Uzun zamandır okuyucularımdan ve dostlarımdan sitem dolu
mektuplar alıyorum; "Hani Yeniçağ'dan ayrıldıktan sonra web
ortamında düzenli olarak yazacaktın" diyor, ve devam ediyorlar:
"Üstelik, özür bile dileyip mükerreren söz verdiğin hâlde, niçin
sözünü tutmadın?". En son Mete Aksoy yazdı, hem de uzunca bir
mektupla.
Evet, haklılar, biliyorum: Vaadimi tut(a)madım.
Ama niçin?
İki sebebi var; birincisi de ikiye ayrılıyor.
Birincinin ilki şu ki, ders yüküm çok fazla, ders çeşitliliğim
de öyle - hepsi de birbirinden farklı dersler - ve üstelik ben de
derslerimi bu ülkenin standartlarına göre gereğinden fazla ciddiye
alıyorum; derslerimi aksatmam, hattâ, fırsat bulduğumda 'korsan
ders', 'ek ders' yaparım, iki saatlik dersleri çok kere dört
saate çıkarırım; derslerim ağır ve yorucu olur; çocukların üstüne
üstüne giderim; onlara sıklıkla "ben dersimi ciddiye alıyorum,
çünkü bu ülkeye borcum, milletime karşı mükellefiyetim, mesleğime
saygım, sizlere sevgim var; onun için siz de ciddiye alın, yoksa
canınız yanar; ayrıca, benden merhamet de beklemeyin, çünki
merhamet, Montesqieu'nün dediği gibi, tehlikeli birşeydir" der
ve ilk derste îkaz faslından olmak üzere, şu misâli veririm: Hani,
Hazreti Îsâ'ya atfedilen bir hadîste, "bir zenginin cennete girmesi
bir devenin iğne deliğinden geçmesinden bile daha zordur" denir ya,
işte benim derslerim dahi böyledir, hattâ daha bile fazla, çünki
benim devem Orta-Doğu havâlisinin develeri gibi tek hörgüçlü değil,
çift hörgüçlü, heyûlânî bir Orta-Asya Türk devesi ve elimdeki
iğnenin deliği de daha küçük üstelik, enjeksiyon iğnesi gibi;
"ben talebemin etini kemiğinden sıyırırım"
derim, çünki böyle bir üniversiteden mezun oldum. Dediğimi de
yaparım hani; yoklamayı muntazam alır, imzaları kontrol ederim,
derse girmeyenlere, sahte imzalara – anlayabildiğim kadarıyla - göz
yummam, devamsızlıktan bırakırım; ayrıca ödev veririm, sınıfın
durumuna göre iki vize yaparım; ders notları hazırlarım ki hem de
nasıl, insana ürperti verir; sürekli ek makaleler ve/ya ilgili
muhtelif kitaplardan bölümler veririm; imtihan sorularım ağırdır;
imtihanlarımı – hem fizik hem felsefe derslerinde - hemen dâimâ açık
kitap yaparım, herşey serbest, hattâ laptop bile getirip kablosuz
modemle internetten bilgi çekmek dahi; ama işi tâ başında ciddiye
almayanlar sıralarının üstündeki bilgi materyallerinin arasında
boğulur, ilk dakikalarda sayfaları karıştırıp durur ve sonra da boş
kâğıt verir çıkarlar; imtihan kâğıtlarını dikkatle okurum, hatâ
bağışlamam, "Descartes"ı "Dekart", "Newton"ı "Nevton" yazandan,
vektörlerin üzerine ok koymayandan, fizik birimlerini belirtmeyenden
derhal not kırarım. Çocuklara – yâni evlâtlarıma - şunu söylerim:
"Odamın kapısı açık, çay içmek için gelin, sohbet etmek için
gelin, ama bilhassa soru sormak ve/ya ek bilgi kaynağı istemek için
gelin, ama kat'iyen, 'imtihanda nereden nereye sorumluyuz', yâhut
'ne gibi sorular sorarsınız' şeklinde saçmalıklar veya '...hocam ben
onbir çocuklu bir âilenin..." diye başlayan merhamet nutuklarıyla
not almak için gelmeyin"... vesâire, vesâire. Hemen hemen bütün
ders notlarım dijitaldir ve hepsini de, uzun uzun açıklayıcı
mektuplar yazarak, hem grup adreslerine ve hem de şahsî adreslerine
postalarım. Hele yüksek lisans, doktora dersleri; talebenin
pestilini çıkarırım. Çünkü ben talebeyi "talebe" –
estudiant -, yâni "bilgiyi talep eden kişi" olarak telâkkî
ederim, "öğren(i)ci" – learner - değil; yüksek lisans ve
doktora talebelerim ise benim indimde "pupil" – yâni şâkird
- veya "disciple"dir, – yâni tilmîz - asla "öğren(i)ci"
değil; çünkü "öğren(i)ci", çok cıvık, ciddiyetsiz bir kavram
bozuntusudur.
