(Erich
Fromm'un "İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri"
başlıklı kitabının "İçgüdüler ve İnsan
Tutkuları" başlıklı giriş bölümünden bir parça)
ULUS ve dünya
ölçeğinde şiddet ve yıkıcılığın artması, bu işle uğraşanların ve
bütün kamuoyunun dikkatini, saldırganlığın doğasının ve nedenlerinin
kuramsal açıdan araştırılmasına yöneltmiştir. Bu ilgi
şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu uğraşın çok yeni olması
gerçeğidir. Özellikle Freud gibi dev bir araştırıcının cinsel dürtü
çevresinde yoğunlaşan eski kuramını gözden geçirerek, daha
1920'lerde yıkıma uğratma tutkusu
(«ölüm içgüdüsü») ile sevgi tutkusunu («yaşam içgüdüsü»nü,
«cinsellik»i) eşit güçte gösteren yeni bir kuram belirlemesinden
beri bu uğraş sürmektedir. Bununla birlikte, kamuoyu, Freud'çuluğu, bir tek kendini koruma
içgüdüsünce denetlenen cinsel arzuyu (libido) insanın asıl tutkusu
olarak gören bir kurammış gibi düşünmeye büyük ölçüde devam
etmiştir.
s
Bu durum ancak altmışlı yılların ortalarına doğru
değişmiştir. Bu değişikliğin akla gelebilecek bir nedeni, şiddetin
ulaştığı düzeyin ve savaş korkusunun dünya ölçeğinde belli bir
sınıra gelip dayanmış olduğu gerçekliğidir. Ama bu değişikliğe
katkıda bulunan bir başka etken de insanın saldırganlığı konusunu
ele alan çeşitli kitapların, özellikle Konrad Lorenz'in Saldırganlık Üzerine (1966) adlı
kitabının yayımlanmasıydı. Hayvan davranışı(1) alanında, özellikle
balıkların ve Lorenz, hayvan davranışlarının incelenmesine «etoloji» adını verdi; bu garip bir
terimdir, çünkü etoloji sözlük anlamı bakımından «davranış bilimi» (Yunanca ethos
«davranış», «kalıp» sözcüğünden alınma) demektir. Lorenz, hayvan davranışının incelenmesini
anlatmak için buna «hayvan etolojisi» demeliydi. Onun
etolojisinin anlamını belirlemeye seçmemesi, elbette, insan davranışının hayvan davranışı
sınıfına sokulması gerektiği yolundaki düşüncesini ortaya
koymaktadır. John Stuart Mill'in Lorenz'den çok önce, kişilik
birimini adlandırmak için «etoloji» terimini türetmiş olması ilginç
bir gerçektir. Bu kitabın ana düşüncesini çok kısa olarak anlatmak
isteseydim, kitabın, Lorenz'in değil de Mill'in anladığı anlamda
«etoloji»yi ele aldığını söylerdim.
20
Kuşların
davranışı alanında seçkin bir bilgin olan Lorenz, çok az deneyimi ya
da uzmanlığı bulunan bir alana, insan davranışı alanına el atma
yürekliliğini gösterdi. Çoğu ruhbilimcilerin ve sinir bilimcilerin
bir kenara itmesine karşın, Saldırganlık Üzerine bir best-seller (en
çok satan kitap) oldu ve aydın topluluğunun geniş bir bölümünün
zihninde derin izler bıraktı. Bunların birçoğu Lorenz'in görüşünü
sorunun kesin yanıtı olarak kabul ettiler.
Çok ayrı türde bir
yazarın, Robert Ardrey'nin daha önce yayımlanan yapıtlarının
(African Genesis, 1961 ve The Territorial Imperative, 1967)
Lorenz'in fikirlerinin halk arasında tutulmasına büyük katkısı
olmuştur. Bir bilim adamı değil de yetenekli bir oyun yazan olan
Ardrey, insanlığın başlangıcına ilişkin birçok veriyi, insanın
doğuştan saldırganlığını kanıtlama amacı güden ustaca ama
yansızlıktan da çok uzak bir özet halinde dokumuştur. Bu kitapları,
hayvan davranışlarını inceleyen başkalarınınkiler izledi; örneğin
Desmond Morris'in Çıplak Maymun'u (1967) ve Lorenz'in öğretilisi I.
