Bu bildiride, Avrupa Parlamentosu
tarafından kişisel verilerin korunması ve orantılılık ilkesinin
ihlali gibi nedenlerle ATAD önüne getirilen ve PNR Davası olarak
adlandırılan dava, terörle mücadele alanında seçilen araçların, kimi
zaman güvenlik endişesi ile demokrasi ve sivil özgürlüklerin
kısıtlanmasını karşı karşıya getirebildiğini gösterme amaçlı olarak
incelenecektir. AB içinde terörle mücadele kapsamında ortak tutum
oluşturma fikrinin, birlik için, birlik vatandaşlarının sivil
özgürlüklerine ve demokrasiye rağmen olmaması gerektiği üzerinde
durulacaktır.
Birey için Bireye
rağmen Güvenlik Algılaması
11 Eylül sonrası küresel terörizmle
mücadele, AB Konseyi tarafından öncelikli amaç olarak ilan edilmiş
ve Birlik o zamana kadar görülmemiş çapta, terörizm tanımından
terörizmin finansmanına kadar yasal ve politik ilerlemeler
kaydetmiştir. ABD’ye yapılan terörist saldırıların hemen ertesinde
olağanüstü toplanan 21 Eylül 2001 tarihli AB Devlet ve Hükümet
Başkanları Zirvesi, terörizmle mücadeleyi öncelikli amaçlar arasında
sayarak, insan haklarına saygı çerçevesinde, üye ülkeler arasında
güçlendirilmiş işbirliği için çağrıda bulunmuştur.[3]
Terörizme karşı bir strateji
geliştirmek üzere hazırlanan Eylem Planı, ayrıca artırılmış polis ve
adli işbirliği ve üye devletlerde ortak bir terörizm mevzuatı
oluşturmayı hedefleyen Terörizmle Mücadele Çerçeve Kararı[4], Birliğin bu konudaki
politikaları için yasal bir zemin oluşturmuştur.
Küresel
terörle mücadelede ABD ile dayanışma ve işbirliği içinde olacağını
vurgulayan AB, esasında 11 Mart saldırıları ile küresel terörizm
gerçeği ile doğrudan tanışmıştır. Bu
noktada AB Konsey ve Komisyonu’nda hakim olan düşünce, daha
öncesinde alınan önlemlerin yürürlüğe sokularak etkililiğin
sağlanması, üye devletler arasındaki uyumun sağlanması, bilgi
paylaşımı ve analiz kapasitesini geliştirmek ve daha operasyonel
davranmaktır.
Bu bağlamda 11
Mart saldırıları sonrası 2001 Eylem Planı gözden
geçirilmiştir.
Ancak AB’nin bu saldırılar
sonrası daha önce sahip olduğu ılımlı ve sakin havanın değişmeye
başladığı ve bir paranoya içerisinde hareket ettiği
söylenebilir.
Bu yaklaşımın en önemli
neticesinin ise askeri araçların terörizmle ile mücadelede bir araç
olarak kullanılmasının yasal altyapısının, AB Anayasası ve Ortak Dış
Güvenlik Politikası’nda (ODGP) yer alması sonucu oluşturulduğunu
söylemek mümkündür. [5]
Dolayısıyla 11 Eylül saldırılarından farklı
olarak, AB’nin terörizmle mücadeleye olan bakış açısındaki
değişimler, AB üyesi ülkelere yapılan saldırılar sonucu daha fazla
kendini göstermiştir.
Bunlardan birisi de terörizmle
mücadelenin ODGP alanına yani ikinci sütun konuları içine dahil
edilmesi olmuştur.
Bu noktada AB’nin
terörizmle mücadelede polisiye yöntemlerin yanı sıra askeri
yöntemlerin kullanılmasını öngören yaklaşım ve politikaları, ABD’nin
Irak politikasında yürüttüğü mantığa benzer bir görünümün AB içinde
de destek gördüğünü ifade
etmektedir.
Oysa terörizmle özellikle de küresel boyuttaki bir
mücadele için askeri yöntemlerin kullanılması sonucu elde edilecek
başarı ihtimali oldukça düşüktür. Bu noktada, terörle mücadele
kapsamında alınan önlemler ve bu önlemler için kullanılacak araçlar
arasında ‘orantılılık’ ilkesine dikkat çekmek gerekmektedir. Bu
bağlamda, söz konusu mücadele için alınacak önlem, terörü önleme
amacına erişmek için gerekli olan sınırı aşmamalıdır. AT Antlaşması
m. 5 çerçevesinde zikredilen orantılılık ilkesi, her ne kadar
Topluluk faaliyetlerine yönelik olarak bahsedilmiş olsa da bu ilke
tüm evrensel politika ve faaliyetler için oldukça
önemlidir.
