1. Gerçeklik çarpıtılarak sunuluyor mu?
2. Bazı gerçekler gizlenirken bazıları öne çıkarılıyor mu?
3. Seçkinlerin gündemi toplumun gündemi haline getirilmeye
çalışılıyor mu?
4. Seçkinlerin politika hedefleri doğrultusunda toplum, siyasi
kampanyalarla yönlendiriliyor mu?
Araştırmanın konusu, demokratik ülkelerde, resmi sansürün
bulunduğu ülkelere göre, medyanın bir propaganda aracı
olduğunu görmenin daha zor olması, bu ülkelerde medyanın sistemi ve
kurumları dönemsel olarak eleştirmesi, zaman zaman çeşitli
medya organlarının oldukça farklı görüşleri savunması,
medyanın propaganda aracı olma rolünü gizlediğinden, bu duruma
farkındalık yaratmak amacıyla ele alınmıştır.
1. Medyanın Tanımı
Kitle iletişim araçları, “mass media”, Latince araçlar anlamına
gelen “media” ve İngilizce
kitle anlamına gelen ”mass”
kelimeleri birleştirilerek türetilmiştir. Çok büyük topluluklara, bu
toplulukların bireyleri arasında fark gözetmeksizin hitap eden
iletişim araçlarını anlatır. Kitle
iletişim araçları gerçekte
basını, radyoyu, televizyonu, sinemayı ve birtakım yeni iletişim
teknolojilerinin ürünlerini-video, kablolu televizyon, mikro
bilişim vb.- kapsamaktadır. Basın,
radyo, televizyon, sinema,
afişlerin, “mass” sözcüğü olmadan sadece “media” terimiyle ifade
edilmesinin nedeni, dilde sadeleştirmeye gidilmesinin yanında,
bu alanda giderek artan
bireyselleşmenin yaygınlaşmasıdır (
Milliyet, 1994: 502).
Medya denince bir toplumda, mesaj ve
bilgilerin saklanması, uzaktan iletilmesi ve kültürel,
siyasi
pratiklerin güncelleştirilmesi yönündeki üç temel işlevi tamamen ya
da kısmen yerine
getirme olanağı sağlayan bütün iletişim
sistemleri anlaşılmaktadır (Barbier ve Lavenir, 2001:
7).
2. Medyanın Ortaya Çıkışı
Çağdaş insanın atası “Homo sapiens”in (akıllı insan), Avrupa,
Afrika ve Asya’daki
bulgulardan elde edilen bilgiye göre,
en az dört koldan geldiği kanıtlanmıştır. En ilkel iletişim kurma
yolu resimle başlamıştır. İnsanlar daha okuyup yazmayı
öğrenmeden önce resim yoluyla diğer insanlara duygu ve
düşüncelerini anlatmışlardır. Yazının tarihi, resim yazılarla
başlamıştır.
Bu resimlerin sadeleşerek birer sembol haline
gelmeleri zaman almıştır (Milliyet, 1991: 8,
29–30).
İnsanla hayvan arasındaki en önemli fark, hayvanın dış olaylara
içgüdüsel olarak tepki
göstermesi, insanın ise, bu içgüdüye
mantığını da katarak karar alması ve harekete
geçmesidir. Bu
nedenle insan, dış dünya hakkında bilgiye ihtiyaç duyar.
Auguste Comte, “öngörmek ve elde etmek için bilmek
gerekir” demiştir.
İlk medya çok basit ve
öngörülebilir bir olayın herkese açık bir şekilde
anlatılmasıdır. Yazının henüz icat edilmediği bir çağda,
ağaçtaki bir çentik, renkli bir çakıl taşı, kırık bir dal, ilkel
insanın gözünde düşmanın yaklaştığını ya da bir av hayvanının
oradan geçtiği bilgisini verirdi. Duman gibi görsel bir
işaret, tamtam gibi işitsel bir işaret, haberleşmek için
kullanılırdı. İnsan hafızasından destek alan söz, yazının
bulunuşundan önce bilginin aktarılabileceği tek kanaldı.
İ.Ö. 490 yılında Yunanlıların Perslere karşı kazandığı
zaferden sonra haberci, Atina’ya kadar 42.195 kilometre
koşarak orada ülkesinin zaferinin müjdesini bir nefeste verdikten
sonra yorgunluktan ölmüştür. Bu koşucu taşıdığı haberle
bütünleşmiş ve onu yerine ulaştırdıktan sonra simgesel olarak
yok olmuştur.
Yazının bulunuşu ve aynı zamanda hayvanların
ehlileştirilmeye başlanması, haberin bir yerden bir yere
ulaşmasında önemli bir aşamadır. Resmi posta merkezlerinin
Pers Ahameniş imparatorluğuna kadar uzandığı sanılmaktadır. Daha
sonra Helen monarşileri ve Roma ve Bizans imparatorlukları ve
Müslüman dünyasına yayılmıştır.
Papaların tüm Batı dünyası
hakkında bilgi sahibi olmak istedikleri için hem haberleşme, hem
de Hıristiyan dünyasını gezen keşişlerden bilgi almalarıyla,
bilgi akışı giderek hızlanmıştır.
Bunun yanında İtalya’da
ticari kapitalizmin doğuşu ve ilerlemesi, bilginin iş dünyasının
gereksinimlerine yönelik olarak daha hızlı elde edilmesi
ihtiyacını getirmiştir. Haçlı seferleri sırasında kullanılan posta
güvercinleri, vurulmaları ve bilginin düşman eline geçmesi
nedeniyle şifre çözme çalışmalarını başlatmıştır.
Böylece, XIII. Yüzyıldan itibaren, Büyük Keşifler ve
Rönesans’ın da etkisiyle gerçek anlamda evrensel bir bilgilenme
gelişmiştir. Habere duyulan ihtiyaç, aydınlar Avrupa’sının hem
ekonomik hem de kültürel anlamda gelişmesinde önemli bir etken
olmuştur ( Jeanneney, 1998: 19–22).
İlkçağ medeniyetlerinden beri panayır, agora, forum ya da
tapınak gibi, insanların bir araya geldiği ve ortak kullandığı
yerler, haberlerin dolaştığı ayrıcalıklı yerlerdi. Eski
Yunan ve Roma’da günün haberleri agorada, pazaryerinde
ilân edilirdi. Acta Senatus denilen senato kararları,
Acta Publica, Acta Diurna denilen bir tür resmi gazetelerle
duvarlara asılarak, Romalı vatandaşlara okumak üzere
sunulurdu.
Tarihçi Seneca, zengin Romalıların
kendi kölelerini şehre gönderip, resmi fiyat listelerini ve
mal fiyatlarını takip etmeleri için görevlendirdiklerini
anlatmıştır (Jeanneney, 1998: 23–24). Böylece, XV. Yüzyıldan
itibaren ve XVI. Yüzyıl boyunca bugünkü gazetelerin ataları
olan el yazması mektuplar, haberlerin dolaşımında giderek
yoğunlaşan bir bilgi ağı kurulmasına neden olmuştur.
Özellikle Almanya ve İtalya’daki büyük iş
merkezlerinden ekonomik ve politik durum hakkında özetlenmiş
bilgiler isteniyordu. Yazıcılar tarafından yazılan ve uç uca eklenen
bu haber mektupları 100, 200, 300 nüsha halinde yazılarak
çoğaltılıyordu. Bunlar XV. Yüzyıl sonlarından itibaren
Venedik’te Avvisi, Hollanda’da ise Zeytungen adı ile
adlandırılan el yazmalarıydı ( Jeanneney, 1998: 23–24).
İnsanlık tarihinin son altı bin yılına bakıldığında
iletişimle ilgili dört temel kültür dönemi ve üç temel
devrimle karşılaşılır.
Bunlar; salt konuşma yoluyla
bilgiyi aktaran sözlü kültür dönemi,
İ.Ö. 4 yüzyılda yazının bulunmasını izleyen
kirografik (elyazmalı) kültür dönemi,
15.
yüzyıl ortalarında matbaanın bulunmasını izleyen tipografik
(basılı) kültür dönemi ve
elektrikli telgrafın
bulunması ile başlayan elektrik ve elektronik
kültür dönemidir (Baldini,
2000: 4–5).
Amerikalı tarihçi Elizabeth Eisenstein, 1979’da yayımlanan
kitabında matbaanın, bir değişim
aracı olarak Rönesans ve reform
hareketlerinin ve bilimsel devrimin itici gücü olduğunu
yazmıştır.
Eisenstein, matbaanın icadının iki uzun dönem
sonucunu vurgulamıştır. Buna göre,
matbaa bilgiyi
standartlaştırmış ve sözlü ya da yazılı dolaşım çağında daha akıcı
hale
gelmesine neden olmuştur. İkinci olarak matbaa ile
iktidarın eleştirilmesi daha kolay ve daha
etkili hale gelmiştir
(Briggs ve Burke, 2004: 32–33).
