(Açık İstihbarat : İran'daki
siyasi ortamın gerildiği bir noktada; İran merkezli bir "dini
hareket" olan Bahailik ile ABD'nin hamiliğini reddetmemiş Gülen
hareketi arasındaki bağlantıyı inceleyen aşağıdaki yazının daha da
anlam kazandığını
düşünüyoruz.)
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Neler
olup bitiyor diye pathique (pre-paranoyak), ve skeptic (kuşkucu) bir
şekilde tecessüsle tefekkür ederken kafamda bir ampûl yandı ve
kendisine ecnebi medyada “
prophet” yâni peygamber dendiğinde kıvıran, “aman efendim
estağfurullah” filân diyen “Fethullah Hocaefendi
Hazretleri’nin” neden ve niçin emperyalizmce
desteklendiği, oyunun altında ne yattığı ile ilgili bir aydınlanma
yaşadım. Tabii ki bu tür ilhamlara hep şüpheyle bakmak lâzım ama
taşlar fena hâlde yerli yerine oturuyor aşağıda anlatacaklarımı
düşününce.Önce “Bahaîlik nedir” mevzuunda internet mahreçli derli
toplu bilgi arz edeyim:
***
http://www.dunyadinleri.com/Bahaîlik.html 12.05.2008 22:25
BAHAÎ DİNİ
1800’lerde İran’da Mehdi inancının
uzantısı olarak doğan Babîliğin bağımsız dine dönüşmüş biçimi. Bütün
dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahaî tarihi, 1844’te
Bab’ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni
bir Peygamber’in geleceğini ilân etmesiyle başlar. Bahaîliğin
kurucusu ve peygamberi, lâkabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali, 21 Nisan 1863’te yeni dini ve yeni
prensipleri Bağdat’ta sürgünde iken ilân
etti.
Prensipleri
İnsanlık âlemi tek bir âiledir
Irk, din, dil, cinsiyet gibi tüm önyargılar
kaldırılmalıdır
Tüm dinlerin temeli birdir (şimdilik son din İslâm
veya Bahaîlik değildir, gelecekte de dinler
gelecektir)
Din bilim ve akıl ile uyum içinde
olmalıdır
Kadın ve erkek eşittir
Genel barış için çalışılmalıdır
Evrensel eğitim hedeflenmelidir
Serbest düşünce ile gerçek
araştırılmalıdır
Aşırı zenginlik ve yoksulluk
kaldırılmalıdır.
Bahaî dininde tek evlilik (monogami)
esastır, kadınlar türban takmak zorunda değillerdir. Tüm dünya
ülkelerinde değişik ırkî ve dinî kökenden gelme (İslâm, Hristiyan,
Yahudi, Zerdüştî, Hindu vs.) Bahaîler vardır. Bahaî dinine göre tüm dinlerin kaynağı ve
amacı ortaktır ve birbirine aykırı değildirler. Düşmanlık aracı hâline gelmeleri tarihte
insanların dinleri güç elde etme amaçlarına âlet etmelerinden
kaynaklanmıştır. Buna göre Bahaîlik’te “eğer din sevgi ve birliğe değil, düşmanlık
ve ayrılığa neden oluyorsa dinsizlik daha
iyidir”. Daha önceki
dinlerde olduğu gibi, bundan sonra da insanlara ahlâkî ve ruhanî eğitim sağlamak
amacıyla başka peygamberler geleceğine inanılır.
Tarihî Bilgiler
Seyyid Ali Muhammed (Bab) (Bab, Arapça’da kapı demektir), kendisinin tüm Müslüman
âleminin beklediği kişi olan “Kaim”, “Mehdi” olduğunu 23 Mayıs
1844’te ilân etti. Binlerce kişi Bab’a inanarak
“Babî” oldu. Bu gelişmeler ve onun eski dinî
yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması
İran’da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850’de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi.
Birçok Babî ise yine İran’da değişik feci işkence yöntemleri ile
öldürüldü. Bab’ın ölümünden sonra “Babî”lere
Mirza Hüseyin Ali
(Bahaullah) liderlik
etti. Bahaullah ve beraberindekiler İran Kaçar
yönetiminin baskısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan görüşmeler
sonunda Bağdat’a sürgün edildi. Bahaullah 1863'te burada, Bab’ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi
olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin gelmesini vaad
ettiği
“dünyanın bir vatan gibi olacağı, insanların
artık savaş yapmayı öğrenmeyecekleri”
Mehdi çağının
gelmiş olduğunu ilân ederek Bahaî Dini’nin yeni prensiplerini
açıkladı. Bahaullah’ın hayatının 40 yılı Osmanlı İmparatorluğu
topraklarında geçti. 12 Aralık 1863'te vardığı Edirne’de bu
tarihten itibâren 5 yıla yakın
yaşadı.
Mirza Hüseyin Ali’nin (Bahaullah) vefatından sonra büyük oğlu
Abdülbaba (1844–1957) öğretinin liderliğini yapmış,
Abdülbaha’nın vefatından sonra ise büyük torunu
Şevki
Efendi Bahaî
misyonunun liderliğine getirilmiştir.
Bahaî Dünya Merkezi
İsrail’in Hayfa şehrindedir. 1868'ten
itibâren Bahaullah ve âilesinin ve beraberindeki
inananlarının o tarihte Osmanlı toprağı olan Akka Kalesi’ne (bugün
İsrail’de Akdeniz kıyısında) sürgün edilmesi ve orada vefatına kadar
yaşamaya devam etmesi sonrasında Akka’nın hemen yanındaki
Hayfa
şehri, Bahaî Dünya
Merkezi’nin yeri oldu. Bahaîlik Birleşmiş Milletler’de temsil
edilmekte ve
dünyadaki gayri siyasî alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda
bulunmak için çalışmaktadır.
Kutsal Yazılar ve İbâdet
Kutsal Kitaplar
Temel yasaları ve dinin şer’î hükümlerini
içeren Kutsal Kitap olan Kitab-ı Akdes (En Kutsal Kitap), İkan Kitabı [Kitab-ı İkan- Tevrat, İncil ve
Kur’ân’daki bâzı âyetlerin açıklamasını ve bâzı ilâhiyat konularını
ihtiva eden bir kitap. İkan, Arapça’da kesin bilgi demektir (ikan,
yakin, yakînen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı Meknune), Kurdun Oğlu Risâlesi gibi kitaplardır.
Bahaîler, tüm
dinlerin Kutsal Kitaplarının (Tevrat, İncil, Kur’ân, Baghavad Gita
ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak dinî
mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine
inanırlar.
Kitab-ı Akdes, Bahaîlik’in en önemli kutsal kitabı.
Dinin kurucusu Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Arapça
el-Kitab
el-Akdes adıyla
yazılmıştır. Yine de çoğunlukla Farsça ismi olan
Kitab-ı
Akdes kullanılır.
Bâzen sâdece “Akdes” olarak da anılır. Akdes kelimesinin
anlamı “en kutsal, en mübârek”tir.
Her ne kadar kitabın bir kısmının daha erkenden
yazılmış olduğuna dâir bâzı deliller olsa da, genel kanaât kitabın
1873 yılı civarında tamamlanmış olduğudur.
Kitab-ı İkan, yâni İkan Kitabı Bahaî inancının kutsal
kitaplarındandır.
Kitap 1862'de Bahaîlik’in kurucusu olan
Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Bir kısmı
Farsça bir kısmı ise Arapça yazılmıştır. Bahaullah o sıralarda Osmanlı Devleti’ne bağlı olan
Bağdat’ta sürgündedir. Bahaî inancına göre Bahaullah vahyi ilk kez Siyah Çal’da, Kitab-ı
İkan’ın yazılmasından yaklaşık on yıl önce almış fakat vahiy
aldığını ve misyonunu açıkça ilân etmemiştir. Kitab 2 gün ve gece içinde
yazılmıştır.
Bahaullah’ın, böylece de Bahaîlik’in, başlıca teolojik eseridir. Farsça
Beyan’ın tamamlanışı olarak da
tanımlanmıştır.
İbâdet
Başlangıçta İslâm dininin bir mezhebini
andıran Bahaîlik zamanla bağımsız bir din hâlini almıştır.
Bahaîlik’te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alınan esaslar da vardır.
Bahaîlik, Allah’a,
kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete ve Baha’ya imanı
emreder. Bahaîlik
için insan hayatının amacı Tanrı’yı tanımak, O’na tapmak ve sürekli
ilerleyen uygarlığı desteklemektir. Bahaîlik âlemin birliğini
sağlama ve dünya barışının temelleri oluşturma gayreti
içerisindedir. Bahaîlik öğretilerinin en
başında
— Bağnazlıklardan vazgeçilmesi
— Kadın erkek eşitliği
— Mecburî
eğitim
— Uluslar arası ortak bir dilin
gerekliliği
— Aşırı zenginlik ve fakirliğin ortadan
kaldırılmasının sağlanması gibi öğretiler Bahaî dininin temel
öğretileri arasında sayılmaktadır.
Bahaîlik’te namaz ve oruç gibi ilâhî
yasaların yanında insansı yasalar da bulunmaktadır. Bahaîlik âile
kurumuna önem verir ve tek eşli evliliği emreder ve kendilerince
zaruri durumlar dışında birden fazla kadınla evlenemezler. Cenaze
namazı dışında toplu namaz kılmazlar. Alkol kullanımı kesinlikle
yasaktır. Bahaîler herhangi bir siyasî düşünceyi
savunmaz veya tavır
almazlar. Yaşadıkları toplumun siyasî ve geleneksel kurallarını
yorumlamaksızın kabûl ederler.
Bahaîler 21 Mart günü başlayan her biri 19 gün
süren 19 aydan oluşan Bahaî Takvimini
kullanırlar. Bahaî
Takvimine göre Bahaîler’in 9 kutsal günleri
vardır ve
son ay oruç
tutarlar. Günde
üç vakit özel namaz
kılarlar. Namaz
kılarken İslâm’dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayrı bir din
hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın
Kâbe’yi kıble olarak
kabûl etmezler.