Devlet güvenliğinin
güçlendirilmesi her zaman birey güvenliğinin de güçleneceği anlamına
gelmemektedir. Hatta alınan orantısız önlemler sonucu, toplumsal
güvenlik sağlama çabası, birey özgürlüklerinin ve insan haklarının
zedelenmesi anlamına da gelebilir. Dolayısıyla bireyler terörizm tehdidi yerine
alınan anti-terör önlemleri nedeniyle hak ve özgürlüklerinin
kısıtlanması konusunda tehlikeye girebilir.[6] Bakıldığında AB kurumları ve birlik üyesi
ülkelerin ulusal hükümetleri, alınan ve alınması planlanan
önlemlerin kişi hak ve özgürlüklerini ve bu kişilerin güvenlik
isteklerini dengelediğini düşünmektedir. Aynı zamanda pek çok AB
yetkilisi, vatandaşlarının yaşamlarının bu önlemlerden
etkilenmeyeceği görüşünü de taşımaktadır.
Ancak 11 Eylül
olayını takip eden Madrid, Londra saldırıları ve beraberinde Fransa
ve İtalya’nın da tehdit algılamaları sonucunda artırılan güvenlik
önlemleri, bu görüşün en azından AB içinde yaşayan üçüncü ülke
vatandaşları ve üçüncü ülke orijinli AB vatandaşları için çok da
gerçekçi olmadığını göstermektedir.
Uygulamalara ve
planlananlara bakıldığında, yaşamı değişenler mülteciler,
sığınmacılar ve AB içinde ikamet eden üçüncü ülke vatandaşlarıdır
denebilir. Bunun en açık nedeni, bütün mülteciler
potansiyel terörist olarak algılanmakta, değilse bile en azından
potansiyel suçlu olarak görülmektedir ve önlemler en kötü senaryolar
düşünülerek tasarlanmaktadır.[7] AB’nin 11 Eylül sonrası iç
güvenlik konusunda yaptığı yasal düzenlemelerin mağduru maalesef
mülteci ve sığınmacılar olmuştur. Sığınmaya gereksinimi olan bu
kişiler uluslararası hukukun kendilerine sağladığı en temel
garantilerden bile yoksun hale gelmişlerdir. PNR Davasına da konu
olan kişisel verilerin toplanması ve biometrik kart uygulamaları ile
gözetim altında tutulan herkes şüpheli olarak görülmekte ya da en
azından bireylerde böyle bir his uyandırılmaktadır. Dolayısıyla
terörle mücadele adı altında alınan ve alınması planlanan önlemlerin
ne derece kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlarına saygılı olduğu ya
da olacağı konusu uluslararası platformda ve hatta AB içinde
tartışılan en önemli konulardan biri haline gelmiştir.
2004 yılında AB ile ABD arasında
imzalanan anlaşma sonucu ABD’ye transfer edilmeye başlanan kişisel
yolcu kayıtlarının yeterli derecede korunması konusu, AB içinde
önemli ölçüde endişe yaratmış ve halihazırda da tartışmalara neden
olmaktadır. Yolcu verilerinin ABD ile paylaşımı konusunda, gerekli
düzenlemelerle ilgili soru işareti yaratan en önemli konulardan
biri, bu verilerin havayolu güvenliği ile ilgisi olmayan amaçlarla
da kullanılabileceği endişesidir. Verilerin
kullanım alanlarının artması sonucu güvenlik harici diğer sektörler
tarafından da bu bilgilere ulaşma isteğinin artacağı
düşünülmektedir. Ayrıca, maddi veri hatalarının, kişisel verilerdeki
bazı benzerlikler nedeniyle masum yolcular için yasal zorluk
yaratabileceği endişesi de mevcuttur.
Mevcut diğer
bir endişe ise yolcu isim kayıtlarının gerçek bir terörizm olayı
için veri sağlamak yerine olasılık üzerinden gitmesidir.
Örneğin; Ortadoğu’ya sıkça seyahat eden bir işadamı, sadece uçuş
bilgilerine dayanılarak geniş çaplı bir araştırmanın, şüphenin
eksenine yerleşebilir.[8] Neticede, kişisel verilerin güvenlik
araştırmaları sebebiyle kolay el değiştirilebileceği ihtimali
demokrasi adına savunulan sivil özgürlüklere gölge düşürmektedir.
Ayrıca alınan önlemler ve
hissettirilen baskılar kısa vadede işe yarar görünse de bu tarz bir
politika 2005 yılı sonunda Fransa’nın yaşadığı ayrılıkçı
politikalara göçmenler tarafından gösterilen isyankar tepkiye benzer
sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle terörle mücadele kapsamında herkesi
potansiyel suçlu yerine koymak ve çoğunlukla göçmenlerde ikinci
sınıf vatandaş hissi oluşturmak iç ve dış tehditleri önlemeye
çalışan AB için çok da akılcı olmayabilir. Diğer bir deyişle,
güvenlik algılanmasında Birlik içinde ve dışında yaşayan üçüncü ülke
vatandaşlarını hedef gösterme, sorunların kaynağı olarak radikal
grupları, göçmenleri işaret etme gibi eğilimler, ABD benzeri bir
yaklaşımda bulunmaya başlayan AB için, ırkçılığın ve yabancı
düşmanlığın artması gibi telafisi güç yaralara yol açabilir.
