ORSAM’da
(Türkmeneli İşbirliği ve Kültür Vakfı Ortadoğu
Stratejik Araştırmalar Vakfı)
17 Haziran 2009’da, İran
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği bir toplantı
gerçekleştirildi. Toplantıda, seçim süreci ve sonuçlarının İran’ın
siyasi sistemine ve dış politikasına yansımaları ele alındı.
Yöneticiliğini Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler
Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin’in yaptığı
toplantıya konuşmacı olarak Ortadoğu Uzmanı Serkan Taflıoğlu, ODTÜ
Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi
Bayram Sinkaya ve ORSAM Şiilik Araştırmaları Danışmanı Kaan Dilek
katıldı.
Toplantının ilk bölümünde, seçim sonuçlarının İran İslam
Cumhuriyeti rejiminin ve kurumlarının temel ideolojisini oluşturan
Velayeti Fakih müessesesi açısından önemi ele alındı. Konuşmacılar,
Velayeti Fakih müessesesinin öncelikle tarihsel arka planını ortaya
koydular. Ardından, bu arka plan ile İran siyasetinin günümüzdeki
dinamikleri arasında ilişki kurarak bazı çıkarımlarda
bulundular.
Velayeti Fakih Müessesesi Değişmeden Devam mı Edecek,
Dönüşecek mi, Yoksa Çöküyor mu?
Serkan Taflıoğlu, Şii Ulema’nın Hicri 10. ve 11. yüzyıla
kadar bireylerin günlük yaşantılarına ilişkin meselelerle
uğraştığını, çünkü Şii Ulema’nın
“İmamet ve Gaybet
inancı gereği ümmetin yönetim hakkının İmam’ın yetkisinde olduğuna
ve Müslümanların bu konuda söz söylemeye hakkı bulunmadığı”na
inandığını anlattı.
Taflıoğlu, bu durumun Safeviler
döneminde değiştiğini, çünkü doğuda Timur’un Sünni Türk-Özbek
İmparatorluğu’nun ve batıda Sünni Türk-Osmanlı İmparatorluğu
arasında kalan bölgede üçüncü bir Türk devletini kurmak ve
güçlendirmek için arayışa girdiğini, bu sırada “İmam yoksa
naibi olmalı fikrinin yeşerdiğini”, ardından Şahlık
yönetiminin bazı Şii fakihler aracılığıyla “İmam gelene kadar İran’ı
yönetme yetkisi”ni eline aldığını söyledi.
Kaan
Dilek de, Safevi devletinin Çaldıran Savaşı ile başlayan zayıflama
sürecinde Şii ulemanın siyasi ve sosyal yapı üzerindeki etkisinin
giderek pekiştiğini, 19. yüzyıl başlarında da Velayeti Fakih
düşüncesinin bir ideolojiye bürünmeye başladığını kaydetti.
Dilek, bu sürecin son noktasının Ayetullah Humeyni
tarafından konulduğunu ifade etti.
Taflıoğlu, Humeyni’nin
Velayeti Fakih’in Şahlık yönetiminin değil Ulema’nın hakkı olduğunu
ve bu hakkın başka hiç kimseye verilemeyeceği itirazını
geliştirdiğini, fakat “İmam gelmeden Müslümanların kıyam
edemeyeceği”ni düşünen ve Velayeti Fakih’e karşı çıkan
Ulema’yı ikna etmek yerine sokağı ikna ederek amacına ulaştığını
anlattı.
Taflıoğlu, Humeyni’nin siyasi
söylemlerinin dini söylemlerinden çok daha etkili olduğuna işaret
etti.
Bayram Sinkaya da, İran rejiminin nirengi noktası olan
Velayeti Fakih müessesesinin Humeyni’nin ölümünün ardından sıkıntıya
girdiğini, Humeyni kadar güçlü bir karizması olmayan Ali Hamaney
döneminde sorunun aşılması için bu müessesenin kurumsal gücünün ön
plana çıkartıldığını söyledi.
