Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğunda üç çeşit
mahkeme vardı:
Müslümanların kendi aralarındaki
anlaşmazlıklara bakan, geleneksel kurumlar olan Şer'i
mahkemeler,
gayri müslim tebaanın kendi
aralarındaki davalarda yetkili Cemaat mahkemeleri
(Kilise mahkemeleri),
üçüncü olarak ta; yabancıların
aralarındaki uyuşmazlıklara bakacak olan Konsolosluk
mahkemeleri.
Konsolosluk Mahkemeleri, giderek Osmanlının
ekonomik ve siyasal prangasına dönüşen kapitülasyonların ürünü
idi.
Bilindiği gibi kapitülasyonlar emperyalist
batı devletlerinin kendilerine ve uyruklarına Osmanlı ülkesinde
sağladıkları ekonomik, ticari, siyasi ayrıcalıklardır. Osmanlının
çöküşüne koşut olarak aleyhimize hükümleri ağırlaştırılan
kapitülasyonlarla ülkede yabancı girişimciler Türklerden daha
fazla ticari ayrıcalıklar edindiler. Sonuç yerli burjuvazinin
gelişememesi, sermaye birikiminin sağlanamaması oldu.
Devletin intiharı anlamına gelen kapitülasyon süreci sonunda
Osmanlı ekonomisi tamamen çöktü, ülke yarı sömürge haline
geldi.
Batının dayatmaları sonucu Osmanlı mülkünde, Osmanlının
denetimi dışında oluşturulan bu mahkemelerin yargı alanı süreç
içinde genişledi. Yabancılarla Türk ( Müslüman ) tüccarların
davalarına da bu mahkemeler bakmaya başladı.
Her
nedense konsolosluk mahkemelerinin baktığı davalar çoğu kez Türk
tüccarların aleyhine sonuçlanıyordu:
Osmanlı tebaası olan tüccarların çoğu ticaret kanun ve
usullerine vakıf olmadıklarından pek çok zarara uğramışlardır.Hele
İslam tüccarlarıyla ecnebiler arasında geçen ticaret davaları
ekseriya avukatları ve tercümanları vasıtasıyla ecnebiler
kazanarak ve Müslüman tüccarların müdafaaya vukuflu vekilleri
bulunmadığından İslam ticaretine halel gelmiştir. Bundan başka
Müslüman olmayan tebamızdan bir çoğu dahi yabancı devletlerin
himayesine girip o vesile ile işlerini becermişlerdir (1)
1839 Tanzimat fermanı sonrası hukuk alanında
çeşitli düzenlemeler yapıldı.
Osmanlının iyi
niyetle, safça, batının önerdiklerini yapması durumunda
egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün onlar tarafından garanti
edileceğine ilişkin inancı boşa çıktı.
1856 Islahat Fermanı,
1876 I. Meşrutiyet ve Kanuni Esasi, 1908 II. Meşrutiyet
denemeleri Batı emperyalizminin Osmanlıyı parçalama, coğrafyasını
paylaşma düşüncesini zerrece etkilemedi.
Osmanlının en uzun
yüzyılı olarak nitelenen 19.asır boyunca, Osmanlının, çözülüş,
çöküş, sömürgeleşmesi artarak devam etti.
Osmanlının sonu, iç dinamiklere, öz kaynaklara, ulusal
çıkarlara dayalı bir ekonomik model ve hukuksal
düzenleme yerine, emperyalist devletlerin reçetelerine dayanan yol
haritasının hazin örneği olarak tarihteki yerini aldı.
Emperyalistlerin ekonomik kıskacın yanında, hukuk prangalarını da
kullanarak mazlum ulusların sömürülmesini sürekli kılmak
istedikleri çok açıktır.
Birinci Dünya Savaşı sonunda,
çok önceden verdikleri idam hükmünün infazına hazırlanan
emperyalistlerin oyunları, ulusumuzun Mustafa Kemal
önderliğinde verdiği savaşla boşa çıkarıldı. Sömürgecilerin
ulusumuza biçtiği kefen parçalandı.
Sömürgenlerin ekonomik dayatmalarının,
tuzaklarının tarihin tozlu sayfalarında kaldığını, yeni dünya
düzeninde bunların yerinin olmadığını düşünmek yanılgıdır.
Emperyalizm dayattığı yeni dünya düzeninde uzun deneyimlerinin
birikimiyle sömürüsünü yasallaştırmakta, hukuksallaştırmakta, tahkim
etmektedir.
