AKP’yi
kurdukları günlerde, “Birinci önceliğimiz ekonomi olacak.
Ekonomiyi düzeltmeden istediğiniz kadar insan hakları türküsü
söyleyin, vatandaş aldırmıyor” demişti Abdullah Gül.
TİSK’in
Temmuz 2009 ekonomi bültenine göre, Türkiye ekonomisinin durgunluk
içine girdiği artık kesinleşmiş…II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en
önemli krizini yaşıyormuşuz…Ve yüzde 14.9’luk işsizlik oranıyla
dünya dördüncüsü olmuşuz!..
Ekonomiyi
düzeltemeyen, aksine 7 yılda iyice batıran AKP, “insan hakları
türküsü” çalıyor, vatandaş aldırıyor mu, aldırmıyor mu
bilmiyoruz, ama koca koca adamlar, anlı-şanlı medya, “Türkiye
ağırlıklarından kurtuluyor, uçuşa geçiyor…” diye oynuyor.
Yoksa şu
kaynağı meçhul 18.3 milyar doların, “Kürt sorunun çözümünde
tarihi ve kaçırılmaz fırsat”la bir alakası mı
var?
Gül,
Erdoğan, Atalay üçlüsü, en
revaçtaki
“sorunsalın” daha adını
koyamamış, “Kürt sorunu, Güneydoğu
sorunu, terör sorunu ne derseniz deyin,
çözmeliyiz” buyuruyor.
Yahu bunların üçü bir mi?
Kürt sorunu derseniz,
anlamı ve çözümü farklıdır, Güneydoğu veya terör sorunu derseniz
hakeza öyle. Neye benziyor biliyor musunuz, Ortada hasta olup,
olmadığı bile belli değil, ama doktor tutmuş adamı,
“Sende domuz gribi, kanser veya
verem var…Fark etmez, sana kinin –sıtma
ilacı- vereceğim”
diyor.
İçişleri
Bakanı Atalay, “milleti
alıştırma”
toplantısında, “Milletçe çok bedeller
ödediğimizi, artık sorunu çözme zamanı
geldiğini” söyledi.
Evet çoook bedeller ödedik, hala da ödüyoruz. İyi ama o bedeller,
neticede bölücülerin istediği olsun diye mi ödendi?
Çünkü
önümüze konan “çözüm” bu. PKK’lı
Cemil Bayık’ın 1 ay kadar önce, “Taraflar silahla
yapabileceklerini yaptılar. Biz silahlı mücadele ile elde
edebileceğimiz kazanımları elde ettik. Devlet de silahla
yapabileceğini yaptı. Durum ortada, sorunun siyasal çözümü kendini
dayatıyor”
demesi boşuna değilmiş!..
Ha bu arada
terörle de güya “mücadele
ediliyor”!..Bakan
Atalay, “çözüm”
toplantısından bir gün önce Türkiye-ABD-Irak üçlü toplantısını
yaptı. “Üçlü” dendiğine
bakmayın, aslında “dörtlü”ydü, Barzani’nin temsilcisi de katıldı. Bildim
bile bu toplantılardan, “Mahmur kapatılıyor, Irak’a
150 kişilik liste verildi, PKK Irak topraklarından çıkarılacak, Barzani
Kandil’i sıkıştıracak” sonucu
çıkmıştı, yine aynısı oldu. Diyelim ki, Irak’ın sözde Cumhurbaşkanı
Talabani’nin Nisan tarihli,
“PKK silah bıraksın ve Irak’ı
terk etsin demedim. İddia edilen görüşler Türkiye’nin önerisi.
Güneydoğu’daki sorunun siyasal yollarla çözüme kavuşması gerektiğine
inanıyorum. Ben dağdaki kardeşlerime, silahlı mücadele
döneminin bittiğini anlatmak istedim. Onlar ısrarla silahlı mücadele
yöntemi benimseniyorsa, kendi dağları var. O dağlar bizim dağlardan
daha geniş ve asidir. Orada mücadelelerine devam edebilirler demek
istedim”
açıklamasından haberleri yok. Acaba Barzani’nin Başbakanı
Neçirvan Barzani’nin, 25 Temmuz’da yapılan seçimlerde oyunu
kullanırken sarfettiği şu sözleri de mi duymadılar:
“Kürt meselesi siyasi bir olay. Onların iç meselesi.