Devlet güvenliğini sağlamaya
yönelik olarak alındığı söylenen terörle mücadele önlemlerinin
bireyler için bireylere rağmen alınması AB için bir açmaz
yaratmaktadır. Terörle mücadele başlığı adı altında alınan bu
önlemler, birlik vatandaşlarının ya da vatandaşların sözcüsü olarak
görülen Avrupa Parlamentosu’nun görüşlerini ya da onayını
demokrasilerden beklenildiği ölçüde yansıtmamaktadır. Demokratik düzenlerde, devlet politikalarına
katılmanın en verimli yolu parlamento aracılığıyla olmaktadır ve bu
nedenle bu kurumun çoğulcu yapıda olması her tabandan vatandaşın
görüşlerinin belli ölçüde alınan kararlara yansımasını
sağlamaktadır.
Avrupa
Parlamentosu da böyle bir işlevi yerine getirmek üzere Birlik
kurumları arasında yer almasına rağmen, terörizmle mücadele
politikaları çerçevesinde bu kurumun karar alma sürecine etkin
katılımı söz konusu değildir.
Oybirliği esasının hakim olduğu Adalet ve İçişleri alanında kararlar, hemen
hemen Konsey’in tekelinde şekillenmekte ve bu nedenle politikaların
gelişimi sırasında parlamento ve sivil toplum kuruluşlarının
görüşleri sadece danışma boyutunda prensipte kalmaktadır. Bunun en
önemli nedenlerinden biri, AB üyesi devletlerin Adalet ve İçişlerine
giren alanlarda yetkilerini uluslarüstü bir yapıya devretme
konusunda kıskanç davranmalarıdır. Her ne kadar küresel bir hal alan
terörist saldırılar sonucu mevzuat yakınlaştırılmasına paralel
olarak bu alanda “Avrupalılaşmaya” gidilmeye çalışılsa da üye
ülkelerin ulusal güvenlik konusunda hala hassas davrandıkları
kesindir. Ayrıca, hükümetlerarası yapıda işleyen bu alanda çıkarılan
yasa ve kararların ne kadar demokratik önlemler içerdiği de
tartışmalıdır.
Mart 2004’te gerçekleştirilen Madrid
saldırılarından sonra tekrar gözden geçirilen Eylem Planı
‘Statewatch’ tarafından incelenmiş ve alınan 57 önlemin 27’sinin ya
terörle mücadele konusuyla çok az ilgili olduğu ya da en önemlisi
terörle mücadeleyle hiçbir ilişiği bulunmadığı kanısına
varılmıştır.[9] Dolayısıyla bu veriler, acaba AB’nin güvenlik
konusunda aldığı sert önlemleri terörle mücadele kılıfına giydirip
hem ulusal devletlerin hem de Birliğin gözetim ve denetim gücünü
artırmaya mı çalıştığı sorusunu akıllara getirmektedir. Kimi yazarlar[10] tarafından “politika aklama”
olarak adlandırılan bu yaklaşım, Birlik genelinde alınan önlemlerin
insan hak ve özgürlüklerinin terörle mücadele bahane edilerek ihlal
edildiği ve devletlerin saldırgan dış politikalarını terörizmle
mücadele kisvesi altına sokmaya çalıştıkları iddialarını ön plana
taşımıştır.[11] Bu bağlamda terörle mücadele
kapsamında alınan ve alınması planlanan önlemlerin gerekliliği
meşruluk, orantılılık ve etkililik bakımından tartışma konusu
olmuştur.
AB’nin terörle mücadele
kapsamında yürüttüğü politikaların meşruluk, orantılılık ve
etkililik gibi unsurları ne derecede göz önünde bulundurduğu,
bildirinin izleyen bölümünde yukarıda kısaca değinilen PNR Davası
ile ilişkilendirilerek incelenecektir. Birlik içinde sorun yaratan birey
için bireye rağmen güvenlik açmazı çerçevesinde, terörizmle
karşılaşan Avrupa devletlerinin terörü ortak bir tehdit olarak
görmelerine rağmen bu oluşuma verilecek tepki ve bu bağlamda
uygulanacak politikaları, hala üye devlet çıkarlarını koruyan Konsey
çerçevesinde şekillendirme isteği ve bu nedenle halkın temsilcisi
Parlamentoyu ve belirli demokratik değer ve sivil özgürlükleri göz
ardı edebildiği gerçeği mercek altına alınacaktır.
Kişisel Verilerin
Korunmasının İhlali: PNR Davası
Örneği
ABD’ye yönelik terör saldırıları
sonrası terörle mücadele politikalarında meydana gelen değişim,
saldırılardan doğrudan etkilenen ABD’nin güvenlik artırma amaçlı
yasama faaliyetlerinde de etkisini hissedilir ölçüde
göstermiştir.
ABD’nin güvenlik arayışı
çerçevesinde AB ile imzaladığı anlaşmalardan biri, Avrupa
Toplulukları Adalet Divanı’na (ATAD) açılan dava konularından birini
teşkil etmiştir.
Bu bağlamda, Avrupa Birliği
Konseyi, Parlamento’nun görüşünü beklemeden uluslararası bir anlaşma
yapma yoluna giderek ve Komisyon ise çıkardığı ‘yeterlilik
kararı’[12] ile yetkilerini aştığı
gerekçesiyle Parlamento tarafından ATAD’a açılan iptal davalarının
konusunu oluşturmuşlardır.