Matbaa bilgi akışının
hızlanmasını, artmasını ve ucuzlamasını sağlamıştır. Medya
sistemindeki değişiklikler, ulaşım sistemindeki değişiklikleri
etkilemiştir. Bilginin dolaşımı, elektrikli telgrafın
bulunmasına kadar ticari yolları izlemiştir. Elektrikli
telgrafla birlikte bilgi, insandan bağımsız olarak ve çok daha
hızlı bir şekilde gönderilmeye başlanmıştır.
Elizabeth Eisenstein, matbaa sayesinde İtalyan Rönesans’ının
yayılıp sürekli bir Avrupa
Rönesans’ına dönüştüğünü,
Protestanların reform hareketini başlattığını, kapitalizmin
geliştiğini, Batı Avrupa’da keşifler devrinin açıldığını, aile
yaşamı ve devlet politikasının
değiştiğini ve modern bilimlerin
önünün açıldığını belirtmiştir ( Ong, 1995:
140–141).
3. Medya Kuramları
Medya, sosyal, ekonomik ve siyasi yapıyla doğrudan ilişki
içindedir.
Onlardan beslenir ve onlara göre biçim alır. Bu
bağlamda, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda görülen
değişiklikler bir taraftan iletişim alanındaki gelişmeleri beslerken
diğer taraftan iletişim alanındaki yeni oluşumlardan etkilenen ve
beslenen bir süreç izlemektedir (Işık, 2002: 3).
Bu nedenle
normatif kuramların düzenlenmesinde iletişim sistemlerinin
dayandırıldığı düşünsel
temellerin, toplumdaki yaygın değerlerle
desteklenmesi ve gelenekle beslenmesi gerektiği
görülmektedir
(Kaya, 1985: 38).
Medya, bireylerin ve kurumların
ilişkilerinin düzenlendiği sosyal kontrol sistemlerini yansıttığı
için iletişim araçlarının sistematik analizinde toplumun
sosyal, siyasal ve ekonomik görünümlerinin anlaşılması
gerekmektedir.
Medya kuramları konusunda dünyada en yaygın olarak kabul
gören Siebert, Peterson ve Schramm’ın “Four
Theories of the Press” başlıklı çalışmalarıdır.
Bu çalışmaya göre, medya kuramları
Otoriter, Liberal Özgürlükçü,
Sovyet Totaliter ve Sosyal Sorumluluk
Kuramları olmak üzere dört ana başlık altında ele
alınmıştır (Vural, 1994: 8).
Daha sonraları
Williams’ın geliştirdiği eleştirel ve Neo–Marksist bir
yaklaşımı savunan Otoriteci, Himayeci, Ticari ve Demokratik
Medya Kuramları ile Keplinger’in ortaya attığı Otoriteci ve
Demokratik Medya Kuramları, Siebert ve arkadaşlarının
çalışmalarından esinlenerek üretilmiş kuramlardır.
Bununla
birlikte Denis McQuail, Siebert ve arkadaşlarının kuramlarını temel
alarak bunlara
yeni siyasi, sosyal ve ekonomik değişim
ve dönüşümler nedeniyle Gelişme Aracı Kuramı ve Katılımcı
Demokratik Medya Kuramı olmak üzere iki kuram daha
eklemiştir (Işık, 2002: 37–8).
3.1. Otoriter Medya Kuramı
Otoriter anlayış, her türlü yetkinin babada toplandığı ve babanın
mutlak otorite kabul edildiği
“Ataerkil Yönetim
İdeolojisi”nde anlatımını bulmuştur. Ailede temellenen bu
ideoloji,
kurumlarda gelişip olgunlaşarak toplumun yöneten ve
yönetilen ilişkisine dayalı yönetim yapısına yansımıştır.
Ortaçağ’ın yönetim anlayışına egemen olan otoriter düşünce,
düşünsel
alt yapısını Eflatun’un “Devlet” adlı eserinde
tanımladığı ideal devlet tanımında bulmuştur.
Buna
göre, gerçeği bilme imtiyazına ve yöneticilik vasfına sahip üstün
nitelikli akıllı insanlar,
halkın iyiliği ve çıkarı için tüm
denetim aygıtlarını elinde tutmalıdır. Aristokratik yönetim
biçimini savunan Eflatun, birliğin sağlanması ve devletin devam
edebilmesi için fikir ve
tartışmaların sıkı denetlenmesi
gerektiğini savunmuştur (Vural, 1994: 9).
Machiavelli ise, “Prens” adlı yapıtında,
hükümdarın devletin güvenliğini sağlamak ve
varlığını
sürdürebilmek için baskı ve zulüm de dâhil, ahlaki olmayan her yola
başvurmasını
meşru saymıştır.
Thomas
Hobbes, 1651 yılında Londra’da yayımlanan “Leviathan”
adlı eserinde, mutlak monarşiyi savunmuştur.
“homo
homini lupus” (insan insanın kurdudur) diyen Hobbes,
bireylerin kendi güç ve yetkilerini, yaptıkları bir sözleşme ile
egemen güce devrettiklerini belirtmiştir.
Alman düşünür Hegel’e göre, devlet,
vatandaşlar üzerinde her türlü hakka sahip olan başlı başına
bir amaç olarak tanımlanmıştır.
Treitsche
ise, yurttaşların mutluluğunun devlet tarafından
savunulabileceğini iddia etmiştir. Bu bağlamda birey-devlet
ilişkisine bakıldığında, devlet bireyden önce gelir. Devleti ise
toplumun en akıllıları yönetir (Işık, 2002: 10–14).
Otoriter
anlayışın hüküm sürdüğü siyasi rejimlerde “Otoriter Medya
Kuramı” geçerlidir. Buna göre, medya siyasi iradenin buyruğu
altındadır. Onun çıkarlarına ve sürekliliğine hizmet eden,
yukarıdan aşağıya doğru tek yönlü bir iletişim akışı söz
konusudur.
3. 2. Liberal Özgürlükçü Medya Kuramı
İfade
özgürlüğü düşüncesi, liberal siyasal düşünce ile birlikte gelişen,
özgürlükler silsilesinin
bir parçasıdır. Bireyin öne
çıkması ve öneminin vurgulanması, Ortaçağ Hıristiyan felsefesinin
yıkılması ile birlikte gelişmiş, John Locke tarafından siyasal
düşüncenin içine yerleştirilmiştir.
Hiç kimsenin
bir diğerinin hayatına, sağlığına, özgürlüğüne mülkiyetine zarar
vermemesi
gerektiğini savunan Locke’un düşüncesi, Avrupa’yı ve
Amerika’daki bağımsızlık
hareketlerini etkilemiştir.
Klasik liberalizmin kurucusu olan Locke, basın
özgürlüğü düşüncesine giden yolu açmış ve yeni bir dil
paradigmasının öncüsü olmuştur.
Daha sonra
Adam Smith 1776’da “The Wealth of Nations” adlı kitabıyla
“bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez
faire, laissez passer) kapitalist anlayışının temelini atmıştır.
Liberal Medya Kuramı, 17. yüzyıldan itibaren liberal anlayışın
sosyal, felsefi, siyasi ve
ekonomik birikimleri üzerine
kurulmuştur. Klasik demokrasi ile birlikte ortaya çıkan
özgürlüklerden biri de düşünce ve ifade özgürlüğüdür.
Liberal Kuram, Otoriter Kuram’ın aksine bireyi
merkeze almakta, devleti ise, bireylerin mutluluğunun bir aracı
olarak görmektedir.
Birey ve toplumu, sosyal
davranış ve siyasi örgütlenme açılarından özgür bırakan
Liberal Kuram, düşünsel alt yapısını Locke’un ortaya attığı
özgürlükçü öğretiden almıştır. Bu düşünce “İnsan Hakları”
bildirilerinde somut ifadesini bulmuştur.
Liberal
Kuram, insanlara gerekli olan gerçeğe ulaşmanın rasyonel
yolunun, çok yönlü fikirlerin yer aldığı Milton’un
“Fikirlerin özgür pazaryeri” olarak nitelendirdiği medyada,
yapılan tartışmalardan geçtiğini belirtmiştir (Vural,
1994: 18–23).
Liberal anlayışa göre medya, kâr etmesi
gayet doğal karşılanan bir işletme olarak algılanmakta ve
haber ise satışa sunulan bir meta konumuna indirgenmektedir.
Özgür rekabet ortamında en iyinin seçilerek ayakta kalacağı
düşüncesi medyaya olumsuz anlamda yansımıştır.
3. 3. Sosyal Sorumluluk Medya Kuramı
Sosyal Sorumluluk yaklaşımı, serbest pazarın, basın özgürlüğünün
kuramsal olarak
öngörüldüğü gibi gerçekleştirmekte ve toplumun
beklentilerine cevap vermekte yetersiz
kalması üzerine ABD’de
ortaya çıkmıştır.