Türkiye bunu kendi içinde hallediyor. Olumlu adımlar atılıyor. Bize
gerek kalmadan bu sorunu çözme yoluna gidiyor. Bu da bizi çok
sevindiriyor”.
Hadi bunu da atladıklarını
varsayalım, ya Barzani’nin sağ kolu Safin Dizai’nin amiral gemimizde
manşetten verilen sözlerini atlamaları mümkün mü? Dizai’nin
iddialarına bakar mısınız;
“Türkiye’nin kendi içinde
yeni bir süreç başladı. Kürt sorunu artık net bir şekilde ortaya
çıktı, konuşuluyor. Hem İmralı’dan, hem de devletin yol haritasıyla
ilgili çalışmalar var. Artık bu sorun bundan sonra devletin
politikası olmalıdır…Türkiye bize eskisi gibi, ‘Gidin dağlardan
PKK’yı temizleyin, liderlerini bize teslim edin’ gibi isteklerde
bulunmuyor…Kürt yönetimi olarak üçlü mekanizmanın içinde yer
alıyoruz. Bu konuda PKK’ya yönelik bir operasyon söz konusu değil.
Ateşkesin devamı, silahların susturulması süreci yaşanıyor…Mahmur’un
boşaltılmasıyla ilgili herhangi bir çalışma
yok.”
Bu
açıklamalar, “Üçlü mekanizma, terörle mücadele” falan
diyerek, birilerinin bizi fena halde işlettiğini göstermiyor
mu?
Diğer
“sorunsallar” ve
“çözümler” deki
gidişat da farklı değil. İşte bazıları:
Kıbrıs
sorununuz var…Ne yapalım?...Sakın masadan kalkmayın…
Çözüm;
Rum ne istiyorsa verin!..
Ermeni
sorununuz var…Ne yapalım?..Masaya oturun…
Çözüm; Sınırı açın,
ambargoyu kaldırın, soykırım yaptığınızı kabul
edin!..
Ege
sorununuz var…Ne yapalım?..Yunanistan’la anlaşın…
Çözüm;
Yunanistan’ın dediklerini yapın!..
Patrikhane
sorununuz var…Ne yapalım?..Patrik’le anlaşın…
Çözüm;
Bartholomeos ne istiyorsa, “baş üstüne” deyin!..
Liste
uzayıp, gidiyor, Türkiye’nin önünde de iki seçenek var:
A-Abi
dükkan senin, al bu da
anahtarı
B- Anan güzel mi?
Bunlardan
hangisinin seçildiği belli olduğuna göre, bu ülke, bu sınavdan
“sıfır” çekmez mi?
“Kürt sorunsalının
çözümünde” sahneye
sürülen son aktörü de es geçmeyelim.
İnce Memed kitabıyla
bizim kuşağa, ağalığa, beyliğe, yoksulluğa, zulme isyanı öğreten
Yaşar Kemal’in, küresel
düzenin ağa ve beylerinin hizmetine talip olması ne acı bir sondur.
Milletçe hafıza özürlüyüz ya, sahneleri bile değiştirme gereği
duymuyorlar…Çankaya Köşkü ve
Başbakanlık, “Öcalan’a mesaj
gönderdikleri” iddiasını
peş peşe yalanladı.
Geçtik, İmralı, Kandil, emperyalizm
sözcüsü
“aydınların”
arabuluculuğunu veya MİT Müsteşarının, Öcalan’a görüşmelerini
(Köşk ve Başbakanlığın bilgisi dışında olması, görüşmeden sonra
bilgi vermemesi mümkün mü?), şu Yaşar Kemal oyunu bile
“mesajların”
delilidir.
Görünürde
yazar, hukukçu ve STÖ’lerin, gerçekte İmralı’dakinin talimatıyla
13-14 Ocak 2007’de Ankara’nın ortasında yapılan, Türkiye ile PKK
arabuluculuğunu hedefleyen, aynen bugün konuşulanların paketlendiği
“Türkiye Barışını Arıyor” konferansını hatırlıyor musunuz?