Bahaullah’ın oturduğu evin bulunduğu yeri kıble
sayarlar.
Bahaî Dini’nde Dünya Barışı, Dünya
Görüşleri
Dünya barışı sâdece mümkün olmakla
kalmayıp aynı zamanda kaçınılmazdır. Barışa, insanların eski davranış
kalıplarına inatla sarılmasının sebep olacağı akla hayâle sığmaz
dehşetengiz olaylardan sonra mı ulaşılacak, yoksa şimdi
müşâverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi kucak açılacak,
bu, bütün dünya sâkinlerinin önündeki bir
tercihtir.
Dünyanın tek bir ülke olması, insanlığın
vatanı olarak yeniden örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel şart,
insanlığın birliğini kabûl etmektir. Dünya barışını kurma çabalarının
başarısı için bu ruhanî prensibin evrensel ölçüde kabûlü gereklidir.
Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli,
okullarda öğretilmeli ve sosyal yapıda içerdiği organik değişikliğe
hazırlık olarak her millete devamlı olarak ifâde
edilmelidir.
En zararlı ve inatçı kötülüklerden biri
olan ırkçılık barışın en büyük engellerinden biridir.
Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa olsun, insanlık onurunun en
çirkin bir şekilde ihlâlini teşkil eder”. “Zengin ve yoksul arasında
ölçüsüz farklılık, şiddetli bir ıstırap kaynağı olarak dünyayı,
hemen hemen savaşın eşiğine getiren bir istikrarsızlık hâlinde
tutmaktadır”.
Makûl ve meşru bir vatanseverlik dışında, dizginlenmemiş bir milliyetçiliğin yerini
daha geniş temelli bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin alması
gerekir.
Bahaullah şöyle demektedir:
‘Dünya
tek bir ülke ve insanlar onun
vatandaşlarıdır.’ Dünya vatandaşlığı kavramı,
bilimin ilerlemesi sebebiyle dünyanın tek bir mahâlleymiş gibi
daralmasının ve milletlerin tartışmasız şekilde birbirine bağımlı
olmasının doğrudan bir sonucudur. Dünya milletlerinin hepsini sevmek
insanın kendi memleketini sevmesini
dışlamaz.
Dinî çatışmalar tarih boyunca sayısız
savaşlara ve çarpışmalara neden olmuş, ilerlemeye büyük bir engel
teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar için gitgide menfur
hâle gelmiştir.
Bütün dinlerin
mensupları, bu çatışmanın ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya
ve açık seçik cevaplar aramaya râzı
olmalıdırlar.
Kadınların özgürlüğü, iki cins arasında tam eşitliğin
sağlanması, barışın daha az kabûl edilmekle beraber, en önemli ön
şartlarından biridir. Ancak kadınlar insan girişiminin her alanında
tam ortaklığa kabûl edilirse, uluslararası barışın boy vereceği
ahlâkî ve psikolojik ortam oluşabilir.
Bütün dinler ve ırklar birdir: “Hiç şüphesiz hangi
milletten, hangi ırk veya dinden olursa olsun, tüm insanlık ilhamını
bir İlâhî Kaynak’tan almaktadır ve tek Tanrı’nın
kuludur.”
Diğer Dinlere Göre
Bahaîlik
Birçok kaynağa göre Bahaî Dini, yeni dinî akımlar
arasında
sayılmaktadır. Bâzı görüşlere göre, 19.yüzyılda doğmuş, başlıca büyük dinler
ve diğer inançları sentezlemeye çalışan hümaniter ve barışçıl bir
dinsel harekettir; bâzılarına göre bir din
sayılmamaktadır. Bahaîliği bir din olarak kabûl edenler
arasında, tarihî kökeni sebebiyle onu İbrahimî dinler arasında
sayanlar da
vardır.
Başta 3 büyük Ortadoğu dini, yâni İslâm, Hristiyanlık ve Yahudilik inananlarının Bahaîlik ile çatıştığı ve
karşı olarak öne sürdüğü noktaların başında “son din, son peygamber
inanışı” sayılabilir. Çünkü bu üç dinin mensuplarında da, doğru yolda
olma, bir daha başka peygamber gelmeyeceği inancı
görülebilir.
Örneğin Müslümanlık’taki son din kavramı gibi,
Hristiyanlık’ta İncil’de geçen “Alfa benim, Omega da Benim”
-yâni İlk benim, Son da benim- sözlerinden kaynaklanan sonluk
inanışı, Musevilik’te de temelini Kutsal Kitap Tevrat’tan alan,
Tanrı’nın seçilmiş tek dini olma inancı vardır. Bahaîliğe göre ise bu ifâdelerin
kastettiği şey, bu dinlerin peygamberlerinin aslında aynı dini ve
aynı öğretileri diriltmekte olduğu, dolayısıyla dinlerin bu noktada
birbiriyle çelişik olmadığıdır.
Bahaîlik, dünyada birçok ülkede resmî din olarak
tanınmakla birlikte, bâzı yerlerde bu söz konusu değildir. Özellikle
doğduğu ülke olan İran’da başlangıcından itibâren meydana gelen
baskılar ve ölümler sonrasında, dünyanın birçok kıt’asına
Bahaîler’in göçü yaşandı. Bugüne kadar geçen 150 yıllık sürede bu
göçler yüz binlerle sayılabilecek kadardır. İran’daki Bahaîler hâlen
kamu hizmeti ve üniversite öğrenimi haklarından yoksun
durumdadırlar.
Bahaî Tapınakları
(Mâbedleri)
Bahaî Tapınakları, her dinden kimsenin sessiz olmak şartıyla
bildikleri şekilde ibâdet edebilecekleri
mekânlardır. Şimdiye
dek her kıt’ada bir
tâne olacak şekilde 7 adet tapınak inşa
edilmiştir. Bu
tapınakların ortak özeliği, bir kubbeleri ve 9
girişleri olmasıdır
(dünyada 9 dinin var
olduğuna dâir Bahaî
inancını yansıtır).
İlki Aşkabat’ta 1908’de inşa edilmiştir. 1938’e kadar
hizmet veren bu tapınak Sovyet rejimi tarafından ibâdete kapatıldı;
1962’de bir depremle yıkıldı. Bu ilk tapınak; hastâne, okul, otel
gibi başka bir çok birimi içeren bir kompleks idi.
1953 yılında ABD’nin Illinios eyaletinde Chicago’nun
kuzeyinde bir Bahaî mâbedi tamamlandı.
Daha sonra inşa edilen tapınaklar sırasıyla şu
ülkelerdedir: Uganda (Kampala), Avustralya (Sydney yakınında),
Almanya (Frankfurt’un dışında), Panama (Panama City yakınında), Batı
Samoa (Apia), Hindistan (Yeni Delhi).
En yeni Bahaî Tapınağı olan Hindistan, Yeni Delhi’deki
tapınak, 1986’da tamamlandı. Pek çok mimarî ödül
aldı.
Osmanlı Reformcuları ve
Bahaîlik
Osmanlılar/Tanzimat Devri
1789 Fransız Devrimi’nden sonra Hürriyetçilik
(liberalizm) ve milliyetçilik gibi bâzı ideolojiler Osmanlı
İmparatorluğu’na da ulaştı ve 19. yy.’a kadar Avrupa, Osmanlılar
için önemli bir rol taşımıyordu, ancak ondan sonra Batı’nın gelişmiş
orduları, hızla gelişen teknolojisi ve siyasî ve kültürel fikirleri
gittikçe iktidarda olanların ve entellektüel grupların ilgisini
çekmeğe başladı. Avrupa artık medeniyetsiz değildi lâkin büyük bir
tehdit ve aynı zamanda araştırmaya değer bir model olarak
görülüyordu. Osmanlılar’ın baştaki Batı’ya olan hayranı ve taklidi
daha sonra Batılılaşmanın, kendi toplumunu yeniden tanımlamak ve
düzenlemek kanaatine yol açtı.
1839–1876 senelerini “Tanzimat Devri”
olarak tanıyoruz.
Bu devirde Sultan II. Mahmud, I. Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz iktidarlarında değişik alanda reformlar
ilân edildi ve birkaç paşanın sâyesinde gerçekleştirilmeğe
çalışıldı. Reform Devri’nin önemleri aşamaları, 1839'da
Mustafa Reşid
Paşa tarafından ilân
edilen “Gülhâne Hatt-ı Şerifi” ile başladı. Bu belge, sosyal haklar
açısından herkese, hangi dine mensup olsa da, aynı hakları temin
ediyordu. Gelecek 30 sene içinde bu ve daha sonraki belgelerin
şartları yürürlüğe girecekti. Bu müddet esnasında,
Mustafa Reşid
Paşa başta olarak,
Mehmed Emin
Âli ve
Keçecizade Mehmed
Fuad Paşalar da
önemli rol oynadılar. Âli ve Fuad Paşalar Bahaî tarihinde iyi tanınan kişilerdir,
çünkü Bahaullah onlara, kendisini ve başka Bahaîler’i,
durumlarını hiç araştırmadan sürgün ettikleri için, şiddetli
kelimeler yöneltmiştir.
Gülhâne belgesinin ilânından hemen sonra
reform çabaları, onlara karşı olanların çoğunluğu yüzünden
durakladı, ama 1856’da Hatt-ı Hümâyun veya Islahat Fermanı ilân
edildi. Bu, birinci belgeyi tasdik ediyor ve yeni şartlar da
koşuyordu, bilhassa Hristiyanlar’ın haklarını vurguluyor, onlara
sınırsız din hürriyeti ve sivil makamlar sağlıyordu.
Âli ve Fuad Paşalar Tanzimat reformlarını ellerinden geldiği
kadar gerçekleştirmeğe çalıştılarsa da etraflarındakilerden ve
toplumdan gereken muvafakati bulamadıkları için reformlar gene yavaş
yürütülüyordu. Osmanlılar’ın maddî ve idarî sorunları, 1876
senesinde bir krizde sonuç buldular. O zamana kadar hükmeden
Abdülaziz aklî dengesizliği ve müsrifliği yüzünden
sorunlara çözüm bulamadı ve tahttan
indirildi.