1947 yılında basın özgürlüğünün
uygulamadaki durumu üzerine inceleme yapan Hutchins
komisyonu raporuna göre,
• Geleneksel basın özgürlüğünün uygulanmasında, basın özgürlüğü
ile basının sorumluluğu arasında bir çelişki vardır.
•
Basının yanlışları ve tutkuları, özel alan dışına taşıp, kamusal
tehlike haline gelmiştir. Basın özgürdür, fakat aynı zamanda
bir kamu hizmeti yerine getirmektedir.
• Basın
alanında gerçekleşen ticari ve teknolojik yenilikler nedeniyle
bazı bireylerin ve grupların basından yararlanma olanağı
azalmıştır.
Hutchins komisyonu raporu sonucunda
ortaya çıkan yeni yaklaşımda, basının bağımsızlığı ilkesi ile
topluma karşı görevlerinin bağdaştırılması amaçlanmaktadır.
Özellikle demokrasinin varlığını sürdürebilmesi
açısından basının yerine getirmesi gereken görevleri vardır.
Medyayı elinde bulunduranlar, bunlarla iletişim sağlama
görevini üstlenenler, toplumun beklentilerini yerine
getirmekle yükümlüdürler.
Buna göre medya, kamu yararı
gözeten müdahaleler olabileceğini kabul etmeli, toplumun
çeşitliliğini yansıtan ve bunların görüşlerine yer veren,
çoğulcu bir yapıyı, bir bütün olarak aktarmanın temel görevi
olduğunu benimsemeli ve bunları yerine getirmelidir.
Bilgi ve haber aktarımında gerçeklik, doğruluk, kesinlik,
nesnellik ve dengelilik ilkelerini göz ardı etmemeli ve
bunları sağlayacak mesleki standartları geliştirmelidir.
Haber aktarımının yanında kültür ve sanatın yayılması ve
geliştirilmesine yönelik çaba göstermelidir. Toplumda,
demokrasinin sağlıklı olarak işleyebilmesi için şiddet, toplumsal
karmaşa, suç unsurlarına, medyada, mümkün olduğunca az yer
verilmelidir (Kaya,
1985: 52- 55).
3. 4. Sovyet Totaliter Medya Kuramı
Sovyet Basını, 1920’li yıllarda Sovyet iktidarı ile birlikte
Marksist öğretiye dayalı olarak
Lenin’in koyduğu ilkeler
çerçevesinde yeni bir normatif yaklaşımla örgütlenmiştir.
Marksist öğreti, ya da tarihsel maddecilik ve diyalektik
maddecilik, devletin resmi ideolojisidir.
Medya, kültür
ve ideoloji üreten bir araç olarak toplumda, egemen sınıfın dünya
görüşü uyarınca düşünceyi aktaracağı ve bunun diğer kurumlarca
üretilen ve aktarılan bilgi ya da ideoloji ile genel bir uyum içinde
olacağı, Marksist düşüncenin bütününe uyumlu bir
yaklaşımdır.
Kuramın temel varsayımları
çerçevesinde sansürün kabul edildiği ve devlete karşı işlenen
suçlardan dolayı basın mensuplarının cezai sorumluluk taşımaları
meşru görülmektedir (Kaya, 1985: 55- 58).
Sosyalist
devlet anlayışında sınıf ve iktidar kavramları ayrı
konumlanmıştır. Devlet iktidarı belirlemekte, iktidar ise, temel
üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan işçi sınıfın
tekelindedir. Temel üretim araçları ise kamusal mülkiyet
altındadır. Ekonomik yaşam herkesin uyması gereken merkezi bir
yapıya bağlıdır. Siyasal yaşam ise, Komünist Parti’nin
düzenlemesi altındadır. Devletin resmi ideolojisi olan
tarihsel maddecilik ve diyalektik maddecilik gerektiğinde zor
kullanmayı meşru saymıştır (Işık, 2002:
34–35).
3. 5. Gelişme Aracı Medya Kuramı
Ekonomik, toplumsal ve siyasal alandaki değişim ve dönüşümler
nedeniyle Siebert ve
arkadaşlarının ortaya attığı basının dört
kuramının artık yeterli olmadığını düşünen Denis
McQuail, normatif medya kuramlarını temel alan iki yeni kuram
daha geliştirmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerin
ekonomik, teknik ve profesyonel kaynakları gelişmiş ülkelerden
farklı olduğu için Gelişme Aracı Kuramı, medyanın toplumsal
gelişme ve kalkınma amacıyla
kullanılabileceği fikrine
dayanmaktadır (Işık, 2002: 38).
3. 6. Katılımcı Demokratik Medya Kuramı
Medyada tekelleşme eğilimlerinin ortaya çıkması ve sosyal
sorumluluk normları
doğrultusunda oluşturulan yayıncılık
kurumlarının merkezileşmesi ve bürokratikleşmeye yol açmasına tepki
olarak Liberal Kuram’ın bir uzantısı şeklinde gelişmiştir.
Kuram, yönetime katılmayı ve yukarıdan aşağıya bir
örgütlenme ve iletişim yerine, yatay, aynı düzeyde ve eşitlikçi bir
anlayışın yerleşmesi fikrine dayandırılmıştır ( Işık, 2002: 41).
4. Medyanın İşleyiş Yapısı
Devlet bürokrasisinin iktidar aygıtlarını elinde tuttuğu
ülkelerde medya üzerinde uygulanan
ve genellikle resmi sansürle
desteklenen tekelci denetim, iletişim araçlarının egemen
seçkinlerin amaçlarına hizmet ettiğini açıkça gösterir. Medyanın
özel mülkiyete ait olduğu ve
resmi sansürün bulunmadığı
ülkelerde propaganda sisteminin işleyişini fark etmek pek
mümkün
değildir.
Gazetecilik, bilgi hizmet sektörüdür. Kamusal bir görevi olan
gazetecilik mesleği, hedef
kitlesini bilgilendirmek, eğitmek ve
eğlendirmek işlevlerini yerine getirmelidir. Medya
kuruluşları,
aynı zamanda kâr etmek isteyen birer işletmedir.
Medya kuruluşları, işletme olarak iki farklı hizmet
verirler. Biri hedef kitleye satılan haber, diğeri iş dünyasına
satılan reklâm alanları ya da zamandır.
Gazeteyi satın alan ya da programı izleyen hedef
kitle aynı zamanda reklâm veren iş dünyasına satılan
potansiyel müşteri durumundadır (Rigel, 2000: 3–4).
Dolayısıyla bir gazetenin tirajının ya da televizyonun
reytinginin yüksek olması reklâm
alabilmesi için önkoşuldur.
Medya organizasyonun yayın kimliği ( kitle ya da fikir yayıncılığı
), yayın politikası, hedef kitlesi, yayın alanı ya da yerinin
ürün olarak sunum için, alan ya da
zaman olarak reklâm verenler
için, belli özellikleri taşıması beklenir. Ayrıca medya
kuruluşunun hedef kitlesinin belli sosyodemografik özelliklere
sahip olması reklâm verenler
açısından önemlidir. Örneğin
gençlere yönelik üretim yapan bir kuruluş, reklâm vereceği
medya
aracının, gençler tarafından okunan/izlenen bir araç olmasını ister,
çünkü o kuruluşun
potansiyel müşterisi gençlerdir ve reklâm da
onlar için verilmektedir.
Bir medyanın haber yapılanmasını, haberlere ve yorumlara
bakış açısını tamamen etkileyen iki tür yayın kimliği vardır.
Birincisi, haberle birlikte yorumun ağırlık
kazandığı, ünlü yazar ve düşünürlerin fikirlerini
açıkladıkları, düşünsel ihtiyaçlara hitap eden, amacı
eğlendirmek değil, eğitmek ve bilgilendirmek olan ve bu
nedenle hedef kitlesi, sosyodemografik açıdan üst kesimde yer alan,
yüksek eğitimli kimselerden oluşan, insanların duygularından çok
aklına hitap eden bilgi yoğun ağırlıklı bir yayıncılıktır (
Rigel, 2000: 32).
Kitle yayıncılığı ise, günümüzde
“eğlendirici bilgi” denilen “infotainment” tarzı haberciliği
benimsemiş olan bir gazetecilik türüdür. Hedef kitleyi
yormadan, vermek istediği mesajı algılatmaya çalışan,
cinsellik, şiddet içeren, görselliğin ağır bastığı, bol
tiraj/reyting getiren, duygu yoğun habercilik anlayışıdır (Rigel,
2000: 33).
| Kitleyi medyaya çekebilmek için kullanılan
motivasyon kuramı Hedonizm’in kökleri, eski Yunan
filozofi okullarından birisi olan hedonizme
uzanmaktadır. Yaşamın temel amacının zevk olduğunu öngören
hedonizme göre, tercihler ve yönelimler bilinçlidir.
Hedonizmi sistematik bir ahlak felsefesi halinde sunan
Epicures’dür. Ona göre,” haz” (hedone), insan için en büyük
iyilik, en büyük değer ve davranışı belirleyen tek ölçüttür.