İptal davasına konu olan ABD ve
AB arasında imzalanan söz konusu anlaşma, AB’deki hava yolu
şirketlerini, ABD’ye uçuşlarda yolcu isim verilerine girerek
Amerikan yetkili birimleri ile bu verileri paylaşma konusunda
yetkilendirmiştir. Böylece Atlantik ötesi ABD’ye uçuş yapan
uçakların kalkmasından 15 dakika önce rezervasyon yaptıran
yolcuların isim listelerinin ve bu yolcular hakkındaki 34 ayrı
verinin ABD’li yetkililere verilmesi sağlanmıştır.
Konsey bu konuda Parlamento’nun görüşünü beklemeden,
sadece Komisyon’un, ABD’nin vermiş olduğu taahhütleri yeterli
bulduğuna dair bulguları resmi olarak benimsemesini takiben anlaşma
yapma yönünde hareket etmiştir. Bu
durum da Avrupa Parlamentosu’nun ATAD’a başvurarak antlaşmanın
hükümsüz olması yönündeki istemine neden olmuştur. Ayrıca,
Parlamento Komisyon’un yolcuların verilerinin ABD’ye aktarılması
hususundaki yeterlilik kararının da yetki aşımı ve bazı prensipleri
ihlal ettiği gerekçesiyle hukuka aykırılık teşkil ettiğini
belirterek, kararın iptali istemi ile yasal prosedür
başlatmıştır. Bu bağlamda, Avrupa Parlamentosu ATAD’ın
önüne iki dava getirmiş ve bunların AT Antlaşması 230. madde
uyarınca iptalini istemiştir.
C-317/04 nolu Parlamento v.
Konsey davasında, Konsey’in 17 Mayıs 2004 tarihli “AB ve ABD
arasında Hava Taşımacıları tarafından PNR (Passenger Name Record:
Yolcu İsim Kayıtları) verilerinin Amerika Anavatan Güvenlik Bölümü,
Gümrükler ve Sınır Koruma Bürosuna aktarılması hakkındaki
Anlaşma”nın aktedilmesi kararı ve ikinci dava olan C-318/04
Parlamento v. Komisyon davasında ise 14 Mayıs 2004 tarihli
Amerika Birleşik Devletleri Gümrükleri ve Sınırları Koruma Bürosuna
aktarılan, hava yolcularının ‘Yolcu İsim Kayıtları’nda (Passenger
Name Record) yer alan kişisel verilerin yeterli düzeyde korunduğuna
dair Komisyon kararının iptalini istemiştir.
ATAD, Parlamento’nun iptal davası
istemiyle 9 Temmuz 2004 tarihinde açtığı bu iki davayı aralarındaki
ilişkiyi göz önünde bulundurarak birlikte ele almayı uygun görerek
birleştirmiş ve bu davayı Parlamento’nun istemi lehine 30 Mayıs 2006
tarihinde karara bağlamıştır. Fakat anlaşma hükümlerinin
içeriğinin yol açtığı tartışma kadar ATAD kararının niteliği de
çeşitli tartışma konularına neden olmuştur ve olmaya da devam
etmektedir.
Zira, ATAD anlaşmanın iptaline karar
verirken insan hak ve özgürlüklerinin ihlali olup olmadığına dair
esasa ilişkin bir inceleme yapmaktan kaçınmış ve anlaşmayı Topluluk
hukukunun dışında kaldığı gerekçesiyle iptal etme yolunu seçmiştir.
Ayrıca, tartışmanın diğer boyutu da ATAD’ın anlaşmanın
iptaline karar vermesine karşın, ikinci bir anlaşmanın hala
yürürlükte olması ve dahası AB ve ABD’nin süresi Temmuz’da dolacak
olan bu anlaşmanın yenilenmesi için halihazırda görüşmeler yapmaya
devam etmesidir.
Bu çerçevede, uygulamada aksaklık
olmaması amacıyla kararın yayımlandığı tarihten itibaren 30 Eylül
2006 tarihine kadar etkisini sürdürmesine hükmeden ATAD kararına
rağmen, AB ve ABD yasadışılığını korumasına karşın Eylül 2006
sonunda süresi 31 Temmuz 2007 tarihinde dolacak olan ikinci bir
anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmada AB Dönem Başkanlığı,
eleştirilere rağmen, stratejik öneme haiz olan transatlantik
ilişkilerin uzun vadeli olarak sürdürülmesi isteklerini
tekrarlamaktadır.