Yaşar Kemal’in bunun açış konuşmasındaki
“Gerillanın adını terörist
koyduk”
sözlerini?..
Yaşar Kemal’le birlikte açış konuşmasını yapması
planlanan, ancak hastalığı sebebiyle toplantıya katılmayıp, mesaj
gönderen “Kürt yazar” Mehmet Uzun’un,
“Yeni yüzyıl ulus-devletlerin
çöplüğü haline gelecek…Bir ulus-devlet olarak Türkiye ya
demokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi haline
gelecek, ya da pompalanan militarizmi ve ultramilliyetçiliği düstur
kabul edip, felaketlere yol açacağı belli serüvenlere
girişecek”
dediğini…
İmralı’dan nasıl “takdir”
aldıklarını…DTP’nin o günlerde Ankara Kocatepe Kültür Merkezi’nde
yapılan, İstiklal Marşı’nın okunmadığı 1. Olağanüstü Kongresi’nde,
Yaşar Kemal’in o konferansın kapanışında kullandığı, “Ya
gerçek demokrasi, ya hiç” sözünün pankart olarak
asıldığını…Ve hiç kimseden ses çıkmazken, şimdilerde Ergenekon
sanığı olan ADD Genel Başkanı Şener Eruygur’un, teröristlere
“gerilla” sıfatını uygun gören Yaşar Kemal’i,
“esefle kınayıp”, “Ulus ve ülke
bütünlüğüne kastetmiş emperyalist işbirlikçilerin paralelinde,
bölücü terör örgütünü masum ve legal göstermeye yönelik tutum ve
davranışlar hız kazandı. Buna karşın resmi-gayriresmi kurum ve
kuruluşların etkin bir karşı duruşu sergileyemediğini esefle
izliyoruz. Bazı aydınların kişisel gösterim ve ödüllenme
gayretkeşliğine girdiği, nefretle karşıladığımız bu gelişmeleri
kabul edemeyiz”
tepkisini gösterdiğini?..Bunları
kaçımız hatırladık?
Hatırlamadığımız içindir ki
Yaşar Kemal bu defa da, ticari kazancı, Batı’ya ve iktidara yaranma
uğruna artık Türkiye’yi pazarlık masasına koyan Aydın Doğan medyasının
Radikal kanadı üzerinden yeniden sahneye sürülebildi.
Abdullah Gül,
“Yaşar Kemal’i büyük bir ilgi
ve dikkatle okudum. Söylediklerinin çözüme katkı sağlayacağına
inanıyorum. Ve daha geniş anlamda, bu konuya kafa yoran insanların
görüşlerini de anlamlı buluyorum”
diyor. Gül, Hasan
Cemal’in Kandil röportajlarını da, “Büyük bir ilgi ve dikkatle
okumuş”tu!..
Yaşar
Kemal’in, o “Türkiye Barışını Arıyor” konferansından sonra
Gül’le görüştüğünü, yine Gül döneminde, “Çankaya Nobeli”
denilen Kültür ve Sanat Ödülü’nün Yaşar Kemal’e verildiğini
biliyorsunuz değil mi?
Şimdilerde o ödülün bedelini mi
ödüyor, ne?..
El
birliğiyle, “paşa paşa” muhatap alınan İmralı’daki
“Sayın”, o konferanstan sonra yaptığı açıklamada başka bazı
isimleri de şöyle takdir etmişti;
“Konferansa
katılanlar içinde devletin önemli noktalarında yer almış isimlerin
bulunması önemli. Mesela Mümtazer Türköne bir Türk Milliyetçisi,
yurtseveridir. Yine Cevat Öneş eski MİT Müsteşar yardımcısıdır.
Sanırım daha önceki söyledikleriyle, son günlerde açıklamalar yapan
MİT Müsteşarının söyledikleri birbirleriyle örtüşüyor”.
Bu
isimlerden, “Mümtaz” veya “er”liği tartışmalı, ama
“Türk-arkaya” felsefesinin yılmaz savunuculuğunu yaptığı
kesin olanın son açılımına değinme zamanıdır.
