Üretim süreçleri ikinci dünya paylaşımı sonrası dehşet
verici bir hızla gelişmeye başladı.
Sermaye , karşısında çığ
gibi gelişmekte olan sanayi işçisi yığınları karşısında üretim
süreçlerini emek yoğun olmaktan çıkartmak ve aynı zamanda rekabet
şansını artırmak için yönetim sistemleri konusunda önemli gelişmeler
yarattı. Bu pekte önüne geçilebilecek bir şey değildi.
Bu
sürecin önüne geçme eğilimi yaratacak sanayi devriminin başlarındaki
makineleşme karşıtı çartist hareket benzeri bir süreç
yaşanmadı. Bilakis mükemmelleştirme çalışmalarına , beyin
fırtınalarına , balık kılçığı analizlerine , kalifiye olmayan
işçilerden tutunda en yüksek donanımlı Araştırma geliştirme
mühendislerine kadar herkes hararetle katıldı.
İşyerleri Ayın personelleri seçip ödüllendirdiler.
Sonuçta mükemmelleşen üretim süreçleri
içerisinde emeğin rolünü giderek azalttı ve halende bu yönetim
sistemleri anlayışı olanca hızıyla devam ediyor.
Peki bunun karşısında direnç hattı oluşturmak ne
demek olurdu? Statükoculuk hatta gericilik bile
sayılabilirmiydi.?
Bunun karşısında tek ilerici ve insan
merkezli direnç sloganı ” iş saatlerin kısaltılması , vardiya
sayılarının artırılıp 3 ten 5 e 7 ye çıkartılması" talebi
olabilirdi..Dünyanın hiçbir yerinde bu yönde sendikal hareketler
büyük oranda başarılı olamadı.
Ayrıca hızla ilerleyen
iş süreçlerini mükemmelleştirme çalışmaları emeğin niteliğini
temelden sarstı.
Nasılmı?
İşyerlerinde üretim
bantları o kadar geliştiki artık çalışan işçinin olaya kattığı
nitelik azaldı ve her hangi bir ortalama zeka ve beceriye sahip
işçinin çalıştığı yerin bir başka embesil tarafından doldurulabilir
duruma gelmesi söz konusu hale geldi. Örneğin Kullanılmakta
olan bir çok bilgisayar programı bile en düşük zeka seviyesinin
kullanabileceği nitelikte geliştirilmektedir.Sanayi tipi
üretim makinalarıda öyle.
Geliştirilen bu
yöntemlerin bir yan fonksiyonu sermayenin yedek işsiz
ordusunun yani seçeneklerinin çoğalmasını sağladı. Tek sorun vardı
çok şey isteyen personel in kapının önüne rahatlıkla
konulabilmesi gerekiyordu.
Dünya genelinde yasalar
sermayenin bu yedek işsizler ordusunu gereğince
kullanabileceği ihtiyaçlara uygun hale getirilmesi çalışmaları ulus
devletler bünyesinde halen devam ediyor.
Örnek kıdem
tazminatlarına , emeklilik sistemlerine , sosyal sigortalar
sistemine yapılan saldırılar.
Ülkemizde böyle bir süreç
içersisindedir.
Küresel sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda
ülkemizde sadece toprak mülkiyeti , Asker, sivil
personel yasaları politikaları değil sadece değişen .
Çalışma hayatıyla ilgili yığınla değişiklikte
yapılıyor ve bizler bunları anlayamıyoruz bile. Çünkü
kartlar sermayeden yana. Küresel sermaye nerede elverişli ortam
bulur ise orada zaten kolaylaşmış olan üretim sürecini hemen tesis
ediveriyor. Çin , Hindistan vs bolca yatırım yapılan ülkeler
arasında örneğin.
Küresel sermaye bu gün istediği yerde
üretim yapıyor istediği yerde de pazar kurup mal satıyor. Bunu
istediği şekilde yapmak içinde üretim yapacağı yerde üretime ve
pazar kuracağı yerde de pazara elverişli şartları sağlamak için
Ulusal devlet yapılarıyla oynuyor. Gerekli
oyunu oynamak içinde kendi istikametinde siyaset yapacak kurumları
fonluyor , örgütlüyor.
Adeta geçmiş enternasyonal ,
sosyalist devrimci kahramanların yerini cebin de bol parası olan
yatırımcılar aldı. Gereksinimlerine uygun “Devrimler ”
için gerekeni yapıyorlar.
Şimdi işçi üretim sürecinde
niteliksel baskınlığını yitirmeye doğru gidip robotlaştıkça ve
üretim süreçlerine gerçek robotların dahil olma oranı arttıkça
ortaya zenginler , yoksullar ve robotlardan oluşan bir
toplumsal yapı yavaş yavaş çıkıyor.
Artık üretim
sektörlerinde sermaye için hammadde , emek ve enerjiye
ödene para ile malın satış fiyatı arasındaki farkta çarkı
döndürebilmek ve kazancı süreklileştirmek için yeterli olmuyor.
Çünkü üretim sürecleri çok dinamik ve duran yerinde duramayıp
düşüyor.
Bu durum Araştırma geliştirme süreçleri denilen
süreçleri daha önemli kılmış durumda.
Özellikle Otomotiv ve
elektronik teknolojisi akıl almaz bir hızla gelişiyor.
Ürününe teknolojik olarak ek bir özellik kazandırabilen de
karlılığın , rantın sürekliliğini sağlayabiliyor. Pazarda
kalabiliyor.
Teknolojik bir üründe yeni bir özellik ilk
piyasaya sürüldüğünde yüksek fiyatlarla arzları doyurmaya başlıyor.