Hazzı, dinamik ve statik haz olarak ikiye ayıran
Epicures, dinamik hazzı, arzulanan sonucun elde edilmesi,
statik hazzı ise, arzunun tatmin edilmesinden sonraki
haz olarak tanımlamıştır (Anık, 2000,83).
|
Medyanın yayın kimliği, yayın politikasına yansır. Medya
organizasyonu, yayın periyodu içinde gelen haber, yorum ve görsel
malzemenin, medyanın yayın kimliği ve yayın politikasına uygun
olarak seçilmesi işlemine “eşik bekçiliği”
(gatekeeping) denir. Eşik bekçiliği, haberin kaynağı,
muhabir, ilgili servis şefi, haber müdürü, yazı işleri
sekreteryası, yazı işleri müdürü ve son karar verici olarak
genel yayın yönetmeni basamaklarında uygulanır
(Rigel, 2000: 22).
Sosyal eylemlerin altında yatan altı ana ihtiyaç vardır.
Bunlar; serüven ihtiyacı, güvenlik ihtiyacı,
kendini ifade edebilme ihtiyacı, sosyalleşme ihtiyacı, kendinden
hoşnut olabilme ihtiyacı ve sosyal olayları erotik anlam
kalıpları ile değerlendirebilme ihtiyacıdır (Pareto, 2005:
11–12).
Bunlara karşılık medyada, dört çeşit
iletişim tipi vardır. Bunlar, bilgi vermeye, eğlendirmeye,
öğretmeye ve inandırmaya yöneliktir.
Her birinin
planlaması ayrıdır. Kitle medyasında iletişim süreci, eğlence
unsurları içeren simge ve sembollerle donatılmış ileti bombardımanı
biçiminde planlanmıştır. Bu süreç, sorunlardan kaçarak rahatlama,
duygusal canlanma ve birey üzerindeki stresi gidererek bireyin
gerçeklerden uzaklaşmasına neden olur (Rigel, 2000: 160–161).
Liberal yaklaşımda, haberin sıradan bir meta olarak
kabulü gazetecilik mesleğinin farklı bir kamusal hizmet olma
özelliğini de ortadan kaldırmaya başlamıştır. Medyanın kamuyu
bilgilendirerek “aydınlatması” ve özgürce kamuoyunun
oluşumuna katkıda bulunmasını sağlayan işlevi “habercilik” yerini
“haber” ve “eğlence” sözcüklerinden türetilen (İngilizcede
“information” ve “entertainment”) “habeğlence”
(“infotainment”) işlevine bırakmıştır.
Kitle
medyası, tüketici konumuna indirgenen hedef kitleyi,
tiraj/reyting kaybına uğramamak için hedonistik açıdan* çekmeye
çalışır.
Özellikle belli gelir düzeyinin altında olan
ve toplumun çoğunluğunu oluşturan kesim için
“habereğlence”,
görsel-işitsel ve yazılı medya tamamlayıcılığı açısından hafifleme
ve
rahatlatma işlevi görür.
Haberin içeriğinde gazetecilik açısından dört bilgi
önyargısı bulunmaktadır. Bunlar;
kişiselleştirme, dramatize
etme, parçalama, normalleştirmedir (Bennett, 2000: 82).
Tiraj/reyting kaygısı ile okuyucunun/izleyicinin sıkılarak
kaçmasından endişe eden kitle
gazeteciliği anlayışı sonucunda
medya, insanlar üzerinde yoğunlaşarak olayların dramatize
edilebilecek yönlerini öne çıkarmakta, haberin parçalanarak
bütünlüğünün kaybolmasına
neden olmaktadır. Bu
kişiselleştirilmiş, dramatikleştirilmiş ve parçalanmış bilgi
sisteminde, derinlik ve tutarlılık olarak görülen normalleştirme
süreci ile dünyasal gerçek medyatik gerçeğe dönüştürülerek
aslına tamamen yabancılaştırılmış olur.
5. Güç/İktidar İlişkilerinin Medyada Yansıması
Toplumda güç/iktidar sorununun tartışılmasında
ortaya çıkan farklı yaklaşımlar, haberi bir
söylem olarak ele
almayı zorunlu kılmıştır.
Dilin ardında her zaman
bir yapı olduğunu benimseyen yapısalcı anlayış, söylemi bir inceleme
nesnesi olarak gören yaklaşımlardan ilkidir.
Güç/iktidar sorununu yapısalcı bir anlayışla ele alan iki
farklı yaklaşım vardır.
Bunlardan ilki, gücü/iktidarı
topluma yayılmış ve dağılmış olarak ele alma eğilimi, diğeri ise
yönetici sınıf veya küçük bir seçkin grubun elinde toplanmış
olarak görme eğilimidir (Sözen,
1999: 45).
Günümüzde
medyanın kamuoyu oluşturmadaki gücü yadsınamayacak kadar
belirgindir. Medya, mevcut siyasal düzeni yansıtırken, diğer yandan
toplumdaki etki merkezlerinden kaynaklanan iletişimi de
gerçekleştirir. Medya, bu iki işlevinin yanı sıra kendi
sahiplenin görüşlerini de yayar (Bektaş, 2002: 96).
5. 1. Haber Kaynakları
Rigel (2000: 177)’e göre, haber, toplumun bilgi ve ilgisini
geliştirerek, dönüştürecek,
gerçekliğin kurgusal olarak
yayımlanacak medya organizasyonunun yapısına, teknolojisine ve
ideolojisine göre yeniden kurgulanmasıdır. İletişim sürecinde,
haber toplama, kurgulama,
dağıtma ve alımlama ile ortaya çıkan
etki tepki aşamaları mikro düzeyde haberi, makro
düzeyde ise
gazeteciliği ilgilendirir.
Eşik bekçiliği uygulamasında birçok süzgeçten geçen
haber, eşik bekçilerinin bireysel
özellikleri ve çıkarlarının
yanında, ait oldukları kurumun yayın kimliği, yayın politikası,
ekonomik ve siyasal çıkar ilişkilerine göre dolayımlanmış ve
medyanın teknolojik
özelliklerine uygun olarak formatlanmış bir
biçimde hedef kitleye sunulur. Bu dolayımlama haber
kaynağından başlamakta ve medya kuruluşunda sürmektedir.
Haber, tematik ve şematik olmak üzere iki yapılıdır.
Haberin tematik kurgusu için çeşitli kişi ve
kurumlardan bilgi toplayan gazeteci, haberin şematik yapısını
oluşturmak için haber olabilecek olay ve sorunları, haber
kaynaklarından öğrendiklerini, haber dili ve tekniği ile
enformasyona dönüştürür. Haber kaynakları özelliklerine göre
güvenilirlikleri açısından belli hiyerarşilere ve
derecelendirmelere tabi tutulurlar. Seçkin kaynaklar, sadece haber
değeri taşımazlar, kanaat önderi ve gözlemci olarak da güvenilir
kabul edilirler.
Sosyal hiyerarşi, haberlerde
güvenilirlik ve geçerlilik hiyerarşisi olarak yeniden
üretilir.
Haber kaynakları ikiye ayrılır.
Birinci el kaynaklar olarak tanımlanan
siyaset ve ekonomide önemli görevlerdeki
bürokratlar, emniyet
mensupları, belediye yetkilileri, görgü tanıkları, uzmanlar, sağlık
personeli benzeri kurum ve kuruluşlarda habere konu olay, olgu
ya da fikirler konusunda bilgi
sahibi kişilerdir.
İkinci
el kaynaklar ise, raporlar, belgeler, arşiv verileri benzeri, daha
çok yazılı dokümanlardır.
Haber kaynakları, haberin
tematik yapısını kuran ve bilgi/enformasyon veren kişi ve
kurumlardır. Görselin ön plana çıkması nedeniyle haber kaynağının
dışında, haberi pazarlayan, kişi, kurum, ülkeler ve mekânlar
olarak haber aktörleri bulunmaktadır.
Bunlar görselliği ön
planda tutup, kamusal bellekteki verileri canlandırıp, haberi
pazarlamaktadırlar. Haber söylem olarak ele alındığında, eşik
bekçileri ve haberde kaynak ya
da haber aktörü konumunda
olanlar, söylemi üretenlerdir.
Haber söylemi
üretilirken haberin tematik yapısının oluşumunu sağlayan haber
kaynakları ya da haber aktörleri söylem seçkinleri ve söylem
düşkünleri olarak ikiye ayrılırlar.
Böylece haber
içinde iktidarın kurulmasına hizmet ederler. İktidarın söylem
yoluyla toplumsal denetim uygulamasının önemli bir koşulu olan
söylemin denetimi ve üretimi haber içeriğinde uygulanır.
Reklâma bağımlı özel mülkiyete ait medyada, iktidar, büyük
şirketler tarafından ya da haber kaynakları ve haber aktörleri
tarafından dolaylı olarak denetlenebilirler. Bunlar, özellikle
kitle medyasında söylemin çeşitli dağılım tarzlarını da
denetleyebilmektedirler (Rigel, 2000: 187–
189, 191).
