Aşağıda anlatacağım olay
gerçektir ve çok yakın zamanda Türkiye’de yaşanmıştır.
Bu hafta içinde medyaya yansıyan şu üç olay olmasa,
yazmayacaktım, ama artık boynumun borcu. Zira Türkiye’nin nereye
götürüldüğünü, “görmeyen gözleri, duymayan kulakları, hissetmeyen
kalpleri” belki bir nebze uyandırır diye umuyorum.
İzin almadığım için kahramanların ismini vermiyorum.
Kızacaklarını sanmıyor, yine de peşinen özür diliyorum. Aslında
keşke yazımız, olayın en ince detayına kadar kamuoyuyla
paylaşılmasına vesile olsa ve Türk Milleti, “Korku
Cumhuriyeti”nin geldiği noktayı birinci ağızlardan
duysa!..
Önce şu üç
olay;
1-
Başbakan Erdoğan 18 Temmuz’da İstanbul Kongre Vadisi inşaatında
incelemelerde bulunmaya giderken Maçka’da Unirock Festivali’ne
katılan gençleri görür, manzaradan rahatsız olur ve ertesi gün
partisinin Ankara İl Kongresi’nde “Bu şekilde sınırsız,
kontrolsüz bir ahlaki erozyonun olduğu bu
yapılanma bizi dertlendiriyor. Kendi başına bırakılan unutmayın ya
davulcuya, ya zurnacıya…”der. Sonradan ortaya çıkar ki,
Başbakan’ın geçişi sırasında gençler “metalci selamı” vermiş,
hemen ardından 5’i Başbakanlık korumalarının talimatıyla, “devlet
büyüğüne saygısızlık”tan gözaltına alınmış. 21 saat karakolda
tutulan gençlere, “siyasi görüşleri, seçimlerde
hangi partiye oy verdikleri, Cumhuriyet mitinglerine
katılıp, katılmadıkları” sorulmuş.
2-
Semra-Suat Aydın çifti, 9 aylık
kızlarını doktor ihmali neticesinde kaybettiklerini, ancak
sorumlular hakkında dava açılmasına izin verilmediğini iddia
etmektedir. Seslerini, Erzurum’u ziyaret eden Gül’e duyurmak
isterler. Sadece bir mektup vermek için polisten yardım isterler.
Anlatılanlara göre polis, yardımcı olacağını belirterek, çifti, 6 ve
7 yaşındaki iki çocuklarıyla birlikte karakola götürür. Aileye, Gül,
Erzurum’dan ayrılana kadar gözaltında tutulacakları söylenir. İtiraz
üzerine de ellerine kelepçe vurulur, hatta aile boyu dayak
atılır.
3-
Üniversiteliler, hem harç zamları, hem de üniversite sorunlarının
öğrenciler olmaksızın konuşulması sebebiyle, hafta sonu İstanbul’da
düzenlenen “Yükseköğretim Sorunları Çalıştayı”nı protesto
eder. Polis, göstericileri gözaltına alır. Daha sonra iki öğrencinin
salona girmesine izin verilir, ancak bunlar da, arkadaşlarının
gözaltına alınmasını protesto etmeye kalkınca, Prof. Burhan Şenatalar’ın
ifadesiyle, “Böcek gibi ezilir”.
Bence bu olayda en
dikkat çeken husus, Türkiye’de sergilenen “Özgürlükçülük ve
Demokrasi Oyunu”nun üç havarisinden Prof. Eser Karakaş’ın, öğrencileri,
“sözlerinde durmamakla” suçlayıp, “kınaması”dır.
Geliyoruz,
öyle ufak-tefek değil, etkili ve yetkili bir siyasi liderin
yaşadıklarına;
Yaklaşık
bir ay önce, bir gece yarısı ev telefonu çalar, kendisi açar. Arayan
bir hanımdır. Aralarında mealen şu konuşma geçer:
-Filancayla mı görüşüyorum?
-Evet
benim, buyurun…
-Efendim ismim şu. Gece
yarısı rahatsız ettiğim için özür ilerim. İş veya torpil için
aramıyorum, bir iki dakika beni dinleyebilir misiniz?
-Ne
demek?..Elbette, buyurun…
-Efendim, bu yıl şu
üniversiteden derece ile mezun oldum. Şu tarihte mezuniyet törenimiz
var. Bu en mutlu günümde sizi aramızda görmek ve diplomamı sizin
elinizden almak istiyorum, törenimize gelebilir misiniz,
lütfen?..
-Seve
seve, ancak programımı bilemiyorum. Bana telefonunuzu verin, siz de
şu telefondan özel kalemimle irtibat kurun, eğer uygun olursa
mutlaka gelmek isterim.
Karşılıklı
teşekkür ve saygı ifadelerinden sonra telefon kapanır. Siyasi
liderimiz, bu genç kızın medeni cesaretinden, ama özellikle de
mezuniyet gibi çok önemli bir günü için kendisinden böyle bir
talepte bulunmasından oldukça etkilenir. Anında Özel Kalemi’ne
konunun takibi talimatını verir.
Bu arada elbette gerekli
tahkikat yapılır. Acaba böyle biri var mı, gerçekten söylediği
üniversiteden mi mezun oluyor diye. Genç kızın, kendisiyle ilgili
verdiği bilgilerin tümü doğrudur. Bahse konu bir özel üniversitedir.
Mezuniyet töreni gazetelerde yer alsın, bir anlamda reklamı yapılsın
diye, o genç kıza üniversitenin telefon ettirmiş olabileceği
ihtimali dahi düşünülür.
Buna rağmen Liderin o tarihli
programına, mezuniyet törenine katılım konur, son şekli verilmeden
de her ihtimale binaen, üniversite yönetimiyle temas kurulur.
Beklenen ve doğalı, üniversite yönetiminin, “Şeref duyarız,
bekliyoruz” demesidir değil mi?..
Hiç de böyle olmaz.
Yönetim kibarca, “liderin gelmesinin, iktidar nezdinde
kendilerini sıkıntıya sokacağını”, arif olan anlar misali
ihsas eder.
Ve o
lider, o mezuniyet törenine gitmez, daha doğrusu
üniversiteyi sıkıntıya sokmamak için gidemez!..Ama bir şey yapar,
genç kızı telefonla arayıp, henüz yolun başındaki bir gencimizin
ülkeden umudunu kesmemesi için, sözcüklerini olabildiğince dikkatli
seçerek, kendi hal-i pür melalini, daha doğrusu ülkenin, hepimizin
hal-i pür melalini izaha çalışır. “İnşallah daha başka mutlu
günlerinde yanında olacağına” dair söz verir.
Bugün bir
siyasi parti lideri bunu yaşıyorsa, en az bunun kadar önemlisi bir
özel üniversitede “korku dağları bekliyor”sa, sıradan
vatandaşların başına gelenlere hiç şaşmayalım!..Sessizlik ve
teslimiyetin devamı halinde, daha büyük ve yaygınlarına da hazır
olalım. Tabi bu baskıları duyuracak bir medya, soruşturabilecek bir
yargı kalırsa!..