(Açık İstihbarat
: Yukarıda Abdülaziz'in tahtan indirilişi ile ilgili
cümle; o günün , küresel finans çevrelerinin de içinde olduğu
entrika dolu ortamı çok basite indirgemektedir. Abdülaziz'in tahttan
indirilişi, ülkemiz darbeler tarihinin önemli ve ayrıntılı
incelenmesi gereken noktalarından
biridir.)
Yeni sultan II. Abdülhamid 1876 senesinde Kanun-i Esasî’yi ilân
etti. Bu Türkiye tarihindeki önemli belge Tanzimat’ın şartlarını
tekrarladı ve bir daha vurguladı. Bununla beraber, en önemli noktası
olarak, Meşrutiyet’i yâni bir anayasayı ortaya koydu ve
demokrasi saltanatını takdim etti. 1877–78 Balkan krizi esnasında
Abdülhamid Batı ülkelerine, absolütist yâni mutlak
monarşiyi kaldıracağına ve bir parlamenter demokrasi kuracağına söz
verdi. Ancak sultan, Balkan krizinin karışıklığında Mart 1877’de
açılan ilk Türk parlamentosunu 1878 senesinde belirsiz bir süre için
dağıttı. İmparatorluk kanunen demokrasi saltanatıydı. Hâlbuki
Abdülhamid 1909’e, Jön Türk devriminin sonrasına
kadar mutlak hükümdardı. Tanzimat’ta eğitim alanında başlatılan
reformlar birçok bürokrat, doktor, subay, yazar vs. yetiştirdi ve
bunlar Batı’dan her türlü liberal fikirleri benimsediler. Bu
entellektüeller yavaş yavaş Osmanlı gelenekçiliğinden uzaklaşıp
gitgide Batı eserlerine yöneldiler ve kendi yazılarında Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki siyasî, iktisadî, toplumsal ve dinî sorunlarını
ele aldılar.
Tanzimat ve Yeni Osmanlıların
Muhalefeti
Devlet görevlerinde çalışan ve Batı’da
eğitim gören bu entelektüeller 1860-1870’li yıllarında Tanzimat
reformlarını yürüten yüzeysel politikayı ağır eleştirdiler.
“Yeni Osmanlılar” adıyla tanımlanan ve İttifak-ı Hamiyyet 1867’de kurulan grupta toplananlar, daha
hür şartlar altında yaşamayı ve bir anayasayı (meşrutiyet)
destekliyorlardı. Yeni Osmanlılar’ın en tanınmış üyesi şâir ve yazar
Nâmık
Kemal (1840–1888) ve
Ziya
Paşa’dır (18. Bu
kendi zamanlarına göre modern görüşlü ve devrimci gençlerin ortak
gayeleri Avrupa’ya karşı olan ilgileri ve Osmanlı İmparatorluğu’nun
çöküşünü durdurmaktı. Ortak düşmanları sultan değil,
Âli
Paşa (1815–1871) ve
Fuad
Paşa (1815–1869)
idiler. Kendilerine göre bunlar İmparatorluk’daki yaşayan
Müslümanları Batı’ya satıp, Avrupa ülkelerinin emperyalizm esirleri
ve Batı kültürünü körü körüne taklid eden kişilerdi. Yeni
Osmanlılar’ın tek istedikleri şey, Osmanlıların hem Batı, hem de
İslâm kültürüne iştirak etmeleriydi.
Tanzimat’ı yürüten
paşalar parlamenter hükümeti reddederken, Yeni
Osmanlılar değişik milletlerin böyle bir sistemdeki
katılımını Müslümanlar’da ve gayri Müslümanlar’da aynı “vatan”
duygusunu uyandıracağından emindiler. Böylece milliyetçiliğe karşı
olan ilgi zayıflatılmış olurdu.
Görüşleri yüzünden bâzı Yeni Osmanlılar
1867 senesinden sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldılar; 1871’de
Âli
Paşa’nın ölümünden
İstanbul’a geri döndüler. Ancak Nâmık Kemal’in 1873’te Vatan yahut Silistre adlı tiyatrosunun büyük bir heyecan
uyandırması ve Nâmık, Ebüzziya Tevfik ve Menapirzâde Nuri’nin bilhassa tahta iddialı olan
Murad
Paşa’yı
destekledikleri için, Sultan Abdülaziz tarafından değişik vilâyetlere sürgün
edildiler. Böylece Nâmık Kemal Kıbrıs Magosa’ya, Ebüzziya Tevfik Rodos’a ve Menapizâde Nuri Bey ile Bereketzâde İsmail
Hakkı da Akka’ya
sürgün edildiler. Sürgünleri sırasında oradaki Bahaîler’le temasta
bulundular.
Yeni Osmanlılar ve
Bahaîler
Ebüzziya Tevfik, Yeni Osmanlı Tarihi adlı eserinde, “Babîler”den yani
Bahaîler’den, onların İstanbul’dan Rodos üzeri Akka’ya sürgün
edildiklerinden bahsediyor ve şöyle yazıyor:
Daha evvel
Babî’lerden kimseler Rodos’a gönderilmiş, çünkü bizim Hükûmet
kendisi için aldığı zâbıta tedbirlerine kanaat etmeyerek, komşu
Devletler için de zaptiyelik ederdi. Netekim sırf dinî inançla
ilgili ve hiç bir vakit Sünnîliğe saldırmasına imkân olmayan “Babî”
mezhebini çıkaranlarla inananlarını da, Rodos’a, oradan da Akkâ’ya
sürgün etmişti. Sırası gelmişken şurasını bildirelim ki, kırk beş
seneden beri Osmanlı topraklarında oturmakta olan bu adamlar, mezhep
ve dinî inançlarını kabûl ettirmek yolunda, bir kişiye bile
tekliflerde bulunmamışlardır. Hiç bir Osmanlı Babî olmamıştır. Çünkü
Babîlik, kim ne derse desin bir mezhep değil, fakat mezhep örtüsü
altında bir siyasî inançtır ve sırf
İran’a mahsus inkılâp hareketleriyle
ilgilidir.
İşte bu kimselerden Bahaeddin Efendi isminde ve ihtimal halen hayatta bulunan
bir zatın, insanlık göstermek gayreti sayesinde,
Nuri
Bey’le
Hakkı
Efendi’den, önce bir
haber, sonra da yazdığımız mektuba cevap
aldık.
Tevfik burada şüphesiz “Bahaullah” ismini “Bahaeddin” ile karıştırıyor. … Magosa’ya sürgüne
gönderilen olan Nâmık
Kemal, öyle
görünüyor ki, orada daha çok Ezelîler’le temasta bulunmuş; Ezelîler,
Bahaullah’ın üvey kardeşi ve ona karşı çıkan
Mirza
Yahya
“Subh-i
Ezel”in
taraftarlarıydılar. Bir tarihçiye göre, Nâmık’ın en yakın arkadaşı ve “Kuleli Vak’ası”nın
aslî fâili Şeyh Ahmed
Efendi, Kıbrıs’ta
görünüşte Babîliğe veya Bahaîliğe inanmış ve Nâmık Kemal 1876’da yazdığı bir mektupta kendisinin
de “Babî” olduğu söylentileri reddediyor.
Başka bir mektupta Magosa ve oradaki insanlardan
anlattıktan sonra “Babîler”den şöyle bahsediyor:
"Gâh nübuvvet ve gâh ulûhiyyet davasında bulunan
ve hatta hâşâ Cenâb-ı Hakk’ı kendileri yaratmış olmak zu’mlarına
kadar çıkışan Babîler burada… Babîler hazarâtı, yevmiye nâmı ile
memleket memurlarından ziyade maaş alıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar;
saye-i seniyyede Memâlik-i Osmaniyye’nin taksimine çalışıyorlar;
hele Devlet-i Âliyye’nin kahr-ü izmihlaline duadan bir dakika hâli
oldukları yoktur."
Ve daha başka bir mektupta
Nâmık
Kemal Babîleri
“eşerr-i mevcudât” (en kötü yaratıklar) olarak nitelendiriyor. Nitekim
Süleyman
Nazif’in
Nasiru’d-Din Şah ve Babîler adlı eserindeki tespitlerinden,
Nâmık’ın “eşerr-i mevcudât”la Ezelîler’i
kasdettigini görebiliriz:
Kemal Bey’in Babîleri “eşerr-i mevcudât” kabûl etmiş
olması Abbas
Efendi’yi
[Abdülbaha’yı] yalanlamaz. Çünki evvela Abbas Efendi
Babîlik’ten ayrılmış, hâttâ Allah’a sığınıyordu. İkincisi,
Babîler’i Şark dâima
fena görmüş, fena anlamıştı. Bu mektup yazıldıktan yirmi küsur sene
sonra bile, ben bir Fransız edibine Babîler hakkındaki fenaatımı
izah ederken, onları “kana susamış bir çift siyah gözle kızıl bir
hançer” görüyordum. … Şu da doğrudur ki, Subh-i Ezel’in etrafı
Babîler’in fena ve soysuzlaşmış takımıyla çevrilmiş idi. Kuvvet ve
azamet Bahaullah tarafına gitmişti. Nasıl ki hâlâ iyice yerleşmiş ve Avrupa
ile Amerika’da itibar sâhibi olan yalnız Bahaullah’ın mezhep ve
tarikatıdır.
Nazif’in burada “Abbas Efendi Babîlik’ten ayrılmış” demesinin anlamı,
üvey amcası olan ve Bahaullah’ın peygamberliğini reddeden
Subh-i
Ezel’in ve
“Babîler’in fena ve soysuzlaşmış takımı”nın yaydıkları Babîlik’ten
ayrılmasıdır. Nazif aynı eserinde Nâmık Kemal’ın Abdülbaha ile mektuplaştığını
söylüyor:
Bahaullah’ın oğlu Abbas Efendi ile iki sene önce
[1917] Hayfa kasabasında görüştüğüm zaman, Kemal Bey’e birçok mektuplar ilettiğini ve fakat
Sultan II.