Onun içindir ki benim derslerim talebemin kâbûsudur ve tabiî
benim de. Zîra, bütün bunlar onlar kadar, ve belki daha da fazla,
beni de yoruyor; yoruyor ki hem de nasıl. Bütün gece çalışıp hiç
uyumadan – "sıfır uyku" ile - derse gittiğim ve sabahtan akşama
kadar kesintisiz ders yaptığım çokça vâki'dir.
İmdi; birincinin ikincisi de şu ki, safra kesesi, sekiz ay
aradan sonra beni sıkıştırmağa başladı, zaman zaman kıvrandırıyor.
Ama bence bu biyolojik değil, psikolojik, bana göre – aşağıda
anlayacaksınız illetini.
***
Fakat asıl sebep(ler) bu(nlar) değil: Artık bu gibi yazılar
yazmayı – daha başka birçok şeyle birlikte - anlamsız bulmağa
başladım; ne zaman elim yazmağa gitse, içimden bir ses –
rahmânî mi, şeytânî mi, tam kestiremiyorum -
"yazdın da ne oldu" diyor ve devam ediyor:
Uğraşma bunlarla, vaktini zâyi' etmeğe değmez; sen çözülme
sürecine, 'hâleti nez'e girmiş' bir kitleye hitap ediyorsun, ama
bu, ölümün gölgesi yüzüne düşmüş, yüzünü bu dünyadan öteye
çevirmiş can cekişen bir insana hitap etmek, veya bir duvarla
konuşmak yâhut bir kör kuyuya seslenmek gibi bir şey; feryâd ü
fîgan içinde "Ey Türkler! Bu topraklarda
boğuluyorsunuz" kabîlinden şeyler yazıp durma; seni
dinleyen de yok, anlayan da. Gazete yazılarını akademik makale
gibi yazdın da ne oldu? Yazı yazdığın gazete bile artık sana
tahammül edemedi. "Kozmopolitanizm" üzerine ardı
ardına yazılar yazdın, PKK'nın yirmibeş yıldır bastırılamayan
isyanına ve diz çöküp masaya oturma hazırlıkları yapılıyor
olmasına rağmen, hâlâ "irticâ"yı bir numaralı tehdit konsepti
kabûl eden, kız talebelerin başörtüleriyle fakülte kampüslerine
bile girmesi durumunda darbe ihtarı vermekten çekinmeyen asker
zihniyetinin, insanları, dinleri ile devletleri arasında tercih
yapmağa zorladığını ve bu zorlamadan vatansevmezliğin
felsefesi ve içtimâî-siyâsî sonucu demek olan
kozmopolitanizmin - adıyla sanıyla "Müslüman
Kozmopolitanizmi"- doğacağını ve onun da ölümcül sonuçlar
yaratacağını, zîra kozmopolitanların intikamlarının nasıl da
korkunç olduğunu yazdın durdun da ne oldu? Kim seni dinledi? Ya
Avrupa Birliği için yazdıkların? Neye yaradı, söyler misin? Sen
onlara, "Ey Türkler! Sâdece şunu bilmen dahi AB
üyeliğiine kategorik olarak hayır demen için fazlasıyla
kâfîdir:..." diye başlayan kaç yazı yazdın; ne oldu
Allah aşkına? Yüzüne kim baktı?
Artık kabûl et, Hocaoğlu: Senin bütün te'sirin, kara kışın
tam ortasında Ağrı bir dağın başında soba kurarak gökyüzünü
ısıtmaktan başka nedir?
