Siyaset30 Temmuz 2009 00:00

Paşalar "Terörist"; Öcalan "Paşa" Oluyor - Meyyal Uygur

“PKK sorunu pratik bir sorun. Af kanunu gibi tedbirlerle PKK’nın, dolayısıyla şiddetin tasfiye edilmesi gerekiyor…PKK sorununun muhatabı belli. Osmanlı devrinde isyan eden, sonra uzlaşan toplulukların elebaşlarına ‘paşa’ unvanı verildiğini hatırlatalım…”   Anlaşıldı değil mi, Öcalan’a “Paşa”lık rütbesi verilmesini istiyor. Bu isteğini, eski camiasının piri sayılan isimlerinden birisine söylediğimde tepkisi aynen şu oldu: “Osmanlı, elebaşlarına ‘paşa’ unvanı veriyor, sonra da gidip, kellesini alıyordu!..”    cialis coupons printable link discount prescription drug cardkamagra link kamagra gel

Paşalar "Terörist" ; Öcalan "Paşa" Oluyor

Meyyal Uygur - Açık İstihbarat

Açik Istihbarat'in Resmi
E-Posta Grubu
AçikIstihbaratTürkiye'ye Üye Olun
www.acikistihbarat.com

30.07.2009


Amacım, okurlarımızı bombardımana tabi tutmak değil, zıvanadan çıkışımızı tarihe not düşmek!..

Gül’ün, Erzurum Kongresi’nin 90. yıldönümü vesilesiyle gittiğsi Dadaşlar diyarında Ata Barı değil, Trabzon Horonu ile karşılanması pusulamızın nasıl şaştığını anlatmaya yetip, artsa bile!..

AKP’yi kurdukları günlerde, “Birinci önceliğimiz ekonomi olacak. Ekonomiyi düzeltmeden istediğiniz kadar insan hakları türküsü söyleyin, vatandaş aldırmıyor” demişti Abdullah Gül.

 

TİSK’in Temmuz 2009 ekonomi bültenine göre, Türkiye ekonomisinin durgunluk içine girdiği artık kesinleşmiş…II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli krizini yaşıyormuşuz…Ve yüzde 14.9’luk işsizlik oranıyla dünya dördüncüsü olmuşuz!..     

 

Ekonomiyi düzeltemeyen, aksine 7 yılda iyice batıran AKP, “insan hakları türküsü” çalıyor, vatandaş aldırıyor mu, aldırmıyor mu bilmiyoruz, ama koca koca adamlar, anlı-şanlı medya, “Türkiye ağırlıklarından kurtuluyor, uçuşa geçiyor…” diye oynuyor.

 

Yoksa şu kaynağı meçhul 18.3 milyar doların, “Kürt sorunun çözümünde tarihi ve kaçırılmaz fırsat”la bir alakası mı var?   

 

Gül, Erdoğan, Atalay üçlüsü, en revaçtaki “sorunsalın” daha adını koyamamış, “Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu, terör sorunu ne derseniz deyin, çözmeliyiz” buyuruyor.

Yahu bunların üçü bir mi?

Kürt sorunu derseniz, anlamı ve çözümü farklıdır, Güneydoğu veya terör sorunu derseniz hakeza öyle. Neye benziyor biliyor musunuz, Ortada hasta olup, olmadığı bile belli değil, ama doktor tutmuş adamı,
“Sende domuz gribi, kanser veya verem var…Fark etmez, sana kinin –sıtma ilacı- vereceğim” diyor.       

 

İçişleri Bakanı Atalay, “milleti alıştırma” toplantısında, “Milletçe çok bedeller ödediğimizi, artık sorunu çözme zamanı geldiğini” söyledi. Evet çoook bedeller ödedik, hala da ödüyoruz. İyi ama o bedeller, neticede bölücülerin istediği olsun diye mi ödendi?

Çünkü önümüze konan
“çözüm” bu. PKK’lı Cemil Bayık’ın 1 ay kadar önce, Taraflar silahla yapabileceklerini yaptılar. Biz silahlı mücadele ile elde edebileceğimiz kazanımları elde ettik. Devlet de silahla yapabileceğini yaptı. Durum ortada, sorunun siyasal çözümü kendini dayatıyor” demesi boşuna değilmiş!..  