Eibl-Eibesfeldt'in Sevgi ve Nefret Üzerine'si (1972) bu
kitaplardandır.
Bütün bu yapıtlar temelde aynı savı
içermektedir: savaşta, suçta,
kişisel tartışmalarda ve her türden yıkıcı ve sadistçe harekette
açığa çıkan insanın saldırgan davranışı, boşalma yolları arayan ve
kendini açığa vurmak için uygun bir durumun doğmasını bekleyen,
kalıtımsal olarak programlanmış doğuştan bir içgüdüden
kaynaklanır.
Belki de Lorenz'in yeni-içgüdücülüğü, öne
sürdüğü savlar çok sağlam olduğu için değil, halk bunlardan
etkilenmeye çok açık olduğu için bu denli başarılı olmuştur. Korku içinde olan ve yıkıma doğru
ilerleyen gidişi değiştirme gücünü kendinde bulamayan insanlar için,
şiddetin hayvansı doğamızdan, denetlenemez bir saldırganlık
dürtüsünden kaynaklandığı konusunda bize güvence veren ve
yapabileceğimiz en iyi şeyin, Lorenz'in öne sürdüğü gibi, bu
dürtünün gücünü açıklayan evrim yasasını anlamak olduğunu söyleyen
bir kuramdan daha çekici ne olabilirdi? Doğuştan
saldırganlığa ilişkin bu kuram, kolayca, olacaklardan duyulan korkuyu yatıştırmaya
ve güçsüzlük duygusunu akılcılaştırmaya yarayan bir ideoloji
haline gelir.
İçgüdücü bir kuramın bu basite kaçan
yanıtının, yıkıcılığın nedenlerine ilişkin ciddi incelemelere yeğ
tutulmasının başka gerekçeleri de vardır, ikinci seçenek, yürürlükteki ideolojinin temel
önermelerinin araştırılmasını gerektirir; bizi, toplumsal
dizgemizin akıldışılığını irdelemeye ve «savunma», «onur», «yurtseverlik» gibi
saygı uyandıncı sözcüklerin ardına saklanan tabuları
çiğnemeye götürür.
21
Toplumsal dizgemize ilişkin
derinlemesine bir çözümlemeden başka hiçbir şey yıkıcılığın
artmasının nedenlerini açığa çıkaramaz ya da yıkıcılığı azaltmanın
yollarını ve araçlarını gösteremez. İçgüdücü kuram, zor bir görev olan bu
çözümlemeyi yapma görevine sırt çevirmemizi öneriyor. Hep
birlikte kendimizi paralasak bile «doğa» mızın bu yazgıyı bize
yüklediği inancıyla hiç değilse böyle davranabileceğimizi ve niçin
her şeyin kendi bildiğince meydana gelmiş olduğunu anlayacağımızı
belirtmek istiyor.
Ruhbilimsel düşüncede gözlenen bugünkü
saflaşmaya bakılırsa, Lorenz'in insan saldırganlığına ilişkin
kuramını eleştirme görevini, ruhbilim alanındaki öbür ağır basan
kuramın, yani davranışçılığın yüklenmesi beklenir. Davranışçı kuram,
içgüdücülüğün tersine, insanı belli bir biçimde davranmaya yönelten
öznel güçlerle uğraşmaz; insanın ne hissettiğiyle değil, yalnızca
onun davranış biçimiyle ve onun davranışını biçimlendiren toplumsal
koşullanmayla ilgilenir.
Ruhbilimin odağının köklü bir
biçimde duygudan davranışa kayması; ardından da heyecan ve
tutkuların, hiç değilse bilimsel bir bakış açısından, ilişkisiz
veriler gibi görülerek birçok ruhbilimcinin görüş alanı dışına
çıkarılması ancak yirmili yıllarda gerçekleşti. Ruhbilim alanında
egemen olan okulun ana konusu, davranışta bulunan insan değil,
davranış oldu: «ruhu inceleyen bilim», hayvan ve insan davranışı
mühendisliği bilimine dönüştü. Bu gelişme, bugün Birleşik Devletler
üniversitelerinde en geniş kabulü gören ruhbilim kuramı ' olan
Skinner'ın yeni-davranışçılığında doruğuna ulaştı.