Mills (1974: 378)’e göre iktidar seçkinleri,
politikadan, ekonomik çevrelerden ve
askeri üst çevrelerden
gelen kimselerden oluşmaktadır. Bu kurumsallaşmış seçkinler
topluluğu içinde her an gergin bir hava esmektedir. Seçkinler,
ancak bazı ortak çıkarları söz
konusu olduğunda işbirliği içine
girmektedirler.
Bourdieu ise, söylem üretiminin
temelinde iktidar uygulayanların, gazeteciler, yazarlar,
sanatçılar, yönetmenler, akademisyenler gibi “sembolik seçkin”
denilen grubun olduğunu söylemiştir.
Sembolik seçkinlerle iktidar seçkinleri, haber
içerikleri ve yapılarında söylemin üretim ve denetimini elinde
bulunduranlar olarak söylem seçkinlerine dönüşürler
(Rigel, 2000: 192).
Söylem üretiminde haberin
tematik yapısını oluşturan sembolik seçkinler, haber kaynağı
olarak sıklıkla medyada yer alan askeri, ekonomik ve siyasi
seçkinlerin toplumsal iktidarın kurulmasında ve yeniden
üretiminde önemli rol oynarlar.
Söylem düşkünleri
olarak adlandırılan sıradan insanlar ise, medyada ancak mağdur
ya da fail olduğunda yer alırlar.
Freire
(1995: 31), “ezen hale gelen bir gerçeklik, insanların ezenler
ve ezilenler olarak farklılaşmasına yol açar” demiştir.
Medyada, gücü/iktidarı elinde bulunduranların başarılı, iyi,
dürüst, yardımsever, çalışkan benzeri olumlu ifadelerle temsil
edilmeleri buna karşılık halkı oluşturan çoğunluğun ancak
zavallı, acınacak, yardıma muhtaç konumda ya da cani, suçlu
olarak fail konumunda temsil edilmeleri toplumsal bellekte
yöneten/yönetilen ya da seçkinler/ sıradan halk ayrımcılığının
nasıl kurulduğunu gösterir.
Schiller (1993: 39), medyanın, gelirini reklâmlardan
karşıladığını ve ticari işletme mantığı ile
çalıştığını,
amacının azami kâr ve özel mülkiyet esasına dayalı tüketim düzeninin
kabulünü ve
devamlılığını sağlamak olduğunu belirtmiştir. Genel
ekonomiye bağlı olan ve bu nedenle de
statükonun devamından yana
davranmasını kendi çıkarları açısından çok önemli bulan
medya,
egemen gücün ve egemen kültürün yeniden üretilmesine yönelik
yayıncılık anlayışı
içindedir.
5. 1. 1. Medyada Haber Kaynağı Olarak Sembolik
Seçkinlerin Rolü
Weber ve Mosca gücün devlet içinde dağılımı
üzerinde durmuşlardır.
Schumpeter ise,
devlet yapısı dışındaki güçlerin dağılımı konusu üzerinde de
durarak, seçilmiş politikacıları kontrol edebilmesi için
bağımsız seçkinlerin dengeleyici gücünün çok büyük önem
taşıdığını vurgulamıştır.
Bu nedenle seçimle iş başına
gelmiş olanlar ancak bağımsız seçkinler tarafından kontrol
edilebilmektedir. Bu kontrol edici ve dengeleyici seçkinlerin
başında ise bağımsız akademik, yargı, bürokrasi ve medya
seçkinleri gelmektedir.
Schumpeter halkın karar verme
sürecine katılımı konusuna da değinmiş, halkın karar verme sürecine
yaygın ve etkin olarak katılımının gerçekçi olmayan bir
varsayımdan ibaret olduğunu belirtmiştir. Ona göre,
demokrasi, halk tarafından değil, seçilmiş seçkinler tarafından
yönetim esasına dayanan bir rejimdir (Arslan, 2003:
11).
Bourdieu (2000: 19–20), medyada görünmenin bir bedeli olduğunu
belirtmiştir.
Ona göre, televizyonda görünerek
insanların zihinlerinde yer etmeyi isteyenlerin, kendisine konunun
dayatılmasını, zaman sınırlamasını, yönlendirilmeyi peşinen kabul
etmelidir.
Davetli konuşmacılar üzerinde olduğu kadar,
uygulanmasına katkıda bulunan gazeteciler üzerinde de etkisini
gösteren bu sansür, siyasal denetim ve diğer talepte bulunanların
yarattığı rekabet
duygusu nedeniyle sahip olduğunu kaybetme
endişesi, siyasal uydumculuğa (conformisme)
zemin
hazırlamaktadır. İnsanlar, kendilerinden hiçbir şey
istenmeden bilinçli ya da bilinçsiz bir otosansür uygulayarak mevcut
sistemle uyumlu hale gelmektedir ( Bourdieu, 2000: 20).
Ayrıca medyayı ayakta tutan reklâm/ilan verenlerin ve yasal
yaptırım gücü olanların yarattığı
ekonomik baskı da sözü
edilmeyen, fakat hissettirilen simgesel kuralların içselleştirilerek
işlemesini sağlamaktadır. Bourdieu (2000: 22), medyatik
iletişim aracılığıyla ortaya çıkan simgesel
şiddetin, hem ona maruz kalanların hem de onu uygulayanların
sessizce göz
yumdukları ve işbirliği içinde oldukları bir şiddet
türü olduğunu belirtmiştir.
Kitle medyası,
izleyicilerin dikkatini, herkesin ilgisini çekebilecek
“omnibüs” olaylara (hiç kimseyi şaşırtmayan,
hiçbir tercih içermeyen, bölmeyen, ne suya ne sabuna dokunan ve
herkesin ilgisini çekebilecek türden) yönlendirmektedir.
Böylece medya, insanları oyalayarak
dikkatlerini dağıtmakta ve
demokratik haklarını kullanmaları için gerekli olan bilgiyi
vermemektedir.
Bourdieu (2000: 24)’a göre, gazeteciler, genellikle sıra dışı
olaylarla ilgilenirler.
Olaylar yeterince sıra dışı değilse,
onlar tarafından trajik ve dramatik yanları ortaya çıkarılarak
yeniden kurgulanır. Ona göre, gazetecilerin özel gözlükleri
vardır ve olaylara o gözlüklerle
bakarlar ve görmek
istediklerini görürler ve bunları ayırarak, sansasyon ve gösteri
niteliği
taşıyanları yeniden kurgulayarak haberleştirirler.
Örneğin varoşlardaki ayaklanmalar ilgi çeker. Sıra dışı
sözcükler kullanarak ilgi çekerler. Örneğin, İslam, İslami
terör, fundamentalizm vb. böylece neden olabilecekleri
yıkımları düşünmezler ve neden oldukları yıkım olursa bu da
onların çok işine yarar. Medyanın sıradan ve sıra dışı bir
şekilde kullanılması, sıradan olayların yeniden kurgulanarak
sıra dışı bir şekilde temsil edilmesi, bazı fikirlerin ve
grupların ortaya çıkmasına da neden olabilmektedir.
Örneğin
kazalar, yabancı düşmanlığı, korku-nefret gibi duyguların
ayaklandırılması ya da alevlendirilmesi söz konusudur
(Bourdieu, 2000: 25–26).
Medyadaki tekelleşme,
tekbiçimliliği, rekabet ise çoksesliliği getirir. Liberal
anlayış, rekabeti körükleyerek, daha nitelikli yayıncılık
anlayışının ortaya çıkacağını ummasına rağmen, görünen durum bunun
hiç de böyle olmadığını ortaya koymaktadır.
Kitle
medyası, kâr amaçlı bir yayıncılık anlayışına sahip olduğundan
tiraj/reyting getirecek toplumun en alt beğeni düzeyine uygun belli
klişelerde yayınlara yer vermektedir. Farklı özgün yazıların
medyada yer alması pek mümkün olmamaktadır. Medyada yer
alabilmesi için altında ünlü birinin imzasının olması, ya
yazarın ya da yazının medyatik bir özelliğe sahip olmasını
gerektirmektedir. Medyada, neyin, nasıl, nerede
yayımlanacağına karar verenler, belli standartların ortaya çıkmasına
neden olarak yaratıcılığın, özgünlüğün önüne ket
vurmaktadırlar. Flaubert’in deyimi ile buyur edilmiş fikirler,
herkesçe kabul edilmiş, sıradan, üzerinde toplumsal uzlaşma
sağlanmış fikirlerdir.
Bourdieu (2000: 33–34),
“fast thinking”, “fast thinker” ve bunların ortaya çıkardığı
ürünleri
de kültürel “fast food” kavramları ile tanımlamaktadır.
