1800'de
Almanya'da doğdu. Kopenhang
Askeri Akademisinde askeri eğitimini aldı.Almanya ordusunda subaylık görevinden sonra mesleki bir inceleme için
1834'te Varna
ve Silistre taraflarına gelmiş; II. Mahmut'un huzuruna
kabul
edildiğinde de kendisine Osmanlı ordusunda görev teklif
edilmişti.
1836'da Osmanlı Devleti hizmetinde yer alarak, Asakir-i
Mansurei Muhammediye ordusunda danışmanlık yaptı. Bu görevi sırasında Osmanlı
topraklarında geniş yetkilerle
gezerek
haritalar çizdi.
Osmanlı
Devleti'nin doğuda Kürtlere karşı harekatına, aynı zamanda Nizip
Savaşı'na katıldı. Bu seyahatleri sırasında kardeşine ve
arkadaşlarına yazdığı mektuplarla 1836-1840 yılları
arasında Osmanlı Devleti'ni ve sosyal yaşamını anlattı.
Osmanlı hizmetinden sonra Alman-Fransız, Prusya-Danimarka savaşlarında bulundu.
1828 Osmanlı-Rusya
savaşını "1828 Seferi" adlı bir eserinde anlattı. 1891 'de vefat etti.Mezarı Polonya'dadır.
II.Mahmut Döneminde Siyasi
ve Askeri Durum
Bu İslam hükümetine karşı koymak, garp
ordularının birçok zaman mühim meşgalesi olmuştur.
Şimdi ise denilebilir ki, Avrupa politikası, Osmanlı
mevcudiyetini muhafaza etmekle mükelleftir.
İslamiyetin şarkta galebe çaldığı gibi, garbın da
büyük bir kısmında hakimiyet tesis edebileceğinden cidden
korkulduğu zamanlar pek uzak
değildir.
Hıristiyanların asırlardan beri kökleşmiş olduğu
yerleri İslamlar zaptetmişti. Korent, Efes, Nise gibi
Havariyunun meşhur Sinot şehirleri ve Antiyus (Antakya),
Nikomedi (İznik), Alexandri (İskenderun) gibi kiliseler
Türklerin elinde idi.
Hıristiyanlığın beşiği, Hazreti
İsa'nın makberi Filistin ve Kudüs, bütün garp şövalyelerine
karşı duran İslamların tabiyetinde bulunuyordu. Roma
İmparatorluğu'nun uzun hayatına hatime çekmek ve içinde bin
sene Hazreti İsa'ya taptıkları Ayasofya kilisesini
camiye kalbetmek, İslamlara nasibolmuş idi.
Muhammediler Stirya ve Salzburg'un yakınlarına kadar
ilerlemişlerdi. Roma kralı, zamanın birinci prensi
payitahtından firar etti ve az kaldı ki Viyana'nın Sen
Jozef kilisesi, Bizans'ın Ayasofyası gibi cami
oluyordu.
Afrika
çöllerinden Hazer denizine, Hint denizinden Adriyatik denizine kadar
bütün milletler Türk padişahına tabi idi. Venedik ile Almanya
imparatoru Babıali'nin haraçgüzarı arasında bulunuyordu.
Akdenizin dörtte üç kısmı Osmanlıların hükmü altında idi.
Nil ve Fırat Türk nehirleri, Akdeniz adaları ve
Karadeniz Türk gölleri idi. Ancak iki asırdan beri Devleti Aliyye,
yakın bir izmihlali ihsas eden bir inkiraz hali gösteriyordu;
Yunanistan kesbi istiklal etti. Buğdan ve Eflak ve
Sırp prenslikleri Babıali'nin hakimiyetini şeklen tanıyorlar ve
Türkler vaktiyle kendilerine aidolan bütün bu
yerlerden tardolunduklarını görüyorlar.
Mısır bir
eyalet olmaktan ziyade düşman bir hükümettir; Suriye, Adana ve ellibeş hücuma
ve yetmişbeş bin Müslümanın şehadetine bedel elde edilmiş olan
Girit adası isyan etmiş bir paşanın, Mehmet Ali'nin eline geçmiştir.