Bu bağlamda, Avrupa Komisyon
Yardımcısı Franco Frattini, Berlin’de ABD yetkilileri ve Dönem
Başkalığı ile birlikte gerçekleştirilen 10 Nisan 2007 tarihli
görüşmede, transatlantik güvenlik ortaklığının özellikle özgürlük,
adalet ve güvenlik alanında güçlü olduğunu vurgulayarak,
“Ortak hedefimiz açıktır: Kanun uygulayıcılarının
çalışmaları için gerekli doğru bilgiye ulaştığından emin olarak
vatandaşlarımızın güvenliğini sağlamak ve aynı zamanda
vatandaşlarımızın temel haklarını korumaktır”,
şeklinde
açıklamada bulunmuştur.[13] Fakat temel haklar konusunda
hassasiyetleri olduğunu vurgulayan özellikle ABD yetkililerinin,
iptal edilen anlaşmanın koşullarını değiştirme konusundaki
isteksizliği de gözlerden kaçmamaktadır. Vatandaşların verilerin
korunması ve doğru amaçlarla kullanılması konusundaki endişelerini
ve Parlamento’nun ve sivil toplum kuruluşlarının bu konudaki
tepkilerini azaltmaya çalışan AB’nin, ABD yetkilileri ile yaptığı
görüşmelerde, kişisel verilere erişimin sadece terörist saldırıları
önlemek için gerekli kadarını ABD’ye sağlama ve bu verilere
ulaşabilecek birimlerin kesin listesine sahip olma üzerinde ısrar
ettiği görülmektedir.[14]
Bakıldığında, orantılık
ilkesi ile bağdaşmayan paylaşılan veri sayısı, terörle mücadele için
gerekli kişisel bilgilerin sayısının çok ötesindedir – ki Avrupa
Parlamentosu’nun açtığı iptal davasının gerekçelerinden birini de
orantılılık ilkesinin ihlali oluşturmaktadır. Ancak, ABD’nin AB ile
paylaşılması planlanan verilerin sayısı ve içeriği konusunda aynı
görüşü paylaştığını söylemek zordur. ABD’de hakim olan görüşe göre,
“Esasen daha fazla veri paylaşımı, masum yolcuların
araştırılması ve sorgulanmasını azaltarak aslında mahremiyeti
artıran kesin hedefe yönelik taramayı daha fazla mümkün
kılmaktadır”.[15]
Transatlantik işbirliğini
geliştirmeyi amaçlayan bu anlaşmanın tartışılan diğer yönleri ise
neden veri akışının Atlantik üzerinden doğudan batıya doğru tek
taraflı olduğu[16] ve kişisel verilere erişimin
tekniği konusudur. Mevcut durumda, ABD yetkilileri “pull
system” adı verilen ve havayolu rezervasyon sistemine doğrudan
erişimi mümkün kılan bir sistem ile yolcu kayıtlarına ulaşmaktadır.
Fakat AB içinde bu anlaşmaya karşı çıkanların bilgi
paylaşımını bir ölçüde kabul edilebilir olarak gördüğü yöntem ise
“push system” denilen ve ABD yetkililerine ancak istek üzerine
seçilerek bu verilerin AB tarafından sağlanacağı bir
tekniktir.[17]
Tüm bu tartışmalar ışığında,
AB vatandaşlarının özel yaşamın korunması ilkesi uyarınca kişisel
verilerinin gizliliğine ve dolayısıyla da sivil özgürlüklerine
yeterince saygılı olduğu değerlendirmesini yapmak mümkün değildir.
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi, kişisel
bilgilerin gizliliği ve bu verilerin korunması esasını açıkça
belirtmektedir.
Aynı zamanda, AB de kendi içinde kişisel
verilerin korunmasına dair, “Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Bu
Tür Verilerin Serbest Dolaşımı Bağlamında Kişilerin Korunması”
başlıklı 24 Ekim 1995 tarih ve 95/46/EC sayılı bir
direktife[18], dolayısıyla bir iç mevzuata
sahiptir.
Peki, ATAD, PNR Davasına ilişkin
kararını verirken bu tartışmalara konu olan temel haklar ve
özgürlüklerin korunması gerektiği konusunu ne kadar esasa girerek
incelemiştir?
Divanın dava ile ilgili tespitlerine geçmeden
önce, AB ve ABD arasında PNR verilerinin paylaşımına ilişkin
anlaşmanın ve Komisyon’un bu konudaki yeterlilik kararının iptali
için Parlamento’nun ne gibi gerekçeleri öne sürdüğünü kısaca
incelemek gerekir. Parlamento’ya göre, Komisyon’un yeterlilik kararı
95/46/EC sayılı Direktifin temel prensiplerini ihlal etmiş ve
Komisyon ultra vires yani yetkilerin ötesinde bir
karar vermiştir. Direktifin özellikle 3(2) maddesinde bu
direktifin uygulanmayacağı alanlar, Topluluk hukuku kapsamı dışında
kalan fiiller sayılarak belirtilmiştir. Buna göre, Komisyon’un
aldığı karar kamu güvenliği ve ceza hukuku alanına ilişkindir ve
Topluluk hukuku kapsamı dışında kaldığından Komisyon yetkilerini
aşmaktadır. Zaten hükme ilişkin tespitlerine bakıldığında da, Divan,
PNR verilerinin ABD Gümrük ve Sınır Koruma Bürosu’na (CBP)
transferinin kamu güvenliği ve devletin ceza hukuku alanındaki
fiillerinden oluştuğunu belirterek Parlamento’nun bu yöndeki
iddiasının yerinde olduğuna karar vermiş ve Komisyon yeterlilik
kararının iptaline hükmetmiştir. Burada dikkati çeken unsur,
Divan’ın Parlamento’nun kararın iptalini gerektiren unsurlar olarak
saydığı temel hakların ve orantılılık ilkesinin ihlali konularına
girmeden karar vermeyi tercih etmesidir. Oysa bu konularda yorum
yapma yoluna da gidip kararın esasına derinlemesine girme yolunu
seçseydi belki de ATAD, güvenlik gibi konularda bireysel
özgürlüklerin sınırlarının ne derece ve hangi koşullarda
zorlanabileceği yönündeki açmazlara bir açılım sağlamış
olabilirdi. Dolayısıyla ATAD, sınırlı bir temelde davaya
ilişkin incelemesini yapmış ve iptal kararını vermiştir.