 

Ha bu arada terörle de güya “mücadele ediliyor”!..Bakan Atalay, “çözüm” toplantısından bir gün önce Türkiye-ABD-Irak üçlü toplantısını yaptı. “Üçlü” dendiğine bakmayın, aslında “dörtlü”ydü, Barzani’nin temsilcisi de katıldı. Bildim bile bu toplantılardan, “Mahmur kapatılıyor, Irak’a 150 kişilik liste verildi, PKK Irak topraklarından çıkarılacak, Barzani Kandil’i sıkıştıracak” sonucu çıkmıştı, yine aynısı oldu. Diyelim ki, Irak’ın sözde Cumhurbaşkanı Talabani’nin Nisan tarihli,

PKK silah bıraksın ve Irak’ı terk etsin demedim. İddia edilen görüşler Türkiye’nin önerisi. Güneydoğu’daki sorunun siyasal yollarla çözüme kavuşması gerektiğine inanıyorum. Ben dağdaki kardeşlerime, silahlı mücadele döneminin bittiğini anlatmak istedim. Onlar ısrarla silahlı mücadele yöntemi benimseniyorsa, kendi dağları var. O dağlar bizim dağlardan daha geniş ve asidir. Orada mücadelelerine devam edebilirler demek istedim”

açıklamasından haberleri yok. Acaba Barzani’nin Başbakanı Neçirvan Barzani’nin, 25 Temmuz’da yapılan seçimlerde oyunu kullanırken sarfettiği şu sözleri de mi duymadılar:

“Kürt meselesi siyasi bir olay. Onların iç meselesi. Türkiye bunu kendi içinde hallediyor. Olumlu adımlar atılıyor. Bize gerek kalmadan bu sorunu çözme yoluna gidiyor. Bu da bizi çok sevindiriyor”.

Hadi bunu da atladıklarını varsayalım, ya Barzani’nin sağ kolu Safin Dizai’nin amiral gemimizde manşetten verilen sözlerini atlamaları mümkün mü? Dizai’nin iddialarına bakar mısınız;

“Türkiye’nin kendi içinde yeni bir süreç başladı. Kürt sorunu artık net bir şekilde ortaya çıktı, konuşuluyor. Hem İmralı’dan, hem de devletin yol haritasıyla ilgili çalışmalar var. Artık bu sorun bundan sonra devletin politikası olmalıdır…Türkiye bize eskisi gibi, ‘Gidin dağlardan PKK’yı temizleyin, liderlerini bize teslim edin’ gibi isteklerde bulunmuyor…Kürt yönetimi olarak üçlü mekanizmanın içinde yer alıyoruz. Bu konuda PKK’ya yönelik bir operasyon söz konusu değil. Ateşkesin devamı, silahların susturulması süreci yaşanıyor…Mahmur’un boşaltılmasıyla ilgili herhangi bir çalışma yok.” 

 

Bu açıklamalar, “Üçlü mekanizma, terörle mücadele” falan diyerek, birilerinin bizi fena halde işlettiğini göstermiyor mu?

 

Diğer “sorunsallar” ve “çözümler” deki gidişat da farklı değil. İşte bazıları:

 

Kıbrıs sorununuz var…Ne yapalım?...Sakın masadan kalkmayın…

Çözüm; Rum ne istiyorsa verin!..


Ermeni sorununuz var…Ne yapalım?..Masaya oturun…

Çözüm; Sınırı açın, ambargoyu kaldırın, soykırım yaptığınızı kabul edin!..


Ege sorununuz var…Ne yapalım?..Yunanistan’la anlaşın…

Çözüm; Yunanistan’ın dediklerini yapın!..


Patrikhane sorununuz var…Ne yapalım?..Patrik’le anlaşın…

Çözüm; Bartholomeos ne istiyorsa, “baş üstüne” deyin!..        

 

Liste uzayıp, gidiyor, Türkiye’nin önünde de iki seçenek var:

 

A-Abi dükkan senin, al bu da anahtarı            B- Anan güzel mi?

 

Bunlardan hangisinin seçildiği belli olduğuna göre, bu ülke, bu sınavdan “sıfır” çekmez mi?

 

“Kürt sorunsalının çözümünde” sahneye sürülen son aktörü de es geçmeyelim.

İnce Memed kitabıyla bizim kuşağa, ağalığa, beyliğe, yoksulluğa, zulme isyanı öğreten Yaşar Kemal’in, küresel düzenin ağa ve beylerinin hizmetine talip olması ne acı bir sondur. Milletçe hafıza özürlüyüz ya, sahneleri bile değiştirme gereği duymuyorlar…Çankaya Köşkü ve Başbakanlık,
“Öcalan’a mesaj gönderdikleri” iddiasını peş peşe yalanladı.