Abdülhamid zamanında
bir aralık takip ve araştırma edilmek endişesiyle bu mektupları
yakmış olduğunu bana tam bir kederle
söylemiş(ti)…
Nâmık Kemal Ezelîler hakkında kötü konuşmasına
rağmen, kendisinden, “Gülnihal” adlı tiyatrosunu
Subh-i
Ezel’in oğlu
Ahmed
Ezel’e yazdırdığını
ve tebyizi onun olduğunu öğreniyoruz. Süleyman Nazif, bazı Batılı tarihçilere göre
Ziya
Paşa Kıbrıs
mutasarrıfı iken Subh-i Ezel ile buluşmuş ve Babîler ile Yeni
Osmanlılar arasındaki temasların temelini atmış olmasına işaret
ediyor, ancak bunu ispatlayacak deliller olmadığını söylüyor. Ayrıca
Abdülbaha’nın Yeni Osmanlı hareketinde önemli rol alan
Ziya
Paşa ile tanışıklığı
olduğundan söz ediyor. Şu kesindir ki, Abdülbaha, 1876’ta Meşrutiyet’i hazırlayan
Midhat
Paşa ile Beyrut’ta
buluşmuş. Akka’da sürgünde olan Nuri Bey ve İsmail Hakkı
Efendi’ye gelince,
bunların Bahaîler’le şahsi ve iyi tanışıklıkları olmuş.
İsmail Hakkı
Efendi Yâd-ı Mâzi
adlı hâtıratında Babîliği ve Bahaîliği olumlu bir şekilde ele alıyor
ve “Mirza Abbas
Efendi” yâni
Abdülbaha’nın “âlim, fâzıl ve asrin ahvaline vâkıf
soylu yüzlü bir zat” olduğunu söylüyor. Ayrıca yabancı gazetelerde
İran hakkında makaleler okuduğunu ve Bahaî çocuklarına yabancı
diller okuttuğunu zikrediyor.
Biz Akka’da bulunduğumuz müddetçe,
Bahâullah
Efendi, kirayla
oturduğu evde münzevî olup cemaatten başka kimseye görünmez
olduğundan cemaatin işlerini Abbas Efendi idare ederdi. Abbas Efendi’nin tavır ve meşrebi incelenirse şeyhâne
olmaktan çok siyasî bir tarz ve durumu andırdığı ortaya çıkar.
Yabancı basında İran hakkında bir makale, dikkatli gözlerine tesadüf
edince saatlerce, kendini vererek, düşüncelerini açıklar ve bundan o
kadar tat alır ki, bütün bütün uykusunu ve rahatını ona feda eder.
Bâzen Arapça ve Farsça makaleler yazıp Fransızca tercümeleriyle
Avrupa basınına gönderdiği olurdu. Sohbetinin ve insanlarla
geçinmesinin güzelliği, cömertliği ve iyiliğiyle Akka’da halkın
kalbini elde ettiğinden oturdukları evin bulunduğu meydancığın
karşısında selâmlık olarak kullanılan yerde, zengin ve fakir, Müslim
ve gayrimüslim ziyaretçiler, sabah akşam eksik olmaz. Misafirlere
lezzetli çaylar, Şiraz’ın en nefis tömbekilerinden nargileler ikram
edilir. Pek çok olurdu ki, Abbas Efendi sur dışında bulunan bahçeler içinde satın
aldığı bahçede bize ziyâfetler verirdi. Birlikte çıkıp gezintiler
yapılıp yemekler yendikten sonra yine birlikte kaleye
dönülürdü.
Şerif Mardin’e göre İsmail Hakkı Efendi Akka’daki “Babîler”i ilkel görmüş ve
ciddiye almamış, ancak İsmail Hakkı’nın söylediğine bakarsak bunun doğru
olmadığını görüyoruz: “…avâmın anlattıklarını cemaatinin mâkul
tavırlarına bakarak yalanlamaya lâyık görürüm. … Gerek cemaatin
gerekse çocukların terbiyeleri, hakikaten takdire lâyıktır”.
Yeni Osmanlılar, İmparatorluk’ta fazla değişim
getirmedilerse de, düşünceleri ve fikirlerini kısa bir süre sonra
“Jön Türk” adı altında toplanan ve bu sefer Sultan II.
Abdülhamid’e karşı
olan genç aydınlar miras aldılar.
Abdullah Cevdet ve
Bahaîlik
Bunlardan biri Doktor Abdullah
Cevdet’dir
(1869–1932). Âile çevresinde aldığı dinî eğitimden sonra yüksek
tahsilini İstanbul’da Kuleli Askeri Mekteb-i Tıbbiye’de bitirdi.
Burada, mevcut yönetime karşı yoğunlaşmış tepkiler olan bir ortamda,
“…üç sene zarfında fikirler hayli uyandı ve İdare-i Hamidiye’ye
karşı dehşetli bir hareketi fikriye ve zemin hazırladı…”.
1889’da kendisi ve birkaç arkadaşı İttihad-ı Osmanî
Cemiyeti’ni (İttihat Partisi) kurdular. Bu örgüt daha sonra
İttihad ve Terakki
Cemiyeti adını
taşıdı. Tıbbiye’de okuyan gençler Batı ve özellikle Fransız ve Alman
maddiyatçı filozofların eserlerinden etkilenerek, hayatı bir ilâhî
iradenin sonucu olarak değil, değişik biyolojik ve fizyolojik
mekanizmaların neticesi olarak görüyorlardı.
“İttihad-ı
Osmanî Cemiyeti başta biyolojik materyalizm olmak üzere karmaşık
düşünsel etkilerden ve ‘vatanseverlik’ fikrinden etkilenen bir
öğrenci örgütü durumundadır. Bu örgütte felsefî boyutun ağır
basmasına karşılık, cemiyetin daha sonra tam bir siyasî örgüt hâline
geldiğini” özellikle 1906 senesinden sonra görebiliriz. “Üyelerin
bir kısmının yeni Cemiyet’te de çalışmaları dışında fikrî boyutlar
açısından hiçbir ilgi bulunmamasıdır”. Cevdet’in ve diğer arkadaşlarının inandıkları
felsefe Fransız filozof Auguste Comte’un kurdugu “Pozitivizm”dir. Bu felsefeye
göre insanlığın gelişimi din, metafizik ve son olarak ilim
aşamalarından oluşuyor, yâni insanlık son olarak dini terk edip
sâdece ilime inanacak ve bütün sorunları sâdece bilimle
çözecektir.
(Açık İstihbarat
: Abdullah Cevdet'in Türk ırkını ıslah etmek için
Batı'dan damızlık erkek getirilmesi gibi Batı hayranlığını en uç
noktalara taşıyan, Batıcı ve Irkçı olmakla suçlanan bir
şahıs olduğunu okuyucularımıza
hatırlatırız)
Abdullah Cevdet yoğun siyasî faâliyetleri sonucu birkaç
defa sürgün edildi ve başka yerler arasında Fransa’ya da kaçmak
zorunda kaldı. 20. yy. başından beri Bahaîler’in bulunduğu Paris’te
Cevdet muhtemelen Bahaîlik’le temas etti.
Cevdet’in 1904–1932 senelerinde yayınladığı ve
halkı aydınlatma aracı olarak gördüğü “İctihad” dergisinde, 1921
senesinin sonunda ve 1922’nin başında üç makale yayınlandı. Yazar
Emin
Âli “Bahaî hareketi
hakkında ilmî bir tetebbu” başlığı altındaki üç makalesinde Bahaîlik
hakkında çok olumlu bir şekilde yazıyor. Abdullah Cevdet bu makalelere dayanarak İctihad’ın 1 Mart
1922 tarihli 144. sayısında “Mezheb-i Bahaullah - Din-i Ümem”
başlıklı bir makale yayınladı. “Bir dünya dini olarak kabûl
edilmesini istediği Bahaîlik hakkındaki” bu yazısında “peygambere
hakaret ettiği gerekçesiyle önce tutuklanarak iki sene hapse mahkûm
edildi”.
Cevdet bu makalesinde Bahaîlik hakkında şöyle
yazıyor:
"Bahaîlik bir din-i merhamet ve
muhabbettir… Her din, merhamet ve uhuvvet tesisi için gelmiştir.
Fakat bir insan hangi dinde olarak doğdu ise o dinde kalmasına hiç
mâni olmaksızın o insana, kendisini din olarak kabûl ettirebilecek
bir mâhiyette bir din görülmemişdir. Bu din ancak,
Bahaullah’ın ve oğlu Abdülbaha’nın va’z ve tesis ettiği din-i merhamet ve
muhabbettir. Bahaullah: “İnsanlar arasında tohum-i nifak
ekmekten, gönüllere reyb ve şüphe dikenleri dikmekten sakınınız.
Selsebil-i saf-i aşkı bulandıracak, ıtır-ı muhabbeti uçuracak bir
şey yapmayınız. Hayatıma kasem ederim ki, siz aşk ve muhabbet için
yaratıldınız, kin ve nefret icin degil” diyor. Bu sübhanî ve
hakikaten rahmanî söz, her asırda ve bilhassa bu asr-ı insaniyette
söylenmesi ve tekrar edilmesi ve ruhlara derinden derine infaz
olunması elzem olan bir sözdür… Beynelümem ve beynelbeşer muhabbeti,
merhameti, sulhu bir âyin hâlinde koyan ve buna lazım gelen nur ve
harareti veren bir mürşid, Hazret-i Bahaullah’tan evvel görülmedi…
Bahaullah’ın tesis, Abdülbaha’nın tanzim ve neşrettiği
Bahaîlik akıl ile mütearız hiç bir fikri, hiç bir hükmü ihtiva
etmemektedir. Yâni Bahaîlik ziyâ-nisâr bir hararettir. Bir hareket-i
muzlime ve gayr-i muzîe değildir. Bu seciyyesi onu cihan-ı şümul ve
millel-i muhit bir âyin-i sulh ve muhabbet olmağa doğru
götürmektedir… “Mum ışıkrîzdir: damla damla cevher-i hayatını
aktırır, ta ki bu döktüğü yaşları neşr-i nur etsin. İşte bu, sizin
için bir misâl-i imtisal, bir timsâl olmalıdır” diyen Abdülbaha hakikaten bir meşale
gibi yanmış, binlerce meşaleler îkad ettikten sonra başka cihanlarda
yine yanmağa gitmiştir… Fakat bu kıvılcımdan ne kadar hararet ve nur
intişar edebilir? Cihanı ısıtmak için Bahaullah’ın ruhundaki muazzam
yangın lâzımdır. Tenvir etmek ve aynı zamanda ısıtmak için yanan
ruhanî ve rahmanî bir yangın."
