Siyaset4 Ağustos 2009 00:00

Erdoğan'a Veliaht Açılımı - Meyyal Uygur

“PKK’nın terör tehdidi tamamen yok edilse bile, Irak’taki belirsizlik ve K. Irak’ta her an karakter değiştirebilecek siyasi statü oldukça ‘Kürt meselesi’nin Türkiye ve bölge gündeminden düşmesini beklemek çok güçtür. Aksine, ‘terör’ün devre dışı kalması, ‘Kürt meselesi’nin daha açık ve doğrudan ifade edilmesi sonucunu doğurabilir. Bu, özellikle K. Irak’taki düzenlemeler konusunda Türkiye’nin terör rezervini sürekli bir Demokles kılıcı gibi üzerinde hisseden Amerikan diplomasisi için geçerlidir…”   Tespitler doğru, ya çözüm önerileri? İşte burada o “nirengi” noktasına, AKP’nin farklı yoldan gidilse de nihayetinde emperyalist hesapları kolaylaştıran politikasının kaynağına ulaşıyoruz. Neydi o önerileri? İki cümle ile özetleyelim; escitalopram i alkohol go escitalopram i alkoholsymbicort turbuhaler 200 6 cena blog.phmglobal.com symbicort cenacialis sample coupon cialis manufacturer coupon 2016 cialis manufacturer coupon

Gül-Erdoğan-Arınç üçlüsünün iyi-kötü-vicdanlı polis rolleri, bugüne kadar her şeyin kontrol altında gitmesini sağladı. Ama “Kürt açılımı” ile artık özellikle Erdoğan zurnanın zart dediği yere geldi. Zira senaristi veya rejisörü olmadığı halde hayatının kumarını oynuyor. İyi de kim oynatıyor, daha önemlisi o niye oynuyor?..Demek ki, Milletten büyükler var!..Denilenleri yaparsa milletin, yapamazsa bu kumarı oynatan güçlerin, nam-ı hesabına büyük bir fatura keseceği belli. Yani öyle veya böyle okkanın altına gideceğine göre, -tek senaryo-tek kişi değil, çoklu-alternatifli senaryolarla çalışan emperyalizm, bu akıbeti mutlaka hesaba katmıştır- biraz erken olsa da Erdoğan sonrasına bakmanın zamanıdır…İngiliz Dışişleri Bakanı David Miliband, “Yeni bir Türkiye kuruluyor” demişti. Hem de yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu ziyaretinde. Acaba bu “Yeni Türkiye” için hazırlanan veliahtlar var mı, buyurun birlikte düşünelim.

 

Daha danışmanken, Türk dış politikası üzerinde tek etkili ve yetkili olmak, hem Çankaya Köşkü’ne, hem Başbakanlığa başdanışmanlık yapmak, dünya liderleri ile özel görüşmelerine Türk Büyükelçilerini almamak her babayiğidin harcı mıdır? Ama bunlar oldu.

 

Danışmanlığa getirilmesindeki ana “referansı” Stratejik Derinlik çalışmasında, Kıbrıs’tan Ege’ye, Kafkaslar’dan Balkanlara, ABD-İsrail-AB-NATO’ya ilişkilerden toprak bütünlüğümüz ve Lozan’a bakışı Türkiye’nin kırmızı çizgilerine uygundu. PKK terörünün arkasında, emperyalizmin, Türkiye ve bölge ülkelerini bölüp, küçültme planlarının olduğunun da farkındaydı. Ya “Kürt sorununun” çözümüne ilişkin görüşleri?..Galiba niregi noktası buydu!..         

 

AKP iktidarıyla birlikte Türk Dış Politikası’nın tüm bu alanlarda geçirdiği “evrim” malum. Bu “evrimin” motoru da O oldu. Öyle ki, çoğu zaman o hazırladı, Bakana adeta sadece imza atmak düştü. Özetle bu döneminde, birileri açısından çok iyi “sınav” verdi. Mesela mesaisinin büyük bölümünü, emperyalizmin en acil gündem maddesi olan “Barzani oluşumu”, yani “Kürdistan”ın tanınmasına” ayırdı ve bir gün, Biz kimsenin içişlerine karışmayız. Eğer Irak Meclisi Anayasaya son halini verir ve Kuzey’deki bir yönetimi açık bir şekilde tanımlanırsa, o zaman biz de tanırız” deyiverdi. Irak Başbakanı Maliki bile göreve geldiği 2006’dan bu yana ilk kez Barzani’ye giderken, onun ziyareti onları aştı.  