Geçtik, İmralı, Kandil, emperyalizm sözcüsü
“aydınların” arabuluculuğunu veya MİT Müsteşarının, Öcalan’a görüşmelerini (Köşk ve Başbakanlığın bilgisi dışında olması, görüşmeden sonra bilgi vermemesi mümkün mü?), şu Yaşar Kemal oyunu bile “mesajların” delilidir.

       

Görünürde yazar, hukukçu ve STÖ’lerin, gerçekte İmralı’dakinin talimatıyla 13-14 Ocak 2007’de Ankara’nın ortasında yapılan, Türkiye ile PKK arabuluculuğunu hedefleyen, aynen bugün konuşulanların paketlendiği “Türkiye Barışını Arıyor” konferansını hatırlıyor musunuz?

Yaşar Kemal’in bunun açış konuşmasındaki
Gerillanın adını terörist koyduk” sözlerini?..

Yaşar Kemal’le birlikte açış konuşmasını yapması planlanan, ancak hastalığı sebebiyle toplantıya katılmayıp, mesaj gönderen “Kürt yazar” Mehmet Uzun’un,

“Y
eni yüzyıl ulus-devletlerin çöplüğü haline gelecek…Bir ulus-devlet olarak Türkiye ya demokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi haline gelecek, ya da pompalanan militarizmi ve ultramilliyetçiliği düstur kabul edip, felaketlere yol açacağı belli serüvenlere girişecek”

dediğini…

İmralı’dan nasıl “takdir” aldıklarını…DTP’nin o günlerde Ankara Kocatepe Kültür Merkezi’nde yapılan, İstiklal Marşı’nın okunmadığı 1. Olağanüstü Kongresi’nde, Yaşar Kemal’in o konferansın kapanışında kullandığı, “Ya gerçek demokrasi, ya hiç” sözünün pankart olarak asıldığını…Ve hiç kimseden ses çıkmazken, şimdilerde Ergenekon sanığı olan ADD Genel Başkanı Şener Eruygur’un, teröristlere “gerilla” sıfatını uygun gören Yaşar Kemal’i,

“esefle kınayıp”, “Ulus ve ülke bütünlüğüne kastetmiş emperyalist işbirlikçilerin paralelinde, bölücü terör örgütünü masum ve legal göstermeye yönelik tutum ve davranışlar hız kazandı. Buna karşın resmi-gayriresmi kurum ve kuruluşların etkin bir karşı duruşu sergileyemediğini esefle izliyoruz. Bazı aydınların kişisel gösterim ve ödüllenme gayretkeşliğine girdiği, nefretle karşıladığımız bu gelişmeleri kabul edemeyiz”

tepkisini gösterdiğini?..Bunları kaçımız hatırladık?

 

Hatırlamadığımız içindir ki Yaşar Kemal bu defa da, ticari kazancı, Batı’ya ve iktidara yaranma uğruna artık Türkiye’yi pazarlık masasına koyan Aydın Doğan medyasının Radikal kanadı üzerinden yeniden sahneye sürülebildi.

Abdullah Gül,

“Yaşar Kemal’i büyük bir ilgi ve dikkatle okudum. Söylediklerinin çözüme katkı sağlayacağına inanıyorum. Ve daha geniş anlamda, bu konuya kafa yoran insanların görüşlerini de anlamlı buluyorum”

diyor. Gül, Hasan Cemal’in Kandil röportajlarını da, “Büyük bir ilgi ve dikkatle okumuş”tu!..

 

Yaşar Kemal’in, o “Türkiye Barışını Arıyor” konferansından sonra Gül’le görüştüğünü, yine Gül döneminde, “Çankaya Nobeli” denilen Kültür ve Sanat Ödülü’nün Yaşar Kemal’e verildiğini biliyorsunuz değil mi?

Şimdilerde o ödülün bedelini mi ödüyor, ne?.. 


El birliğiyle, “paşa paşa” muhatap alınan İmralı’daki “Sayın”, o konferanstan sonra yaptığı açıklamada başka bazı isimleri de şöyle takdir etmişti;

“Konferansa katılanlar içinde devletin önemli noktalarında yer almış isimlerin bulunması önemli. Mesela Mümtazer Türköne bir Türk Milliyetçisi, yurtseveridir. Yine Cevat Öneş eski MİT Müsteşar yardımcısıdır. Sanırım daha önceki söyledikleriyle, son günlerde açıklamalar yapan MİT Müsteşarının söyledikleri birbirleriyle örtüşüyor”.  