Ruhbilimde
meydana gelen bu dönüşümün nedenini bulmak kolaydır, insanı
inceleyen kişi, kendi toplumunun içinde bulunduğu ortamdan, başka
herhangi bir bilim adamına oranla daha çok etkilenir. Bu böyledir,
çünkü onun düşünüş biçimleri, ilgileri, ortaya attığı sorunlar,
tümü, doğa bilimlerinde olduğu gibi kısmen toplumsal olarak
belirlenmekle kalmaz; onun durumunda ana konunun kendisi, yani insan
da bu yolla belirlenir. Bir ruhbilimci her ne zaman insandan söz
ederse, onun modeli, çevresindeki kişilerin —en çok da kendisinin—
modelidir. Çağdaş sanayi toplumunda insanlar, zihinsel bakımdan
yönlendirilirler, az hissederler ve coşkuları —ruhbilimcilerin konu
aldığı kişilerin coşkuları kadar ruhbilimcilerin kendi coşkularını
da— yararlı bir güçken birçok etkenden dolayı yıkıcı bir güce
dönüşen saldırganlığın bir sonucuymuş gibi
görmektedir.
23
Ne var ki, pek çok gözle görünür veri
bu varsayımın tersini söylemekte ve bu varsayımı gerçekten
savunulamaz hale getirmektedir. Hayvanların incelenmesi, memelilerin
—-özellikle de primatların—, her ne kadar oldukça büyük oranda
savunucu saldırganlığa sahipseler de, katil ve işkenceci
olmadıklarını göstermektedir. Fosilbilim, insanbilim ve tarih
içgüdücü sava karşı çok sayıda kanıt sunmaktadır: (1) insan kümeleri, saldırganlık düzeyleri
bakımından o kadar köklü farklılıklar göstermektedir ki, yıkıcılığın
ve zalimliğin doğuştan olduğu varsayımı bu gerçekleri
açıklayamaz; (2) değişik saldırganlık dereceleri, başka
ruhsal etkenlere ve toplumsal yapıların farklılıklarına
bağlanabilir; (3) yıkıcılığın
derecesi, uygarlığın gitgide gelişmesiyle birlikte azalacak yerde
artmaktadır. Gerçekte, doğuştan yıkıcılık tanımı, tarihe
tarihöncesinden daha iyi uymaktadır. Eğer insan, hayvan atalarıyla
paylaştığı biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlığa doğuştan
sahip olmakla kalsaydı, nispeten barışçıl bir varlık olurdu. Eğer
şempanzelerin ruh doktorları olsaydı, bu doktorlar, saldırganlığı,
hakkında kitap yazmalarını gerektirecek rahatsız edici bir sorun
olarak görmezlerdi herhalde.
Ne var ki, insan, bir katil olduğu
gerçeğiyle hayvanlardan ayrılır.
Biyolojik olsun, ekonomik olsun
hiçbir nedene dayanmaksızın kendi türünün üyelerini öldüren, onlara
işkence eden ve bunu yapmaktan haz duyan tek primat insandır.
Bir tür olarak insanın var oluşu
açısından gerçek bir sorun ve tehlike oluşturan şey, işte bu
biyolojik olarak uyarlanamayan ve kalıtımsal olarak programlanmamış
«kıyıcı» saldırganlıktır. Bu yıkıcı saldırganlığın mahiyetini ve
koşullarını irdelemek de bu kitabın asıl
amacıdır.
Yumuşak-savunucu saldırganlık ile
kıyıcı-yıkıcı saldırganlık arasındaki ayrılık, daha ileri ve daha
temelli bir ayırım yapılmasını, yani içgüdü(3) ile kişilik, ya da
daha kesin deyimiyle, insanın fizyolojik gereksinmelerinden (organik dürtülerden) kaynaklanan
dürtülerle insanın kişiliğinden kaynaklanan ve yalnız ona özgü olan
insan tutkulan («kişilik-kökenli ya
da insansı tutkular») arasında ayırım yapılmasını gerekli
kılar.
__________
(3) Burada «içgüdü» terimi, biraz eski
olmasına karşın, geçici olarak kullanılmıştır. 'Bundan böyle
«organik itkileri> terimini
kullanacağım.