Artık aklını başına topla; heder etme kendini, bu gibi
hususlarda okuyup yazacağım diye geceni gündüzünü birbirine katıp
karıştırma, mahallenin gece bekçiliğini yapma, "geniş
adam" ol; herşeyi oluruna bırak, yat, uyu, bilhassa 'gece
uykusu' uyu, bedenine iltifat et - senin üzerinde hakkı var çünkü
-; kendi nefsinden ve kendi âilenden mâadâ hiç kimseye saygı
gösterme, çünkü hakketmiyorlar; sâdece kendi nefsine ve sâdece
kendi âilene hizmet et; kendine zulmediyorsun, etme; âilene
zulmediyorsun, etme; evde olduğun zaman kütüphanenin ve çalışma
mekânının olduğu öteki daireye kapanıyorsun, şunca yıllık hayat
arkadaşın bir dul kadın gibi tek başına kalıyor; âilene iltifat
et, bilhassa onlara daha fazla zaman ayır; al hanımını yanına
seyâhate çık, sinemaya git, film seyret, televizyon seyret, çay
bahçesine git çay iç, roman oku, çizgi roman oku, akademik
çalışmalarına daha fazla ağırlık ver, ne yaparsan yap ama artık
bundan böyle Türkler ile daha fazla meşgul olma, hattâ hiç
olma; bırak kendi hâllerine; zâten onlar hâllerinden
memnun, senden birşeyler isteyen mi var?
Türkler ile ilgilenme; onların derdi ile kendini harâbedip
bitirme; gerim-gerim germe. Beş yıl evvel yetmiş kilo idin, üzüle
üzüle diyabetik oldun, bir darbede elliiki kiloya indin, daha
çıkamıyorsun, orta yerde iskelet gibi dolaşıyorsun.
Hem sonra unutma, sen değil misin "millî
kimliklerimiz tercihli değildir; Kierkegaard'ın, kartalların
yavrularını yalçın kayalıklardan boşluğa fırlatması gibi
tanrı(lar) da bizi Arz'a fırlatıp atar demesi gibi, biz de
Arz'a böyle gönderiliriz ve bir de gözlerimizi açıp bakarız ki,
ben Türk doğmuşum bir başkası Kürt, bir başkası başka
birşey" diyen; o hâlde ne diye kendi-kendini yiyip yiyip
bitiriyorsun? Pekâlâ başka bir insan topluluğun bir üyesi
olabilecekken hiç de tercih ederek bir üyesi olmadığın Türklere
birşeyler olacak diye kendini perîşân etme; sana ne,be adam! Hem
sonra Türkler senin düşündüğün kadar değerli mi? Hiç de
sanmıyorum; bu dünyaya gelmiş, gitmiş, Arz tarafından yutulmuş
binlerce kavimden birisi. Belki şimdi, sayısız kavmi yutmuş olan
Anadolu topraklarında kaybolup gitme sırası onlara geldi; geldiyse
geldi, ne yapalım yâni. Ayrıca, hiçbir kavim bir başkasına birşey
yap(a)maz, herkes kendisine yapar her ne yaparsa, her millet kendi
âkıbetini kendisi hazırlar, her nasıl bir âkıbet ise. Sonra sen
değil miydin, defaatle söyleyip duran, "milletler
yükseldiği yerden düşer" diye; işte şimdi de Türkler,
tarihlerinin zirvesine çıktıkları bu topraklarda düşüyor diye sen
neden karalar bağlıyorsun?
Dahasını da söyleyeyim: Göz yaşı döktüğün Türkler sâhiden
millet mi? İyi düşün! Bence değil; hükümranlığını bir
başkasıyla paylaşmaya rızâ gösteren bir insan topluluğuna nasıl
millet diyebilirsin? Olacak iş değil.
Aslında senin hastalığın milliyetçilik ve
vatanseverlik; sus be adam, îtiraz etme!
Milliyetçilik bir hastalıktır, Herkül Millas haklı! Koskoca Ziya
Gökalp bile milliyetçiliğin bir mikrop olduğunu söylüyor, sen
ondan iyi mi bileceksin? Sen bu hastalığı nereden kaptın, nasıl
bir zehir bu böyle!