Günümüzde, Reformcular
ile Muhafazakârlar arasında en temel farkın bu müessesenin statüsü
olduğuna işaret eden Sinkaya, Reformcuların bu müessesenin
yetkilerinin gözetleme ile sınırlı olmasını istediğini ancak
Muhafazakârların sözkonusu yetkilerin her türlü fiili yönetimi
kapsamasından yana olduğunu belirtti.
Sinkaya, Hamaney’den
sonraki dönemde Velayeti Fakih müessesinin kendini kabul
ettirmesinin daha da zorlaşacağı bir dönemin başlayacağı, statüsünün
gözetleyici-koordine edici bir role doğru evrilebileceği öngörüsünde
bulundu.
Kaan Dilek de, Humeyni sonrası dönemde Velayeti
Fakih müessesinin bir ölçüde halkla ayrışmaya gittiğini ve kendisini
daha ziyade kurumsal yapısıyla kabul ettirdiği görüşünü destekledi.
Dilek şunları söyledi:
“Şii ulema
eskiden sistemin dışındayken daha geniş bir hareket alanına sahipti
ve meşruiyet zeminini daha kolay bulabiliyordu. Fakat
iktidara yerleşmesiyle birlikte son 30 yılda ciddi biçimde yıprandı.
Toplum üzerindeki etkisi azaldı. Son seçimlerde taraflar arasındaki
rekabet esnasında cereyan eden bazı olaylar, Velayeti Fakih
müessesesinin tamir edilemeyecek noktaya geldiğini göstermiştir.
Artık İran’da taşlar yerinden oynamıştır. Şii Ulema’nın modern
dönemde Velayeti Fakih gibi konularda yaşadığı görüş ayrılığı
günümüz İran’ının temel sorunudur.
Aslında son seçimlere
giren Rafsancani ve Hamaney’in bizzat kendileridir. Rafsancani,
Muhafazakârların boy hedefi olmuştur.”
Serkan Taflıoğlu
da, Rafsancani’nin İran devleti içinde kilit öneminin olduğunu
ancak meseleyi sokağa dökmenin Hamaney’e yarar sağlayacağını bildiği
için böyle bir yola gitmeyeceği görüşünü dile getirdi. Taflıoğlu,
muhtemelen devlet içerisinde bir uzlaşma arayışı başlayacağı
öngörüsünde bulundu.
Mehmet Şahin bu noktada bir eklemede bulunarak, devrimlerin
hemen ardından devletlerin diğer devletlerle savaşması halinde
devrim ideolojisini daha iyi yaşattıklarını, 1979’dan 1988’e kadar
süren İran-Irak Savaşı’nın ve akabinde devam eden ABD-İsrail
tehdidinin İran rejiminin kendi içindeki tartışmalara set
oluşturduğuna dikkat çekti. İlk defa Velayeti Fakih
müessesesi üzerinden rejimin iç yapısının tartışıldığını vurgulayan
Şahin, son olayların bu meyanda rejim krizinin zirve noktasını
oluşturduğunu söyledi.
Serkan Taflıoğlu ise, İran’da 1979 devriminden sonra inşa
edilen kurumsal yapının halen oldukça güçlü olduğunu ifade ederek,
son gelişmelerin Velayeti Fakih müessesesi açısından bir kırılma
noktası olamayacağını belirtti. Taflıoğu, şöyle devam etti:
“Ahmedinejad halen sokağa, varoşa hâkim. Hile dünyanın
her yerinde olabilir ama bu durum Ahmedinejad’ın seçimi yoğun bir
halk desteğiyle kazandığı gerçeğini değiştirmez. Batı basınında
ekonomik ve sosyal göstergelerle ilgili bazı rakamlar üzerinden
Ahmedinejad yönetiminin halkta memnuniyetsizliğe neden
olduğu iddia ediliyor. Fakat sözkonusu göstergeler doğru
değil.
