sorumluluk isteyen, ciddi bir eylemdir. Var olan bir toplumsal ve bireysel gerçeklikten yola çıkıyorsan, mümkün olduğu kadar objektif, dürüst ve çok yönlü olmak gerekir. Yalan söylemeyi kendine rehber ilke edinmiş olan bir yazarın romanı, baştan çökmüş demektir. Ne kurgusu, ne konusu, ne karakterleri inandırıcı olamaz. Ortaya, her yönüyle dökülen bir roman denemesi çıkar.

Yazarların kurgu, olay örgüsü, değişik konular ve karakterler aracılığıyla büyük ölçüde kendilerini yansıttıkları da bir gerçektir. Yazar ve yapıtı arasında nesnel, kopmaz bir bağ vardır.

Edebiyat tarihinde kimi yazarların, edebiyatın olanaklarını kullanarak ne kadar samimiyetsiz davrandıklarına ilişkin sayısız örnek vardır. Bu, günümüzde artık en üst düzeyde bir yozlaşmaya tekabül etmektedir.

Ahmet Altan okumuş, eğitim görmüş, dünyadan haberdar olan biridir.

En Uzun Gece, gerçeklikten söz eden bir üründür.

Ama gerçeklikten yola çıkan her yazarın şöyle bir yemini de olmalıdır:

“Gerçeğe, sadece gerçeğe bağlı kalacağım!”

Bu, yeminin de ötesinde, gerçekçi bir yazar için ilk ilkedir.

Toplumsal ve bireysel gerçeklikten yola çıkan bir yazar, zaman zaman subjektif yanılgılara düşmez mi? Düşer. Bilinci, yaşam tarzı ve koşullar ile kısıtlanmış olabilir. Bu başka bir şeydir, samimiyetsiz ve yalancı olmak başka bir şeydir.

Ama bir yazar, milletin ve dünyanın gözlerinin içine baka baka, hem kendi, hem de karakterleri yalan söylüyorsa, ortaya çıkan metin, edebi değer burada artık önemsizdir, gerçek bir roman olamaz. İşte Ahmet Altan’ın En Uzun Gece’si, bu anlamda gerçek bir roman değil, sahte bir romandır.

Bu yargımı en başta, bu biçimde söyleyip geçmem olmazdı. Bu ülkede, bu kitabın neredeyse şiirsel bir roman olduğunu söyleyenler ve buna inanan binlerce roman okuru var. Yaptığım onca alıntıyla ve açıklamalarımla bu iddianın tümüyle uydurma ve yanlı olduğunu göstermeye çalıştım.

Bu yazı yine de birçok yönden eksik bir çalışmadır. Daha söylenmesi, yazılması gereken çok şey vardı. Ama benim açımdan yapmam gerekeni yaptığım, edebiyat severleri uyardığım ve bu sahteliğe dikkat çektiğim için, bu sahte romanla işim kalmamıştır.

Son cümleler…

Fethi Naci, ne demişti:

“Ve ilk kez, bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece “tiksinti” oldu…”

Evet: Tiksinti sürüyor.

(Kasım 2005)

 

 

 
 
www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2009