Diyor ki;
“PKK sorunu pratik bir sorun. Af kanunu gibi tedbirlerle
PKK’nın, dolayısıyla şiddetin tasfiye edilmesi gerekiyor…PKK sorununun muhatabı belli. Osmanlı devrinde isyan
eden, sonra uzlaşan toplulukların elebaşlarına ‘paşa’ unvanı
verildiğini hatırlatalım…”
Anlaşıldı
değil mi, Öcalan’a “Paşa”lık rütbesi verilmesini istiyor. Bu
isteğini, eski camiasının piri sayılan isimlerinden birisine
söylediğimde tepkisi aynen şu oldu: “Osmanlı, elebaşlarına
‘paşa’ unvanı veriyor, sonra da gidip, kellesini
alıyordu!..”
Bu nasıl
bir mekanizmadır ki, boynuz kulağı geçiyor?
Boynuz dediğim,
mesela Cengiz
Çandar o da 4 ay önce, Öcalan’ın 5-10 sene içinde
salıverilmesi gerektiğini buyururken, “Meşrutiyet ilan
edildiği vakit Balkan dağlarındaki bütün çeteciler geldi,
milletvekili oldu” örneğini vermişti.
Öcalan’ın,
“Bir Türk Milliyetçisi, yurtsever” diye tarif ettiği zat,
teröristleri “Paşa”lığa terfi ettiriyor!..Böyle
“milliyetçi”ye, böyle “açılım”!..Yakışır!..
Peki,
“Üç Havari”lerden Eser Karakaş’ın son önerisinden haberiniz oldu
mu?
Belli ki, 2006’da dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı
Oramiral Yener Karahanoğlu’nun,
“Türkiye üzerinde emelleri olan iç ve dış mihraklar
var. Sonlarını kendileri hazırlayan bu zavallılara acıyorum. Bu
mihraklar, ya Türkiye’yi terk edecek ya da Anadolu denizinde
boğulacaklar…”
sözleri içine oturmuş. “Demokrasi
havarisi”, hem bu konuşmayı, hem de
“Bu
konuşma karşısında, sivil ya da askeri savcıların bir soruşturma
açmamalarını garip bulduğunu”
nedense bugün
açıklıyor. Dahası bu konuşma, Deniz Harp Okulu’nun
2006-2007 eğitim-öğretim yılının açılışında yapıldığı halde, nedense
yaklaşan 30 Ağustos devir-teslim törenlerini “hizaya
getirme”de kullanıp, şu “naçiz önerisine” dayanak
yapıyor:
“Komutanlar mutlaka ve
mutlaka 30 Ağustos törenlerinde tonlarını düşürmeli, 2006 senesinde
Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın yaptığı o büyük yanlışı ya da
benzerini asla bir kez daha yapmamalıdırlar…Basına da bu konuda
büyük hem de çok büyük bir rol düşmektedir. Basın da bu konuşmaları
manşetlere taşımamalı, televizyon ekranlarından naklen
vermemelidir…”
Mehmet Ali
Birand da, “Şehit sayısı 5’ten az olursa haber yapmayalım”
demiş, ardından Yaşar Büyükanıt
tarafından Eğridir Dağ Komanda Okulu’nda el üstünde tutulmuş ve
gerçekten 5’ten aşağı şehit haberleri sansürlenmişti. Eser Karakaş,
devir-teslim törenlerine “Baş Denetçi” olarak davet edilir mi
bilmem, ama işte nasıl zıvanadan çıktığımızın resmi;
“Milliyetçi”den, teröristlere “Paşa”lık,
“Havari”den, Paşalara “sansür” teklifi!..
Bu öneri
bolluğu karşısında, en kesin ve toptan çözüm için benim de fikrim
geldi; Bakkallara söyleyin de, 30 Ağustos’a kadar askerlere ekmek
bile vermesinler…Bakın, görün Öcalan’ın
“Paşalığı”nın önü
nasıl açılır!..
Yönetimde
Mustafa Kemal’e kulak veren kalmadı ya, belki bir umut Abraham
Lincoln’ü dinlerler; Bölünmüş bir ev ayakta
kalamaz!..