Amerikalı liderlerden George Washington'un, Kızılderililere
yönelik
'Siz ve biz aynı topraklarda doğduk, beraber
yaşayabilmeliyiz, bizim yöntemlerimiz daha medenidir ve gelişmeye
açıktır, siz bizim gibi olun'
yaklaşımı günümüzde
Ortadoğu'yu anımsatıyor.
Usame bin Ladin'in anlayışı Ortadoğu'da olup bitenlerin tamamını
Batılıların yaklaşımına bağlıyor. Ladin, servetini fedai yetiştirmek
yerine cahil halkı eğitmeye harcamayı düşünmüyor. Bölgedeki halkın
bir arada yaşayamadığı gerçeği tarihi gerçek olarak duruyor.
Eski çağların Atinalıları, istediklerini elde etmenin
doğal hakları olduğuna inandılar ve fetih peşinde koşmaktan huzur
içinde yaşayamadılar. Derin izler bırakan Romalılar da
başka ülkeleri zapt ettikçe, demokratik kurallarının temel
ilkelerini yozlaştırdılar.
İngilizler, İrlanda ve İskoçya topraklarına göz diktikleri zaman,
onları gelişmemiş, hayvancılık ve balıkçılıkla uğraşan zorlu, hain,
yoksulluk içinde kıvranan, ıslah edilmesi gereken topluluklar olarak
kabul etmişlerdi. Topraklarını almakla onlara uygarlık götürerek
iyilik yapmış olacaklarını söylerlerdi.
Atinalılardan on beş yüzyıl sonra, Avrupalılar Yenidünyayı
istilaya başladıklarında, kıtanın yerlisi olan Kızılderilileri de
hayvandan farklı görmediler. Avrupa adet ve yaşamını öğrenmelerini
bekleyip, gerçekleşmediğinde, suçun onlarda olduğuna kendilerini
inandırıp, sorumluluğu hasır altı etmek yolunu seçtiler. Tarih boyu
hiç değişmeyen ihtirasın, Amerikalıların öngörü ve öz yargıyı
bastırarak, bütün bir kıtanın halkını nasıl yok ettiklerini, öz
ilkelerini çiğnediklerini anımsamak, Büyük Ortadoğu Planı'nın
uygulamalarını değerlendirmek bakımından büyük önem taşıyor.
AMERİKA'NINTARİHİ
Avrupa'daki, (monarşi) tekerklik, asilzadeler sömürüsü, zulüm, ve
din baskısından kaçan göçmenler, Kuzey Amerika'nın doğu sahillerinde
tutunmayı başardılar. Gelenlerin çoğu Anglesakson püritanlardan
oluşmuşsa da, içlerinde her seviyeden kimseler de vardı.
Kısa zamanda yeni dünyanın bolluklarına ve sağlayacağı
olanaklara hayran kaldılar. Kendilerine yardım eden, hatta açlıktan
kurtaran, ev sahibi Kızılderililerin yerlerini alarak büyümek yolunu
tuttular. 1660'da sayıları 75.000'e varmışken 1760'da 1.6 milyona
erişti. Sayı artıkça yeni topraklara olan ihtiyaçları da büyüdü.
Kuzey Amerika on sekizinci yüzyıl başlarında, doğuda bugün
Amerikalı dediğimiz Kolonistler, kuzeyde İngilizler ve Fransızlar,
güney doğuda ve Missisippi vadisinde Fransızlar ve İspanyollar,
güney batıda da, İspanyollar tarafından işgal edilmeye başlamıştı.
Göçmenler (Kolonistler) kalıcı olunca kendilerine ülke kurmak
çabasında girdiler. Avrupalılar ise gasp ettikleri yerleri
müstemleke olarak yönetip, kendilerine okyanusların ötesindeki
barbar toplulukları uygarlaştıran ajan olarak baktılar.
O zamanlar Avrupa'da da büyük güç olan, İngiltere, Fransa ve
İspanya, yeni kıtada da etkindi. Kolonisteler henüz gelişmekte
olduğundan her bakımdan bu büyük ülkelerin himayesine muhtaçtılar.