“Abdullah Cevdet’in gördüğü büyük
tepkinin nedeni bizzat Sultan’ın bu olaydan dolayı kendisine
kızmasıdır”. Bu tepkiler o zamanın muhafazakâr gazetelerinden de
geldi. Cevdet mahkûm edildikten
“daha sonra ise gıyaben verilen bu karara itirazı sonucunda
Cumhuriyet döneminde de uzun süre devam edecek olan Türk basın
tarihinin en ilginç yargılamalarından birisi başladı.
Abdullah Cevdet kısa sürede olayı bir
düşünce ve vicdan özgürlüğü sorunu hâline getirerek bu konudan
yararlandı. Olayın bu yönünün yanı sıra Bahaîliğin İmparatorluk
kamuoyunda geniş biçimde tartışılmasına neden olduğu görülmektedir”.
Tarihçi Şükrü Hanioğlu’na göre Cevdet Bahaîliği İslâm ile Materyalizm arasında bir
aşama olarak görüyordu. Hanioğlu’nun Bir siyasî düşünür
olarak Doktor Abdullah
Cevdet ve dönemi kitabındaki açıklamaları
şöyledir:
“Toplum için yeni bir ‘ethic’ (ahlâk) yaratma
çabaları Abdullah
Cevdet’i Bahaîliği bu görevi ifa etmek için topluma
sunmaya kadar götürmüştü. Kuşkusuz Bahaîliğin pasifizme benzeyen
içeriği Abdullah
Cevdet’in bu mezhebe ilgi duymasında etkili olmuştu.
Ancak, ruhban sınıfı ve âyinleri olmayan, nihaî amaç olarak dünya
çapında sûlhu benimseyen bu mezhep Abdullah Cevdet açısından toplumun
dinin yerine biyolojik materyalizmi kabûl etmesi sürecinde olumlu
gelişme sağlayacak bir basamak olarak kabûl ediliyordu. Burada,
Bahaîliğin Abdullah
Cevdet açısından daha evvel İslâm’ın saf hâli
düşüncesinde olduğu gibi bir aşama olarak benimsediğini görüyoruz…
Abdullah Cevdet’in bu düşüncesi
nedeniyle karşılaştığı tepkileri görmüştük. Hukukî uygulamaların
dışında Abdullah
Cevdet’in gördüğü en sert eleştiriler ise gene İslâm
uleması tarafından kendisine yöneltilmişti. Bahaîliğin, İslâmiyet’le
hiçbir ilgisi bulunmadığını belirten bu eleştirilere karşılık
Abdullah Cevdet, bir ‘ethic’ olarak
düşündüğü bu mezhebi İslâm’ın olumlu içeriğiyle destekleyeceğini…
açıklamasına karşın bu çabasında başarı sağlayamadı. Zâten çok kısa
bir süre sonra rejim değişikliği Abdullah Cevdet’e bu çeşit aşamalar
yerine topluma biyolojik materyalizmi dini ikame edecek bir kurum
olarak sunma imkânı verdiğinden kendisi tekrar bu konudaki
tartışmalara dönmedi.”
Günümüzde Bahaîlik
Günümüzde hareketi
yönlendiren Umumî Adalet
Evi ilk kez 1963 yılında kurulmuştur.
Hareket İslâm ülkelerinde ilk yıllarda oldukça
baskı altında kalmış olmasından dolayı İslâm ülkelerinde fazla
yayılamamıştır. Bahaîlik özellikle
Tanrı inancının oldukça zayıfladığı ve toplum düzeninin bozulduğu
yerlerde günümüzde taraftar sayısını arttırma
eğilimindedir.
Ülkemizde dâhil olmak tüm İslâm ülkelerinde
Bahaîlik ayrı bir din olarak kabûl edilmemektedir. Bu nedenle de
herhangi bir İslâm ülkesinde resmî ibâdethâneleri yoktur. Nüfus
cüzdanında Din Hânesi olan İslâm ülkelerinde Bahaî yazılmamaktadır.
Bahaîlik sapkın bir
mezhep olarak
tanıtılmaktadır.
İslâm ülkelerindeki bu tavırlara rağmen Bahaîlik
günümüzde içlerinde ülkemizin de bulunduğu dünyanın hemen hemen tüm
ülkelerinde Bahaî inancını taşıyan topluluklara rastlanmaktadır.
Ülkemizde Bahaîler genelde İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde
yaşamaktadırlar ve sayıları 20.000 civarındadır. Yaklaşık olarak
dünyada 2.000.000 civarında Bahaî bulunmaktadır.
***
Semih Tufan
Gülaltay: “Fethullah Müslüman Değil,
Bahaîlerin lideri” Diyor.
Fethullah-Bahaîlik
ilişkisi
Semih Tufan Gülaltay, İleri Yayınları’ndan
çıkan “Fethullah Müslüman mı”
kitabında Fethullah
Gülen’i farklı bir açıdan inceliyor. Kendi kaleminden
okuyalım:
“Bu kitaptaki ana mevzu, Fethullah’ın rejim düşmanlığı ya
da ABD adına yüklendiği misyon değil… Ben O’nun İslâmiyet’in içine
sokulmuş bir Truva atı olup olmadığını sorguluyorum. O bir Truva atı
mıdır? Fethullah Bahaîler’in gizli
lideri midir? Amaç İslâm dinini tahrif etmek midir? Gerçek ve halis
Müslüman kitlemizi Fethullah’tan nasıl koruyabiliriz?
Ve benim için işin en önemli yanı 21. asrın en büyük dinamik gücü
olan Türkçü gençliğin Türk-İslâm sentezi
adı altında kandırılmasının önüne geçme
yollarının ortaya konmasıdır… Nurculuğun Türk milliyetçilerinin
sırtına basarak Tevrat ittifakı kurmasının önüne geçmek, Orta
Asya’da misyonerlik okulları açarak İngilizceyi Orta Asya’da tek dil
hâline getirme çalışmalarına artık dur diyebilecek
miyiz?
Fethullah’ın birinci gâyesi Türk
devletini ele geçirmek, ikinci gâyesi ise, geçmişin intikamını almak
için İran’ı istilâ edip İran’la harbe girmektir… O, bu operasyonda
Turancılar’ı kullanmayı düşünüyor… Bütün Türk dünyasını ele
geçirdikten sonra ise önce aldatmaca bir dinler diyalogu oluşturacak
sonra da gerçekte bir Tevrat ittifakı olan Bahaîliğe geçiş sürecini
başlatarak bütün dünya dinlerini Bahaîlik altında birleştirme
sürecini başlatacaktır… Son merhalesi Fethullah’ın “Mesih” ilân edilerek dünya peygamberliğine
adım atmasıdır”…
Kitapta Gülaltay, Fethullahçılığın kökeni
İran’a uzanan Bahaîlik tarikatının bir kolu olduğunu ve Gülen’in Bahaîliğin günümüzdeki lideri
olduğunu iddia ediyor.
Gülaltay’a göre, Bahaîlik
sıradan bir tarikat veya cemaat değildir. Hâttâ Bahaîlik İslâm
içinde bir mezhep de değildir. Bahaîlik, 3 büyük dini, İslâmiyet’i,
Hıristiyanlığı ve Museviliği tek bir pota altında birleştirmeye
çalışan bir dinler-üstü mezheptir. İran’da İslâm öncesi
geleneklerini sürdürmek isteyen ve bu nedenle İslâmiyet’i diğer
dinlerle birleştirmeye ve tahrif etmeye çalışan çeşitli tarikatlara
dayanmaktadır.
Bahaîliğin ortaya çıkışını 800’lü yıllara kadar
götüren Gülaltay’a göre Fethullah’ın Müslümanlık
anlayışının ardında aslında kökeni İran’a dayanan bu İslâm-dışı
tarikatlar vardır. Dolayısıyla Fethullah’ın ne kadar Müslüman
olduğu sorgulanmalıdır.
Gülaltay, kitabında, İran’daki
Batınî mezheplerinin her birinin ortaya çıkışını ve birbirini nasıl
takip ettiğini anlatıyor ve bu mezheplerin neden İslâm-dışı
sayıldığını örnekleriyle okuyucuya sunuyor.
Gülaltay, İran’daki İslâm-dışı
mezhepleri Mazdek’le başlatıyor. Sonra sırasıyla, Hürremiye Mezhebi,
Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik,
Bahaîlik… Gülaltay’a göre bu mezhepler
farklı isimler taşımalarına karşın aslında aynı mezhebin devamıdır.
Çünkü sık sık İran Devleti’ne ve Halifeliğe karşı ayaklanan bu
mezhepler, başarısız olunca yollarına devam edebilmek için isim
değiştirmiştir. Yoksa eylemleri de inançları da farklı
değildir.
Bu tarikatların kısa
bir tarihin sunduktan sonra Fethullah’ın bu tarikatlarla
bağlantısını yapıtlarından örneklerle açıklanıyor.
Örneğin Batınî
tarikatlarının en önemli özelliği yasak kimliklerini saklayarak
takiyye yapmalarıdır. Gülaltay’a göre, Batınîler
takiyye yaparak gerçek inançlarını gizlerler, Müslümanlar’la
kaynaşırlar ve devleti içten içe fethetmeye çalışırlar. Aynen
Fethullahçılar gibi…
Batınîlerin Kitabün Nur’undan Saidi Nursi’nin
Risâle-i Nur’una
Öncelikle Batınîler,
şeyhlerinin kitabını Kur’ân yerine kabûl ederler.
Cavidanîyeler, şeyhleri
Fazlullah’ın Cavidannâmesi’ni, Babiler ise şeyhleri
Muhammed Bab’ın kitabı Kitab-ün Nur’u Kur’ân kabûl ederler.