Ayrıca ATAD, Parlamento’nun Konsey
kararına ilişkin iptal istemini de dar bir çerçevede ele almış ve
yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi kapsamındaki
kişisel verilerin korunması hakkının, orantılılık ilkesinin ve
sadakat ilkesinin ihlali gibi iddialarına girmeden söz konusu karar
için AT Antlaşması’nın 95. maddesinin yanlış zemin olarak
seçilmesine dayanarak söz konusu kararın iptaline yönelik hüküm
vermiştir.
Divan’ın anlaşmanın iptaline dair
hükmünde dikkati çeken diğer bir nokta da PNR verilerinin hava
yolları tarafından toplanmasının Topluluk hukuku kapsamına girdiğini
söylemesidir. Divan, uçak bileti satışının bir hizmetin sağlanması
ile ilgili olduğunu fakat yeterlilik kararı göz önüne alındığında
oldukça farklı bir doğası olduğunu belirtmiştir. Bu hizmetin
sağlanmasında verilerin işlenmesinin zorunluluk arz etmediği ve veri
işlenmesinin kamu emniyetinin sağlanması ve yürütülmesi amaçlarıyla
ilgili olduğunu söylemiştir.[19] Divan’ın bu tespiti şu
şekildeki yorumlara açık kapı bırakmıştır. Eğer aynı veriler kamu
güvenliği nedeniyle transfer edilmiş olsaydı, o zaman verilerin
korunmasına dair AT direktifine dayanılmak zorunda kalınmayacaktı.
Bu sonucun da geniş yorumlanabileceği tartışmaları yaşanmaya
başlanmıştır.
Örneğin, bu durumun Schengen Bilgi Sisteminde
depolanan verilerin gelecekte üçüncü ülke ya da kuruluşlara
aktarılmasında, bu bilgiler polis ya da kamu güvenliği gerekçelerine
dayanarak, söz konusu direktifin kurallarının uygulanmasından
kaçınılabilecektir.
Avrupa Veri Koruma Denetçisi
Hustinx, bu konuda, Divan’ın vatandaşların korunması konusunda bir
kaçış noktası, boşluk bıraktığı sonucuna varmakta ve PNR kararı ile
ATAD’ın önceki kararlarında verdiği liberal yaklaşımdan
uzaklaştığını söylemektedir.
Örneğin,
Österreichischer Rundfunk[20] davasında Divan, açıkça verilerin
korunmasına yönelik direktifin uygulamasının geniş yorumlanmaması
gerektiğine karar vermiştir.[21]
İçtihadi yolla Topluluk
çerçevesinde temel hakların korunması konusunda gerçekleştirdiği
gelişme göz önüne alındığında, Divan’ın PNR verilerine ilişkin ve
aslında doğrudan sivil hak ve özgürlüklerle ilgili bir konuda böyle
bir yöntemi seçmekten kaçındığı görülmektedir. ATAD, sivil özgürlükler, gizliliğin korunması
gibi tartışmalı bir konuda tabir-i caizse suya sabuna dokunmadan
teknik konularda anlaşmayı iptal ederek şimdilik sivil özgürlükler
lehine bir karar vermiştir.
Burada
“Divan’ın
aslında Topluluk yetkileri kapsamına girip de Direktif kapsamına
girmediği için yetki aşımı nedeniyle Komisyon ve yanlış yasal zemin
seçildiği gerekçesiyle Konsey kararlarının iptaline karar verdiği
bir aşamada, ileride Topluluk kapsamında başka bir mevzuatla bu
pürüz düzeltildiğinde bu konuyu geniş yorumlayarak bireysel
özgürlükler lehine karar vermeyi seçecek midir?”
sorusu
akla gelmektedir. PNR verilerinin
paylaşımı çerçevesinde temel hak ve özgürlükler konusunda kendisini
içtihadi bir yaklaşımdan uzak durması, Divan’ın bu konuda ortamın
nabzını yoklamak için geri çekildiği dönemlerden birini yaşadığı
dönem olarak adlandırılabilir.
Tridimas’ın belirttiği gibi
Divan, içtihadi açılımlarında kimi zaman kendini geri çektiği kimi
zamanlarda aktif rol oynadığı dönemlere girmekte ve kaçınılmaz
olarak bazı kararlarında siyasi yansımalar etkili olmaktadır.
ATAD’ın içeriğinde siyasi yansımaların yer aldığı kararlar
ise ya hayati finansal çıkarların yer aldığı ya da üye ülkelerin
belli alanlarda egemenlik yetkilerini kaybetmekle yüz yüze kaldığı
durumlarda verilen hükümlerdir. Divan’ın kararlarına
siyaseti belli ölçüde yansıttığı daha belirgin durumlar, ayrıca,
belli üye ülkeler içinde, örneğin İrlanda’daki kürtaj ve
Belçika’daki dil konusu gibi, hassas konuları ele alan dava
hükümleridir.[22]
Dolayısıyla, görünen o ki,
Divan, PNR verilerinin ABD güvenlik birimlerine transferi gibi insan
hak ve özgürlükleri önemli ölçüde ilgilendiren bir konuda hem
güvenlik çemberi oluşturmaya çalışan üye devletlerin hem de sivil
özgürlüklerinin zedelenmesi endişesi yaşayan vatandaşların tepkisini
ölçmek kendisini geri çekmiştir.