Yeni topraklara olan ihtiyaçları, toprakların sahibi güçlerle
işbirliği yapmalarını güçleştirmekteydi. Kaynakların bolluğu
nedeniyle ülkenin geleceği ticarete bağlı olduğu halde, ne
kaynaklarını koruyacak ne de ürünlerini Avrupa pazarlarına
gönderecek olanağa sahiptiler.
Bağımsızlık ihtilallerini
gerçekleştiren Amerikalılar, savaşın insan yaşamında normal ve
kaçınılmaz olduğunu savundular. Aynı zamanda da, ticaretin ülkeleri
birbirine yaklaştırarak çatışmaları azaltacağını söylediler. Diğer
yandan da dinin yayılmasını uygarlığın yayılmasının ön koşulu olarak
gördüler.
Yeni ülkenin en büyük gücü fertlerinin asilik derecesine varan
hürlükte olmaları, hiçbir bağlılık zorunlulukları olmamasıydı.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası da; Bağımsızlık, Özgürlük,
Eşitlik, Din'e inanç, ve Ticaret üzerine kuruldu.
Her on yılda ikiye, üçe katlanan nüfusla ülkenin genişlemesinin
devamlılığı Kızılderililerin ellerinden topraklarını almaya
bağlıydı. Kızılderililer mülkiyete gerek görmeyen, kendilerine göre
derin bir filozofileri, örf ve adetleri olan sulhçu kavimlerdi.
Yöreyi kendi yaşamlarına yetecek kadar kullanmakla yetinerek,
avcılık ve balıkçılıkla geçinirler, kalıcı bir mesken kurmaz,
aralarındaki bölge kavgalarının dışında, düzenli savaş nedir
bilmezlerdi,
Bir taraftan insanlık, adalet ve cumhuriyet kuralları, diğer
taraftan genişlemeye olan iştah, Washington, Adam Smith, Hamilton,
Jefferson, Franklin gibi zamanın aydın liderlerini çelişkiler içinde
bıraktı. Yapılan anlaşmalar daima Kızılderililerin
topraklarını yitirmesine neden olurdu. Aradan birkaç yıl
geçince kolonistler Kızılderililere bırakılmış yerlere tecavüz
ederler ve yeniden anlaşma yapılır, her seferinde Kızılderililer
yeni kayıplara uğrarlardı.
Uzun yıllar bu çelişkiye şerefli
bir bahane bulmaya çalışan liderlerden George Washington,
"Siz ve biz aynı topraklarda doğduk, beraber
yaşayabilmeliyiz, bizim yöntemlerimiz daha medenidir ve gelişmeye
açıktır, siz bizim gibi olun"
derken, çok zaman
söylediklerine kendileri bile inanmadılar.
GÜNÜMÜZÜ ANIMSATAN TARİH
İnsanoğlunun daha fazlayı isteme hırsı, bin yedi yüz yıl evvelki
Atina'nın tutumu, aynen devam etti. Amerikanın büyümesi olayları on
sekizinci yüzyılın medeniyetler çatışmasıydı diyebiliriz.
John Quincy Adams göre,
"Kızılderililerin
topraklarda hak iddiaları Amerika'nın Büyük Planı'na aykırıydı!"
Bu Büyük Plan mefhumu hiç şüphesiz bize Ortadoğu'yu
anımsatıyor.
Kolonistler genişlemek yolunda, kuzeydeki İngilizlerin elindeki
toprakları almak için güneydeki Fransızlarla anlaştılar, güneydeki
toprakları almak için kuzeydeki İngilizlerle anlaştılar. Ve yavaş
yavaş bütün Kuzey Amerika'yı ele geçirmeye başladılar. Fakat bu da
yeterli değildi, büyüdükçe artan ürünlerini satabilmek için dış
pazarlara erişmek gerekiyordu.
Okyanusa donanmalarıyla hakim
olan Fransa, İngiltere ve İspanya'yı birbirlerine düşürerek, zaman
zaman taraf değiştirerek, asrın sonlarına kadar onların himayesini
sağlayabildiler. Anlaşmalara kısıtlılık getiren şartları çok zaman
ihlal ettiler.