Ne hikmetse, Saidi
Nursî’nin Risale-î
Nur’u isim olarak ve cemaatin gösterdiği saygı
bakımından, içerik olarak, Kitab-ün
Nur’a çok
benzemektedir.
Türkiye’deki Nurculara göre, Kur’ân’ın
anlaşılması zordur, bu nedenle müritlere Nur Risâleleri önerilir.
Risâlelere âdeta ikinci bir Kur’ân muamelesi gösteren Fethullah, Gülaltay’a göre bu şekilde
Müslümanlığa da aykırı hareket etmiş olmaktadır.
Gülaltay, Fethullah’ın şu sözüne dikkat
çekiyor:
“İlimler sahasında mes’elenin temel esprisini
ise Bedîüzzaman’ın mülahazasında buluruz. Şöyle der o: Allah’ın
iki kitabı vardır. Biri kâinat kitabı, diğeri Kur-ân’ı Kerim.”
Gülaltay’a göre Fethullah Gülen, “Kâinat kitabı”
derken Risâleler’i kastetmektedir. Gülaltay, buna benzer pek çok
örneği kitabında veriyor ve Nurcular’ın Risâleleri öne çıkarmasının
nedeninin Kur’ân’ın geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu
söylüyor.
Fethullah isminin kaynağı Gülen’in kimliğini ele
veriyor
Fethullah Gülen’in isminin kaynağı da
gizli kimliğinin bir başka göstergesi.
Gülen’in ismi 1844 yılında İran Şahı’nı öldürmeye
kalkışan bir Bahaî fedaisinden gelmektedir: Fethullah Kamî.
Fethullah
Gülen’in âilesinin İran’dan göçme olduğunu da ortaya
koyan Gülaltay, Bahaîlik’le bir
başka bağlantısını daha ortaya
çıkarmaktadır.
Fethullah’ın rumuz olarak kullandığı isimler de eski Bahaî
kahramanlara atıftır.
Örneğin, “1982 yılının sonlarında DGM
savcılığının hakkında başlattığı
soruşturmada, Fethullah’m Dahhak kod adını kullanarak kitap
yazdığı tespit edilmiş.
Bilindiği üzere Dahhak İran mitolojisinde,
İran’ı istila edip İran Şahı
Cemşit’i testere ile ortadan ikiye böldürten, İran
halkına işkenceler, eziyetler yapan bir adammış. İran halkı Dahhak-ı
Zalim diye andıkları bu gaddar adamın zulmünden perişan
olmuştu.”
Işık evlerinin sırrı:
Ev-mâbedler
Gülaltay, Babiler’in ibâdet
için câmiler yerine evleri tercih etmesiyle Fethullahçılar’ın
Işık evleri arasında da bir
bağlantı kuruyor:
“Babiler, câmilere
gitmez, cemaatle namaz kılmazlardı. Bunun yerine evlerde toplanmayı
tercih ederlerdi.”
Ardından Nur evleriyle ilgili Fethullah Gülen’in şu sözlerine dikkat
çekiyor:
“Bu ışık evlerinin kendine has özellikleri
vardır… Yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal
mekânlardır… Artık geçmişte câmide yapılan dinî ruhunun müzakereleri
bu evlerde bir araya gelinerek yapılacaktır”.
Ve Gülaltay Nur evlerinin
İslâm-dışı olduğunu şu şekilde anlatıyor:
“Anlaşılacağı gibi Fethullah
Gülen, bundan sonra câminin önemli olmadığını
söylüyor. Çünkü büyük ustası Kürt Sait de camiye girmezdi.
Buradaki amaç ise İslâm’ın birliktelik ve cemaat ruhunu yıkmaktır.
Kurretü’l-Ayn’ın ve Babi şeyhlerinin vaaz verdiği yerler câmiler
değildi. Fethullah’ın tabiriyle Nur
evleriydi. Yine aynı Fethullah, Yeşeren Düşünceler isimli kitabının 164.
sayfasında ev-mâbed [adıyla] bu ışık evlerini târif ediyor. Ev-mâbed
terimi Bahaîlik dininde mâbede verilen addır. Bahaîler’in
mâbedlerine ev-mâbed adı verilir”.
Gülen’den Bahaîlere gizli
övgüler
Gülaltay, Fethullah’ın kitaplarında
Bahaîler’i nasıl gizlice övdüğünü de ortaya çıkarıyor. Örneğin,
Fethullah’ın Hz. Muhammed’i anlattığı sanılan
kimi yazılarında aslında Bahaîler’in lideri Molla Muhammed Ali’yi andığını aktarıyor:
“Dostların
vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve
ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı? Keşke, bu
mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç
değişmeseydi. Onun yiğitliği, sâdeliği ve mertliği bu güne kadar
dipdiri kalabilseydi. Keşke O muhteşem
saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın
ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, tâlihsiz insanlarının durumuna
düşmeseydi.”
Gülaltay, bu alıntıda önemli
bir çelişkiyi yakalıyor:
“Yukarıdaki metinde
anlatılan kasır ve saraylar dönemin İran
Şah’ının saraylarıdır. Çünkü Hz. Muhammed devrinde Arabistan’da
ne kasır vardı ne saray”.
Gülaltay, bu konuda daha pek
çok örnek yakalamış. Gülaltay’a göre, baskı ve zulüm
gören insan tasvirleri sanılanın aksine Hz. Muhammed dönemi yaşamış
Müslümanlar değil, başarısız ayaklanmalardan sonra yurttan yurda
göçürülen Bahaîler’dir.
Örneğin, 1868’de Bahaîler sürgüne gönderilir.
Fethullah Gülen’in kitaplarında
anlattığı ömür boyu süren büyük göç aslında Bahaîler’in sürgünüdür.
Gülaltay’a göre bahsedilen göç
sanıldığı gibi Mekke’den Medine’ye Hz. Muhammed’in hicreti
değildir.
Başka bir yerde ise
Fethullah şöyle diyor:
“Bir başka defasında
da seni kardeşinle konuşmaktan men etmişlerdi. Hani o güne
kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan…
Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize
oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın”.
Gülaltay’a göre burada
kastedilen de yine Bahaî liderleridir. Çünkü Müslümanlar’ın
tarihinde kardeşiyle konuşmaktan men edilme gibi bir cezalandırma
söz konusu edilmemiştir.
Hâlbuki Abdülaziz’in bir fermanında,
Bahaullah’ın çocukları
birbirleriyle konuşmamaları kaydıyla sürgüne gönderiliyordu.
Fethullah’ın uğruna gözyaşı
döktüğü işte bunlardır.
Fethullahçılık’la Bahaî inanışları arasındaki
paralellikler
Gülaltay’ın bulduğu çeşitli
paralellikleri şöyle sıralayabiliriz:
— Bahaîler cenâzelerini İslâm inanışının
tersine, mermer lâhitler içinde gömerler. Saidi Nursî de vasiyetinde cesedinin lâhitin içine
konulmasını istemiştir.
— Bahaîler’de ibâdete
başlama yaşı 16’dır. Fethullah
Gülen de bir kitabında şöyle demektedir:
“16 yaşıma kadarki dönemi çocukluk dönemi
sayıyorum”.
— Bahaîlik’te el
öptürmek kesinlikle yasaktır. Fethullah Gülen de el öptürme
konusunda şöyle diyor:
“Fevkalâde rahatsızlık duyuyorum. El öptürme
prensibim hiç yoktur”.
— Bahaîler, câmiye
girmez, cemaatle namaz kılmaz. Sâdece cenaze namazı kılarlar.
Gülaltay’a göre, Fethullah Gülen’in de cenaze namazı
dışında câmiye girip namaz kıldığını şu ana kadar kimse
görmemiştir.
— Bahaîlik’te kurban
kesilmez. Ünlü Fethullahçı bilim adamlarından birisi de
katıldığı bir tartışma programında kurban kesmeyi hayvan katliamı
olarak nitelendirmiştir.
— Bahaîlik’te, herkes malının yüzde beşini,
toplumun başında bulunan 19’lar heyetine vermek
zorundadır. Fethullahçı organizasyon ve vakıfların başındaki yönetim
kurulu da 19 kişidir.
Fethullah ile Bahaîler
arasındaki bir başka somut bağlantı ise Saidi Nursi’nin hayatından
alınmaktadır.
Saidi
Nursi, Gülaltay’ın ortaya çıkardığına
göre, İran
Şahı’na suikast düzenleyen Babiler’in şeyhlerinden
Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp
Abdülhamit’in himâyesine girmesi
sırasında kuryelik etmişti. Saidi
Nursî, yine bir başka Bahaî tetikçi Kirmani’yi de İran-Türkiye
sınırında karşılayacak ve İstanbul’a kadar kendisine eşlik
edecekti.
Gülen’in sözlerinde gizli
anlamlar
Fethullah’ın eserlerinde gizli
gizli Bahaîlik propagandası yaptığını da Gülaltay çeşitli örneklerle
açıklıyor:
Kapı:
Bahaî mezheplerinden Babiliğin kurucusu
Muhammed Bab’tır. “Bab” kelimesinin
bir anlamı da “kapı”dır.
“Ulu sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, (..)
her şey varlığını soluklar.”:
Gülaltay bir başka bölümde ise
Gülen’in bu sözündeki gizli
anlamı ortaya çıkarıyor: Ulu
Sultan kelimesi Bahaî Şeyhi Bahaullah’a atfedilmiştir.
Hayvanları, eşyaları bile Allah’ın kulları olarak kabûl eden ise
Muhammed Bab’ın hocası Kâzım-ı Reşdi’dir.
Nebiler Sultanı:
Gülaltay, Fethullah’ın sık sık kullandığı
“Nebiler Sultanı” teriminin de karşılığını buluyor. Gülaltay’a göre, Fethullah’ın burada kastettiği
Hz. Muhammed değil, Bahaullah’tır. Çünkü Bahaullah’ın lâkabı döneminde
“Sultan”dır.
Nur Asrı: Muhammed
Bab’ın Kitabün Nur ile Babiliği yaydığı ilk yıllara da
Nur asrı denmektedir.