24
İçgüdü ile kişilik arasındaki ayrım konu
içerisinde yine enine boyuna tartışılacaktır. Kişiliğin insanın «ikinci doğa»sı olduğunu
ve onun yeterince gelişmemiş içgüdülerinin yerini tuttuğunu; bundan
başka, sevgi, şefkat, özgürlük arayışının yanı sıra yıkım, sadizm,
mazoşizm arzusu, iktidar ve mülk açlığı gibi insan tutkularının
sırası geldiğinde bizzat insan varoluşunun koşullarından kaynaklanan
«varoluşsal gereksinmeler»e yanıt oluşturduklarını göstermeye
çalışacağım. Kısaca özetlersek, içgüdüler, insanların fizyolojik
gereksinmelerine yanıt oluşturur; insanın kişiliğiyle koşullanmış
tutkular, onun varoluşsal gereksinmelerinin yanıtıdır ve insanlara
özgüdür. Bu varoluşsal gereksinmeler bütün insanlarda ortak olduğu
halde, insanlar ağır basan tutkuları bakımından kendi aralarında
farklılık gösterirler. Bir örnek verirsek: insan sevgi ya da
yok etme tutkularınca yönlendirilebilir; her bir durumda insan
varoluşsal gereksinmelerinden birini, «etkileme» ya da bir şeyi
harekete geçirme, «oyuk açma» gereksinimini doyurur, insanın başat
tutkusunun sevgi ya da yıkıcılık olup olmaması, büyük ölçüde
toplumsal koşullara bağlıdır. Bununla birlikte, bu koşullar, çevreci
kuramın varsaydığı gibi, sınırsız ölçüde uysal, farklılaşmamış bir
ruha bağlı olarak değil, insanın biyolojik olarak sahip olduğu
varoluşsal durumuna ve ondan doğan gereksinmelere bağlı olarak işlev
görür.
Ne var ki, insan varoluşunun koşullarının neler
olduğunu öğrenmek istediğimizde, daha başka sorularla
karşılaşıyoruz: İnsanın doğası
nedir? İnsanı insan yapan nedir? Söylemeye gerek yok, toplum
bilimlerinin bugün içinde bulunduğu ortam, böylesi sorunların
tartışılmasına pek açık değildir. Bu sorunlar genellikle felsefe ye
dinin ana konuları olarak görülür. Olgucu düşünüş, bu sorunları,
nesnel geçerlilik gibi bir iddiası olmayan katıksız öznel
spekülasyonlar olarak ele alır. Sonradan ortaya konan verilere
ilişkin karmaşık savdan bu aşamada söz etmek zamansız olacağı için,
şimdilik yalnızca birkaç noktayı belirtmekle yetineceğim. İnsanın
özünü belirlemeye çabalarken, Heidegger ve Sartre'in ortaya
koydukları spekülasyonlara benzer metafizik spekülasyonlar yoluyla
ulaşılan bir soyutlamaya başvurmuyoruz. Her bir bireyin özü, türün
varoluşuyla özdeş olduğu için, insan
olarak insanda genelgeçer olan gerçek varoluş koşullarına
başvuruyoruz. Anatomik ve
nörofizyolojik yapının ve bu yapının homo (insan) türünü karakterize
eden ruhsal bağıntılarının gözleme dayalı olarak irdelenmesi yoluyla
bu kavrama ulaşıyoruz.
25
Böylece, insan tutkularını
açıklama ilkesini, Freud'un fizyolojik ilkesinden sosyobiyolojik ve
tarihsel bir ilkeye kaydırıyoruz. Homo sapiens türü, anatomi,
sinir fizyolojisi ve fizyoloji terimleriyle belirlenebileceği için,
bir tür olarak onu ruhbilim terimleriyle de belirleyebilmeliyiz.
Burada bu sorunların ele alınacağı bakış açısı varoluşçuluk olarak
adlandırılabilir, ama varoluşçu felsefe anlamında değil.
Bu
kuramsal temel, kişilik-kökenli kıyıcı saldırganlığın, özellikle de
sadizmin —bir başka duygulu varlık üzerinde sınırsız iktidar sahibi
olma tutkusunun— ve ölüseverliğin —yaşamı yok etme tutkusunun, ölü
olan, çürüyen ve tam anlamıyla mekanik olan her şeye hayranlığın—
çeşitli biçimlerini daha ayrıntılı olarak tartışma olanağı
yaratmaktadır. Öyle sanıyorum ki, yakın geçmişte yaşamış birçok tanınmış
sadistin ve yıkıcının, Stalin'in, Himmler'in, Hitler'in
kişiliklerinin çözümlenmesi, bu kişilik yapılarının anlaşılmasını
kolaylaştıracaktır.