Avrupa'daki savaşlarda yıpranan Fransa, Güney Florida ve
Luisianna'yı satmaya mecbur oldu. Kuzeyde, Fransa ile
Avrupa'da savaşta olan İngiltere, kanlı çatışmalardan sonra,
Kanada'daki yerleri hariç diğer bölgelerinden çekildi. İspanya
savaşı kaybedince Güney Batı'daki topraklarından çekilmek zorunda
kaldı.
Birliğin nüfusu, olanakları ve gücü artarken komşularının
zayıflamaları, kolonistlerin kendi donanmalarını oluşturmalarına
fırsat verdi. 19. yüzyılda Amerikan Donanması okyanusta
etkin olmaya başladı. Akdeniz'e uzanınca, Osmanlı Donanması'nın
yüzyıllardır süren egemenliğine barbarlık dediler.
Ticaretlerini istedikleri şekilde Ortadoğu'ya da ulaştırmanın doğal
hakları olduğunu savundular.
Jefferson'un,
"Şimdiye kadar ticaret, savaşların
nedenini değiştirmekten başka bir şey yapmış mıdır"
sözünü anımsamakta yarar var.
İki asır sonra
buna küreselleşme adı verilecek ve ABD sitili ekonomi bütün dünyayı
saracaktı.
Quincy Adams, "Özgürlük güçtür" demişti.
Bütün büyük güçlerin problemi, uygar ve demokratik de olsalar, gücün
kullanımı ile özgürlük, ahlak ve adaletin nasıl bağdaştırılacağı
olmuştur.
Fransız aydınlanması Amerikan ihtilalinin öncülüğünden
kaynaklandı ise de, tekerklik daha yıllarca devam etti. Amerikalılar
ise bir daha özgürlüğü bırakmadılar, kendilerinin insan gelişmesinin
öncüleri olduğuna, uygarlığı yaymanın kendi hak ve sorunları
olduğuna inandılar. İlerlemeyi yaymanın önünde duranları
uygarlaştıracaklarına, gerekirse yok edileceklerine, nasıl olursa
olsun, toprakların zapt edilip yerleşime açılacağına
kararlıydılar.
1817 de Quincy Adams,
"Şayet bütün Amerika kolonileri
birleşirse, biz dünya ülkeleri topluluğunun çok tehlikeli bir üyesi,
aksi halde de birbirine düşman parçalanmış bir ülke oluruz"
demişti.(1)
Nitekim yüzyıl sonra Güney-Kuzey iç
savaşı kardeşi kardeşe saldırttı. Güneyin esir çalıştırmasına karşı
olma bahanesiyle başlayan kanlı savaşlarda, çıkarlar çarpıştı. Bu
anlayış içinde gelişen, bir yandan demokrasi ve özgürlük öncüsü,
diğer yandan doymayan bir istilacı Amerika'yı, iki yüzyıl sonra
Ortadoğu keşmekeşi içinde buluyoruz.
ORTADOĞU'DA SORUNUN TEMELİ
ABD'nin Büyük Ortadoğu Planı'nı uygulamasındaki başarısızlığından
sonra yeni bir çözüm arama süresi yaşanırken, en çok konuşulan da
Irak'taki askeri gücü azaltmak veya çoğaltmak. Esas açıklık gereken
ise, savaşın kiminle yapıldığı ve yapılacağıdır.
Düşman
kimdir?
İran bağlantılı Şiiler mi? Sadr'a bağlı Şiiler mi?
Sünniler mi? Kürtler mi? El Kaide'mi? Taliban mı? Hamas mı?
Hizbullah mı? Saddam taraftarları mı? Yoksa düşman yok da beraber
yaşamak istemeyen topluluklar mı var? Yoksa sadece sorun istilacı
haline düşen ABD'nin varlığı mı? Hıristiyanların Müslümanları hakir
görmesi mi? Bölgenin zengin kaynaklarını kontrole almak mı? ABD'nin
yöredeki çıkar ve gayelerinin bölge sakinlerinin doğal haklarına
aykırı düşmesi mi?