Timur ve Cengiz
düşmanlığı: Fethullah bir kitabında şöyle
diyor:
“Allah bir zamanlar Cengiz, Hülâgü ve Timurlenk’in eliyle hırpaladığı ve
ikaz ettiği İslâm âlemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp
ikaz etmektedir…”
Gülaltay, Fethullah'ın Cengiz, Hülagû ve Timurlenk’e karşı olmasını bu
hükümdarların Bahaîler’in önemli önderlerini öldürmüş olmasına
bağlıyor. Cengiz
Han’ın oğlu Hülagû, Hasan Sabbah’ı, Timurlenk’in oğlu Miranşah ise Fazlullah’ı
öldürmüştü.
“Dönmezem” ve “mum gibi
yanıp erimek”: Bu kelimeleri de Fethullah sık sık
kullanmaktadır. Örneğin:
“Çevresinde kol gezen
tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında
bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken. ‘Hançer ile
yüreğimi yar! Senden dönmezem’ diyerek hakikati haykıran büyük
muzdariplerin ‘Evet hep böyle ızdırap gören ızdırap düşünen ve bir
mum gibi yana yana eriyip giden, bu yüce kametlerin arkasında
yürüyenler hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayâl
kırıklığına uğramadılar.’”
Tahran Kalesi’nde infaz edilmeden önce
“Dönmezem” diye bağıran Bahaîler’in ünlü kadın kahramanı
Kurretül-Ayn’dır. O dönem Bahaîler’e
yapılan işkenceler arasında en yaygın olanı da vücutları hançerle
yarıp içlerine mumlar sokulmasıydı.
Fetret Devri ve
Rönesans: Fetret devri derken kastedilen Bahaîler’in
yaşadığı uzun sürgün dönemidir. Yeniden diriliş ise Bahaîler’in
öğretilerini tüm dünyaya kabûl ettirmeleri demektir. Örneğin:
“Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar
ülkesinin yeniden dirilişi ve “Rönesansı” demektir. Kim bilir, belki
o zaman batmak üzere olan dünyanın diğer kesiminin elinden tutup
kaldırma fırsatı doğar”.
Kendini peygamber gören
Gülen
Bahaîler’in bir başka propagandası şeyhlerinin
peygamber olduğudur.
Bahaî şeyhleri kendi peygamberlikleri altında
tüm dünya dinlerini bir arada toplanmaya çağırırlar. Gülaltay, Fethullah’ın kimi yazılarında
satır aralarında kendi peygamberliğini nasıl savunduğunu
göstermektedir:
“Allah, elbette
insanları da peygambersiz bırakmayacaktır.”
“İnsanlar, akıllarıyla
kâinatta cereyan eden hâdiselere bakıp, Allah’ı bulsalar bile
yaratılışlarındaki gâye ve hikmeti, nereden gelip, nereye
gittiklerini ve ibâdetlerinin keyfiyetlerini peygambersiz
bilemezler.”
“Hilâfete giden yol herkese
açıktır.”
“Hak için halkın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip
olmak ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek
için de peygamberane aşk, şevk, gayret, azim, cehd ve irade
gerekir.”
Fethullah görüldüğü gibi yeni
peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve Allah’ın insanları peygambersiz
bırakmayacağını söylüyor. Hâlbuki İslâm inancına göre Hz. Muhammed son peygamberdir.
Yalnızca bu bile Gülaltay’a göre Fethullahçılığın
İslâm-dışı olduğunun bir kanıtıdır ve bu propagandanın bir sonraki
aşaması Fethullah’ın kendisini Mesih ilân
etmesi olacaktır.
Fethullah’ın Amerikancılığının Bahaîlik’teki
kaynağı
Gülaltay, kitabın sonuna doğru
Fethullah’ın gerçek amacının dünya
çapında bir Bahaî imparatorluğu kurmak olduğunu ortaya koyuyor.
Gülaltay, Avustralya’dan
Afrika’ya Asya’dan Amerika’ya milyonlarca Bahaî’nin bulunduğunu
söylüyor.
Bahaî imparatorluğunun
işlevi dünya çapında ABD’yi iktidara getirmek
olacaktır. Zâten, Bahaîliğin ortak dili de İngilizce
olacaktır. Gülaltay’a göre ABD’de bugün 20 milyon Bahaî yaşıyor ve
Bahaîler’in etkinliği oldukça önemli.
Zaten Bahaîler’in
kullandığı ev-mâbedlerin kubbeleri de Beyaz Saray’ın kubbesine
benziyor.
Fethullah’ın Orta Asya’daki
misyonu da bu şekilde ortaya çıkıyor. Gülaltay’a göre Bahaîler dünya
çapındaki iktidarlarında İngilizce’yi resmi dil olarak ilân
edeceklerdir. Fethullah’ın okullarının tümünde
İngilizce’nin öğretilmesinin nedeni olarak bunu gösteriyor.
Üstelik Fethullah’ın en etkin olduğu Türk
Cumhuriyetler’inden olan Yakutistan’ın durumunu da
Gülaltay’dan öğreniyoruz. Bu
ülkedeki Fethullahçı proje sonunda
başarıya ulaşmıştır. Yakutistan’ın resmî
dili İngilizce olarak ilân edilmiştir.
Gülaltay, Fethullah Gülen tehlikesinin
uluslararası çapta olduğunu bu şekilde olduğunu ortaya koyduktan
sonra, kitabında tüm Türk milletini uyarıyor ve Fethullah tehlikesi hakkında
Devlet üzerine düşeni yapmazsa görevin Kuvayı Milliyeci
Atatürkçüler’e düşeceğini söylüyor:
“Atatürk ve Kuvayı Milliyeci
yiğitlerin kurduğu devlet, hiçbir zaman sarsılmayacak, bu sarp kale,
tunçtan yığınlar hâlinde omuz omuza yürüyen Türk gençliğinin
sırtında, ulaşılmaz bir kartal yuvası olarak ebediyete kadar var
olacaktır”.
***
http://tr.fgulen.com/content/view/15358/11/ 13.05.2008
14:58:41
Gülaltay’ın
Hakaretten Tazminat Ödediği Kitabı Yeni Gibi Sunuldu Zaman -
19.04.2008
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Som, Fethullah Gülen hakkında 8 yıl önce
yazılan ve tazminata mahkûm edilen bir kitabı yeni yazılmış ve
içinde yeni bilgiler varmış gibi sundu.
Som, dün köşe yazısında
daha önce adı Akın
Birdal suikastına da karışmış, Türk İntikam Tugayı
(TİT) adlı örgütün kurucusu Semih Tufan
Gülaltay’ın “Fethullah Müslüman mı?”
başlıklı kitabını konu etti. Gülaltay, milliyetçi söylemler
geliştirmesiyle biliniyor.
Ancak kitabı, sol görüşleriyle tanınan Türk Solu
Dergisi’ni de çıkaran İleri
Yayınları arasında 2000 yılında
çıkmıştı.
Gülen’i Bahaî olmakla itham eden kitap hakkında
Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde, “kitapta yer alan iddiaların gerçek dışı olduğu
ve Gülen’in kişilik haklarının ihlâl edildiği” nedeniyle manevî
tazminat davası açılmıştı.
7 yıl süren yargılama
sürecinde Gülaltay, iddialarına bâzı
kurumları da âlet etmek istemişti. Mahkeme iddiaların araştırılması
için Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Millî
İstihbarat Teşkilâtı’na yazı yazarak,
“Fethullah
Gülen’in gizli soruşturmalarda Bahaî olup olmadığı,
dinler-arası diyalog adı altında Tevrat ittifakını yaratma çabası
içinde olup olmadığı yönündeki bilgileri ve Bahaî dini ve bu dine
mensup kişilerle ilişkileri konusunda bilgi ve belgeleri” istemişti.
Her 3 kurum da mahkemeye Bahaî inancıyla veya dinler arası diyalog
adı altında Tevrat ittifakını yaratma çabası içinde olduğuna dâir
herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığı yönünde cevap vermişti.
“Bilirkişi raporunda Gülen’in Bahaî olduğunu ispat
için gösterilen verilerin ilmî izahtan uzak olduğu, kitabın
Gülen’in kişilik haklarına saldırı sözcükleri ve ana
fikrini içerdiği, basının haber verme, bilgilendirme, kamu yararı,
güncellik kriterlerini aşan kişisel haklara tecavüz ağırlıklı olduğu
belirtilmiş”
denilen mahkeme kararına göre, Gülaltay ve kitabı basan İleri
Yayıncılık Reklâmcılık Ltd. Şti. 5 bin YTL manevî tazminata mahkûm
edilmişti.
Cumhuriyet Gazetesi
yazarı Deniz
Som’un “Bahaîlik, çarpıcı bir
konu… İlginç bir araştırma… Ayrıntılı bir çalışma… Sonunda,
uzmanlarca uzun uzadıya tartışılacak bir kitap ortaya çıkmış:
Fethullah Müslüman mı?” diyerek, gündeme getirdiği
kitap hakkında mahkûmiyet kararı bulunmasına ve 8 yıl önceki bir
hadise olmasına rağmen bugünlerde gündeme getirilmesi mânidar
bulunuyor.
***
Gülen’den
Hürriyet’e cevap geldi
The Economist Dergisi, “Dünya sahnesinde bir köylü çocuğu” başlıklı
haberinde Fethullah Gülen için şu ifâdeyi kullandı: “A “prophet”
who finds
honour ,
and some
suspicion, in his own country: Fethullah Gulen“.
Yâni, “Kendi ülkesinde
şerefle ve biraz da şüpheyle karşılanan “peygamber“”
Muhabirini Gülen’in memleketi olan Erzurum’un
Korucuk Köyü’ne gönderen dergi, cemaatin fidanlığının
öğrenci yurtları olduğu, Türk emniyetinde Fethullahçılar’ın yüzde 70’e ulaştığı iddialarını dile getirdi.
Ancak tüm yazılanlar içinde “Prophet
-Peygamber” nitelemesi dikkat çekti, soru işaretleri doğurdu.