31 Temmuz 2007 itibariyle süresi
dolacak anlaşmanın yerine geçecek olan anlaşma için, 27 Haziran’da
AB Dönem Başkanılığını temsilen Alman içişleri bakanı Wolfgang
Schauble, İçişleri ve Adalet’ten sorumlu AB Komiseri Franco Frattini
ve ABD İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff arasında yapılan
görüşmeler sonunda bir uzlaşıya varıldı. 29 Haziran 2007 tarihinde
ise 27 ülkenin Diplomatları üzerinde uzlaşıya varılan metni
onayladı. Bundan sonra Temmuz ayının ortalarına kadar metin üzerinde
incelemelerde bulunacaktır.
Yeni uzlaşıya göre ABD
otoritelerine verilen 34 adet bilgi 19’a düşürülmektedir.
ABD’ye verilen kişisel verilerin sayısında azalma olması iyi bir
gelişme olmasına rağmen verilen bu verilerin ABD otoriteleri
tarafından mevcut 3,5 yıl yerine 15 yıla kadar saklama olanağı
verilmesi, temel hak ve özgürlükler açısından ciddi bir sorun olmaya
devam edecektir.
Görülen o ki, AB yapacak olduğu yeni
anlaşmada uzun süredir sivil toplum örgütleri tarafından ileri
sürülen özgürlüklerin ihlali endişelerini hiç de ciddiye almamıştır.
Komisyon bu defa veri aktarımının sınırlarını (sayısal olarak)
daraltmayı başarmış bile olsa Avrupa Veri Koruma
Denetçisi’ninde (AVKD) belirttiği gibi, bu verilerin hangi Amerikan
birimlerine verileceği konusunda bir sınırlama olmadıkça istenilen
korumanın sağlanması mümkün değildir.
AVKD Peter Hustinx’in 27 Haziran 2007 tarihinde Wolfgang
Schauble’e gönderdiği[23] ve kamouyu ile de paylaşılan
mektubunda da belirttiği gibi, üzerinde uzlaşıya varılan metin
AB’nin temel hak ve özgürlüklerin korunması adına inandırıcılığını
yitirmesine neden olacak ağırlıkta ihlallere yol açabilir.
Hustinx, varılan Anlaşma’nın temel sorunlu maddelerinin
şunlar olduğunu ortaya koymaktadır.
1.
ABD otoritelerine gönderilen kişisel
veriler mevcut durumda 3.5 yıl saklandığı halde bu süre 7 yıla
çıkarılmış ve yasal bir emsali olmadığı halde “işlem görmemiş”
verilerin 15 yıla kadar saklanmasına izin
verilmektedir.
2.
ABD otoritelerine
verilen kişisel verilerin kullanımı, hangi ABD makamları tarafından
kullanılacağını ilişkin net bir ifade yoktur. Bu durumda bu kişisel
verilerin birçok ABD makamı tarafından kullanılması söz konusu
olabilir.
3.
ABD’ye iletilen kişisel verilerin kötüye
kullanılması durumunda bu kullanıma karşı sağlam yasal bir mekanizma
mevcut değildir.
4.
ABD, mektup teatisi ile bu konuda
bağlayıcı yasal bir Anlaşma yapmaktan kaçınmaktadır.
Hustinx’in bu eleştilerine katılmamak
mümkün değildir. Komisyon belirli ölçüde kişisel verilerin korunması
için çaba göstermiş olsa da bu çaba Konsey’in transatlantik
ilişkilerin güvenlik açısından stratejik öneme sahip olduğunu
vurguladığı bir ortamda, yıllık yaklaşık olarak 10 milyon AB
vatandaşının seyahat ettiği ABD’ye bu kişilere ait özel bilgilerin
aktarılmasına devam edilecektir.
Sonuç
Terörle mücadele alanında AB tarafında
atılan adımlar ve alınan önlemler aslında ‘birlik’ fikrini
güçlendirme ve hükümetlerarası işbirliğini birlik ruhuna daha uygun
olacak şekilde uluslarüstü yapıya çıkarma açısından oldukça
önemlidir. Dahası uluslararası terörle mücadele açısından örnek
teşkil edecek olması bakımından da büyük öneme sahiptir.
Fakat terörizmle mücadelede ortak tutum oluşturma
fikri, birlik için birlik vatandaşlarının sivil özgürlüklerine ve
demokrasiye rağmen olmamalıdır. Ulusal güvenliğin
uyumlaştırılmaya çalışılarak “Avrupalılaşma” eğiliminin yaşandığı
terörle mücadele alanında, güvenlik algılamasının göçmen, mülteci ya
da birlik içinde yaşayan üçüncü ülke vatandaşları odaklı
“Amerikanlaşan” ve herkesi potansiyel suçlu olarak gören bir
yaklaşımın belirlenmesi, AB’nin terörizmle mücadele alanında uzun
vadeli kazanımlar yerine sorunlara Amerikan tarzı ani ve tepkisel
karşılık verme sonucunda kendi düşmanlarını yaratma ile
sonuçlanabilir.