Yeniden kazanılan Trablusgarp yeniden elden çıkmak
tehlikesinde bulunuyor; Akdeniz üzerindeki diğer
Afrika memleketlerinin hemen hemen Devlet-i Aliyye ile hiçbir
münasebetleri kalmayıp gözlerini Babıali'den ziyade İngiliz
kabinesine çevirmişlerdir.
Elhasıl, Arabistan'da ve hatta
Hicaz'da bile Sultan'ın çoktanberi hakiki bir nüfuzu yoktur.
Bugün Babıali'nin elinde kalan diğer yerlerde dahi padişahın
kuvveti birçok cihetlerden mahduttur. Fırat ve Dicle
sahillerindeki ahali pek az itaat gösteriyorlar. Karadeniz ve
Bosna ayanları padişahın iradelerinden ziyade kendi
menfaatlerine tabidirler.
İstanbul'dan uzak şehirler
kendi kendilerini idare ediyorlar ve müstakil gibidirler.
Görünüyor ki, artık Devlet-islamiye, elyevm
Kuran'a itaatten ve uzun süren bir itiyattan başka bir
rabıtası olmayan prensliklerden,hükümetlerden ve
cumhuriyetlerden ibarettir.
Müstebitten murat, iradesi yegane
kanun olan, gayet nüfuzlu bir zat ise,İstanbul sultanı müstebitten
başka birşey değildir. Avrupa diplomatları Türkiye'yi çoktan
beri menfaatleri ile hiç münasebeti olmayan muharebeler ile
işgal ve yahut eyaletlerinin elden çıkmasına mal olan sulh
muahedelerini imzalamaya mecbur ederler.
Lakin
Devlet-i Aliyye sinesinde bütün ecnebi donanmasından ve
askerlerinden daha müdhiş bir düşman besliyordu;
Üçüncü Selim, Yeniçeriler'le savaşının taht ve hayatına mal olduğu
tek hükümdar değildi; buna rağmen Sultan
Mahmud'un himayesine girmektense tasfiyeden doğacak mahzurları
göze almayı tercih etmişti; seller gibi kan dökerek maksadını
istihsale muvaffak oldu.
Türk ordusunu mahva muvaffak
olduğu için sultan kendisini şayanı tebrik görürken,Yunan
Yarımadası'ndaki ayaklanmayı bastırmak için Mısır Valisi Mehmet
Ali'yi yardıma çağırmak zorunda kaldı.
O zaman, üç
Hıristiyan devlet, Fransa,İngiltere ve Rusya, aralarındaki
geçimsizliği unutarak, ilk ikisi padişahın donanmasını vurup
bitirdiler, Rusya'ya da Türkiye'nin kalbinin yolunu açtılar.
Fakat deniz mağlubiyeti ve diğer meseleler Türkiye'yi harab etti.
Türkiye'nin yeniden bir ordu cem ve tahşit etmesi kabildi.
Ecnebi ordusu muharebelerle Devleti Aliyye'yi mahva karip bir
hale getirmiş olduğu gibi gene ecnebi ordusu mütehassısları
müşarünileyhayı kurtardı; Osmanlılar kendilerine mahsus bir
ordu teşkil etmek istediler ve güç halle ancak yetmişbin
muntazam asker cemedebildiler...
Herşeyden evvel Devleti
Aliyye muntazam bir idareye muhtaçtır ve pek cüzi olan yetmiş
bin askeri bile şimdiki idare ile yaşatmaya muktedir olamaz.
(Moltke, burada o zamanki
hükümetin bütçe açığından,
memurların fenalığından uzun uzun bahseder)
Vaktiyle fevkalade kuvvetli olan bu
devletin azası mefluç olup bütün hayat kalbinde temerküz etmiş
olduğundan payitaht sokaklarında çıkacak bir ihtilal Osmanlı
saltanatının hayatına hatime çekebilir.
Devleti Aliyye
acaba inkirazdan kendini kurtarabilecek mi?
Yoksa,
Bizans hükümeti gibi fena idare seyyiesiyle tamamen sukuta mı
mahkumdur?
Bunu istikbal gösterecektir. Avrupa'nın sulh ve
müsalemetini tehdit eden keyfiyet, Türkiye'nin bir ecnebi
devlet tarafından teshirinden ziyade Devleti Aliyye'nin son derece
zaafı ve içten çöküşüdür.
Helmuth von
Moltke
Beyoğlu, 7 Nisan
1836