 

AKP’nin ikinci döneminde hem davul, hem tokmağı eline aldı. Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesini Obama’nın istediği iddiaları yalanlanmadı dahi…Geçmişte, “ABD benzeri küresel güçlerin konjonktürel stratejik hesaplarını esas alan bir politika izlemenin Türkiye’nin bölgesel ağırlığını zayıflatacağına” inandığı halde, yeni göreviyle birlikte, “ABD ile her konuda tam mutabakat içinde olduğumuzu” açıkladı. Danışmanlık mesaisinin büyük bölümünü “Barzani Kürdistan’ına” ayırdığını vurgulamıştık. Ama hakkını teslim edelim, Yeni Osmanlıcı olduğu halde hiçbir zaman “Irak’ın kuzeyi ile bütünleşme veya Musul-Kerkük’e garantörlük” gibi kokuşmuş ciğerleri kullanmadı. Zira daha Stratejik Derinlik hesaplarını yaptığında bu konudaki yol haritasını çizmişti. İlginçtir, iktidar döneminde değişmeyen yegane “strateji”si de bu oldu. PKK, bölücülük, “Kürt sorunu”na ilişkin, büyük ölçüde doğru şu tespitleri vardı:  

 

“Geniş ölçekli Ortadoğu meselesini, daha dar ölçekli Kürt meselesi haline dönüştürme çabalarının jeoekonomik arka planında, petrol-su-petrol dengesi vardır…”

 

“ABD’nin, gerek K. Irak, gerekse Irak’ı fiilen üçe bölen uzun dönemli stratejik hesabı açıktır; Bölgeyi mümkün olduğunca daha küçük ölçekli birimlere indirip, bölgesel gücü toparlayacak ülke sayısını azaltmak ve bu küçük ölçekli birimlerin iç çekişme ve ittifaklarını kullanarak, müdahil pozisyonunu sürdürebilmek. Ortadoğu’nun bu şekilde küçük güç merkezlerine ayrılması, İsrail’in stratejik hesapları ile de tam uyumludur…”

 

“Öcalan’ın yakalanmasıyla, ne Ortadoğu denklemi çözülmüş, ne de Türkiye’nin bölge ile ilişkilerinden kaynaklanan satranç oyununun hamleleri sona ermiştir. Çok daha dikkatle yürütülmesi gereken yeni ve belki de riski daha yüksek bir oyun başlamaktadır. ABD bundan sonra Ortadoğu’ya yönelik hamlelerinde, Türkiye’nin kendi tercihlerine yakın bir politika benimsemesini talep edecektir. Avrupa ülkeleri de taleplerini arttıracaklardır. Özellikle Kopenhag kriterleri çerçevesinde, Ortadoğu kapsamlı Kürt meselesinin, Türkiye meselesi olarak görülme temayülü güçlenmiştir…”

 

“PKK’nın terör tehdidi tamamen yok edilse bile, Irak’taki belirsizlik ve K. Irak’ta her an karakter değiştirebilecek siyasi statü oldukça ‘Kürt meselesi’nin Türkiye ve bölge gündeminden düşmesini beklemek çok güçtür. Aksine, ‘terör’ün devre dışı kalması, ‘Kürt meselesi’nin daha açık ve doğrudan ifade edilmesi sonucunu doğurabilir. Bu, özellikle K. Irak’taki düzenlemeler konusunda Türkiye’nin terör rezervini sürekli bir Demokles kılıcı gibi üzerinde hisseden Amerikan diplomasisi için geçerlidir…”

 

Tespitler doğru, ya çözüm önerileri? İşte burada o “nirengi” noktasına, AKP’nin farklı yoldan gidilse de nihayetinde emperyalist hesapları kolaylaştıran politikasının kaynağına ulaşıyoruz. Neydi o önerileri? İki cümle ile özetleyelim;

 

- Kürt kökenli vatandaşlarımızın “aidiyeti” için “Anayasal vatandaşlık”,

- Kürt jeopolitiği için, “bölge halkının aidiyet hissini pekiştiren bir kader birliği”.   