Dünün konsolosluk yargısının
yerine günümüzde, nalıncı keseri gibi hep kendilerine
yontan yeni enternasyonal hukuk kurumları yaratmakta, bunları
ulusal yargının üstüne çıkararak
muhkemleştirmektedir.
Küreselleşme masalıyla mazlum uluslara dayatılan hukuk
sistemi ülkeyi kalkındırma, çağdaşlaştırma bir yana, emperyalist
sömürüye karşı direnmenin ulusal hukuk zeminini yok etmektedir.
Ulusal pazarın ekonomik, finansal denetiminin yabancıların eline
geçmesinin benzeri, iç hukuk düzenini çökertip,ulus üstü hukuk
denetimine açarak gerçekleştirilmektedir.
Günümüzde bize çok ırak olmayan Irak' ta hukuka, insan
haklarına, evrensel değerlere saygılarına yakından tanık olduğumuz
(!) işgalcilerden, Sevr'in baş mimarı İngiltere'nin mütareke
dönemi İzmir'indeki hukuksal uygulamalarından kısa bir kesit
sunalım:
Mondros Ateşkesi imzalanmıştır ama, Yunan
Ordusunun İzmir'e çıkmasına daha 3 ay vardır.
İşgale
direnmeyi düşünen Kolordu Komutanı-Vali Nurettin Paşa görevden
alınır.Yerine koyu İtilafçı Ahmet İzzet Paşa
atanır.
Bu atama sonrasında İşbirlikçi
Hürriyet ve İtilaf Partisi İzmir şubesi, daha da
pervasızlaşır. Ulusal direnişe hazırlananları işgalcilere ve saraya
ispiyon eder. Hatta bazıları işgalden sonra Yunan yönetimiyle açıkça
işbirliğine gider:
"Mütareke döneminde, ceza ve infaz sistemine
yapılan müdahaleler de, devletin meşruiyetini ciddi bir şekilde
yaralamıştı. Adliye Nezaretinin, cinayetten tutuklu bulunanlardan
sadece Ermeni ve Rumların serbest bırakılmasına ilişkin, cezada
eşitlik ilkesine aykırı kararını, I.Dünya Savaşından önce
İngiltere'nin İzmir konsolosu olup, mütarekeden sonra albay
rütbesiyle vilayete gelen Smith'in işleme koymasına razı olmak
büyük bir hataydı. 20 Martta yanında Rum avukat Athinogenini
olduğu halde, İzmir Merkez Hapishanesine gelen Smith 1250
Hıristiyanı serbest bıraktırmıştı".(2)
Aynı
durumda bulunan Türk/Müslüman tutuklular da tahliye isteminde
bulunurlar.
"Padişahım çok yaşa" diye bağırarak bazı
Rum-Ermeni mahkumları rehin alırlar. Bunun üzerine cezaevinin etrafı
çevrilir, yapılan müdahale sonucu bir Türk mahkum ölür, bir diğeri
yaralanır. Daha sonra Smith aynı avukatla Urla hapishanesindeki
mahkumları da bıraktırır. Çeşme cezaevinde hayvan hırsızlığı
ve eşkıyalıktan mahkum iki Rum'u da, savaş sırasında İngiliz
Ordusunda hizmet ettikleri gerekçesiyle bıraktırmak
ister.
Çeşmede bazı Rum ileri gelenleriyle birlikte,
baskın verir gibi küstahça girdiği Hükümet konağında kaymakam Tahir
Beyi , yolda otomobilinin çamurlandığından bahisle azarlar. Bozuk
Türkçesiyle
"İşitiyoruz ki teşkilat yapıp,
silahlanıyormuşsunuz! Türkiye'yi müttefikleriyle birlikte yendik,
top ve tüfeğinizi aldık. Neyinize güveniyorsunuz? Yaptıklarınız
hükümetinizin programına da aykırıdır.Sizi medeniyete davet
ederim.Vahşete devam ederseniz mahvolacaksınız."
diyerek tehdit eder.
Irak' ı özgürleştirme ( ! ) gayretlerini büyük bir
özenle aksatmaksızın sürdüren günümüz Smithleri , dünkü Smith'lerin
izinden gidiyorlar. Dünün Smith'lerinin bu topraklarda Türk
ulusundan, Atatürk'ten aldıkları dersi ardıllarına yeterince
anlatmadıkları anlaşılıyor.