Bu incelemenin atacağı adımları
belirledikten sonra, okurun ileriki bölümlerde karşılaşacağı temel
önermelerin ve vargıların bazılarını kısaca belirtmekte yarar
vardır: (1) Davranışı, davranışta bulunan insandan
ayrı olarak düşünmeyeceğiz; doğrudan doğruya gözlenebilir davranışlar
olarak açığa vurulup vurulmadıklarına bakmaksızın, insan dürtülerini
ele alacağız. Saldırganlık olgusuyla ilgisi bakımından bunun
anlamı, kendisini ortaya çıkaran güdüden bağımsız saldırgan
davranışı değil, saldırganlık
tepilerinin kökenini ve yoğunluğunu inceleyecek olmamızdır.
(2) Bu tepiler bilinçli olabilir,
ama daha çok bilinçsizdirler. (3) Bunlar, çoğunlukla, nispeten oturmuş bir kişilik yapısı içinde
bütünleşmişlerdir. (4) Daha genel bir belirlemeyle, bu inceleme, ruhçözümleme kuramını temel
almaktadır. Bundan çıkan sonuç şudur: kullanacağımız yöntem
gözlemlenebilir ve sık sık da
önemsiz görünen verilerin açıklanması yoluyla, bilincine varılamayan
iç gerçekliğin keşfedilmesi demek olan ruhçözümleme
yöntemidir. Bununla birlikte «ruhçözümleme» terimi, klasik
kuramla ilişkili olarak değil, bu kuramın belli ölçüde gözden
geçirilmiş biçimiyle ilişkili olarak kullanılmaktadır. Bu gözden
geçirmenin belirleyici yönleri daha sonra tartışılacaktır. Bu
noktada, yalnızca, bunun libido
(cinsel güdü) kuramına
dayanmayan ve bu nedenle de, çoğu zaman Freud'un kuramının asıl özü
olarak görülen içgüdücü kavramlardan kaçınan bir ruhçözümleme
olduğunu söylemek isterim.
26
Ne var ki, Freud'çu kuram ile içgüdücülük arasındaki
bu özdeşleştirme, son derecede kuşku götürür bir
özdeşleştirmedir. Gerçekten Freud, o zamanlar ağır basan eğilimin
tersine, insan tutkuları —sevgi, nefret, hırs, açgözlülük,
kıskançlık, çekememezlik— alanını araştıran ilk modern
ruhbilimciydi. Önceleri yalnızca oyun yazarları ve romancılarca ele
alınmış olan tutkular, Freud sayesinde, bilimsel araştırmanın ana
konuları oldular.(4) Onun çalışmalarının —en azından onun yöntemi,
artan ruhsal tedavi istemini karşılamada bir araç haline gelinceye
kadar— neden ruh hekimleri ve ruhbilimcilerden ziyade sanatçılar
arasında çok daha sıcak ve çok daha anlayışlı bir kabul gördüğünü bu
nokta açıklayabilir. Sanatçılar, kendi ana konularını, insanın
«ruh»unu, en gizli ve en ince dışavurmalarıyla ele alan ilk bilim
adamının o olduğunu hissettiler. Freud'un sanatsal düşünüş
üzerindeki bu etkisini, gerçeküstücülük en açık biçimiyle
göstermiştir. Gerçeküstücülük, daha önceki sanat biçimlerinin
tersine, «gerçeklik»i konuyla ilgisiz olduğu gerekçesiyle bir yana
bıraktı ve davranışla ilgilenmedi — önemli olan tek şey öznel
deneyimdi. Freud'un rüya açıklamalarının bu sanat akımının
gelişmesini sağlayan en önemli etkenlerden birisi haline gelmesi çok
mantıklıydı.