The Economist
editörleri, İslâm’ın son peygamberinin Hz . Muhammed olduğunu bilmiyor muydu? Ya da Batılı bir
hoşgörü çerçevesinde peygamber, “dinî lider” anlamıyla mı
kullanılmıştı? Yoksa prophet farklı bir anlamda mı yazıya konuldu?
The Economist “in bu
yorumu Hürriyet Gazetesi’nde yer alınca Fethullah Gülen bu konudaki şikâyetini Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul
Özkök’e
bir
mektupla aktardı. Peygamber nitelemesine itiraz etti. İşte
Gülen’in mektubu:
Muhterem
Ertuğrul Bey,
Bugüne kadar hakkımda çok şeyler yazıldı
söylendi.
Bâzen yapılan haksız, yersiz eleştiriler ve
yakıştırmalardan mahzun ve mükedder oldum. Takdire şayan mevzularda
bile bizzat şahsım ya da bana nispet edilen insanlar itham altında
tutuldu.
İçim burkuldu çoğu zaman. Onca haksızlığa rağmen
sabretmeye, hataları sebatla karşılamaya gayret ettim. Yanlış bir
algı varsa belki de biz kendimizi yeterince doğru anlatamadık diye
özeleştiri yapmaya çalıştım ve hicranımı sineme gömdüm. İlerleyen
yaşıma ve bir kısım sağlık problemlerime aldırmaksızın akla hayâle
gelmedik iddialarına devam eden insanları gördükçe üzüntüm daha da
artıyor.
Yetiştiğim kültürün
gereği sabretmeyi, hâttâ insaf ve iz’an ölçülerini aşarak bana
kötülük yapmayı vazife-i asliye gibi değerlendiren insanlara dua
etmeyi tercih ettim, ediyorum.
Bu
yapılanlardan bir kısmını dünya imtihanında çekilecek çilem olarak
görüyor, her şeyi Yaratan’ın
adalet ve merhametine havale ediyorum.
Ne var ki The Economist Dergisi’nde çıkan
bir değerlendirme yazısını vesile kılarak benim için “peygamber”
tabirinin kullanılması beni yürekten yaralamış, derinden üzmüştür.
Dilin inceliklerine vakıf olan dostlarıma göre “prophet” tabirinin tek karşılığı peygamber olmadığı
gibi bahsi geçen yazının siyak ve sibakında böyle bir muradın
hedeflenmediği anlaşılıyor.
Yazının
içinde tırnak içinde kullanılan “A prophet” kelimesi “Peygamber”
şeklinde tercüme edilmemeliydi; zira yazı boyunca “İslâm âlimi”,
“çok duygulu vaiz” gibi ifâdeler de geçmektedir.
Belli ki prophet
kelimesinin diğer anlamlarından biri kastedilmiş. Kelimenin diğer
anlamlarının da (kâhin, ermiş vs.)
kendim için kullanılmasını doğru bulmadığım gibi, peygamber
manasında tercüme edilmesinin ürpertici bir hata olduğuna
inanıyorum. Kaldı ki yabancı bir kaynağın bizim inancımıza göre
peygamberlik kavramını
hatalı kullanması da muhtemeldir.
Bu meselenin benim inanç dünyama bakan bir yönü
var ki bence dergideki metinden de onun yarım yamalak ve
kasıtlı-kasıtsız tercümesinden daha önemlidir.
Malûmunuz olduğu üzere Peygamber’e inanmak,
iman
esaslarındandır ve bu kutsî esasa
göre en son peygamber Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’dır. Kur’ân-ı Kerîm’in çok
açık âyetleri bu gerçeğin beyanıdır.
Muhammed
Aleyhisselam’dan sonra peygamber
gelmeyeceği Kur’ân âyetiyle o kadar sâbittir ki, aksini iddia
etmek cehâlet ve sapıklık olarak
görülmüştür.
Ben de her mü’min gibi can-u gönülden bu yüce
hakikate bağlıyım…
Hakkımda kullanılan ve yanlış anlamaya müsait
bir şekilde tercüme edilen bu kelime üzerine sanki benim böyle bir
iddiam varmış gibi (hâşâ) yayın
yapılmasını yüreğim parçalanarak öğrendim. Vahiyle müeyyed
peygamberlik makamından
bahsedilirken insanlar daha dikkatli olmak ve Allah karşısında
tir tir titrercesine davranmak zorundadır.
Sâde ve düz bir Müslüman olmayı, hiçbir maddî
manevî makama tercih etmem.
Allah’a kul olmak, Hazreti Muhammed’e layık bir ümmet olmak hayatımın en temel
gâyesidir. Akidem budur, hayat felsefem budur. Ne acıdır ki ben
Hazreti Muhammed’e küçük bir bende olmaya çabalarken çok ağır ve
yakışıksız bir benzetmeyle karşı karşıya kaldım. Üzüldüm,
kırıldım…
Gönlüm isterdi ki yabancı bir lisanda kaleme
alınmış bir makalede geçen ve meramını tam ifâde edemediği anlaşılan
bir kelimeden yola çıkarak insanımızın kafası bu denli
karıştırılmasın…
Son olarak söylemek isterim ki, memleketimiz zor
günlerden geçiyor ve maâlesef böyle dönemlerde insanları karalamak,
birbirine düşürmek için her zaman olduğu gibi maksatlı propaganda
yapmak isteyenler zuhur ediyor.
İnsan sevgisinin tesisi ve sosyal barışın
temini için daha
müteyakkız olmak, müşfik bağrımızı herkes için hoşgörü ile açmak
zorundayız.
Öteden beri inancım budur ve böyle
kalacaktır.
Saygılarımla… Fethullah
Gülen
Allah şâhittir
kimseye görevden alın demedim
Bu arada
başka bir konuya da temas etme zarureti hissediyorum. Aynı yazıyı
vesile ederek İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Celalettin
Cerrah’ın görevden alınması talebinde bulunduğum yazılıp
çizilmiş. Allah şâhittir
ki benim ne böyle bir arzum olmuştur ne de böyle bir talebim. Aksini
ispat etmeden bunu ortaya atanlar sâdece bu dünyada müfteri olmakla
kalmıyor; âhirete giderken yanlarında taşıyamayacakları bir kul
hakkını da götürmüş oluyor.
***
“Prophet” için
sözlükler ne diyor: İngilizce’deki “prophet”
kelimesinin Türk dilindeki ilk karşılığı
“peygamber”.
İngilizce - Türkçe
Redhouse sözlüğünde
“prophet”
kelimesinin anlamları şöyle sıralanıyor: Peygamber, nebi,
resul; bilhassa
Allah için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet
sahibi.
Türk Dil Kurumu İngilizce
-Türkçe sözlüğünde
de “prophet “in
karşılıkları şöyle: Peygamber, yalvaç,
resul,
nebi,
(Tevrat’a göre)
Allah adına konuşan ve İsrailliler’e yol gösteren kimse, Kâhin, kehanet
sâhibi.
The Prophet :
Hz .Muhammed,
5. kendisine vahiy/ilham gelen ve toplumu doğru yola yönelten kimse,
önder,
mürşit.
Her iki kaynakta da “prophet “in
Türkçe karşılığı
olarak “kâhin, kehanet sâhibi” kelimeleri gösterilse de, bu kavram
esas olarak “oracle ”
kelimesiyle ifâde edilir.
***
MKD
Yorumu
—Semih Tufan Gülaltay mahkûm edilmiş,
kitabı da piyasada yok (aratmadığım yer kalmadı). Buna mukabil,
yazdıklarına doğru dürüst bir cevap da veren yok! “Sistem” kendisini
susturmuş belli ki…
—İsrail’in Hayfa şehri, Bahaîler’in Dünya Merkezi. Bahaîlik Birleşmiş Milletler’de temsil
edilmekte ve dünyadaki gayri
siyasî alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için
çalışmakta… Filistinli Müslümanlar’ın alenen soyunu kıran
İsrail, neden bu sözüm ona “4. İbrahimî
dine” ev sâhipliği yapar
dersiniz?
—Bahaîlik’te
peygamberlik bitmeyecek, Hz.
Muhammed de peygamberdi ama hep yenileri gelecek deniyor
mu? Evet. Eh, Fethullah Gülen
de aksini söylemiyor. Yasaklanan youtube’daki
nasihatleri çok mânidardır: “Bekleyin, sabırlı olun, atış yapma
zamanını şaşırmayın” vs. Yukarıdaki bir ton lâstikli lâf yerine
“ben katiyetle peygamber filân değilim arkadaş” demiş mi?
Hayır.
—Erzurum’un
Korucuk Köyü’nde doğan bu gariban dim
âlimi ABG ve İsrail’ce korunuyor ve bir
dünya lideri yapılıyor mu? Evet!
—Bahaîlik de ABG ve İsrail’ce korunuyor mu?
Evet!
—Rusya bu zâtın bütün
okullarını kapatıp, yasak koydu mu? Evet.
—Türk emniyetinde
Fethullahçılar’ın yüzde 70’e ulaştığı
iddiaları doğru mu? Gâliba evet!
—Bunlar canlarının istediklerini içeri
atıp gözdağı veriyorlar mı?
Evet!
—Beş parasız dâhi bir
“Efendi Hazretleri” dünya çapında
okulları idare ediyor mu? Evet!
—Nihaî olarak, bu
mekteplerde İngilizce ve Light Islam dayatılıyor mu?
Evet!
—Ne demiş
The Economist: “Europe: Islamic Evangelists”, 8 Temmuz
2000!
—Evangelism nedir? Bilmeyenlere
kısaca özetleyeyim: Yahudi olmayanların
Yahudiciliği dini ve ABG’nin metastatik kanseri;
şiârı ise İslâm
düşmanlığı…
Fethullah Gülen Bahaî midir bilemem
ama hem Bahaîliğin hem de
kendisinin Batı emperyalizminin âleti olduğu o kadar açık ve seçik
ki… Esinlendiği Nurculuk da öyle değil midir
zâten?
Kimse bana
ABG’nin İslâmî(!) bir
hareketi insanlık uğruna desteklediğini filân
söylemesin.
Bilmem
başka söze gerek var mı…