Medyadaki “sembolik seçkinleri” “fast thinker”
olarak tanımlayan Bourdieu, bunların özgür ve özgün
olamadıklarını, söyleyeceklerinin daha ağızlarından çıkmadan
çerçevesinin çizildiğini, ne kadar, ne hakkında, hangi sınırlar
içinde konuşacaklarının belirlendiğini, bu beklentilere uygun
olarak kendilerinin çağrılı konuşmacılar olduğunu belirtmiştir
(Bourdieu, 2000: 34).
6. 1. 2. Medyada Haber Kaynağı Olarak Sembolik
Seçkinlerin Topluma Etkileri
Bottomore (1990:126–127)’e göre, toplumda kanaat ifade eden insan
sayısı, kanaatlerin
alıcısı olan insan sayısından giderek
azalmaktadır. Çünkü kamular topluluğu, medyadan
etkilenen kitle
toplumu haline gelmektedir. Ona göre, egemen iletişim süreçleri öyle
örgütlüdür ki, bireyin aldığı iletişim süreçleri ve belli bir
etki yaratacak şekilde yanıt vermesi
çok zor, hatta
olanaksızdır.
Kitlenin özerkliği yoktur. Tersine
seçkinler, kitlenin özerkliğini en aza indirgemek için söylem
seçkinlerinden yararlanırlar.
Kitle medyası, birçok ülkede görülen yabancı düşmanlığı benzeri
olumsuz duyguları sömürerek halkı kışkırtmakta ve
ayaklanmalara neden olmaktadır (Bourdieu, 2000: 14).
Medyanın temel işlevi haber ve bilgi vermektir.
Böylece izler kitlenin yakın ve uzak çevre hakkında bir vizyon
edinmesine katkıda bulunur. Bunun için medyanın doğru ve
tarafsız olarak gerçekleri duyurması gerekmektedir. Ne yazık
ki uygulamada işler farklı yürümektedir. Medya mülkiyeti, siyasi ve
ekonomik çıkar ilişkileri, yayın politikası, ulusal çıkarlar,
uluslararası ilişkiler, hedef kitlenin sosyodemografik özellikleri,
haber kaynaklarının mesleki ve kişisel çıkarları ve benzeri
nedenlerden dolayı haber, “yanlış bilgi”
(“missinformation”), “eksik bilgi” (“disinformation”) ve
“yönlendirme” (“manipulation”) şeklinde “dolayımlanarak”,
“dünyasal gerçek”, “medyatik gerçeğe” dönüştürülür.
Bu nedenle medyada haberin dolayımlanması, kaynaktan
itibaren başlayan, muhabirin ve haberin yayımlanacağı kurumun
özelliğine göre formatlanarak kitleye sunulmasına kadar çeşitli
aşamalarda ve farklı nedenlerle gelişen bir süreçtir.
Medyada, propaganda amacıyla yönlendirici kelime
kullanımında, ağırlıklı olarak resmi yetkililere bağlı
kalınarak, onların konuların çerçevesini belirlemelerine ve
kelimeleri kendi gündemlerine yarayan biçimde kullanmalarına
izin verilir. Kelimeler seçkinlerin hizmetinde düzenli olarak
dönüştürülür.
Herman ( 2004: 269–283)’a göre, sembolik
seçkinler, bazı kelime hileleriyle, gücü/iktidarı elinde
bulunduranların propagandalarına hizmet ederler. Propaganda
amacıyla kullanılan kelimeleri belli kategorilere ayıran
Herman, bunları aşağıdaki biçimde sınıflandırmıştır:
1. Okşayıcı kelimeler; olumlu,
sıcak, bir fazilet ve namusluluk havası yaratan.
2. Olumsuz tersleyici
kelimeler; “aşırı”, “terörist”, “diktatör”, “yardıma
muhtaç”, “sosyal yardım”, “pervasız”, “kanundışı” benzeri.
3. Susturucu kelimeler;
“gürültücü” benzeri.
4. Şiddeti hafifletici kelimeler; “reformlar
katıdır”, “güçlüklere alışmak gerekir” benzeri.
5. Olayın örtbas edilmesini sağlayıcı kavramlar;
“sessiz diplomasi”, “ticari diplomasi”, “yapıcı şekilde ele alma”
benzeri.
6. İmaların kolaylaştırılması; bağlantı ve
hareketlerin geçerliliğinin belirsiz kanıtlara göre sunulması;
“bildirildiğine göre”, “yetkililere göre” gibi.
7. Kişileştirme ve kolektif sözcüklerin
kullanılması; “sinirli Asya”, “reformlara bağlılık
Brezilya’yı suyun üzerinde tutuyor” benzeri.
8. Sahte yardımsever ve affedici davranışlar;
“risk”, “kumar” benzeri.
9. Faillerin gizlenmesi; “biz ve
müttefiklerimiz” , “temizlik” benzeri.
Bu tür kelime ve kavramlar, gücü/iktidarı elinde
bulunduranların hizmetinde sürekli değiştirilip
dönüştürülerek
medyada örtülü propaganda yapılmasında kullanılırlar.
7. Medya ve Demokrasi
Düşünce özgürlüğü, medya
özgürlüğü, hukuk devleti (insan hakları, bağımsız yargı), siyasal
katılım (vatandaşların yönetime katılımı, serbest seçimler,
partiler) demokrasi için
vazgeçilmez unsurlardır. Bu üçlü düzen
içinde medyanın serbest ve bağımsız olması,
demokrasinin işlevi
için en önemli şarttır. Medyanın serbest ve bağımsız olması, diğer
unsurların ihtiyaç duyduğu ve deyim yerindeyse onların işlevini
kolaylaştıran bir yapı taşıdır.
Medya, özgür bir kamuoyu
oluşması için bilgilerin aktarılmasını sağlar. Ortam ve koşulları
gözetir, gelişmeyi ve değişimleri bilinçlendirir, eleştirileri
dile getirir, olumsuzlukları ve
skandalları ortaya çıkarır.
Özgür medya olmadan serbest seçimleri düşünmek mümkün
değildir (Bajohr, http://www.konrad.org.tr/Medya%20Mercek/20bajohr.pdf,
(02.08.2007).
Özgür medya, demokraside ve demokrasi için
özel bir sorumluluğa sahip olmalıdır.
Demokrasinin bütün
alanlarda, bu sorumluluğun bilincinde ve buna göre iyi eğitim almış,
meslek ahlakına sahip gazetecilere ihtiyacı vardır. Çünkü
çoğulcu liberal düşünceye göre
medya, yasama, yürütme ve
yargının yanında dördüncü güç olarak nitelendirilmiş ve temsili
demokrasilere yönelen eleştirilere bir yanıt olmuştur.
Burada medyanın rolü “bekçi köpeği” (“watch dog”)
gibi hükümeti denetlemek ve halkı haberdar etmektir. Medya aynı
zamanda halkı günün önemli sorunları ve çözüm yolları
konusunda bilgilendirir. Ayrıca baskı gruplarına dayanan
çoğulcu demokrasilerde farklı çıkarların bir araya gelerek
örgütlenmesinde ve baskı gruplarının sesini duyurmasında da medyanın
vazgeçilmez bir önemi vardır.
2007 Genel seçimlerinin kesin sonuçları hakkında Cumhuriyet
ve Radikal gazetelerinde yer alan haberler aşağıdaki sorular
çerçevesinde incelenmiştir:
1.Gerçeklik çarpıtılarak sunuluyor mu?
2. Bazı gerçekler gizlenirken bazıları öne
çıkarılıyor mu?
3. Seçkinlerin gündemi toplumun gündemi haline
getirilmeye çalışılıyor mu?
4. Seçkinlerin politika hedefleri doğrultusunda
toplum, siyasi kampanyalarla yönlendiriliyor mu?
Buna göre, Radikal Gazetesi (23 Temmuz 2007), seçim
sonuçlarını manşetten “Bu da halkın
muhtırası” başlığı
ile vererek, 2007 Genel Seçim’inde AKP'nin oy oranının askerin
“e-muhtıra”
olarak adlandırılan 27 Nisan tarihli bildirisine
tepki yüzünden arttığına ilişkin gönderme
yapmaktadır.
Burada AKP’nin oy oranın yüksek olmasında, askerin
müdahalesinin büyük payı
olduğu ima edilmektedir.
Bu
imayı, “Köşk ve ‘muhtıra’ tartışmaları eşliğinde gidilen
seçimde iktidardaki AKP, çok az görülen bir başarı elde etti.
Meclis’e giren 27 bağımsızın üçü hariç hepsi
DTP’nin
listelerinden seçildi” alt başlığı güçlendirmektedir.
Manşetin hemen altında, kırmızı zemin üzerine beyaz
renkte “AKP’de bayram” üst başlığının altında “Erdoğan ‘uzlaşma’yı
öne çıkardı” başlığındaki söylemin, yukarıda, Herman ( 2004:
269–283)’ın “sahte yardımsever ve affedici
davranışlar” sınıflandırmasına girmektedir.