Ya vatanseverlik! Vatan dediğin nedir ki, bu kelime
'tavattun'dan gelir ve doğulan yer demektir, hepsi bu kadar;
abartmanın ne anlamı var? Bu noktada da Emma Goldman haklı:
Vatanseverlik, hürriyete yönelik bir tehdittir;
öyledir de gerçekten; çünkü kabzediyor seni, sen sen olamıyorsun
bir türlü. Sonra vatan hiç de öyle senin anlattığın gibi değil;
hattâ hiç bile değil; vatan, kuvvete râmolan vefâsız bir kadına
benzer, o – sakın majiskül ("O") yazma, miniskül ("o") yeter -,
kim kendisini ele geçirirse ona hizmet eder, sana verdiği
nîmetlerin aynısını ona da takdîm eder; buna binâen, Türkler
vatanlarını kaybederse bu topraklar onların arkasından ağlayacak
mı sanıyorsun? Hiç de değil! Türkler gider, gelir bir başkası,
seni unutur, onlarla sarmaş dolaş olur; bu kadar!
Hani bir tarihte bir toplantıda bir hanım profesör "dünyanın
bütün toprakları bir damla göz yaşına değmez" dediğinde bütün
sinirlerin boşalmıştı da lüzumsuz şeyler söyleyip durmuştun;
yanlış mı?
Hem sonra derslerle, talebeyle kendini niçin bu kadar helâk
ediyorsun? Yukarıda yazdıklarını okudum; onlar ne saçmalıklar
öyle! Taleben senden bilgi mi istiyor not mu? "Cehâlet
fazîlettir" diyen bir cemiyette yaşadığını nasıl olur da
anlamamakta ısrar edersin? Sen talebene uzun uzun nutuklarla kopya
çekmenin ahlâksızlık olduğunu, hâlbuki Türk gençlerinin hiç de
böyle tavsîf edilemeyeceğini anlattıktan sonra, bu sebeple, bundan
böyle imtihanlarda başlarına gözcü koymayacağını, çünkü onların
vicdanlarına noksansız inandığını, güvendiğini söyledin ve dediğin
yaptın da ne oldu? Unuttun mu? Hepsi kopya çekti, üstelik bir de
arkandan alay ettiler. Bak, bu sene "iyi hoca"
ol; ek ders filân yapma, göze de batma, kenar gez, orta bulun;
ara-sıra çocuklara telefon et, "yârın mühim bir işim var, derse
gelemeyeceğim" de, sevindir garipleri, sen de yat zıbar, uykunu
al. İmtihanları sıkı yapma, vize ve finali birlikte yap,
imtihandan önce on adet soru dağıt, bunların üçünü soracağım de,
kâğıtlarını da ciddiye alma; çay içerken veya televizyon
seyrederken göz ucuyla bak, kimseyi sınıfta bırakma, çocukların
ekmeği ile de oynama; tamam mı!
Burası Türkiye arslanım, Türkiye; yâni öyle büyük
dâvâları olmayan, elitlerinin dahi sıradan olduğu, çözülmeye
başlamış insanların memleketi.
Sonra bir de tuhaf şeyler yapıyorsun: Bugünkü Türkçe bir
medeniyet dili değildir diyorsun ve artık kimsenin kullanmadığı
kelimeler ile yazmakta ısrar ediyorsun; peki be adam, sana ne!
Türkçe medeniyet dili olmaktan çıkıyor da Türkler bundan rahatsız
mı oluyor sanki?
Fesubhanallah! Sen hiç mi akıllanmayacaksın be adam!
Ayrıca, hepsinden mühimi şu: Hiç aklına geliyor mu, bu
dünyada kaç yılın kaldı diye? Ölüm meleği kanatlarını senin üstüne
örtüp de "vakit tamam Durmuş Beğ, gidiyoruz" dediğinin akabinde
"geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan büyük kapıdan" geçince
bu dünyaya âit olan herşey gibi vatan, millet ve benzeri ne varsa
hepsi lâhzada hâfızandan silinip gidecek ilelebed.
Öyleyse değer mi?
Hiçbir şekilde değmez.