Yönlendirme yapılıyor. İran’da son 30 yıldır
ekonomik ve sosyal göstergelerde iddia edildiği gibi olumsuz bir
değişim olmadı. Şu an sokakta olanlar bizi yanıltmasın. Reformcu
liderler, aslında olayın tam anlamıyla sokağa inmesi halinde rejimin
bundan güçlenerek çıkacağının farkındalar. Bu nedenle olaylar kısa
sürede yatışacaktır. Birtakım sıkıntılara rağmen halkın mevcut
ideolojiye desteği devam ediyor.”
Bayram Sinkaya bu
görüşe karşılık, 2006 yerel seçimleri ile 2008 genel seçimlerinde
Ahmedinejad yönetiminin istediği sonucu alamamasının haklı olarak
Reformcuları umutlandırdığını ve de son seçimlerde, kaybeden
adayların ilk kez sonuçlara itiraz ederek sokağa çıktıklarını,
şikayetlerini bu defa “Allah’a havale etmekle” yetinmediklerini
hatırlattı.
İran’ın Dış Politikası Değişir
mi?
ORSAM’daki toplantıda tartışılan ikinci temel konu, seçim
sonrasında İran rejiminin takınacağı tutumun dış politikasına ne
şekilde yansıyacağıydı.
Bunun öncesinde konuşmacılar,
Reformcuların İran dış politikası vizyonuyla ilgili olarak
Batı’da ve Türkiye’de sıklıkla yapılan yanlış bir
değerlendirmeye dikkat çektiler.
Serkan Taflıoğlu
konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Musevi’ye destek verenlerin sisteme karşı
olduğu gibi kaba bir tasnif yapılması yanlış. Hatemi
döneminde de açıkça görüldüğü üzere kişilerin değişmesi İran İslam
Cumhuriyeti’nin dış politika esaslarını değiştirmiyor.
ABD’de de Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında dış
politikadaki farklılık özde değil usuldedir, yani söylemdedir.
Nitekim Obama’nın Kahire konuşması Bush’un özde söylediklerinden
farklı değildir.
Öte yandan, İran’ın anayasal sistemi
bilinmediği için de beklentiler sürekli abartılıyor.
İran anayasasının 57. maddesine göre yasama,
yürütme, yargı Rehber tahtı nazarında görev yapar.
Cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları gibi pek çok
makam için atama ve azil yetkisi vardır. Yine, ülkenin genel ve dış
siyasetini belirleme yetkileri vardır. Protokolde ikinci sırada olan
Cumhurbaşkanlığı makamı uygulamada çok daha geridedir.”
Kaan Dilek, İran’ın iç siyaset dengelerinin sıkışmasına paralel
olarak Tahran’ın boğucu iç gündeminden kurtulmak, ilgi ve enerjisini
dışarıya kanalize etmek için Ortadoğu’da özellikle
Afganistan ve Irak’taki bölgesel dinamikleri uyarmayı
denebileceğini, böylece yoğun bir ulusal dış politika gündemine
odaklanabileceğini kaydetti.
Bayram Sinkaya da,
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın koltuğunun sağlam olduğunu, ama
kendisinin de bizzat ifade ettiği üzere yönetimin daha da radikal
bir tutum takınacağını dile getirdi.
İçeride, bir dizi
Reformist teorisyen siyasetçinin tutuklanmasıyla radikalleşmenin
halihazırda başladığını belirten Sinkaya, İran’ın iç
siyasetine yönelik dış müdahalelerin de Reformistlerin tasfiye
edilmesine meşruiyet kazandıracağının altını çizdi.