AB’den beklenen Divan dahil tüm kurumlarıyla
alınan ve alınması planlanan önlemlerde birey hak ve özgürlüklerini
koruma merkezli ve dışlayıcı olmayan bir yaklaşımın çekimserlik
gösterilmeden sergilenmesidir.
Özgürlük ve güvenlik arasındaki
dengenin kurulmasında bu olguların bir diğerine hiçbir zaman feda
edilmemesi gerektiği aşikardır. Güvenlik adına
özgürlüklerden taviz verildiğinde bu giderek güvenliği de içinde
boğan bir sarmal haline gelmektedir. Sonuçta güvenliği
sağlamak üzere çıkılan yolda özgürlüklerden verilen tavizler
nedeniyle güvenliğin en önemli meşruiyet kaynağı olan halkın güveni
yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamaktadır. Sonuçta halkın güvenlik
güçlerine olan katkısı onlara olan inancı nispetindedir. Eğer halkın
güvenlik güçlerine olan inancı ortadan kalkarsa güvenlik güçlerinin
arzulanan sonuçları alması mümkün değildir.
AB ölçeğinde en önemli konu ise
“halk” kavramı içinde yer alan “AB içinde yaşayan üçüncü
ülke vatandaşları ve orijinlilere yönelik tutum ve davranışlardır.
Avrupalı olmayan “ötekilerin” dışlanması, potensiyel suçlu
muamalemesine tabi tutulması AB’nin temel değerleri ile
bağdaşmayacağı gibi, AB’nin güvenliğini de hiçbir şekilde
güçlendirmeyecektir. AB’yi oluşturan ülkelerin liderleri bu
konuda populist yaklaşım sergileyerek “ırkçı” oylara ulaşmanın
çabası içinde olmamalıdır. Artan “yabancı düşmanlığı” AB’yi
oluşturan değerler sisteminden kopuş ve uzaklaşmadır. Bu kopuş
Avrupayı güvenli bir bölge olmaktan yerine daha güvensiz bir bölge
haline getirecektir. Üye ülkelerde yükselen yabancı düşmanlığını AB
kurumsal bazda dengelemek durumundadır.
Doç. Dr. Mehmet Özcan &
Fatma Yılmaz
[2] Bu konuda bkz. 2002 tarihli
“Terörizmle Mücadeleye İlişkin Konsey Çerçeve Kararı”
[3] Bkz. “Conclusions and
Plan of Action of the Extraordinary European Council Meeting on 21
September 2001”
, SN140/01.
[4] Bkz. “Proposal for a Council
Framework Decision on Combating Terorism”.
[6] Radka Druláková, “Post-Democracy
within the EU: Internal Security vs. Human Rights – Unavoidable
Conflict?” , paper prepared for the CEEIS 4th Convention,
Tartu, 25-27 June 2006.
[8] Darjia Morozova, “Passenger Name
Record Data Transfer: Most Privacy Rights be a Casualty of the War
on Terrorism”, Eurojournal, June 2004, p.4.
[10] Ben Hayes, “There is no “balance”
between security and civil liberties – just less of each”,
European Civil Liberties Networks, ECLN Essays No. 12, p.6.
[11] Şevket Ovalı, “AB’nin Terörle
Mücadele Politikasındaki Dönüşüm: 11 Eylül ve Madrid Saldırılarının
Etkileri”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt 5, No.3,
Bahar 2006, s.95.
[12] Decision 2004/535/EC
[13] “EU and US discuss freedom of travel
and data protection for transatlantic passengers, agree on
counter-terrorism cooperation”, German Presidency of the EU,
10 April 2007, eGov monitor, http://www.egovmonitor.com/node/10299/print, (erişim tarihi: 10.04.2007).
[15] Michael Chertoff, “A Tool We Need to
Stop the Next Airliner Plot”, WashingtonPost, 29 August 2006.
[17] “Resolution on Passenger Name
Records”, The Trans Atlantic Consumer Dialogue (TACD), Doc.
No. Internet-30-04, June 2004, http://www.tacd.org/docs/id=254, (erişim tarihi: 31.05.2006).
[18] Directive 95/46/EC of the European
Parliament and of the Council of 24 October 1995 on the Protection
of Individuals with Regard to the Processing of Personal Data and on
the Free Movement of Such Data, (OJ 1995
L 281, p.
31).
[19] 30 Mayıs 2006 tarihli ve C-317/04 ve
C-318/04 sayılı ATAD Kararı 57. paragrafı.
[20] Joined Cases C-465/00, C-138/01 and
C-139/01.
[21] Elspeth Guild & Evelien Brouwer,
“The Political Life of Data: The ECJ Decision on the PNR Agreement
between the EU and the US”, Centre for European Studies, No.
109, July 2006, p.4.
[22] Takis Tridimas, “The Court of Justice
and Judicial Activisim”, European Law Review, June 1996, pp.
199-210.
[23]
http://www.statewatch.org/news/2007/jun/eu-us-pnr-hustinx-letter.pdf
Mehmet Özcan & Fatma Yılmaz