***
Evet, haksız değil hani, içimdeki melek mi şeytan mı olduğunu
hâlâ tam kestiremediğim ses. Umûma hitap eden yazılar yazmayı
kestim, asıl işime, akademik çalışmalarıma daha fazla zaman ayırdım,
durmadan okuyorum, notlar alıyorum ve yazıyorum; başlayıp yarıda
bıraktığım felsefe kitabını – daha doğrusu, kitaplarını –
yeniden ele aldım, makale(ler) hazırlıyorum ve ilââhir... Zâten işim
bu; hayatımda en sevdiğim işim, bu dünyaya müteaddid kereler gelsem
her defasında da aynısını yapmak istediğim – ama bu ülkede ve bu
insanlar arasında değil, çünkü tadına fazlasıyla doydum – işim bu;
benim işim insanları irşad etmek değil, esâsen böyle bir
kaabiliyetim olmadığı gibi buna ihtiyaç da yok; lüzumsuz işgüzarlık
yâni. Ben "Türkler Vatanlarına Sâhip Çıkamıyor!"
diye yazdım [Yeniçağ., 19.01.2009, Pazartesi]; ama demek ki
öyle birşey yok, demek ki boşuna kuruntu yapıyorum, hem öyle bile
olsa sana ne Hocaoğlu? O hâlde herşeyi bırak kendi hâline ve sen
kendinle ilgilen. Nasıl olsa, Tarih kendi yolunda ilerleyecek, nasıl
olsa, mukadder olan tahakkuk edecek, nasıl olsa, olacak olan her ne
ise olacaktır; öyle ise, "ne olacak bu memleketin hâli" diye kendini
üzmenin mânâsı yok, bu senin üstüne vazîfe değil, ne olacaksa
olur.
***
Güzel; güzel ve rahatlatıcı, ama derinlerde bir yerden gelen
boğuk bir ses de işitiyorum, şöyle diyor galiba, anladığım
kadarıyla:
Ben senin içindeki 'sen'im, senin vicdânınım, boğmağa
çalıştığın vicdânın; hani o, derslerde anlattığın, Allah'ın, her
kuluna, doğuştan verdiği, doğru ile yanlışı ayırdeden, mıknatısın
dâimâ magnetik kuzeyi göstermesi gibi sana hep hakkı ve hakîkati
gösteren vicdânın. Öteki ses İblis'den geliyor, O'nu değil beni
dinle, dinle ki bak ne diyorum: Hani, "burası benim
evim", diyordun, hani "ve bu da demek
oluyor ki burada olup biten herşey beni mutlaka alâkadar
eder" diyordun, işte o ses de benimdi, boğmağa
çalıştığın vicdânının yâni. Peki, ne oldu şimdi böyle? Sen aslında
savaş alanını terkediyorsun, düpedüz kaçıyorsun ve bu da kaçışını
meşrûlaştırmağa çalışmaktan başkası değil!
Kaçma, geriye dön ve dövüş, evini terketme; ellerinle dövüş,
kaleminle dövüş, eline ne geçerse onunla dövüş, tek nefer kalsan
da dövüş, kaçma.
***
Böyle diyor bu boğuk ses.
Ama hangisi hakkın ve hakîkatin sesi, rahmânî olan
hangisi, şeytânî olan hangisi, hâlâ kestiremiyorum; hâlâ
mütereddîdim, hâlâ kararsızım.
Dövüşsem mi yoksa? Ama ne olacak ki; etim ne budum ne?
***
Ancak, tam bu arada – bir hafta önceki Pazartesi - bir bildiri
ulaştı elime; kadîm dostum, Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı
Hanefi Bostan'ın imzâsını taşıyan "Başbakan ve Hükûmet
Türkiye'yi Nereye Götürüyor?" başlıklı bu bildiri çok
dikkatimi çekti, hangi sese bîat edeceksem edeyim, ama bu bildiriyi
okuyucularımla paylaşmadan edemeyeceğim. Bu arada, beni rahatsız
eden şu boğuk sesden de hiç olmazsa bir müddet halâs olayım
bâri.
***
Evet; en iyisi öyle yapayım ve hemen yârın, sayfamı, sansürsüz
olarak, hatâsıyla-sevâbıyla, yayınlamak için iznini aldığım bu
bildiriyi neşretmek üzere, Hanefi Bostan'a terkedeyim; bu arada bana
da biraz daha düşünme fırsatı doğar.