 

Birinci önerinin anlamını yaşayıp, görüyoruz. İkincisinin açılımı da, “Kürdistan bölgesiyle ekonomik, siyasi, sosyal entegrasyon”dur. Nitekim daha Danışmanken, Doğu Bloku’nun yıkılmasında tankların yapamadığını Mark’ın yapması” gibi cazip sloganlar eşliğinde, K. Irak ve bu bölgede Kürtlerin yaşadığı sorunlar da dahil tüm sınır sorunlarımız, sınır aşan ekonomik karşılıklı bağımlılıklar yaratılarak aşılabilir. Sadece K. Irak’la değil, Suriye’nin kuzeyiyle de ortak ticaret alanı yaratıp, bölge halkı arasındaki ilişkileri canlandırmayı düşünüyoruz” demişti.

 

“PKK’nın tasfiyesini” öngören ABD-CIA-AB kaynaklı raporlarda sıralanan “K. Irak ve Kerkük” formüllerinin, son olarak da küresel güçlerin en baba sözcüsü Uluslararası Kriz Grubu’nun, “Kürtler için tek çözüm, Türkiye’yle birleşme” önerisinin ardında tam da bu politika var. “Büyük Kürdistan”a giden yolun, işgal veya savaşla değil, petrol, dolar, euro, sosyal, siyasi açılımlarla döşenmesi!..  

 

Kriz Grubu raporundan sonra Barzani’nin Dış İlişkiler Temsilcisi Sefin Dizai’nin, “İlişkilerimiz AB’deki gibi olabilir. Sınırları açıp serbest dolaşım imkânı getirebiliriz. Zaten bölge ile Türkiye arasında sosyal ve ekonomik entegrasyon giderek gelişiyor” demesi bundan.

 

Evet, Davutoğlu “Kürdistan” konusunda çok “başarılı” bir sınav veriyor. Haziran’da da Gül ve Erdoğan’ın bir türlü cesaret edemediği en büyük “açılımı” yapıp, resmi Erbil ziyaretini gerçekleştirecekti. Bunun anlamını vurgulamış; “Barzani yönetiminin resmen tanınmasıdır” demiştik. Şartların yeterince olgunlaşmadığını hesaplamış ve içerinin “Kürt açılımı”yla iyice meşgul edilmesini beklemiş olacak ki, -Bu arada Erbil’de konsolosluk açılacağını duyurdu- erteledi. Galiba her şey tamam, zira o ziyaret önümüzdeki günlerde oluyor. Rota da pek anlamlı; Bağdat-Basra-Musul-Kerkük ve Erbil!..Yandaş medyanın takdimi ise şu; Bakan Davutoğlu, Mesut Barzani ile kendi mekânında görüşen en üst düzey Türk yetkili olacak”!..

 

Küresel ajandadaki birinci işin “Kürdistan” olması ve bu konudaki ataklar dolayısıyla, “Veliaht açılımı” sonucuna varıyor değilim. Başka işler de var:  

 

İngiliz politikalarını, özellikle finans çevrelerine pazarlamada etkili The Economist’in, Davutoğlu patentli “Komşularla sıfır sorun ve stratejik derinlik” politikalarına atfen yaptığı şu sunuma dikkat: “Türkiye Yahudi, Müslüman veya Avrupalı olsun, farklı dünyalarda rahatça cambazlık yaparken, bu politikanın mimarı Davutoğlu övgüyü hak ediyor…Acar akademisyen…Yumuşak gücün mimarı…Ahlaka önem veren, inançlı bir Müslüman…Türkiye tarihinin en etkin Dışişleri Bakanı…Ruhban Okulu’nun kısa süre içinde açılacağından umutlu…ABD Irak’tan çekilirken, Türkiye Araplarla, Kürtler arasında özellikle ihtilaflı Kerkük konusunda ufukta beliren çatışmayı önleme gayretinde. Türkiye 2005’te Irak’taki Sünnilerden seçimleri boykot etmemesini istemişti. Davutoğlu, tüm Iraklı grupların Ocak 2010’daki seçimlere katılmasını sağlamak için yine lobi yapıyor… 

 

Sadece Irak’ın kuzeyi değil, “Kürdistan”ın bir diğer parçası Suriye ile ilişkilerin lokomotifi de, en başından beri o. ABD’yi hiç yormadan ve kızdırmadan öyle bir noktaya geldi ki artık, “Hedefimiz iki devlet, bir kabine modeli ile çalışmak…Bu  modeli Irak ve Suriye’den başlayarak hayata geçireceğiz” diyor. Yani önümüze yine, “Sınırları aşan ekonomik entegrasyon” formülünü koyuyor. Azerbaycan’la tarihi “tek millet, iki devlet” politikamızı sabote edenlerin, bu açılımlarında bir acayiplik yok mu? 