Sinkaya, İran-Türkiye ilişkilerinin mevcut seyrinde değişim
olmasının Türkiye’nin tutumuna bağlı olduğunu, radikalleşen İran
karşısında Batı’nın sertleşmesinin ise İran’ın ve Batı’nın
Ankara üzerindeki “safını netleştir” baskısını artırabileceğini
belirtti. Kaan Dilek ise, İran rejiminin seçimler
sonrasında klasik bir refleksle radikalleşebileceğini fakat Batılı
elitlerin artık, son 30 yılda İran’a uygulanan baskıların yalnızca
rejimin elini güçlendirmeye yaradığını idrak ettiğini, bu nedenle
baskıyı artırma yoluna gitmekten imtina edeceklerini savundu.
Dış politika bağlamında ele alınan alt başlıklardan biri de,
İran’ın tutumunu sertleştirmesi halinde ABD ve İsrail’in buna askeri
tepkiyle yanıt verip veremeyeceğiydi.
Taflıoğlu, ABD’nin
radikalleşecek bir İran’a verebileceği daha büyük bir tepki
olmadığını, İran’daki sistemin silahsız bir halk hareketi ile
kurulduğu ve güçlü bir kurumsal yapısı bulunduğu için Saddam
Irak’ından tamamen farklı olduğunu vurguladı.
Irak’a
müdahale ederken hukuki ve siyasi destek bulamayan ABD’nin İran’a
olası bir askeri müdahale konusunda çok daha yalnız olduğunu ekledi.
Taflıoğlu şöyle devam etti:
“ABD hâlihazırda Asya’daki tüm
üslerini kaybetti. Elinde Afganistan, Özbekistan ve Kırgızistan’daki
üslerini kaybetmesiyle, geçiş amaçlı kullanabildiği yalnızca
Tacikistan kaldı.
Pakistan devleti ise adeta varlığını
sürdürme mücadelesi vermektedir. Rusya, Çin ve Hindistan bu
coğrafyayı ABD’ye terk etmeye razı olamaz.
Bugün İran’da
nükleer tesislerde 1000’e yakın Rus mühendis var. Aileleriyle
birlikte 2500 Rus vatandaşı eder.
ABD bir oldu bittiyle
İran’a müdahalede bulunursa, Gürcistan örneğinde görüldüğü üzere
Rusya bir şekilde ABD’ye karşılık verecektir.”
Bayram
Sinkaya da, İran’ın radikalleşmesi halinde dahi bölgede “eski
Devrimci İran” kadar tehdit algılanmayacağını belirterek, Obama
yönetiminin başarısız olma pahasına dahi olsa, Ahmedinejad yönetimi
ile masaya oturacağını söyledi.
Sinkaya bu noktada İsrail’in
dizginlenmesi sorunun gündeme geldiğini, Obama yönetiminin
radikalleşen İran ile daha da gerginleşen İsrail arasında ortada
kalabileceğine, bölgede “vekil savaşların” yeniden
çıkması halinde ise durumun daha tehlikeli bir hal alabileceğine
dikkat çekti.
Taflıoğlu, şu an için Obama yönetiminin
İsrail’i bir oldu bitti yapmaması için kesin biçimde uyardığını,
çünkü olası bir İsrail saldırısının asıl ceremesini ABD’nin
çekeceğinden herkesin emin olduğunu, ancak İsrail’in ABD’nin İran
ile uzlaşmayı tercih edeceği inancıyla Vaşington’a “Sen
vurmazsan ben vururum” mesajı göndermeye devam ettiğini ifade
etti.
Mehmet Şahin ise, İsrail’in İran’a saldırarak ABD’ye
emri vakide bulunması halinde, ABD yönetiminin İsrail’in arkasında
durmak zorunda kalacağını dile getirdi. Taflıoğlu, İsrail’in İran’a
kesin ve nihai sonuç alacak bir askeri harekâtta bulunma
kapasitesine sahip olmadığını, olası bir saldırı halinde İran’ın
Lübnan ya da başka yerlerden İsrail’e mutlak surette bir yanıt
vereceğini, hatta İsrailli bazı yetkililerin Nasrallah’ın bazı
ifadelerinden Hizbullah’ın elinde taktik nükleer silah olabileceği
düşüncesine kapıldığını anlattı.