Freud, bulgularını, kendi zamanının kavramları
ve terimleriyle algılayıp tanımlamaktan başka bir şey yapamazdı. O,
öğretmenlerinin maddeciliğinden hiç kopmaksızın, insan tutkularını bir içgüdünün
ürünleriymiş gibi sunarak bu tutkuları maskelemenin bir
yolunu bulmak zorundaydı bir bakıma. Kuramsal bir tour de force (olağanüstü güç ya
da beceri gösterisi —çev.) ile bu işi çok zekice yaptı. Cinsellik (libido) kavramını öylesine
genişletti ki, (kendini-koruma bir
yana bırakılırsa) tüm insan tutkuları bir tek içgüdünün ürünü
olarak anlaşılabilirdi. Sevgi, nefret, açgözlülük, kendini
beğenmişlik, hırs, tamah, kıskançlık, zalimlik, şefkat; hepsi bu
tasarımın cenderesine zorla sokuldu ve kuramsal yönden de
özseverlik, ağız, makat ve üreme organları libidosunun çeşitli
dışavurumlarının yücelmesi olarak ya da bu dışavurumlara karşı
tepkici oluşumlar olarak ele alındı.
27
Bununla birlikte, Freud,
çalışmalarının ikinci döneminde, yıkıcılığın anlaşılması açısından
belirleyici bir ileri adım olan yeni bir kuram getirerek, bu
tasarımın çerçevesini kırmaya çalıştı. Yaşamı iki bencil itkinin,
yiyecek ve cinsiyet itkilerinin değil, ruhsal varoluşa açlık ve
cinsellikten daha başka bir anlamda hizmet eden iki tutkunun —sevgi
ve yıkımın— yönettiğini kabul etti. Ne var ki hâlâ kendine ait kuramsal temel
önermelerle sınırlanmış olduğu için, bu tutkuları, «yaşam içgüdüsü» ve «ölüm içgüdüsü» olarak adlandırdı;
böylelikle de insan yıkıcılığına, insandaki iki temel tutkudan
birisi olarak önem verdi.
Bu inceleme, sevme, özgür
olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve
boyuneğme dürtüsü olarak bu
tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden
boşamaktadır. İçgüdüler
katıksız bir doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular
sosyobiyolojik, tarihsel bir sınıflamadır.(5) Bu tutkular,
her ne kadar doğrudan doğruya fizikî varoluşun hizmetinde değilseler
de, içgüdüler kadar —hatta sık sık onlardan daha çok— güçlüdürler,
insanın yaşama duyduğu ilginin, onun coşkusunun, heyecanının
temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil,
sanat, efsane, tiyatro —yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey— bile
bu kaynaktan doğar, insan, fincanla atılan zar gibi, salt bir
nesneymişcesine yaşayamaz. Yiyip
içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde,
gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile, çok acı
çeker, insan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst
düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli
yaşamı kendisi için kendi yaratır.
Çağdaş düşünce
ortamı, bir güdünün ancak organik bir gereksinmeye hizmet ettiği
zaman yoğun olabileceği —bir başka deyişle, yalnızca içgüdülerin
yoğun güdüleme gücüne sahip oldukları— hakkındaki varsayımı
güçlendirmektedir. Bu mekanist, indirgeyici görüş açısı bir yana
bırakılacak ve holist* bir temel önermeden yola çıkılacak olursa,
insan tutkularının, bütün organizmaların yaşam sürecinde
yüklendikleri işlev açısından değerlendirilmeleri gerektiği
anlaşılmaya başlanacaktır. Bunların yoğunluğu, özgül ruhsal
gereksinmelere değil, bütün organizmanın yaşamını sürdürme —hem
bedensel olarak, hem de zihinsel olarak gelişme— gereksinmesine
bağlıdır.
Bfcz. bunlardan
bazılarının beynin yapısında ne ölçüde yer aldıkları sorunu,
Livingston (1967): Kısım 10'da
tartışılmıştır.
__________
* Holizm, bir varlığın, kendisini
oluşturan parçaların toplamından daha başka ve bu toplamı aşan bir
kimliğe sahip olduğunu savunan bir felsefe kuramıdır.
(Çev.)