ABD'nin bir numaralı düşmanı Saddam 1980'de İran'a saldırdı,
1983'de Donald Ramsfeld Saddamı Bağdat'ta ziyaret etti, ABD dört yıl
ona yardım etti.
1990'da ABD'den aldığı cesaretle Saddam
Kuveyt'i işgal etti, ABD bu fırsatı kullanarak Arap yarımadasına
yerleşti. ABD Kürtleri Saddama karşı ayaklanmaya teşvik etti, sonra
Saddam'ın onları yok etmesini kenardan seyretti.
2006'da da
Saddam'ı Kürtleri öldürme suçuyla astı. Saddam son nefesinde yaptığı
uyarı, Eugene Robinson'a göre: "Şayet fütursuz Saddam'ı bir
köpek gibi asabilirlerse, aynı şeyi herkese yapabilirler"
oldu.(2)
Yukarıdaki soruların yanıtını vermemek, Ortadoğu'daki problemlere
yalnız Batı'nın bencil gözüyle bakmak, soruna çözüm bulunamamasının
temelinde yatmaktadır.
Osama bin Ladin'in konuşmalarını derleyen kitap(3) incelendiğinde
birçok soru akla geliyor. Dikkate alınması gereken Ladin'in
tekrarlarla dolu, tek açıdan yaklaştığı, koyu din anlayışı değildir.
Dikkate değer, Hıristiyanların nasıl Müslümanları, biz siz
ayrışmasına sokmasının, acı hıçkırıklarıdır. Batı emperyalizminin,
sömürge sisteminin, geri kalmış topluluklarda bile, artık çağımızda
eskiden olduğu gibi kabul edilemeyeceğinin seslendirilmesidir.
Geçen yüzyılın başından beri devam eden Batı emperyalizminin
Ortadoğu'daki etkilerini anımsamamak başını kuma gömmektir.
Yapılanları türlü isimler altında saklamaya çalışılmasını ise, artık
çıkarları olanlardan başka kimse kabul etmeyecektir.
LADİN'İN BİLMEDİKLERİ
Ladin'in yazdıklarını incelediğimizde, onun da Kolonistler gibi
olayları tek yönlü düşünmek istediğini görüyoruz.
Ladin
bütün yazılarında, yıllardır Müslümanların haklarının yendiğini,
topraklarının istila edildiğini, mallarının yok pahasını ellerinden
alındığını, insan yerine konulmadıklarını, hakir görüldüklerini
savunuyor. Bunları kanıtlamak için gerçek olan çok örnekler veriyor.
Amacının; Müslüman topraklarında tekerkliği kaldırmayı, emperyalist
ve taraftarlarını kovmayı, kaynakları kendilerinin kullanma
haklarını, din kardeşlerinin refah ve mutluluklarını sağlamak
olduğunu söylüyor. Bunların Batılılar tarafından ellerinden alınmış
olduğunu ve artık karşı koyulacağını belirtiyor. Olanlar için de, en
başta ABD'yi ve Ziyonist İsrail yönetimini suçluyor. Bütün
Batılılara ve onlarla işbirliği yapanlara, tutumlarını değiştirme
fırsatı tanıdıktan sonra da, sömürmekten vazgeçmedikleri takdirde,
hepsinin haklı nedenle cezalandırılacaklarına ant içiyor.
Ladin'in de, Kızılderilileri yok eden kolonistlerin düşünceleri
benzeri, yanıldığı çok noktalar var.
Servetini fedai yetiştirme
yerine cahil halkı eğitmeye yöneltse daha faydalı olacağını
düşünmüyor. Ortadoğu'da ve bütün Müslüman ülkelerde olanları yalnız
Batılılara bağlıyor. Yıllardır Müslümanların kendi aralarında huzur
içinde yaşayamadıklarını, etnik ve mezhep ayrılıklarından ötürü
birbirlerini öldürdüklerine değinmiyor.