Mehmet Şahin, İran’ın dış politika refleksinde İsrail’in
konumunu Aşil Topuğu’na benzettiği değerlendirmesinde, Obama
yönetiminin şu an için en büyük sorununun İsrail yönetimi olduğunu,
Vaşington’un doğal büyüme kavramını ortaya atan Netanyahu
yönetimi ile, radikalleşebilecek bir İran’ı uzlaştırmanın
sıkıntısını yaşadığına dikkat çekti.
Reformistlerin
de nükleer politikaya sahip çıktığına işaret eden Şahin, İran’ın bu
çabasını anlamaya çalışırken, 1907 ve 1941’te maruz kaldığı iki
büyük işgalin yarattığı travma ile 1979’dan sonra Batı’nın liderlik
ettiği uluslararası topluma kabul edilmemesinin dikkate alınması
gerektiğini bildirdi.
Toplantıda, İran’daki son gelişmelerin, Ortadoğu’da
demokratik halk hareketlerine örnek olması ihtimali ve bu
hareketlere Batı’nın yaklaşımı da değerlendirildi.
Mehmet
Şahin, İran’daki Ahmedinejad yönetiminin meşruiyetinin tartışmaya
açılmasının bölgedeki otoriter Arap rejimlerinin durumunu da
tartışmaya açtığını, durum böyle devam ederse, 1979’de İran’dan
rejim ihracı tehdidi algılayan bölge ülkelerinin bu sefer
“demokratik talep ihracı” gibi bir tehlike algılayabileceğine
değindi.
İran’da Ahmedinejad’ın iktidara geldiği dönemde
Körfez ülkelerinin ister istemez ABD’ye yakınlaşma ihtiyacı
hissettiğini hatırlatan Şahin şöyle devam etti:
“Demokratik talep dalgasından diğer Ortadoğu
ülkelerinin rejimleri zarar görür. Hem rejimlerin kendisi
hem de Batılılar bunun farkında. Demokrasiye en yakın seçimler
Filistin ve İran’da gerçekleştiği halde Batı buralardaki süreçleri
görmezden geldi.
Yani ABD aslında statükodan memnun. Yapmak
istediği asıl şey, İran’ın 30 senedir kapalı olan kapısının kilidini
açmak. Zaten ABD Ortadoğu’da halk bulamıyor. Doğu Avrupa’da
olduğu gibi bu ülkelerde bir halk tabanı yok.
Mısır
ve Ürdün gibi ülkelerde ABD’nin jandarmalığını yapacak kitleler
yok.”
Aynı görüşü destekleyen Kaan Dilek, Batı’nın
İran’ı korku aracı olarak değerlendirerek bu ülke üzerinden Arap
rejimlerini kontrol etme çabasında olduğunu kaydetti. Serkan
Taflıoğlu da şunları ekledi:
“ABD’nin son yıllarda üst
üste yaptığı hataların Arap halkları nezdinde derin etkiler
yarattığını, bu durumun da Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan
rejimlerini daha büyük bir tehdide maruz bıraktığına" dikkat
çekti.
Taflıoğlu,
“İsrail’in Gazze’ye
düzenlediği her saldırı Arap rejimlerini kendi içinde zayıflattı.
Ürdün Kralı’ın ‘savaş çıkabilir’ uyarısı bıçağın kemiğe dayandığını
gösteriyor. Bu söz iyi tahlil edilmeli. İsrail’in her meydan
okumasından sonra ABD’den kayıtsız şartsız koruma istemesi ve
genellikle bunu elde etmesi, ABD’nin müttefiki durumunda olan
rejimleri kitleler karşısında zayıflatıyor.”
Not: Bu toplantıdaki değerlendirmeler, İran Rehberi Ali
Hamaney’in 19 Haziran 2009’daki Cuma hutbesinden önce yapılmıştır.