28
Bu tutkular, ancak fizyolojik
gereksinmeler doyurulduktan sonra güçlü olmazlar. Bunlar, insan varoluşunun ta kökünde
bulunurlar; normal, «daha alt
düzeyde» gereksinmeler doyurulduktan sonra
karşılayabileceğimiz bir tür lüks değildirler, insanlar, sevgi, güç,
ün, öç tutkularını gerçekleştiremedikleri için kendi canlarına
kıymışlardır. Cinsel doyumdan
yoksunluğun yol açtığı intihar olaylarına gerçekten hiç
rastlanmamaktadır. Bu içgüdüsel-olmayan tutkular insanı
coşturur, yakıp tutuşturur, yaşamı yaşanmaya değer kılar. Fransız
Aydınlanması'nın filozofu von Holbach'ın bir zamanlar söylediği
gibi: «Un homme sans passions et
desires cesserait d'etre un homme» (Tutkulardan ve arzulardan yoksun bir insan
insan olmaktan çıkar, P.H.D. d'Holbach, 1822). Bu tutkular ve
arzular, işte insan onlarsız insan olmayacağı için, bu denli
yoğundur.(6)
İnsan tutkuları,
insanı yalnızca bir nesne olmaktan çıkararak bir kahramana, aşılması
güç engellere karşın yaşamına anlam kazandırmaya çalışan bir varlığa
dönüştürür. İnsan kendi kendisinin yaratıcısı olmak ister;
tamamlanmamış varlığını, belli bir bütünlük düzeyine ulaşmasını
sağlayacak birtakım ereklere ve amaçlara sahip olan bir varlığa
dönüştürmek ister. İnsanın
tutkuları, çocukluktan kalma yaraların yol açtığı şeyler oldukları
söylenerek yeterli bir açıklamaya kavuşturulabilecek türden bayağı
ruhsal karmaşalar değildir. Bu tutkular ancak indirgemeci
ruhbilimin alanı dışına çıkılırsa ve bu tutkuların amacının ne
olduğu —insanın, yaşamına anlam kazandırma ve verili koşullar
altında ulaşabileceği (ya da
ulaşabileceğini sandığı) en uygun yoğunluğu ve gücü tatma
girişimi oldukları— iyice bilinirse, anlaşılabilir. Bu tutkular,
insanın, içinde yaşadığı toplulukça onaylanmadığı sürece herkesten
(hatta kendisinden bile)
gizlemek zorunda kaldığı dinsel, mezhepsel
tapınışlardır.
__________________
(6) Holbach'ın bu deyişi, elbette,
çağının felsefî düşünüşü bağlamında anlaşılmalıdır. Budist ya da Spinoza'cı felsefelerin
bütünüyle farklı bir tutku anlayışı vardır. Bu felsefelerin
bakış açısından, Holbach'ın tanımı, insanların çoğunluğu için
deneysel olarak doğru olacaktır, ama Holbach'ın tutumu, bu
felsefelerin insan gelişmesinin amacı olarak gördükleri şeyin tam
karşıtıdır. Bu farklılığı değerlendirebilmek için, hırs ve açgözlülük gibi «usdışı tutkular»
ile tüm duygulu varlıklara karşı sevgi ve özen gibi «ussal tutkulara
arasındaki ayırıma değineceğim (bu konu daha sonra
tartışılacaktır). Bununla birlikte, konuyla ilgisi olan şey, bu
farklılık değil, esas olarak salt
kendi varlığını sürdürmekle ilgilenen yaşamın insanca
olmadığı düşüncesidir.
29
Kuşkusuz,
insan, rüşvet ve şantajla, yani ustaca koşullandırmayla, «din»inden ayrılmaya ve
benliksizlerin, robotların genel mezhebine dönmeye ikna edilebilir.
Ama bu ruhsal tedavi, onu sahip olduğu en iyi şeylerden, bir nesne
değil bir insan olmaktan yoksun kılar.
