Bir de şunu merak ediyorum:
Acaba
Sayın Hilmi Özkök, Ergenekon
savcılarına köfte- ekmek yerken verdiği ifadenin ayrıntılarını
(özellikle savcılara yönelik övgü dolu sözleri) Star
gazetesinin manşetinde görünce ne düşündü, ne hissetti?
Minik torunu, oğulları, gelinler vs. ile
birlikte Erol
Atar’a “cumhurbaşkanı ailesi pozu” verdikten sonra, Erdoğan’ın
“Adayım, kardeşim Abdullah Gül” demesiyle gelen hayal
kırıklığına benzer bir duygu yaşamış olabilir mi?
Her iki Sayın Paşa da “Biz bu kadar açık,
samimi, uyumlu, “demokrasinin” emrine amâde davranıyoruz,
karşılığında sızdırma haberlerle kamuoyu önünde zor duruma
düşürülüyoruz; bu reva mıdır” şeklinde
bir hislenme, bir burkulma yaşamışlar mıdır?
Yoksa, “resmin bir parçası olarak”
kendilerine düşeni yerine getirmiş olmaktan dolayı müsterih
midirler?
İki eski genelkurmay başkanı,
kendileri ne düşünmüş olurlarsa olsunlar, sözkonusu haberlerle
kamuoyu önünde küçük düşürülmüşledir.
Büyükanıt,
“Kâbusla uyanacaksınız” şeklinde sert mesajlar verdiği,
uğrunda muhtıralar yayınladığı bir hükümetten giderayak “ hediye
kabul etmiş” mevkine düşmüştür.
“Bu Audi acaba
neyin karşığı?” sorusu kafaları
kurcalamıştır…
Özkök ise, silah
arkadaşlarına ağır suçlamalar yöneltilen ve üzerinde hukuki bakımdan
çok büyük tartışmaların devam ettiği bir soruşturmada, arkadaşları
aleyhine bilgi vermek için can atan bir “Sayın muhbir
vatandaş” hüviyetine bürünmüştür.
Star
gazetesinin ifadeyi manşete taşırken, Paşa’nın savcılara yönelik
komplimanlarını ön plana çıkarması, sadece “haberi renkli hale
getirelim” kaygısından olmasa gerektir. Kamuoyunun
kafasına koca koca paşaların “nasıl da biat
ettikleri “ kazınmak istenmiştir. Biat etmeyenlerin hali
ortadadır. Onlar ya tutukludurlar, yada ucuz İtalyan filmlerini
aratmayan rüşvet-seks-şantaj kumpaslarına teslim olup, Yüksek Askeri
Şura öncesi peş peşe istifa ederek köşelerine
çekilmektedirler…
“Herkesin bir fiyatı, bir fiyatı yoksa
bir açığı mutlaka vardır” diye düşünmemiz için daha kaç örnek
göreceğiz dersiniz?
Anlaşılan daha çok örnek göreceğiz….
Nasıl olsa orta yerde “Ergenekon” diye üzerinden herkesin
bir ayağının ateşte tutulduğu, herkesin uykularını bir sebeple
kaçıran, herkesin kendini pazarlayıp saf değiştirebileceği bir dava
var.
(“Kendini pazarlayıp saf değiştirebileceği” derken,
Hürriyet gazetesinin malak yalamış gibi parlak saçlı, Türk
filmlerinin kötü kalpli jönü Önder Somer’i andıran, “gürbüz”,
“yiğit” ve “ulusalcı” yazarı geldi aklıma. Arkadaş, “Akdeniz’de balina mı
olur” diye üfürükten tayyare bir konuda maraza çıkarıp, sonra da
“Ben yanılmışım, Ergenekon varmış, kahrolsun çeteler!” şeklinde
slogan attıktan sonra soluğu nasıl da rakip grupta
almıştı…)
“Kuyruğu kulağına denk” trampet çalan, hercai
bir köşe yazarı olunca iş kolay..”Varmış Ergenekon, ben
bilememişim” diye özür dileyip, üste bir de Tayyip Bey’in sarı
bıyıkları ve ray ban gözlükleriyle “ne kadar karizmatik durduğuna”
dair bir yazı yazarsınız, sizi istediğiniz tahtırevana
bindirirler…
Ama “tayyareden” bir yazar değil de, koskoca
“Amiral gemisinin” kaptanıysanız daha profesyonel, daha karizmatik
“satış hikayelerine” ihtiyacınız var demektir..Ayrıca, biraz daha
işe yaramalısınız ki bir anlamınız olsun…
Bu uzun girizgâhtan sonra
soralım:
Ertuğrul Özkök, İmralı teröristinin devlet
tarafından doğrudan muhatap alınması konusunda neden öncülük yapmaya
başladı?
İşi neden, “Bebek katili adını ben
koydum” dedikten sonra teröristten özür dileme noktasına
getirdi?
Oysa daha haftalar önce, Ergenekon
operasyonlarının tümünü önceden haber vermiş olanlar, “Sırada
medya var. 28 Şubat’a destek vermiş büyük bir gazetenin sahibi ve
genel yayın yönetmeni tutuklanacak” diye yazılar
yazmaktaydılar…
Ne oldu da bu yazılar birden bire bıçakla
kesilir gibi kesildi?
Ve ne oldu da Ertuğrul Özkök aniden
“Umudumuz Apo” diye yazılar yazmaya
başladı?
“Ergenekon
terör örgütü üyesi” zannıyla bir sabah tutuklanmamanın
“karşılığı” mı var?
Nedir o “güvencenin”
bedeli?
Özkök'ün zamanlaması dikkat çeken bu yazılarını
gördükçe; "Ergenekon"'dan tutuklanmamanın diyetini mi
ödüyor sorusu akla geliyor.