Arz talep de dengeyi bulduğu noktada ise fiyatı düşüşe geçiyor rantı
düşüyor ve üretilmemek üzere teknolojik çöplükte yerini alıyor.
Hatta bu durum teknolojik ürünlerin dayanıksız üretilmesini
de gerekli kılan yeni bir durum doğuruyor.
Teknolojik ürünler nerelerde Pazar buluyor?
Şöyle
bir elektronik mağazalarına ve yollardaki araçlara bir bakınca
ülkemizin bu alanda iyi bir pazar olduğunu görebiliyoruz. Bu
ülkelerin ekonomilerine egemen olmanında , sömürüyü
artırmanında önünü açıyor.
Peki siz bir devlet , bir
ülke olarak kendiliğiniz den bir değer üretemeyecek durumda
iseniz , teknoloji üretemiyorsanız ne ne yapıyorsunuz? Hem
yüksek teknolojik ürünleri satın alan bir kitleyi ayakta tutmakla
ve hemde örneğin yüksek teknolojili araçların sürat
yapabileceği yolları yapmak için uluslar arası kredi
kuruluşlarından kredi almakla görevli bir devlete
dönüşüyorsunuz.
Borç gırtlağı
aştıkça da giderek zenginler , yoksullar ve robotlardan oluşan bir
toplumun mimarlığı yapılmış oluyor.
Bu
mimarlığı yapan yönetsel erkin bir görevide küresel olarak
serbest hareket eden sermayenin hareket ettiği yerlere doğru iş ve
ekmek için harekete geçebilecek göçedebilecek
insan toluluklarını da tel örgüler ile engellemek. Hatta
küresel emperyal güçler bu tel örgüleri giderek artırırken kendi
hareket alanınıda olabildiğince genişletmeye devam ediyor.
Bu durumda sanırım Marx'ı eleştirirken
"Marx işçi sınıfından bile değildi , burjuvaydı , o ne
anlarmış canım işçi sınıfı devrim mevrim yapamıyor marks
yanıldı işte…."
. diye eleştirmek yerine yeni toplumsal
yapıları tanımak ve duruma bilimsel bir bakış açısı yaratmak
gerekiyor.
Marks kendi yaşadığı döneminde, kendi
coğrafyasında yaşamış entelejensiya denen toplumsal yapıdan
bir filozof..
Yani sınıfsallığı ne olursa olsun yaşadığı
mevcut hayattan memnun olmayan sürekli kendisi ve insanlık için daha
yeni daha gelişmiş bir yaşam arayan mutsuz hasta bir adam.. Dünya
tarihinde en önemli gelişmeleri yaratan felsefi çığırlar açan
bu şekilde mutsuz ve arayış içinde olan insanlardır. Aksilik bu ya
genelde de toplumsal yapı içinde burjuva , küçük burjuva vs
katmanlar içinden çıkarlar. Rahat battığı için heralde ... Yani
tümüyle eğitimsiz yoksul halkın içinden bu halkın yararına bir dünya
görüşünü filozofik ve yaşamsal temelde ortaya koyan bir insanın
çıkması da zordur.
Sanırım Marks gibi adamları
eleştirirken faşist diktatörlerin bile yararlandığı Marks ve
Engelsin ortaya koyduğu en başta “ Değişmeyen tek şey
değişimdir.” diyen felsefeyi kullnamak gerekiyor ama işin üç
kağıdına kaçmadan yani sofist bir anlayışla değil…..
Bunu
yaptıktan sonrada mevcut kendini marksist sayan dogmatik yada
oportünist ,yahutta komprador örgütlenmeleri teşhir edip yeni
politikalar ortaya koymak gerekiyor.
Örneğin topluma
“tüketmeyin”, “tasarruf edin” yani
yapabiliyorsanız mümkün olunca emeğinizle kazandığınızı teknolojik
rantla kaptırmayın biriktirin demek olabilirmi?
Yada
Küresel emperyalizm ile baş edecek olan eski bildik söylemlerle tek
başına “proleterya enternasyonalizmi “ “
sınıf bilinci “ vs vs değildir. desek eskilerden bu
yazıyı okuyan varsa biliyoruz tabiî ki deyip bize gülermi?
İnsanların Kendi ülkesinde , coğrafi bölgesinde , yani kendi
tel örgülerinin içinde , yaşam koşullarını geliştirmek için , kendi
coğrafyasında üretim yapılmasını ,kazancın adilce paylaşılmasını ,
üretimden gelen kazancla yine kendi ülkesinde yeni yatırımlar
yapılmasını , kendi ülkesindeki insanların refahını sağlamak
için bilinçlenmesi sanırım artık daha insan merkezli ve aynı
zamanda daha enternasyonalist. Üretmek , teknoloji
geliştirmek ve yeniden üretmek , yurdunu küresel sermaye
“devrimci” lerinden korumak , yönünde şekillenen bir yurtseverlik
bilinci emperyalizmle başadebilir.
Tüm Dünya da
ülkelerin , insanların , arasındaki sınırların anlamsızlaşması
sınıfsal aidiyeti ne olursa olsun tüm mutsuzlarla , vatanını
insanını seven , Vatanseverler ile Küresel
sermayecilerin karşılıklı direnişinin inatlaşmasının sonucu
olabilir.
Birilerine desek ki :
Şiwanperver den manzumeler okumayı bırak , onu
okumanın bize bir faydası yok.
Mehmet Akif ten oku.
"Verme dünyaları alsanda bu
cennet vatanı. "
de ve öyle ağla…
|