Sembolik
seçkinlerin medyada AKP’ye yönelik yaptıkları propaganda,
tırnak içine alınan ‘uzlaşma’ ve “kime oy vermiş olursanız olun,
oylarınız bizim için değerlidir” ifadeleri içine gizlenmiştir.
Ayrıca haberin içinde AKP’nin 35 milyon civarında oyun
16 milyondan fazlasını aldığını ve % 46,7 oy oranı ile
seçimden birinci parti olarak çıktığı ve 3 Kasım 2002
seçimlerine göre oy oranını % 40 artırdığını yazmaktadır. Burada,
AKP’nin 2002 seçimlerine nazaran oylarını artırmasının nedeni
olarak, halkın AKP iktidarının yönetimini güvenilir ve istikrarlı
bulduğu ima edilmektedir. AKP ile ilgili haberler Tayyip
Erdoğan’ın çevresinde dönmektedir.
Gazetenin birinci
sayfasında manşetten verilen 2007 Genel seçim sonuçları, barajı aşan
üç partinin amblemlerinin yanında oy oranları ve meclise girecek
milletvekili sayısı ile birlikte verilmiştir.
Haberin ikinci
paragrafında, ‘Vur vur inlesin Deniz Baykal dinlesin,
sloganlarını susturan Erdoğan, o ifadeleri meydanlarda
bıraktık, yeni sayfa açtık. Kapımızı herkese açık tutuyoruz’
ifadesi, Herman’ın okşayıcı kelimeler; olumlu, sıcak, bir
fazilet ve namusluluk havası yaratan sözler sınıflandırmasına
uygun düşmektedir. Bu haberin hemen altında, üç sütuna 15 cm.
ebadında bir fotoğrafta Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan
parti slogan ve afişleri önünde ellerini havaya kaldırmış
olarak görüntülenmiştir.
Fotoğrafın altında ”Köşk
tartışmasına girmedi” alt yazısı yer almaktadır.
Fotoğrafta Emine Erdoğan’ın başında beyaz bir türban
bulunmaktadır. Buradan türban ve köşk
tartışmasına gönderme
yapıldığı düşünülebilir. “Abdullah Gül’ün eşinin türbanlı olması
nedeniyle
cumhurbaşkanı adaylığına tepki gösterilmesi ve laik
kesim/İslami kesim zıtlaşmasına yönelik bir
imadan söz
edilebilir.
Seçimden ikinci parti olarak çıkan CHP ile ilgili haberlere
bakıldığında, birinci sayfanın altında bir
sütuna 7,5 cm.
alanda, mavi zemin üzerine beyaz renkte “CHP’de gergin gece” başlığı
altında seçim sonuçları CHP’lilere geceyi zehir etti. Ankara
ve İstanbul’daki CHP merkezlerinde önce sessizlik hâkimdi, sonra
Ankara’da tartışmalar çıktı. Partililerin dilinde tek kelime vardı:
Hüsran.
“Geceyi zehir etti”, “sessizlik hâkimdi”,
“tartışmalar çıktı”, “hüsran” sözcükleri,
Herman’ın olumsuz tersleyici kelimeler sınıflandırmasına
karşılık gelmektedir.
Yine birinci sayfanın altında bir sütuna 7,5 cm. alanda mavi
zemin üzerine beyaz renkte “MHP:
Görev iyi muhalefet”
başlığı altında haberin içeriğinde, ‘MHP lideri Bahçeli: Türk
milleti bu
seçimlerde AKP’ye ikinci kez tek başına iktidar
imkânı verdi. Aziz milletimizin bu iradesine saygı duymak
gerek. Bize muhalefet görevi verildi. MHP, bunu üstün görev anlayışı
içinde yerine getirecek.’ yazmaktadır.
“Görev”,
“muhalefet”, “AKP’ye ikinci kez iktidar olma imkânı verildi”,
“aziz milletimiz” kelime ve kavramları ile hem AKP yüceltiliyor
hem de MHP’ye uzlaşmacı bir imaj veriliyor. Burada yine
Herman’ın “okşayıcı kelimeler; olumlu, sıcak, bir fazilet ve
namusluluk havası yaratan” sınıflandırmasına uygun bir ifade
biçimi olduğundan söz edilebilir.
Gazetede, partilerin
hiyerarşik olarak yapılandırıldığı görülmektedir. Ayrıca
AKP, başarılı, uzlaşmacı, affedici olarak, olumlu temsil
edilirken, CHP, huysuz, hırçın, kaprisli, başarısız olarak, olumsuz
temsil edilmektedir.
MHP ise, makul, uzlaşmacı
olarak, olumlu temsil edilmiştir. Fakat bunun arkasında küçümseyici
bir imadan söz edilebilir. Hiyerarşik sıralamaya göre AKP, hem
alan, hem de söylem olarak önemli konuma yerleştirilmiştir.
CHP ve MHP’ye ayrılan alan aynıdır.
Cumhuriyet Gazetesi (23 Temmuz 2007) ’nde, 2007 Genel seçim
sonuçları ile ilgili haber manşetten
“4 gruplu Meclis”
ana başlığı ve “AKP yine tek başına iktidar”, "CHP
hedefin altında kaldı”, “MHP yeniden parlamentoda”,
“27 bağımsız Meclis’e girdi” üst başlıkları ile seçim
sonuçlarına yorum getirilmiştir. Haberin içeriğinde seçimle
ilgili bilgi, ‘AKP’nin vekil sayısı düştü. 2002
seçimlerinde yüzde 34.43 oranında oy alan AKP, dünkü
seçimlerde oy oranını 10 puandan fazla artırarak yeniden tek
başına iktidar oldu. Ancak MHP’nin ve bağımsızların da Meclis’e
girmesi nedeniyle AKP’nin 365 olan milletvekili sayısı 341’e indi.
CHP oy oranını artıramazken barajı geçen MHP beklediği oy
oranına ulaşamadı. Bütünleşmeyi başaramayan merkez sağ ise çöktü. 7
milyon seçmen sandığa gitmedi.’
biçiminde
verilmiştir.
“AKP’nin vekil sayısı düştü”, “MHP beklediği oy
oranına ulaşamadı”, “bütünleşmeyi başaramayan merkez
sağ ise çöktü”, ”CHP oy oranını artıramazken”
ifadeleri, Herman’ın “şiddeti hafifletici kelimeler”
sınıflandırmasına dâhil edilebilir.
“CHP’de hesap zamanı” ana başlığı ile manşetin hemen
altında verilen haberde, “Seçim sonuçları CHP’de istifa
seslerini de beraber getirdi. Seçim sonuçlarının ardından büyük
hayal kırıklığı yaşayan CHP’de yenilginin sorumlusu olarak
Genel Başkan Deniz Baykal gösterilirken; CHP Genel Merkezi
önünde seçim sonuçlarını değerlendiren Genel Sekreter Önder Sav,
halkımız bize bir kez daha ana muhalefet görevini verdi.
Partimiz bu sonucu ders olarak algılamıyor. Oy oranımız arttı,
şeklinde konuştu. Sav’ın konuşması sırasında partililer
kendisini yuhalayarak istifa edin sloganlarıyla protesto
etti.”
yazmaktadır. “büyük hayal kırıklığı”,
“yenilginin sorumlusu”, “yuhalayarak istifa edin”,
“protesto
etti”, ifadelerinin, Herman’ın “olumsuz tersleyici kelimeler”
sınıflandırmasına girdiği
söylenebilir.
Haberde,
partinin istenilen başarıyı sağlayamaması nedeniyle parti yönetimini
suçlayan
bir söylem vardır. 5 sütuna 22 cm. yer ayrılan haberde,
Tayyip Erdoğan’ın yüksek bir platformda aşağıdaki partililere
seslenişini gösteren fotoğrafa üç sütuna 14,5 cm. yer ayrılmıştır.
Fotoğrafta, Erdoğan, takım elbiseli ve kravatlı
görüntüsü ile olumlu imaj uyandıracak biçimde verilmiştir.
Fotoğrafın altında “AKP’de kutlama, AKP Genel Merkezi’nde, seçim
sonuçları şölen havasında kutlandı. Bazı partilerin
‘Çankaya bizimdir, bizim kalacak’. ‘Vur vur inlesin,
Baykal dinlesin’, sloganları attılar” alt yazısından
Erdoğan’ın seçim sonuçları nedeniyle partilere seslendiği
anlaşılmaktadır. Burada AKP üzerinden CHP’nin seçim yenilgisinden
Deniz Baykal’ın sorumlu tutulduğunu ve AKP’nin Cumhurbaşkanı
adayı Abdullah Gül’e karşı çıkılmasının, bu yenilginin tek
nedeni olarak gösterildiği ima edilmektedir.
Aydın Doğan’a ait olan Doğan Holding’in, Medya Grubu içinde
yer alan ve Liberal sol yayın
politikasına sahip olarak
tanımlayabileceğimiz Radikal Gazetesi, AKP’nin başarısını, 27 Nisan
2007 tarihli askeri “e-muhtıra”ya bağlamıştır. 2002 Genel
Seçimlerinde AKP yanlısı bir yayın politikası izlemiş olan
Radikal Gazetesi, 2007 Genel Seçimleri’nde de aynı tutumu
göstermiştir.