 

Ya, dünyanın tüm çatışmalı bölgelerinde “arabuluculuk” misyonuyla teçhiz edilmesi…Liderlerinin birinin evinde yemek yerken, diğeriyle namaz kılması…Balkanlarda bazı bölgeleri ziyaretinin, “100 yıl sonra ilk ziyaret” diye sunulması, gittiği ülkelerdeki Türkleri unutmayıp, “halaylar çekmesi”…Türkiye’nin “demokratik”, siyasi ve ekonomik gidişatı ortadayken, İran’dan Lübnan’a, Filistin’den Mısır’a, emperyalizmin hedefi tüm ülkelerde, aynen ABD gibi “demokrasi arayışlarına” katkıda bulunması, hatta bu konuda vizyon belirleyip,  Ortadoğu ülkelerine, “İyi yönetim, şeffaflık ve hesap verme ilkelerini savunmaları” tavsiyesinde bulunması…

 

Her adımının sadece yandaş medyada değil, artık amiral yayın organlarında da en geniş şekilde yer bulup, desteklenmesi, beraberinde “sakin, sevimli, mütevazi, güleç yüzlü, çok bilgili, her türlü sorunu çözen, dışarıda el üstünde tutulan, ama illa da tarihine pek bağlı devlet adamı” profili çizilmesi. Özellikle Hürriyet’in Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu’nun, “Aynı performansı memleket sathında da gösterirse, üniversite hocasından da siyasetçi çıkabileceğini pekala kanıtlayabilir” gözlemini mutlaka bir yerlere not edin.

 

Davutoğlu son olarak öyle bir şey yaptı ki, herhalde Hariciye tarihinde eşi-benzeri yoktur. 45 isimli büyük bir Büyükelçiler Kararnamesiyle Bakanlığa damgasını vurdu. Buradaki tuhaflıktan önce, Büyükelçi atama prosedürünü anlatayım. Bakanlık kararname hazırlar, Cumhurbaşkanı onaylar. Ancak Resmi Gazete’de yayınlanmadığı sürece kıymeti harbiyesi yoktur. Zira atamaların önce ilgili ülkeye bildirilmesi, her biri için agreman talep edilmesi gerekiyor. İşte kararname, o agremanlar geldikten sonra Resmi Gazete’de yayınlanır ve kesinleşir.

 

Ya Davutoğlu nasıl bir yol izledi; Kararnamesini gövde gösterisi yapar gibi, herkese basın üzerinden tebliğ etti. Geçmişte bu konuda Erdoğan ve Gül arasında dahi anlaşmazlık çıkmışken, Davutoğlu listesinin pürüzsüzlüğü, bırakın agremanların tamamlanmasını, Gül’ün onayından dahi söz edilmeden, işin olmuş-bitmiş gibi sunulması ilginç değil mi? Öylesine bir olma-bitme ki Davutoğlu, Belgrad’da otel odasından yeni Büyükelçi adaylarına sözlü tebligat yapıyor, hatta eşlerini telefona alıp, “desteklerini” istiyor. Ya aksama ihtimali, demek sözkonusu bile değil!..Erdoğan, hatta Gül’ün üzerinde gözüken bu gücün sırrı merak edilmez mi? Vatikan Büyükelçiliği’ne teşkilat dışından, FG’nin Abant Platformu’nda danışma ve yönetim kurulu üyeliği yapan, “Rufai Şeyhi” Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un atanması veya ABD Büyükelçileri ile “kanka”lık konumu ipucu olabilir mi?!..

 

AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış, Kürt sorunuyla ilgili gelişmeler konusunda, “Aslında bugün yaşanan sancılar, kanser sancısı değil, yeni bir Türkiye’nin doğum sancılarıdır” demişti. Bence yaşadıklarımız, hem -sadece Türkiye ve Irak’ı değil tüm bölgeyi kan gölüne çevirecek- “Kürdistan” denen kanserli urun, hem de bunun “ebeliğini” yapacakların doğurtulmasının sancılarıdır!..