 

Bu isimlerden, “Mümtaz” veya “er”liği tartışmalı, ama “Türk-arkaya” felsefesinin yılmaz savunuculuğunu yaptığı kesin olanın son açılımına değinme zamanıdır.

Diyor ki;

“PKK sorunu pratik bir sorun. Af kanunu gibi tedbirlerle PKK’nın, dolayısıyla şiddetin tasfiye edilmesi gerekiyor…PKK sorununun muhatabı belli. Osmanlı devrinde isyan eden, sonra uzlaşan toplulukların elebaşlarına ‘paşa’ unvanı verildiğini hatırlatalım…

 

Anlaşıldı değil mi, Öcalan’a “Paşa”lık rütbesi verilmesini istiyor. Bu isteğini, eski camiasının piri sayılan isimlerinden birisine söylediğimde tepkisi aynen şu oldu: “Osmanlı, elebaşlarına ‘paşa’ unvanı veriyor, sonra da gidip, kellesini alıyordu!..”    

 

Bu nasıl bir mekanizmadır ki, boynuz kulağı geçiyor?

Boynuz dediğim, mesela Cengiz Çandar o da 4 ay önce, Öcalan’ın 5-10 sene içinde salıverilmesi gerektiğini buyururken, “Meşrutiyet ilan edildiği vakit Balkan dağlarındaki bütün çeteciler geldi, milletvekili oldu” örneğini vermişti.

Öcalan’ın, “Bir Türk Milliyetçisi, yurtsever” diye tarif ettiği zat, teröristleri “Paşa”lığa terfi ettiriyor!..Böyle “milliyetçi”ye, böyle “açılım”!..Yakışır!..    

 

Peki, “Üç Havari”lerden Eser Karakaş’ın son önerisinden haberiniz oldu mu?

Belli ki, 2006’da dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu’nun,

“Türkiye üzerinde emelleri olan iç ve dış mihraklar var. Sonlarını kendileri hazırlayan bu zavallılara acıyorum. Bu mihraklar, ya Türkiye’yi terk edecek ya da Anadolu denizinde boğulacaklar…”

sözleri içine oturmuş. “Demokrasi havarisi”, hem bu konuşmayı, hem de

“Bu konuşma karşısında, sivil ya da askeri savcıların bir soruşturma açmamalarını garip bulduğunu”

nedense bugün açıklıyor.
Dahası bu konuşma, Deniz Harp Okulu’nun 2006-2007 eğitim-öğretim yılının açılışında yapıldığı halde, nedense yaklaşan 30 Ağustos devir-teslim törenlerini “hizaya getirme”de kullanıp, şu “naçiz önerisine” dayanak yapıyor:         


“Komutanlar mutlaka ve mutlaka 30 Ağustos törenlerinde tonlarını düşürmeli, 2006 senesinde Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın yaptığı o büyük yanlışı ya da benzerini asla bir kez daha yapmamalıdırlar…Basına da bu konuda büyük hem de çok büyük bir rol düşmektedir.
Basın da bu konuşmaları manşetlere taşımamalı, televizyon ekranlarından naklen vermemelidir…”  

 

Mehmet Ali Birand da, “Şehit sayısı 5’ten az olursa haber yapmayalım” demiş, ardından Yaşar Büyükanıt tarafından Eğridir Dağ Komanda Okulu’nda el üstünde tutulmuş ve gerçekten 5’ten aşağı şehit haberleri sansürlenmişti. Eser Karakaş, devir-teslim törenlerine “Baş Denetçi” olarak davet edilir mi bilmem, ama işte nasıl zıvanadan çıktığımızın resmi; “Milliyetçi”den, teröristlere “Paşa”lık, “Havari”den, Paşalara “sansür” teklifi!..         

 

Bu öneri bolluğu karşısında, en kesin ve toptan çözüm için benim de fikrim geldi; Bakkallara söyleyin de, 30 Ağustos’a kadar askerlere ekmek bile vermesinler…Bakın, görün Öcalan’ın “Paşalığı”nın önü nasıl açılır!..

 

Yönetimde Mustafa Kemal’e kulak veren kalmadı ya, belki bir umut Abraham Lincoln’ü dinlerler; Bölünmüş bir ev ayakta kalamaz!..

 

 


 

 







 

 
www.acikistihbarat.com
Açık İstihbarat @ 2009