Gerçek odur ki, «iyi» olsun, «kötü» olsun tüm insan
tutkuları, bir kişinin yaşamına anlam kazandırma ve bayağı, salt
yaşamı sürdürme amacı taşıyan varoluşu aşma çabası olarak
anlaşılabilir ancak. Kişilik değişimi olanaklıdır; ancak bunun
gerçekleşmesi için kişi, yaşamını geliştiren tutkuları harekete
geçirerek, böylece de öncekinden daha üstün bir canlılık ve bütünlük
duygusu tadarak, yeni bir anlamlı yaşayış yoluna «kendi kendine
dönecek» durumda olmalıdır. Bu koşul sağlanmadıkça insan
evcilleştirilebilir ama tedavi edilemez. Ama yaşamı geliştiren
tutkular, daha yüksek bir güç, neşe, bütünlük ve canlılık duygusu
kazanılmasına, yıkıcılık ve zalimlikten daha fazla katkıda
bulunsalar bile, bu sonrakiler insanın varoluşu sorununa öncekiler
ölçüsünde bir yanıt oluştururlar. En
sadist ve en yıkıcı insan bile bir insandır; azizler ne kadar
insansa, o da o kadar insandır. O; insan olarak doğmuş olmanın yarattığı
güç sorunlara daha iyi bir yanıt bulmayı başaramamış sapık ve hasta
bir kişi olarak adlandırılabilir ve bu doğrudur da. O, kurtuluş
(salvation) arayışında yanlış yolu tutmuş bir insan olarak da
adlandırılabilir.(7)
Ne var ki, bu yorumlardan, hiçbir biçimde, yıkıcılık
ve zalimliğin kötü olmadıkları anlamı çıkarılmamalıdır;
bunlardan çıkarılabilecek anlam, ancak kötülüğün insanlara özgü
olduğudur. Bu tutkular yaşamı, bedeni ve ruhu yıkıma uğratırlar;
yalnızca kurbanı değil, yıkıcının kendisini de yıkıma uğratırlar. Bu
tutkular bir çelişki oluştururlar: kendine anlam kazandırma
uğraşında yaşamın kendisine karşı yönelmesini ifade ederler. Bunlar
tek gerçek sapmadır. Onları anlamak, onlara karşı hoşgörülü
davranmak demek değildir. Ama onları anlamadığımız sürece, nasıl
azaltılabileceklerini ve hangi etkenlerin onları güçlendirme eğilimi
gösterdiklerini bilmemize olanak yoktur.
-Yıkıcılık-zalimlik
karşısındaki duyarlığın hızla ortadan kalktığı ve ölüseverliğin,
yani ölü, çürüyen, yaşamsız, bütünüyle mekanik şeylere
hayranlığın, sibernetiğe dayalı toplumumuz çapında arttığı
günümüzde böylesi bir anlayış özel bir önem
taşımaktadır.
_____________
(7) Salvus (salus ile ilişkili) =
sağlıklı, güven içinde, incinmemiş, iyi durumda, sağlam. Bu anlamda,
her insan kurtuluşa (ama tanrıbilimsel anlamda değil), bir başka
deyişle, iyi ve güvenli bir duruma getirilmeye gereksinme
duyar.
30
Ölüseverliğin özü, yazınsal
biçimde ilk kez F.T. Marinetti'nin 1909'da yayımlanan Gelecekçi
Manifesto'sunda açıklandı. Çürümüş, cansız, yıkıcı ve mekanik olan
her şeye karşı özel bir hayranlık sergileyen son onyılların çoğu
sanat ve edebiyat yapıtında aynı eğilim görülebilir. Doğanın makinelerle fethinin gerçek
ilerleme anlamı taşıdığı ve yaşayan insanın makinenin bir eki haline
geldiği bir toplumda, Falanjistlerin «Yaşasın Ölüm» sloganı,
toplumun gizli ilkesi olma tehdidini
savurmaktadır.
Bu
inceleme, bu ölüsever tutkunun mahiyetini ve bu tutkuyu güçlendirme
eğilimi gösteren toplumsal koşulları açıklığa kavuşturmaya
çalışmaktadır. Ancak toplumsal ve siyasal yapımızda
gerçekleştirilecek ve insanı toplumdaki üstün yerine yeniden
oturtacak olan köklü değişiklikler aracılığıyla geniş anlamda bir
yardım sağlanabileceği sonucuna ulaşılacaktır. Bazı «devrimciler» arasında yaygın olan
şiddet ve yıkım saplantısı kadar, (yaşam ve yapıdan ziyade)
«yasa-düzen» için ve suçluların daha şiddetle cezalandırılması için
yapılan çağrılar da yalnızca çağdaş dünyadaki güçlü ölüseverlik
hayranlığının başka örnekleridir.
İnsanın, —doğada bir eşi daha olmayan— bu
bitmemiş ve tamamlanmamış varlığın gelişmesini bütün toplumsal
düzenlemelerin en yüksek amacı haline getirecek koşulları yaratmaya
gereksinmemiz vardır.
Gerçek özgürlük ile gerçek
bağımsızlığın sağlanması ve bütün sömürücü denetim biçimlerine son
verilmesi, ölüm sevgisini yenebilecek tek güç olan yaşam sevgisini
harekete geçirmenin
koşullarıdır.