Kurtuluş Savaşı’nda, “Yeni Gün” gazetesine ait matbaasını
Ankara’ya taşıyarak savaşa destek veren Yunus Nadi,
Cumhuriyet’in ilanından sonra tekrar İstanbul’a dönerek “Yeni Gün”
gazetesini, “Cumhuriyet” adıyla çıkarmaya başlamıştır. Geçmişi
Kurtuluş Savaşı ve Atatürk ile birlikte anılan, ulusalcı yayın
politikasına sahip Cumhuriyet Gazetesi, Atatürk’ün kurduğu parti
olan CHP’nin yenilgisini Deniz Baykal’ın muhalefet etmedeki
beceriksizliğine bağlamaktadır. CHP, tabanına yabancılaşmış ve
halktan uzaklaşmıştır.
Radikal bir anlayışla ve dünyadaki değişim ve dönüşümleri kendi
parti bünyesi ve yönetimine
yansıtmayan CHP, Cumhuriyet’in ilk
kurulduğu yıllardaki değerleri, özcü bir anlayışla sürdürmeye
çalışmaktadır. Bu da CHP’nin kendi tabanına ve halka
yabancılaşmasına neden olmaktadır.
Cumhuriyet Mitinglerini iyi
okuyamayan Deniz Baykal, aynı radikal ve seçkinci tutumunu
sürdürmüş ve halkın tepkisini çekmiştir. İki gazetede görüldüğü
gibi, seçim sonuçları, parti liderleri üzerinden
değerlendirilmektedir.
Her iki gazetedeki haber çözümlemesi sonucunda, yukarıdaki
soruların yanıtı olarak, gerçekliğin
seçkinlerin çıkarları
doğrultusunda çarpıtılarak sunulduğunu, halkın istek ve
beklentilerinden hiç söz edilmeden bazı gerçeklerin
gizlenirken bazılarının öne çıkarıldığını, seçkinlerin gündeminin
toplumun gündemi haline getirilmeye çalışıldığını ve seçkinlerin
politik hedefleri doğrultusunda
toplumun, siyasi kampanyalarla
yönlendirildiği söylenebilir.
SONUÇ
Kitle medyası, günümüzde toplumları enformasyon bombardımanına
tutan bir işleyiş yapısına
sahiptir. Kitle medyası ya da diğer
bir ifade ile holding medyası, gerek ulusal, gerekse
uluslararası siyasette belirleyici bir etken olmaya başlamıştır.
Ayrıca medya organlarının
mülkiyetinin büyük sermaye gruplarının
eline geçmiş olması, bazı iktidar odaklarının lehine
kampanyalar
yürütmesi ve onlarla çıkar birliği içine girmesi günümüzde açıkça
görülebilmektedir.
Medyanın özel sektöre ait olduğu ve resmi sansürün bulunmadığı
ülkelerde medyanın
işleyişini açıklamaya dönük olarak iki başat
yaklaşımdan söz edebilir.
Bunlardan birincisi, yukarıda
Liberal medya kuramında belirtildiği gibi liberal ekonomilerin
geçerli olduğu sistemlerde görülen yaklaşımdır. Bu yaklaşıma
ve daha sonra kabul edilen sosyal sorumluluk anlayışına göre,
kitle medyası, her ne kadar mülkiyet bakımından büyük sermaye
gruplarının elinde olsa da, okuyucu/izleyici kitlesine karşı
taşıdığı sorumluluk ve medya
profesyonellerinin mesleki
değerleri onu sapmalardan ve taraflı yayıncılıktan koruyacağı
yönündedir. Diğer yaklaşım ise, medyanın radikal eleştirisidir.
Bu yaklaşıma göre, medya
çağımızda devlet iktidarının ve
seçkinlerin ihtiyaçlarını karşılayan bir propaganda modeli
olarak işlev görür. Gerçekliğin çarpıtılmış bir algısının
sunulması, belli gerçekler gizlenirken
bazılarının öne
çıkartılması, söylem seçkinlerinin gündeminin toplumun gündemi
haline getirilmesi ve seçkinlerin politika hedefleri doğrultusunda
toplumun siyasi kampanyalarla yönlendirilmesi bu ihtiyaçlar
arasındadır.
Yapılan literatür taraması ve, medya incelemesi sonucunda,
AKP’nin, özellikle kitle
medyasında sıklıkla ve olumlu olarak
temsil edildiği, buna karşılık CHP’nin fazla temsil
edilmediği
ve genellikle de olumsuz olarak temsil edildiği
görülmüştür.
23 Temmuz tarihli, Cumhuriyet Ve
Radikal Gazetelerinde, 2007 Genel Seçim sonuçları ile
ilgili
birinci sayfa haberlerinin çözümlenmesi sonucunda, söylem
seçkinlerinin halka rağmen,
halkı kullanarak gücü/iktidarı
elinde bulunduran seçkinlerin çıkarı doğrultusunda örtülü
propaganda yaptığı söylenebilir.
Dolayısıyla çalışmanın girişinde ortaya atılan sorunsala
göre, medyanın devlet iktidarının ve
seçkinlerin ihtiyaçlarını
karşılayan bir propaganda aracı olarak işlev gördüğü, gerçekliğin
çarpıtarak sunulduğu ve bazı gerçeklerin gizlenirken,
bazılarının öne çıkarıldığı, gücü/iktidarı
elinde bulunduran
seçkinlerin gündeminin toplumun gündemi haline getirildiği ve
seçkinlerin
politik hedefleri doğrultusunda toplumun, siyasi
kampanyalarla yönlendirildiği ve bu amaç
doğrultusunda onlarla
işbirliği içine girildiği söylenebilir.
KAYNAKÇA
Anık, C. (2000), Siyasal İkna, Ankara, Vadi Yayınları.
Arslan, A. (2003), “Eşitsizliğin Teorik Temelleri: Elit Teorisi”,
Kocaeli Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:
6, Sayı: 2, http://kosbed.kou.edu.tr/sayi6/arslan.pdf
(26.07.2007).
Baldini, M. (2000), İletişim Tarihi, İstanbul, Avcıol Basım
Yayın.
Barbier, F. ve Lavenir, C. B. (2001), Medya Tarihi, İstanbul,
Okuyanus Yayınları.
Bektaş, A. (2002), Siyasal Propaganda, İstanbul, Bağlam
Yayınları.
Bennett, W. L. (2000), Politik İllüzyon ve Medya, İstanbul, Nehir
Yayınları.
Bourdieu, P. (2000), Televizyon Üzerine, İstanbul, Yapı Kredi
yayınları.
Bottomore, T. B. (1990), Seçkinler Toplumu, Ankara, Gündoğan
Yayınları.
Briggs, A.ve Burke, P. (2004), Medyanın Toplumsal Tarihi,
İstanbul, İzdüşüm Yayınları.
Bajohr , W. “Medya ve Demokrasi”,
http://www.konrad.org.tr/Medya%20Mercek/20bajohr.pdf
(02.08.2007).
Chomsky, N. ve Herman, E. S. (1999), Medya Halka Nasıl Evet
Dedirtir, İstanbul, Minerva
Yayınları.
Freire, P. (1995), Ezilenlerin Pedagojisi, İstanbul, Ayrıntı
Yayınları.
Herman, E. S. (2004), “Kelime Hileleri ve Propaganda”, Chomsky,
N. vd. Medyanın
Kamuoyu İmalatı, İstanbul, Chiviyazıları
Yayınevi.
Işık, M. (2002), Kitle İletişim Sistemleri, Konya, Eğitim
Kitabevi.
Jeanneney, J. N. (1998), Medya Tarihi, İstanbul, Yapı Kredi
Yayınları.
Kaya, A. R. (1985), Kitle İletişim Sistemleri, Ankara, Teori
Yayınları.
Milliyet, (1991), Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, İstanbul,
Milliyet Yayınları.
Milliyet, (1994), Tematik Ansiklopedi, İstanbul, Milliyet
Yayınları.
Mills, C. W. (1974), İktidar Seçkinleri, Ankara, Bilgi Yayınevi.
Pareto, V. (2005), Seçkinlerin Yükselişi ve Düşüşü, Ankara, Doğu
Batı Yayınları.
Ong, J. W. (1995), Sözlü ve Yazılı Kültür, İstanbul, Metis
Yayınları.
Rigel, N. (2000), Haber, İstanbul, Der Yayınları. Schiller, H.
(1993), Zihin Yönlendirenler,
İstanbul, Pınar Yayınları.
Sözen, E. (1999), Söylem, İstanbul, Paradigma Yayınları.
Vural, S. (1994), Kitle İletişiminde Denetim Stratejileri,
Ankara, Özışık Matbaacılık.