Osmanlı döneminde,
yörenin yüzyıllarca Müslüman eller altında adilane yönetildiği zaman
bile, kendi aralarında huzur ve barışla yaşamadıklarını anımsamak
istemiyor. Osmanlılar, yüzyıllarca o topraklara kendi
gereksinimlerinden kısarak yardımlar göndermişlerdi. Daha fazla
altın verdikleri için Batılı istilacılarla beraber olup, Müslüman
Türkleri arkadan vurup, Hıristiyan yönetimi altına girmeyi
kabullendiklerini düşünmüyor. Bugün ABD orada olmasa da,
istediklerinin nasıl gerçekleşeceğini söylemiyor. Hür bir
toplum olmak için sadece iyi niyetli olmanın yeterli olmadığını,
göçebelikten yerleşime, topluluktan topluma geçmek için gerekenleri
yapmadan, hayallerin gerçekleşmeyeceğini ya bilmiyor, ya
düşünmüyor.
Laden'in arzularını doğru bulsak da, bunlardan ötürü İsrail'in
kuruluşunda yaptıklarını örnek göstererek terörizme baş vurmasını
kabul etmek, Kızılderililere yapılan soykırımı kabul etmek kadar
olanaksız. Uygarlık bize bazı temel kuralları uygulamamızı
gerektirir. En başında, Batı'nın hala uygulamayı başaramadığı, İnsan
Hakları'na ve ülkelerin Milli Haklara saygı gelir.
DEĞİŞİM VE GELİŞİM BEKLENTİSİ
Diğer yandan ABD'nin ve tümüyle Batı'nın herkesin bildiği bu
gerçekleri yok saymaları Ladin gibi bağnazların doğmasına neden
olduğu da kaçınılmaz bir gerçek. Değişim ve ilerlemenin zayıftan,
bilgisizden gelmesi beklenemez. Şayet Batı her zaman böbürlendikleri
ve diğerlerini her fırsatta kınamaktan çekinmedikleri uygarlık
davulunu çalacaksa, yeni bir nota uygulamalarından başka çare yok.
Görülüyor ki aksi halde daha çok kan dökülecek. Adam Smith'in dediği
gibi:
"İnsanoğlunun koşullarını geliştirme arzusu, ana
karnında doğup bizi mezara kadar bırakmayacaktır."
Bu çelişkiler içinde Türkiye'nin tutumu, pisliğe bulaşmamak
olmalıdır. Durum, terörist damgasını vuranlara katılmadan evvel,
olayların temeline inmeyi ve ayrımları yapmayı gerektiriyor.
Yüzyıllardır kimin saldırgan kimin mağdur olduğu bakış
açısına bağlı kaldı. Ortadoğu keşmekeşinde Batı'nın zayıf not aldığı
şüphesiz. Biz bu aşamada ne ABD, ne AB, ne de Ortadoğu ülkelerine
katılmak zorundayız. Geçmişimiz temiz, geleceğimizi de temiz
tutmalıyız. Jeopolitik oturumumuz bizim kimseyle yatağa girmeden,
herkesle tarafsızlığımızı koruyacak yeterliği sağlıyor.
Elimizdeki fırsatları kaçırmak geri dönülmez sonuçlara gider.
Ancak bilinçli bir halk ve onun seçtiği çağdaş bir yönetim,
gerçekleri değerlendirebilir. Gericilik yolundan çıkmamız, Batı
boyunduruklarından kurtulmamız ilk koşuldur.
ABD Vietnam'a sözde demokrasi götürmek için girdiği harpte,
Vietkong'a yenildi, 1975'de resmi evrakları bile bırakarak kaçtılar.
Geride CIA Phoenix programında yitirilmiş otuz bin, sivil
hizmette de 1900 Güney Vietnamlı kaldı. Bunlardan ancak 537 tanesi
kaçabildi.
Bir kısmı sonra uydurma kayıklarla Pasifiği
geçerek Amerika'ya varmak çabasında heba oldular. Geri kalanlar da
düşmanla işbirliği suçuyla Vietkog'un elinde kaldı. Bugün stratejik
ortaklık havucuna kanıp Lübnan'a asker gönderenler, yukarıdaki
gerçekleri anımsamalıdır.
Dipnotlar:
(1) Dengerous Nation- Robert Kagan
(2) Washington Post-Eugen Robinson, 2 Ocak 07